
Bir milyonerin elleri, hizmetçisini gizlice takip ederken ter içindeydi. Haftalardır içini kemiren bir şüphe: malikanesinden küçük miktarlarda yiyecek kayboluyordu. Bu gece sonunda Gülbeyaz’ı suçüstü yakalayacaktı. Farların sönükleştirdiği yollar, her durakta Rüstem’in ayrıcalıklı dünyasıyla kadının hayatı arasındaki uçurumu büyütüyordu. Şık binaların yerini döküntü yapılar aldı; tertemiz yollar dar ve karanlık aralıklara dönüştü. Gülbeyaz loş bir sokağa girince Rüstem tereddüt etti; ama içindeki ses onu durduramadı.
Buharlı bir camın ardından gördüğü manzara onu olduğu yere mıhladı: Gülbeyaz diz çökmüş, titreyen bir çocuğu sakinleştirmeye çalışıyordu. “Dayan biraz oğlum. Yakında yeni ilaçlarını alabileceğim,” diye fısıldıyordu; sözlerinde bastırılmış bir çaresizlik vardı. Odada duvara yaslanmış koltuk değnekleri, boş ilaç şişeleri, yere serilmiş bir yatak… Beş yıldır bu kadın onun gösterişli hayatını düzenliyordu; oysa kendi hayatı sessizce çöküyordu. Bu gece, öğrendikleri ve alacağı radikal karar, iki hayatı sonsuza dek değiştirecekti.
Rüstem Kayap, Nişantaşı’ndaki görkemli malikanesinin mutfağından eksilen şeyleri fark ettiğinde, içinde huzursuzluk kabardı. İmparatorluğunu şüphe ve titizlikle kurmuş bir adam olarak, bu küçük detay gözünden kaçamazdı. “Kim?” diye düşündü; pencereden İstanbul’un ışıklarına bakarken, beş yıldır evinde çalışan sessiz hizmetçisi Gülbeyaz aklına geldi: her zaman sessiz, verimli, gözden kaçmaya çalışan bir kadın. Soğuk bir Çarşamba akşamı, boğazdan esen kış rüzgârı zengin ile fakir arasındaki çizgiyi keskinleştirirken, Rüstem lüks arabasını uzakta park etti, farları söndürdü, bekledi. 19.30’da Gülbeyaz iki ağır torbayla çıktı. Şüphe doğrulanmıştı. Rüstem, nadiren yaptığı bir şey yaparak otobüse bindi; yirmi yılı aşkındır binmemişti. Her durakta mesafe büyüdü; sonunda şehrin güneyinde yoksul bir mahallede indi.
Dar, karanlık, tehlikeli görünen sokaklar; Rüstem için yabancı bir İstanbul. “Bu kadar ileri gitmeli miyim?” diye sordu kendine. Ama ömür boyu onu yöneten güvensizlik ileri itti. Gülbeyaz’ı güvenli bir mesafeden takip etti; kadının hızlı adımlarını, torbaları sıkıca kavrayışını izledi. Küçük iki katlı bir evde yaşlı bir kadın kapıyı açtı; Gülbeyaz torbalardan birini verdi. “Hırsızlık bu,” diye mırıldandı Rüstem, gözlerini kısarak; “Benim evimden çalıp dağıtıyor.” Ama yaşlı kadının sarılışı o kadar içten ve minnettardı ki, Rüstem’in içinde bir şey kıpırdadı. İki farklı evde aynı sahne tekrarlandı; her defasında derin bir minnettarlık. Bu klasik hırsızlık değildi; burada başka bir şey vardı.
Son torbayı verdiği ev en yoksul görünendi; soluk ışık, unutulmuş bir köşede yaşam mücadelesi… Rüstem daha yakına ilerledi; rüzgâr yüzünü yalarken konuşmaları duydu: “Allah razı olsun kızım. Bu akşam yemek yoktu.” “Estağfurullah Ayşe teyze,” dedi Gülbeyaz; “İlaçlarını alabiliyor musun?” “Emekli maaşı yine gecikti; sen olmasaydın…” Rüstem, Gülbeyaz’ın çöpe gidecek artıkları getirdiğini anladı: bu hırsızlık değil, merhametti. “Yarın da gelirim, belki daha iyi yemekler olur; beyefendi misafir ağırlıyor,” dedi Gülbeyaz. Rüstem yutkundu; şirketinden üst düzey yöneticiler için en pahalı şaraplar, nadir yemekler… ve birkaç kilometre ötede insanlar onun artıklarını bekliyordu.
