
Zeynep Koç, tekerlekli sandalyesiyle o mütevazı atölyeye, “Ototamir Kerem” tabelasının altından içeri girerken, tek beklediği şey tamiri biten klasik Mercedes’ini almaktı. Türkiye’nin en büyük gayrimenkul imparatorluğunu yöneten, Forbes kapaklarına çıkmış, Davos’a davet edilen, serveti 1 milyar euroyu aşan bir iş insanıydı. İstemedikleri hariç her şeye sahipti; o tek şey, yeniden yürümekti. İki yıl önce, Bursa yolunda bir kış gecesi yaşanan kazada omurgası iki yerinden kırılmış; belden aşağı felç, hekimlerin ifadesiyle kalıcıydı. İsviçre’den Japonya’ya, beyin cerrahlarından deneysel merkezlere, 5 milyon euroyu aşan harcamalara rağmen hüküm hep aynıydı: “Bir daha asla yürüyemeyecek.”
Yine de Zeynep hayatını soğukkanlı bir kararlılıkla sürdürmüş; ofislerini uyarlamış, modifiye arabalar almış, ekibini ona “engelli” muamelesi yapmadan yardımcı olmaları için eğitmişti. Ama her gece İstanbul’daki penthouse’unda yalnız ağlıyordu; yürüyemediği için değil, eksik hissettiği için. O Eylül sabahı, normal şartlarda adım atmayacağı bir mahalle atölyesine, yeni şoförü Hakan’ın “Dahi bir usta” diye önerdiği tamirciyi görmek için gelmişti. Lüks servislerin çözemediği arızayı çözen, “başkaları kayıp derken çalışan” bir ustadan söz ediliyordu.
Atölye tam bir mahalle atölyesiydi: eski bina, yağ lekeli beton, söküm aşamasında arabalar, metal ve yağın karışık kokusu. Zeynep içeri girince onu gördü: Kerem Yıldız. Kırklı yaşlarında, şakaklarında gri teller; yoğun kahverengi gözler; yağ lekeli, büyük ve güçlü eller; mavi bir tulum; hareketlerinde tam olarak ne yaptığını bilen birinin sükûneti. Zeynep’i tekerlekli sandalyede görünce Kerem’in bakışı ne acıma, ne merak, ne de sahte kayıtsızlıktı; bütünüyle dikkatli, berrak bir bakıştı. İlk sorusu araba hakkında değildi: “Ne kadar süredir o sandalyedesiniz?” Zeynep’in öfkesi kabardı; tıbbi durumunu tartışmaya gelmemişti. Kısa kesip arabayı konuşmak istedi.
Kerem anahtarı aldı, kaputu açtı, motoru dinledi. On dakika sonra enjeksiyon sistemi ve orijinal parçası artık bulunmayan bir bileşenle ilgili sorunu anlattı; elle yapılacak bir parça çözülebilir, bir hafta sürer, lüks servislerin istediğinin onda birine mal olurdu. Zeynep pazarlık etmeden kabul etti. Ama merakı başka yerdeydi: “Tekerlekli sandalye hakkında neden sordunuz?” Kerem bir an durdu: “Oturuşunuzda bir şey var… bacaklarınızın pozisyonu, vücudunuzun yaslanışı. Muhtemelen duymak istemezsiniz ama…” Zeynep, kontrol etmeyi öğrendiği o karmaşık öfke ve umut dalgasıyla “Söyleyin,” dedi. Kerem gözlerinin içine baktı, drama ve yanlış vaat olmadan, sakin bir sesle konuştu: “Yeniden yürüyeceksiniz.”
Zeynep acı bir kahkaha atarak yanıtladı; iki yılın ezilmiş umutları, boşa giden milyonlar, dünyanın en iyi hekimlerinin koyduğu hüküm… Bir “tamirci” böylesi bir cüreti nasıl gösterebilirdi? Kerem sarsılmadı: “Neden inanmadığınızı anlıyorum. Ama ben yalnızca tamirci değilim. Bana 10 dakika verin, size bir şey göstereyim.”
