
İzmir’in gökyüzünü kaplayan kara yağmur bulutları, Barış Kaya’nın içinde bir türlü bastıramadığı huzursuzluğu yansıtıyordu sanki. Taksi, Alsancak’taki gösterişli villanın önünde durduğunda, Barış, Dubai’deki yapay zeka konferansının iptal edilmesini bir şanssızlık değil, belki de bir işaret olarak görmeye başlamıştı. Üç gün erken dönmek zorunda kalmıştı. Altın kaplama anahtarlar kilitte tıngırdadı. Çarşamba günü saat üçte evinin her zamanki sessizliğini bekliyordu. Ancak bu seferki sessizlik boğucuydu, tedirgin ediciydi. Merkezi klima hafifçe mırıldanıyordu ama başka hiçbir ses yoktu; ne televizyonun sesi, ne konuşmalar, ne de Umut’un kullanması gereken ev asansörünün vızıltısı. Lüks mobilyaların parıltısına rağmen, ev terk edilmiş gibiydi.
“Canan!” diye seslendi, valizini giriş holüne bırakarak. Sesi mermer duvarlarda yankılandı. Cevap gelmedi. “Umut!” diye seslendi bu kez, yedi yaşındaki oğluna. Üst kattan boğuk bir ses geldi; düzensiz aralıklarla kesilen, sürünme sesine benzer bir şeydi bu. Barış’ın kaşları çatıldı. İki basamağı birden çıkarken kalbinin sebepsiz yere hızlanmaya başladığını hissetti. Ses, Umut’un odasına giden koridordan geliyordu. Yarı açık kapı sadece karanlık bir yarık gösteriyordu. Barış kapıyı yavaşça ittiğinde, ayaklarının altındaki dünya adeta çöktü.
Umut, soğuk mermer zeminde yatıyordu. Çok zayıf, kirli, sadece ıslanmış bir bez ve muhtemelen üç beden küçük olan yıpranmış bir tişört giymekteydi. Titreyen küçük kolları vücudunu ileri itmeye çalışıyor, hareketsiz bacakları arkasından sürükleniyordu. Umut babasını gördüğünde kahverengi gözleri korkudan büyüdü, ardından yaşlarla doldu. Barış oğluna koştu, soğuk zemine diz çöküp onu göğsüne çekti. Umut resmen bir deri bir kemikti; kaburgaları solgun cildin altında çizgiler gibi belirginleşmiş, sırtında ve kalçalarında kızarmış açık yaralar oluşmuştu. İdrarın ekşi kokusu ve ihmalin kokusu Barış’ın midesine yumruk gibi çarptı. Umut yüzünü babasının omzuna gömdü, rüzgarda bir yaprak gibi titriyordu. Barış, oğlunu sıkıca tuttu, göğsünde suçluluğun yakıcı asidini hissetti.
Canan’ın nerede olduğunu ve Umut’un tekerlekli sandalyesinin nerede olduğunu sordu. Umut, sanki soru sorduğu için azarlanmayı bekliyormuş gibi büzüldü. “Anne sandalyeyi depoya kaldırdı,” diye fısıldadı. “Normal çocuklar gibi kendi başıma idare etmeyi öğrenmem gerekiyormuş.”
Barış, oğlunun alnını öptü, şok ve öfke içinde kalbi paramparça olmuş halde. O sırada alt kattan gelen kapı gıcırtısı ve ardından pahalı topuklu ayakkabıların mermer üzerindeki tanıdık tıkırtısı duyuldu. Canan eve geliyordu. Barış oğluna sıkıca sarılarak, “Her şey yoluna girecek,” diye fısıldadı ama içinde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu.
Canan göründüğünde her zamanki gibi kusursuzdu. Mükemmel şekillendirilmiş kumral saçları, pahalı makyajı ve taş gibi ten rengi elbisesiyle siluetini vurguluyordu. Parlak gülümsemesi, oğlunun durumunu gördüğünde sadece bir an için titredi ama profesyonel bir aktris gibi hızla toparlandı. “Hayır, merkezinin yardım toplantısındaydım,” dedi suçluluk belirtisi göstermeden. “Kimsesiz çocuklar için yıllık müzayedeyi organize ediyorduk. Umut herhalde sana sürpriz yapmak için yataktan kendi başına çıkmaya çalışmıştır.”
Barış, oğlunun tekerlekli sandalyesi nerede diye sordu. “Tamir ediliyor,” dedi Canan doğallıkla. “Dün bahçede oynarken ana tekerleği kırdı. Yarın teslim edecekler.” Manikürlü kollarını uzattı, Umut’u temizlemek ve bakmak için. Ancak çocuk yaralı bir hayvan gibi babasına sokuldu, çaresiz bir inilti çıkardı. “Canan, ne olduğunu açıklayabilir misin?” dedi Barış, sesi keskin ve soğuk. “Oğlumuza ne oldu?”