Gülbeyaz mütevazı bir daireye döndüğünde kapıda onu bir çocuk karşıladı: yaklaşık on yaşında, koltuk değnekleriyle zorlanarak hareket eden… Gülbeyaz’ın bir oğlu vardı; çocuk sağlıklı değildi. “Aman Allah’ım,” diye fısıldadı Rüstem; yıldızlı gökyüzüne baktı. Gerçek tüm çıplaklığıyla karşısındaydı.
Ertesi sabah kahvaltıda Rüstem, Gülbeyaz’ı başka gözlerle izledi: çalışmaktan nasırlaşmış eller, kusursuz bir masada sessiz bir zarafet. “Bugün nasılsınız, Gülbeyaz Hanım?” diye sordu; normalde sormazdı. Kadın şaşırdı; çaydanlık titredi. “İyiyim beyefendi, teşekkür ederim.” “Aileniz? Çocuklarınız?” Gülbeyaz’ın gözlerinde endişe parladı: “Bir oğlum var efendim, on yaşında; adı Murat.” Rüstem çayından yudum aldı; dün geceki çocuk gözünün önüne geldi.
Sonraki haftalarda farklı günlerde Gülbeyaz’ı takip etmeye devam etti: iş bitiminde malikaneden çıkar, aynı yoksul mahalledeki farklı evlere artık yemekleri dağıtır, sonra evine dönerdi. Ancak bir Cuma akşamı rutin değişti: dağıtımdan sonra eczaneye girdi. Rüstem dışarıda bekledi; telefonuyla meşgul görünüp gözleri içeriyi kolladı. Gülbeyaz çıktığında yüzünde endişe vardı; elinde küçük bir paket, gözlerinde ağır bir gölge. Rüstem daireye kadar izledi; yarı açık pencereden duyduğu konuşma hayatını değiştirecek cinstendi.
“İlaçları alabildin mi anne?” diye sordu Murat. “Sadece yarısını alabildim, canım,” dedi Gülbeyaz; sesi titriyordu. “Fiyatlar yine artmış. Maaşa kadar hapları ikiye bölmek zorundayız.” Murat fısıldadı: “Doktor… düzenli gitmezsem bacaklarım kötüleşir.” “Allah büyük; bir çaresine bakarız,” dedi Gülbeyaz, acıyı saklayarak. Murat’ın okuldan söz etmesi bile, Ömer’in top atması, öğretmenin azarlaması… “O sadece cahil bir çocuk; sen çok daha akıllısın,” dedi Gülbeyaz. “Bir gün diğer çocuklar gibi yürüyebilecek miyim?” Odaya ağır bir sessizlik çöktü. “Bir gün,” diye fısıldadı Gülbeyaz; “Allah izin verirse bir gün.”
Rüstem malikanesine nasıl döndüğünü hatırlamadı; yalnızca ilk kez başka birinin acısını kendi acısı gibi hissettiğini biliyordu. Pazartesi kahvaltısında alışılmadık bir sessizlikle, gazetenin arkasından Gülbeyaz’ı izledi. “Mutfaktan bazı yemekler eksiliyor,” dedi aniden. Kadın dondu; elleri titredi, yüzü soldu. “Akşamları nereye gittiğinizi biliyorum.” Gülbeyaz’ın gözleri korkuyla doldu; işini kaybetme, oğlunun ilaçlarını alamama korkusu… “Özür dilerim,” dedi kadın; “Çöpe gidecek yemeklerdi; mahallede çok ihtiyaç var. Eğer izin verirseniz…” Rüstem elini kaldırdı: “Bu sorun değil, Gülbeyaz Hanım. Aksine, daha fazla yemek yapın; artanları düzenli paketleyelim. İsraf olmasın.” Şaşkınlık minnettarlığa döndü; “Teşekkür ederim, beyefendi,” dedi kadın.
O günden sonra Kayaalp evindeki yemekler arttı; akşamlar cömert porsiyonlarla planlandı. Rüstem sık sık marketten fazla ürün getirip “yanlışlıkla aldım” diyerek mutfağa bıraktı. Bir akşam Gülbeyaz kapıyı tıklattı: “Bugün rahatsız edici bir şey oldu; sizin adınıza bir telefon… mahallede hakkımda sorular sormuş. Dedektif olduğunu söyledi.” Rüstem’in kalbi hızlandı; Gülbeyaz hakkında bilgi toplaması ortaya çıkmıştı. “Özür dilerim,” dedi; “Sizi daha iyi tanımak istedim.” Gülbeyaz incinmiş bakışla, “Neden bana sormadınız?” dedi. “Haklısınız,” diye ilk kez bir çalışanından özür diledi Rüstem.