Zeynep gitmek istiyordu; kontrollü dünyasına dönmek, “deli” diye nitelendirdiği bu adamı unutmak… Fakat bir şey onu durdurdu: belki merak, belki çaresizlik, belki de iki yıl sonra ilk kez birinin ona acımadan, net bir dikkatle bakması. “10 dakikanız var,” dedi. Kerem arka odaya geçti; kalın bir dosya ve dizüstü bilgisayarla döndü. Karşısına oturup konuşmaya başladı: Tamirci olmadan önce bir beyin cerrahıydı. İstanbul’da tıp, Viyana’da beyin cerrahisi uzmanlığı; Avrupa’nın en iyi hastanelerinde on yıl; omurgalar ve en hassas sinirler üzerine ameliyatlar; 30’dan fazla yayın; “kuşağının en gelecek vadeden cerrahlarından biri” unvanı.
Zeynep inanamaz halde sordu: “Peki, neden bir mahalle atölyesinde araba tamir ediyorsunuz?” Kerem sustu, sonra söyledi: Karısı ve yedi yaşındaki oğlu bir yaz günü dağ yolunda kaza geçirmişti. Direksiyonda kendisi vardı; o hayatta kaldı, onlar kaldıramadı. O günden sonra eline neşter alamaz hale gelmişti; yüzlerce hayat kurtaran eller titriyor, en karmaşık vakaları çözen zihin basit kararlarda kilitleniyordu. İstifa etti; kayboldu. Araba tamiri, çocukken babasıyla garajda öğrendiği bir terapiye dönüşmüştü: ellerini meşgul eden, zihnini sakinleştiren bir uğraş. Fakat tıbbi derinliği kaybolmamıştı. Zeynep’in sandalyedeki oturuşunu görünce içindeki bir bilgi, bir olasılığı tanıdı.
Zeynep ne düşüneceğini bilemiyordu; ama Kerem’in sesindeki titreme, gözlerindeki acı taklit edilemezdi. “Bende ne gördünüz?” diye sordu. Kerem dizüstünde omurga röntgenleri, MR taramaları, sinir sistemi diyagramları açtı—Zeynep’in değil, yayınladığı çalışmalardan örneklerle felcin farklı nedenlerini; kimi durumlarda “kalıcı” görünenin geri döndürülebilir olabildiğini anlattı. Omurga yaralanmalarının karmaşıklığını, pek çok doktorun yanlış umut vermektense kesin hükme acele ettiğini; doktorların Zeynep’in yaralanmasının “doğası” hakkında tam olarak ne söylediğini hatırlayıp hatırlamadığını sordu. Zeynep hatırlıyordu; konsültasyonlardan aklında kalan teknik detayları aktardı. Kerem dinledi, notlar aldı; sonra sessizce düşündü.
Anlattıklarına dayanarak bir “olasılık” olduğunu söyledi; kesin değil, ama gerçek bir olasılık. Yaralanmanın sanıldığı kadar “tam” olmayabileceği; bazı motor sinirlerin tahrip değil sıkışmış olabileceği; hassas bir cerrahi müdahalenin bu sinirleri serbest bırakıp işlevi kısmen geri getirebileceği… Eskisi gibi yürümeyeceğini; baston veya yürüteç gerekebileceğini; aylar sürecek bir iyileşme olacağını; sihirli bir çözüm değil, ama yürüyebilmek olduğunu anlattı.
Zeynep’in gözleri doldu; bu kez saklamadı. “Bunu başka kim neden görmedi?” Kerem: “İnce bir nüans. Yalnızca o tür yaralanmalarda çok özel deneyimi olan birinin görebileceği bir şey,” dedi. Tesadüf veya kader, Kerem tam olarak bu vakalar üzerinde çalışmıştı. Zeynep “Ameliyatı siz yapar mısınız?” diye sordu. Kerem uzun sürdü: “Teorik olarak evet; teknik olarak bu prosedürde en nitelikli kişilerdenim. Ama dört yıldır ameliyat yapmadım. Ellerin titremeden neşter tutar mı, zihnim böylesi baskıya dayanır mı—her hatanın kalıcı felç olduğu bir müdahalede?” Zeynep baktı: “Size güveniyorum.” Kerem başını salladı: “Güvenmeyin. Ben bile kendime güvenmiyorum; kabul etmek sorumsuzluk olur.” Zeynep baskı yapmadan zaman verdi; “Ne karar verirseniz verin, başka kimseye gitmeyeceğim. Reddederseniz sonsuza dek bu sandalyede kalırım,” dedi. Bu bir şantaj değildi; çıplak gerçekti. Kerem cevap vermeden kafeden ayrıldı.