“Çocuğun önünde drama yaratmayalım,” dedi Canan, sahte bir endişe tonuyla. “Zaten hassas bir dönemden geçiyor.” Barış ayağa kalktı, Umut’u kollarında taşıyordu. Çocuğun ağırlığı bir bebek kadar hafifti. Gözleri Umut’un vücudunun her detayını inceledi; kemikleri belirgin, cildi kuru ve solgun, saçları mat ve cansızdı. “Açlıktan ölüyor,” dedi Barış, sesi titreyerek.
Canan gözlerini devirerek, “Sadece zor bir dönem geçiriyor. Yemek yemeyi reddediyor, ilaçlarını almakta inat ediyor. Doktorlar özel çocukların sürekli sınırları test etmesinin normal olduğunu söyledi,” dedi. Saçlarını düzeltti, devam etti: “Senin sürekli iş seyahatlerinle onu tek başıma idare etmek kolay değil. Son seyahatlerin Dubai, Antalya, ondan önce İngiltere…”
Umut babasının kulağına fısıldadı: “Baba, beni bırakma lütfen.” Barış, Canan’ın gözlerine doğrudan baktı ve ilk kez o cilalanmış güzelliğin arkasında soğuk ve hesapçı bir şey gördü. “Onu hemen hastaneye götürüyorum,” dedi Barış, sesi çelik kadar sertti. Canan kahkaha attı. “Jetlag yüzünden abartıyorsun. Sadece ılık bir banyo ve besleyici bir yemeğe ihtiyacı var. Zaten onun favori yemeğini hazırlıyorum, tavuklu pilav…”
Barış, oğluna baktı. Umut neredeyse fark edilmeyecek şekilde başını iki yana salladı. “Düşündüğüm gibi,” dedi Barış ve telefonunu çıkardı. Özel şoförünü aradı: “Ahmet Bey, hemen hazır olun. Acilen Ege Üniversitesi hastanesine gitmemiz gerekiyor.”
Canan’ın yüzündeki maske bir an için düştü, gözlerinde panik parıltısı belirdi. Ancak çabucak toparlanarak, “Seninle geleceğim tabii ki,” dedi. Barış buz gibi bir sesle cevap verdi: “Evet, geleceksin ve her şeyi açıklayacaksın.”
Yolda Umut babasının kollarında uyukluyordu. Barış, oğlunun zayıf bedenini göğsüne biraz daha yaklaştırdı. Çocuğun her bir kemik çıkıntısı kalbinde yeni bir yara açıyordu. Nasıl bu kadar kör olabilmişti? Nasıl olur da kendi çocuğunun böyle sistematik bir şekilde ihmal edildiğini fark etmemişti?
Hastaneye vardıklarında, baş hemşire Ayten Hanım durumu hemen kontrol altına aldı. “Çocuğun adı?” diye sordu. “Umut Kaya. Yedi yaşında.” Ayten Hanım, Umut’u inceledi, ifadesi her detayı fark ettikçe sertleşiyordu. Enfekte olmuş yaralar, atrofiye uğramış kaslar, iltihaplanmış diş etleri… “Ne kadar zamandır bu durumdaydı?” diye sordu. Barış yutkundu: “Bilmiyorum. İş seyahatindeydim. Oğlum eşimin bakımı altındaydı.”
Ayten Hanım bir ekibe döndü: “Doktor Özcan’ı çağırın.” Umut’u sedyeye yerleştirirken, “Sizi biraz bekletmem gerekecek,” dedi Barış’a. Canan’a bakarak, “Sizinle sosyal hizmet uzmanı konuşacak.”
Doktor Özcan, deneyimli bir çocuk doktoru, Barış’ı özel bir odaya aldı. “Oğlunuz ciddi şekilde yetersiz beslenmiş durumda,” dedi. “Son altı ayda yaklaşık sekiz kilo kaybetmiş, ikinci ve üçüncü derece bası yaraları var, aşırı kas atrofisi ve depresyon belirtileri gösteriyor. Ayrıca en az iki, belki üç aydır uygun fizik tedavi görmemiş.”
“Evde kasıtlı bir ihmal olduğunu düşünüyor musunuz?” diye sordu doktor. Barış’ın dünyası biraz daha yıkıldı. “Bilmiyorum,” dedi sonunda, sesi kırık. “Günde 16 saat çalışıyorum. Eşime tamamen güveniyordum.”
Doktor Özcan, “Oğlunuz sadece ihmal edilmemiş, sistematik olarak temel bakımdan mahrum bırakılmış,” dedi. Barış ellerini yüzüne kapatarak sessizce ağladı. “Oğlunuzun tam beslenme stabilizasyonu ve psikolojik değerlendirme için hastanede kalması gerekiyor. Ayrıca yasal olarak sosyal hizmet uzmanlarını ve çocuk koruma kurumunu bilgilendirmem gerekiyor.”