Masasında duran rapor onu derinden sarsmıştı: Gülbeyaz sıradan bir ev hizmetçisi değildi. Türk edebiyatı üzerine yüksek lisans yapmış bir üniversite öğretim görevlisiydi. Murat beş yaşındayken nadir bir dejeneratif hastalık teşhisi konmuş; tedavisi pahalı ve zaman gerektiren. Üniversite ders saatlerini değiştirmemiş; Gülbeyaz oğlunun tedavisi için kariyerinden vazgeçmiş, esnek saatli ev işlerine yönelmişti. Her cumartesi mahalle çocuklarına ücretsiz edebiyat dersi veriyordu. Rüstem onu çağırttı; kadın endişeyle çalışma odasına girdi. “Oturun lütfen,” dedi yumuşakça. “Siz bir öğretim görevlisiymişsiniz.” Gülbeyaz’ın gözleri büyüdü; sonra hüzünle doldu: “Evet, öyleydim.” “Neden bıraktınız?” “Murat hastalandı,” dedi; “Ders saatleri değişmedi; oğlumu seçtim.” Basit bir gerçeği, ağır bir kaderle söyledi.
O akşam Rüstem, onu takip etmek için değil, mahalleyi anlamak için sokaklarda yürüdü. Yabancıydı; lüks kıyafetleri dikkat çekiyordu. Birden Gülbeyaz’ın dairesinden acı bir çığlık: “Murat nöbet geçiriyor!” Rüstem koştu; kapıda gözyaşları içindeki Gülbeyaz. “Ambulans?” “Var ama yarım saat; bu mahallede geç gelirler.” Rüstem kararını verdi: “Arabamla gideceğiz.” Murat’ı kucağına aldı; çocuk hafifti, kalbi sızladı. Trafiği yardı; kırmızı ışıklarda durmadı. Hayatında ilk kez parası ve statüsü önemsiz görünüyordu. Hastanede doktorları çağırdı: “Özel ilgi; masrafı ben karşılarım.”
Saatler geçti; Murat stabil oldu. “İlaçlar yetersiz; doz artırılmalı,” dedi doktor. “Ne gerekiyorsa yapın; hesabı bana gönderin,” dedi Rüstem. Odada Gülbeyaz oğlunun elini tutuyordu; yorgun, kızarmış gözlerle fısıldadı: “Neden buradasınız? Neden yardım ediyorsunuz?” Rüstem’in cevabı yoktu; yalnızca bir insanın ağırlığını omuzlarına almıştı. Koridorda yalnızken, “Neden bana söylemediniz? Maaş artışı isteyebilirdiniz,” dedi. Gülbeyaz gözlerini kaçırdı: “Sadaka istemiyorum; çalışıyorum, hak ettiğimi alıyorum. Gerisi Allah kerim.” “Bu sadaka değil,” dedi Rüstem; sesinde öfke tınısı, “bu insanlık, adalet.” “Adalet mi?” Gülbeyaz’ın gözlerinde ateş parladı: “Siz adaleti bilir misiniz? Lüks içinde yaşayan biri olarak, çocuğumun ilacını alamadığım gecelerde adalet bana uzak.” Rüstem’in yüzü kızardı: “Bilmiyordum; özür dilerim.” “Neden? Beni takip ettiğiniz için mi, hayatımı gözetlediğiniz için mi?” “Biliyordunuz,” dedi Rüstem donakalarak. “Beş yıldır evinizdeyim; insanları okumayı öğrendim. Davranışlarınız değişti; mahallede birinin sizi gördüğünü söylediler.”
Başlangıçta hırsızlıkla suçladığını itiraf etti; “Şimdi size acımıyorum; size hayranım,” dedi. “Hiç şikâyet etmediniz; artıklarımı dağıtıyor, insanlara yardım ediyorsunuz; ben hiçbir şey fark etmedim.” Sessizlik… Makine bipleri… “Size yardım etmek istiyorum; Murat’ın tedavisi, okul masrafları…” “Hayır,” dedi Gülbeyaz; “İşimi, maaşımı; gerisini ben hallederim.” “Neden?” “Haysiyet.” O gece Rüstem, hastane koridorunda rahatsız bir sandalyede kaldı; Gülbeyaz’ı evine göndermek istedi, ama kadın oğlunun yanından ayrılmadı; Rüstem de ayrılmadı. Gece ilerlerken odaya girdi; çocuk uyuyordu, Gülbeyaz sandalyede uyuya kalmıştı. Ceketini omuzlarına örttü; yüzündeki yorgunluk çizgilerine baktı. “Sana nasıl yardım edebilirim? Beni kabul et, lütfen,” diye fısıldadı.
Sabah eczaneden Murat için bir yıllık ilaç sipariş etti; ödemeyi yaptı. Doktorlarla planı konuştu; en iyi fizik tedavi merkezlerini araştırdı. Gülbeyaz uyandığında elinde kahve vardı: “Günaydın; size kahve getirdim.” “Tüm gece burada mıydınız?” “Evet. Sanırım hayatımda ilk kez gerçekten bir insana bağlı hissediyorum.” “Ne demek?” “Beş yıldır evimde çalışıyorsunuz; ben sizi tanımamışım. Dün gece bir sandalyede uyurken, uzun zamandır hissetmediğim bir şey hissettim: bağlantı, insanlık… Bu beni değiştiriyor.” Doktor iyi haberi verdi: “Murat bugün taburcu; ilaçlar hazır.” “Bu bir başlangıç,” dedi Rüstem; “Oğlunuz için kabul etmek zorundasınız.” Gülbeyaz gözyaşlarıyla başını salladı; bu kez reddetmedi.
İki hafta sonra, Rüstem’in yeğeni Nilüfer aylık ziyarete geldi: hırslı, mirası bekleyen, eleştirel gözlerle bakan. Akşam yemeğinde Rüstem dalgındı; yemeği bitiremiyor, saate bakıyordu. “Amca, farklısın; çalışanlarınla ilgili sorular sormuşsun; neden umursuyorsun?” “Yıllardır benim için çalışıyorlar; neden tanımayayım?” “Onlar sadece çalışan; sosyal çevren değil,” dedi Nilüfer. “Dikkat et; servetini gereksiz harcayabilirsin.” “Servet sadece para değildir,” dedi Rüstem. Gülbeyaz içeri girip “Bugün erken çıkabilir miyim? Murat’ın fizyoterapisi var,” dedi. “Şoförüm bıraksın,” dedi Rüstem. Nilüfer şaşkınlıkla: “O sadece hizmetçi; neden oğlunun randevusunu önemseyorsun?” “Murat hasta; yardıma ihtiyacı var.” “Bu kadın seni etkiledi; dikkat et, fırsatçıdır.” Rüstem öfkelendi: “Gülbeyaz tanıdığım en onurlu insanlardan; onu yargılama hakkın yok.”
Ertesi gün Rüstem yönetim kurulu toplantısında şaşırtan bir duyuru yaptı: otuz yıldan fazla bir süredir ilk kez tatil alacak, üstelik yurtdışına değil İstanbul’da kalacaktı. “Yaşadığım şehri daha iyi tanımak istiyorum,” dedi; asıl niyeti Gülbeyaz’ın mahallesini ve oradaki hayatı anlamaktı. Cuma akşamı sade kıyafetlerle semte gitti; meydanda çay söyledi. Yan masada yaşlılar emekli maaşı ve ilaç pahalılığından konuştu; Rüstem, çevresinde ne kadar izole yaşadığını fark etti. Toplum merkezinden çocuklar çıktı; on kadar çocuk, ellerinde kitaplar; Murat değnekleriyle ama gülerek. “Gelecek hafta Sabahattin Ali?” “Evet; Orhan Pamuk’u da konuşacağız,” dedi Gülbeyaz Hoca. Rüstem, onu “hoca” olarak görmenin ne kadar doğal olduğunu hissetti: hizmetçi değil, her zaman olması gerektiği kişi—eğitimci, mentor.
Murat, “Bizi hastaneye götüren adam orada!” diye bağırdı. Gülbeyaz şaşkın ve mahcup ifadeyle yaklaştı: “Burada ne yapıyorsunuz?” “Çevreyi geziyordum; çay içiyordum,” dedi Rüstem. Murat kitaplarını gösterdi: “Kürk Mantolu Madonna’yı okuduk; çok güzel. Siz okudunuz mu?” “Hayır,” dedi Rüstem; “belki bir gün.” “Kesinlikle okumalı,” dedi Murat; “Haftaya Orhan Pamuk var; isterseniz gelebilirsiniz.” Gülbeyaz öksürdü: “Rüstem Bey’in önemli işleri vardır; kitap kulübüne katılmak istemez.” Murat’ın hayal kırıklığını gören Rüstem, “Aslında çok isterim,” dedi. Murat sevindi; “Cumartesi üçte.”