Barış başını salladı: “Ne gerekiyorsa yapın. Sadece iyileşsin.”
Ertesi sabah, sosyal hizmet uzmanı Nurten Hanım hastaneye geldi. Umut’un odasına girmeden önce Barış ile konuştu. “Oğlunuz sadece 14 saat içinde bile belirgin bir iyileşme gösteriyor,” dedi. “Bu durum ihmalin ne kadar sürdüğüne dair önemli bir gösterge.”
Barış, Umut’un bakımına dair bildiklerini ve şüphelendiklerini anlattı. Canan’ın WhatsApp’tan gönderdiği gülümseyen, yemek yiyen, fizik tedavi gören fotoğraflar, doktorların ilerlemeden memnun olduğu mesajlar… Ama şimdi hepsi bir yalanlar örgüsüydü.
Nurten Hanım, “Çocuk Koruma Kurumu tarafından resmi bir soruşturma başlatılacak. Umut hastanede kalacak, sürekli gözetim altında olacak. Size aile hukukunda uzman bir avukat tutmanızı tavsiye ederim,” dedi.
Barış, İzmir’in en iyi hukuk bürolarını araştırdı ve Ayşe Tuzcu’yu buldu. Ertesi gün, Ayşe Hanım’la yapılan görüşmede, “Çocuk ihmali davaları karmaşıktır. Duygusal olarak yıpratıcıdır. Eşinizi suçluyorsunuz ki bu işleri daha da zorlaştırıyor,” dedi avukat. “Ama oğlum artık tek önceliğim,” dedi Barış. “Hayatımı tamamen yeniden yapılandırmaya hazırım.”
Ayşe Hanım, “Güçlü, tartışılmaz kanıtlara ihtiyacımız var. Tıbbi belgeler, tanıklar, sistematik ihmalin fiziksel kanıtları…” dedi. Kemal Demir adında eski bir polis dedektif de devreye girdi. Evdeki kamera kayıtları, finansal belgeler, eski yardımcı Fatma Hanım’ın tanıklığı… Hepsi araştırılacaktı.
Bir gün, mahkeme kararıyla evde arama yapıldı. Canan, mükemmel anne ve eş maskesiyle karşılamıştı ekibi. Ancak Umut’un tekerlekli sandalyesi odanın bir köşesinde, kasten sökülmüş halde bulundu. Sandalyede hiçbir kırık yoktu, sadece parçalarına ayrılmıştı. Ayrıca, Umut’un banyosu kasıtlı olarak engellenmişti.
En büyük şok, Umut’un eski tabletinde saklı olan videolarla geldi. Umut, annesi tarafından aç bırakıldığını, sandalyeden mahrum edildiğini, acı çektiğini anlatan videolar kaydetmişti. Bir videoda Umut, “Baba, bunlar acıyor. Lütfen eve gel. Lütfen bana yardım et,” diyordu. Bir diğerinde ise Canan’ın sesi net bir şekilde duyuluyordu: “Şu lanet tekerlekli sandalyeye artık güvenemeyeceğini anlamalısın. Gerçek dünyada kimsenin ölü bir ağırlığı taşıyacak sabrı yok.”
Bu kanıtlarla birlikte, Canan’a oğluyla tüm teması yasaklayan geçici bir koruma emri çıkarıldı. Mahkeme, Umut’un geçici velayetini Barış’a verdi. Canan’a çocuk istismarı, kasıtlı ihmal ve ilaç kötüye kullanımı suçlamasıyla dava açıldı.
Barış, şirketindeki hisselerin çoğunu sattı, sadece uzaktan danışmanlık yapacak kadarını tuttu. Umut için sahile yakın, engelli erişimine uygun bir ev kiraladı. Umut yeni tekerlekli sandalyesiyle eve girdiğinde, “Baba, burası muhteşem!” dedi. Barış, “Bundan sonra sen benim tek önceliğimsin,” dedi.
Aylar geçti. Umut, fiziksel ve duygusal olarak hızla toparlandı. Okulda arkadaşlar edindi, resim sergisine seçildi, yüzme takımına katıldı. Fatma Hanım tekrar işe alındı, artık ailenin bir parçasıydı. Barış, oğluyla her anı paylaşmanın değerini yeniden keşfetti.
Bir gün Umut, “Baba, artık o kadar korkmuyorum. Yeniden sevmeyi öğreniyoruz, değil mi?” dedi. Barış gözyaşlarını tutmaya çalışarak gülümsedi: “Evet sevgili oğlum, yeniden sevmeyi.”
Canan, tüm suçlamaları kabul etti ve 15 yıl hapis cezası aldı. Barış, oğlunun her gülümsemesinde, her yeni başarısında, hayatın en karanlık zamanlarında bile sevgiyle ışığın bulunabileceğini anladı.
Ve artık biliyordu: Hayatta en önemli şey, sadece orada olmak, sevmek ve korumaktı.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