Gülbeyaz biraz sert: “Gerçekten neden buradasınız? Beni takip ettiniz, hastanede belirdiniz, şimdi mahalledesiniz; benden ne istiyorsunuz?” Rüstem, Murat uzaklaşınca içtenlikle: “Kendimi bulmaya çalışıyorum. Hayatım boyunca neyin önemli olduğunu düşünmedim; belki geç kaldım ama anlamaya çalışıyorum.” “Ve benim hayatım sizin keşfinizin parçası mı?” “Hayır; siz bana hep orada olan başka bir dünyayı gösterdiniz; görmek ve anlamak istiyorum.” “Murat’a yardımınız için teşekkür ederim; ama eğer bir tür kefaret arıyorsanız, o projenin parçası olmak istemem.” “Kefaret değil; belki bir arkadaşlık. Kitap kulübüne katılmak isterim ve ihtiyaçlarınızda yardımcı olabilirim.” Gülbeyaz düşündü; “Kitaplara ihtiyacımız var; çocuklar çok az kitapla paylaşıyor.” “Bu konuda yardımcı olabilirim,” dedi Rüstem; “Gelecek hafta bağış yapacağım.” Gülbeyaz’ın gözlerinde küçük bir gülümseme belirdi. “Sizi araştırdım,” dedi Rüstem utanarak. “Bir öğretim görevlisinden ev hizmetçisine… hayal kırıklığı, değil mi?” “Hayır,” dedi kararlılıkla; “İlham verici: oğluna her şeyi feda eden bir anne; tanınma olmadan eğiten bir entelektüel.”
Cumartesi Rüstem, toplum merkezine üç büyük kutu kitapla geldi: Türk klasikleri, çağdaş dünya edebiyatı, çocuk ve gençlik eserleri, referans ve bilimsel yayınlar. Küçük salon, Küçük Prens’i okuyan Gülbeyaz’ın sesiyle doluydu; o, evde hiç böyle görünmüyordu—burada gerçek kimliğindeydi. Kutular açılınca çocukların sevinci Rüstem’in hayatındaki en tatmin edici anlardan biri oldu. “Bu kitaplar bizim mi?” “Evet; sizin için getirdim,” dedi Rüstem. Murat minnetle sarıldı: “Teşekkürler, Rüstem amca.”
Ders bitince Gülbeyaz ve Rüstem yalnız kaldılar; “Çok cömert bir hediye,” dedi Gülbeyaz; “Çocuklar hiç bu kadar kitaba sahip olmamıştı.” Rüstem, “Siz burada bambaşka birisiniz,” dedi. “Öğretmek tutkum,” dedi Gülbeyaz; “Murat hastalanınca seçim yapmak zorunda kaldım.” “Her anne yapar; her baba yapmaz,” dedi Rüstem; “Ben hiç evlenmedim; belki bu yüzden yalnızca işimi düşündüm.” “Şimdi bizi mi düşünüyorsunuz?” diye Gülbeyaz doğrudan sordu. “Bilmiyorum,” dedi Rüstem; “İlk kez neyin önemli olduğunu sorguluyorum ve cevapları sizde buluyorum.” “Ben cevap değilim; sadece oğlum için mücadele eden bir anneyim.” “Belki tam da ihtiyacım olan cevap bu: başkaları için yaşamak.”
Murat’ın doğum gününde, Boğaz manzaralı lüks bir restoranda Gülbeyaz ve oğlunu özel akşam yemeğine davet etti. “Şirketimdeki çoğunluk hisselerimi satıyorum; artık danışman olarak çalışacağım,” dedi. “Neden?” “Zamanımı daha anlamlı bir şeye ayırmak istiyorum.” “Bir vakıf kuruyorum; dezavantajlı topluluklarda eğitim ve sağlığa odaklanacak.” “Harika,” dedi Gülbeyaz. “Ve… vakfın icra direktörü olmanızı istiyorum.” Gülbeyaz’ın lokması boğazında kaldı; öksürdü. “Şaka mı?” “Hiç bu kadar ciddi olmamıştım,” dedi Rüstem; “Deneyimli bir eğitimci, toplum sorunlarını bilen biri olarak bu çalışmayı kim daha iyi yönetebilir?” “Ben sadece ev hizmetçisiyim; idari deneyimim yok.” “Hayır; siz akademisyensiniz, öğretmensiniz. Değerleriniz—dürüstlük, çalışkanlık, fedakârlık—parayı yönetmekten daha önemli.” Murat hayretle: “Anne, vakfın müdürü olacak mısın?” Gülbeyaz başını iki yana salladı: “Bunu düşünmem lazım.” “Acele etmeyin,” dedi Rüstem; “Vakfın sizin rehberliğinizle etkisi artar.” Boğaz kıyısında yürürken Nilüfer konusunu açtı: “Şirketi satmanız hakkında?” “Nilüfer şaşırtıcı şekilde memnun; anlaşma ona imtiyazlı hisselerle sürekli gelir sağlıyor; kontrol değil para istiyordu, şimdi kontrol yok ama güvenliği var,” dedi Rüstem. “Zekice,” dedi Gülbeyaz.
İki hafta düşündükten sonra Gülbeyaz teklifi kabul etti. “Yeni Ufuklar Vakfı” adını duyunca gözleri parladı: “Yeni başlangıç, umut dolu gelecek.” Kurulum sürecinde Gülbeyaz’ın entelektüel kapasitesi ve toplumsal duyarlılığı Rüstem’i her gün etkiledi. Projeler planladı, bütçeleri inceledi, ortakları araştırdı; üniversitedeki titizliğiyle. “Önce mahalledeki çocuklar için burs,” dedi; “Sağlık programı olarak nadir hastalıklar için fon; ilaçlar pahalı, çoğu aile karşılayamıyor.” İki ay içinde vakıf resmen kuruldu; Gülbeyaz artık ev temizliğine gitmiyor, toplantılar yapıyor, projeler geliştiriyordu. Murat düzenli ilaç ve tedaviyle daha az değnek kullanmaya başladı.
İç Anadolu’daki küçük bir kasabada vakfın ilk projesi: yerel okula kütüphane açılışı. Törende orta yaşlı bir adam çekinerek yaklaştı: “Gülbeyaz Hanım, beni hatırladınız mı? Orçun Türkoğlu; Bilkent’te kız kardeşiniz Derin’in öğrencisiydim.” Gülbeyaz’ın benzi attı. “Derin?” “İyi; hâlâ profesör. Sizden bahseder; masasında fotoğrafınız var; özlemle bahsediyor ama aile baskısı onu geri tutuyor.” Gülbeyaz’ın yüzünde derin acıyı gören Rüstem sessizce omzuna el koydu. “On yıl,” dedi Gülbeyaz; “On yıldır kız kardeşimi görmedim.” “Ulaşmak ister misiniz? Yardımcı olabilirim,” dedi Orçun. Murat yanlarına geldi: “Anne, neden ağlıyorsun? Kim bu?” “Teyzen var,” dedi Gülbeyaz; “Adı Derin; onu tanıma zamanı.”
O gece otelde Gülbeyaz ailesiyle acı dolu geçmişi anlattı: evlilik dışı hamilelik, ailenin reddi, Murat’ın hastalığıyla tek başına mücadele. “Belki bu bir işaret,” dedi Rüstem; “Yeni başlangıçlar zamanı; vakıf için olduğu kadar senin için de.” Günlerce tereddütten sonra Gülbeyaz, Orçun aracılığıyla Derin’e basit bir e-posta gönderdi; Murat’ın teyzesini tanımak istediğini yazdı. Parmağı tuşa basarken titriyordu; on yıllık sessizliği bozmanın korkusu… Cuma akşamı telefon çaldı: tanımadığı numara. “Alo?” “Gülbeyaz?”—on yıl önceki ses, biraz daha olgun, yorgun. “Derin?” “Evet; e-postanı aldım. Murat nasıl?” “Daha iyi; tedavi görüyor.” “Sen profesör olmuşsun?” “Evet; ama önemli olan bu değil. Seni çok özledim.” On yıllık yokluğun yükünü taşıyan konuşma bir saatten fazla sürdü; Derin, en çok ihtiyaç duyulan zamanda ailesini memnun etmek için uzaklaştığını itiraf etti, pişmanlığını anlattı. “Vakıf haberlerini gördüm; gurur duyuyorum,” dedi.
Pazar günü Nişantaşı’nda bir kafede buluştular; gerilim havada asılıydı. Murat camdan heyecanla bakıyordu. Kapı açıldığında parlak mavi elbiseli zarif bir kadın; Gülbeyaz ve Derin duraksadı, sonra yılların özlemi ve acısı kucaklaşmada eridi. “Affet beni,” diye fısıldadı Derin; “Çok özür dilerim.” “Geçti artık; şimdi buradasın,” dedi Gülbeyaz, saçlarını okşayarak. Murat’ı kucaklarken gözleri sevinç ve hüzünle doldu: “Sana benziyor; aynı meraklı gözler.” Gün, sohbet, kahkaha, gözyaşıyla geçti. Derin araştırmalarını anlattı; Murat genetik ve hastalıklar üzerine sorular sordu; teyzesinin sabırla cevapları gözlerini parlatıyordu. “Belki bir gün bilim insanı olursun,” dedi Derin.
Üç ay sonra vakıf toplantısı sırasında Gülbeyaz aniden bayıldı; panik. Rüstem elleri titreyerek ambulans çağırdı. Hastanede testler: küçük ama hassas konumda beyin anevrizması. Ameliyat gerekli; başarı şansı yüksek ama risk var. “Ne kadar bekleyebiliriz?” “En fazla bir hafta; büyüyor.” Haber Murat’ı sarstı; annesini kaybetme fikri dünyasını altüst etti. Derin hemen İstanbul’a geldi; yeğenine ve ablasına destek olmak için. Operasyondan önce gece, Gülbeyaz oğluyla özel konuştu: “Korkma; güçlüyüm; sağ salim çıkacağım.” “Ya çıkmazsan?” Murat’ın gözleri yaşlı. “Beni kaybetmeyeceksin; ama bir şey olursa Derin teyzen ve Rüstem amcan sana bakacak,” dedi. “Rüstem amca seni seviyor değil mi?” Gülbeyaz şaşırdı. “Sana bakışı… dizilerdeki gibi,” dedi Murat; “Sen de ona öyle bakıyorsun.” Gülbeyaz kızardı; “Bu karmaşık.” “Neden basit olmasın? O iyi bir adam; sen iyi bir kadınsın; birbirinizi seviyorsunuz.”
Gülbeyaz balkonda Rüstem’i buldu; adam karanlığa bakıyordu. “Murat bizim hakkımızda sorular sordu,” dedi; “Sana karşı bir şeyler hissettiğimi…” Rüstem’in kalbi hızlandı. “Doğru mu?” “Belki; ama bu gece konuşmak istemiyorum. Eğer bir şey olacaksa, gelecek belirsiz görünmediği sıradan bir günde konuşalım.” “Bekleyeceğim,” dedi Rüstem; “Ne kadar gerekirse.”
Ameliyat sekiz saat sürdü; Rüstem, Derin, Murat bekledi. Doktor yorgun ama gülerek çıktı: “Başarılı; yoğun bakım, durum stabil.” Rahatlama dalgası; Murat sevindi, Derin ağladı, Rüstem doktorun elini sıktı. İyileşme yavaş ve zahmetli; konuşmakta zorlanıyor, kelimeler karışıyordu; beynin kendini iyileştirdiği açıklandı. Destek ağı oluştu: vakıf meslektaşları programları düzenledi; mahalle yemek ve dua zinciri örgütledi; Derin Murat’ın bakımını üstlendi; Rüstem ise sessiz, sarsılmaz bir varlık oldu: her gün hastanede, kitap okuyor, vakıf haberlerini anlatıyor, bazen sadece uyumasını izliyordu. “Neden burada olmaya devam ediyorsun?” diye sordu Gülbeyaz. “Hiçbiri önemli değil; senin iyileşmen önemli,” dedi Rüstem. “Ama neden bu kadar ilgileniyorsun?” Uzun bir sessizlik; sonra nazikçe elini tuttu: “Çünkü seni seviyorum.” “Ne zaman fark ettim bilmiyorum; belki o gece hastanede, belki kitap kulübünde… ama artık biliyorum; hayatımda hiç kimseyi böyle sevmedim.” Gülbeyaz’ın gözleri yaşla doldu; cevap veremedi; Rüstem’in elini sıktı. “Şimdi değil; iyileş önce; sonra, sıradan bir günde.”
Taburcu olunca Gülbeyaz “Vakfa dönmek istiyorum,” dedi; doktorlar itiraz etti, Derin endişelendi; ama yarı zamanlı önerisini bu kez dinledi. Ofis, geçmiş olsun kartları ve çiçeklerle doluydu; güçlendi; eski enerjisine kavuştu. Bir şey değişmişti: Rüstem’e bakış—daha yumuşak, daha savunmasız.
İstanbul baharda uyanırken, erguvanlar boğazı mor bir örtüyle kaplarken, bir cumartesi öğleden sonra Rüstem, Gülbeyaz’ı evinin yakınındaki küçük parka yürüyüşe davet etti. Sıradan bir gün: kriz yok, aciliyet yok; güneşli, sakin. Gölette ördekler, etrafta oynayan çocuklar… Bankta oturup sessizce izlediler. “Nasıl hissediyorsun?” “İyiyim; üç ay içinde tamamen normale dönecekmişim,” dedi Gülbeyaz.
Bir süre sonra Rüstem derin bir nefes aldı: “Hatırlıyor musun? Ameliyat öncesi balkonunda: ‘Eğer aramızda bir şey olacaksa, gelecek belirsiz görünmediği sıradan bir günde konuşulmalı,’ demiştin.” “Evet.” “Bugün öyle bir gün.” “Neyi?”—cevabı bilse de fısıltıyla… “Seni seviyorum,” dedi Rüstem; patron olarak değil, hayırsever olarak değil, arkadaş olarak değil; “Sadece anları değil, bir hayatı paylaşmak istediğim kadınsın.” Gülbeyaz’ın gözleri doldu: “Bunu duymayı çok uzun süredir bekliyordum; ben de seni seviyorum… muhtemelen kabul etmek istediğimden daha uzun süredir.” Rüstem rahatladı; “Ama sosyal farklılıklar, insanların ne düşüneceği…” Gülbeyaz başını salladı: “Ölümle yüzleşmek bir şey öğretir: mutluluk şansını korkuya kurban etmek için hayat çok kısa.” Rüstem elini yanağına koydu: “Peki şimdi?” “Bilmiyorum; birlikte keşfedebiliriz, adım adım.” Büyük vaat yok, sinematik öpücük yok; sadece kenetlenmiş eller ve birlikte yürüyeceklerine dair bir kesinlik. “Murat ne diyecek?” “Çoktan biliyor; çocuklar bazen bizden daha bilge.”
Ellerini bırakmadan yürüdüler; gün batımı turuncu ve pembe tonlarla göğü boyarken, uzun bir yolculuğun sonunda doğru yerde olduklarını hissettiler.
Gülbeyaz’ın ameliyatından tam bir yıl sonra, aynı küçük park özel bir törene hazırlandı. Geniş yapraklı ağaçların altında, tanıdık gölün karşısında Rüstem ve Gülbeyaz en yakın dostlarını bir araya getirdi. Hava mükemmeldi; gökyüzü masmavi, bulutlar pamuk parçaları gibi. Çiçekler tam çiçek açmış, taze çimenler yumuşak bir halı. Gülbeyaz açık mavi bir elbise giydi; saçları küçük çiçeklerle süslü. Rüstem koyu mavi takım elbise; kravat yok—Murat’ın “böyle ciddi günde kravat gerekir,” ısrarına gülerek: “Kalbim zaten yeterince ciddi.”
Gelenlerin çeşitliliği dönüşümü yansıtıyordu: üniversite profesörleri, vakıf meslektaşları, toplum merkezinden aileler, Rüstem’in eski şirket yöneticileri, Gülbeyaz’ın hayatını kurtaran tıbbi ekip; Nedime olarak Derin. Derin en çok ağlayan oldu: “On yıl önce yanında olmalıydım; bundan sonra her anında yanında olacağım.” Düğün pastası, gösterişli değil; Gülbeyaz’ın çocukluk favorisi basit bir limonlu tart—çiftin değerlerini mükemmel yansıtıyordu. Akşam, ağaçlara asılı ışıklar altında dans ettiler. “Mutlu musun?” diye fısıldadı Rüstem. “Hiç bu kadar mutlu olmamıştım,” dedi Gülbeyaz. “Ama bu klasik bir mutlu son değil.” “Hayır,” dedi Rüstem gülümseyerek; “Daha iyi: mutlu bir yeni başlangıç.”
Uzaktan izleyen Murat, “Görüyor musun teyze? Birini gizlice takip etmek böyle sonuçlanabiliyormuş,” dedi. Derin güldü: “Hayat nadiren planladığımız yolları izler; bazen tam ihtiyacımız olanı göstermek için garip sapaklar boyunca götürür.” Dans pistinin merkezinde Gülbeyaz başını Rüstem’in omzuna yasladı: sonunda “evde” hissediyordu—ev, dört duvar değil; ev, bağlantı, karşılıklı anlayış; görünüşlerin ötesinde birbirinin temel gerçeğini görebilme cesareti üzerine kurulu aşk.
“Seni seviyorum, Gülbeyaz,” diye fısıldadı Rüstem. “Ben de seni seviyorum, Rüstem,” diye karşılık verdi Gülbeyaz. “Ve hayatımızın geri kalanında birlikte daha nice başlangıçlar yaşayacağız.” Yıldızlar gökyüzünde belirmeye başlarken, İstanbul’un büyülü silueti önünde, yeni evli çift hayatlarının yeni bölümüne adım attı. Bu hikâye, bir şüphenin izinde başlayan gizli bir takipten, bir merhamet eylemini görmeye; bir hastane koridorundan, bir vakfın doğuşuna; bir sıradan günden, ömürlük bir ortaklığa uzanan yoldu. Sevgi, her zaman olduğu gibi, yine bir yol buldu.
News
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
End of content
No more pages to load