Zeynep iki hafta haber alamadı; mesajlar yanıtsız, atölye kapalıydı. Hakan kontrol etti, Kerem yoktu. Özel dedektif tuttu. Üç gün sonra sonuç geldi: Kerem Yıldız Viyana’daydı; eski çalıştığı hastanede hasta değil, ziyaretçi olarak cerrahi simülasyon laboratuvarında saatlerce yapay modeller üzerinde prosedür çalışıyordu. Zeynep anladı: Hazırlanıyordu. Kaçmamış, yüzleşmeye gitmişti; kaybettiklerini hatırlatan yere dönmüş, kendi iblisleriyle savaşmıştı.
Üçüncü haftada Kerem aradı; sesi daha sakin, daha kararlıydı: “Hazırım,” dedi. Haftalarca pratik yapmış, ellerini test etmiş, psikologlarla ve eski meslektaşlarıyla konuşmuş; yüzde yüz emin değildi, ama denemeye yetecek kadar emindi. Bir koşulla: Para istemiyordu, tanınırlık istemiyordu; adı hiçbir yerde geçmeyecekti. Tek koşulu, ameliyat başarılı olursa Zeynep’in büyük kaynaklarını tedaviye ulaşamayanlar için kullanması; bir vakıf ya da program kurarak parası olmayanlara umut vermesiydi. Zeynep tereddütsüz kabul etti.
Ameliyat, Kerem’in bağlantılarıyla Avusturya’daki özel bir klinikte, gizlilik içinde planlandı. Basın ya da iş çevresi duymadan, ameliyat günü Zeynep ameliyat odasına yıllardır hissetmediği bir huzurla götürüldü. Korkmuyordu; kazadan beri ilk kez korkmuyordu. Kerem cerrahi üniformasıyla yanında belirdi; gözlerine baktı: “Hazırım. Elimden gelen her şeyi yapacağım. Sonuç ne olursa olsun, tanıdığım en cesur insansınız.” Zeynep gülümsedi: “Sen de öyle.” Anestezi etkisini gösterdi; her şey karardı.
Zeynep, beyaz bir odada, yumuşak ışıkta, hastanenin steril kokusu eşliğinde uyandı. İlk his ağrıydı; sırtında künt bir sızı. Ama farklıydı; canlıydı. Ayak parmaklarını kıpırdatmayı denedi ve… hissetti. İki yıl sonra dizinin altında bir şey: karıncalanma, belirsiz bir baskı. Oradaydı; gerçekti. Ağlamaya başladı.
Kerem içeri girdi; yorgun, gözaltı halkaları, çekilmiş yüz… ama gözleri ışıldıyordu. “Ameliyat başarılı,” dedi. Serbest bırakılan sinirler tepki veriyordu; iyileşme aylar sürecek ve zor olacaktı, ama prognoz iyiydi: Zeynep yeniden yürüyecekti. Zeynep, “Sonsuza dek kayıp sandığın bir şeyi geri veren birine ne denir?” diye içinden geçirdi; söyleyecek söz bulamadı.
Sonraki aylar, hayatının en zor dönemiydi. Fizik tedavide saatler; sürekli ağrılar; ilerlemenin yok gibi göründüğü çaresizlik anları. Ama sebat etti; çünkü ileriye atılan her küçük adım büyük bir zaferdi. Kerem her hafta ziyaret ediyordu; doktor olarak değil, dost olarak. Saatlerce hayat hakkında, acıdan ne öğrendikleri hakkında konuşuyorlardı. Zeynep Kerem’in tam hikâyesini dinledi; mutlu evliliğin dağ yolunda son bulmasını; kazanın onun hatası olmasa da içini yiyen suçluluğu; kendinden kaçmak için seçtiği sürgün yıllarını; ve Zeynep’in ameliyatının Kerem’i de değiştirdiğini… Onu kurtarırken kendini de kurtarmıştı; elleri artık titremiyor, zihni kilitlenmiyordu; dört yıl sonra ilk kez yeniden “tam” hissediyordu.
Ameliyattan altı ay sonra Zeynep, İstanbul’da bir rehabilitasyon salonunda desteksiz ilk adımlarını attı. Kerem ve ekip izliyordu. Elinde bir baston vardı ama üzerine yaslanmıyordu; hafif sallanarak, yalnız yürüyordu. Her adım bir mucize; her adım “imkânsız”ın bir yalan olduğunun kanıtı. Salonun sonuna vardığında döndü, Kerem’e baktı; ikisinin de gözleri yaşlıydı.
Bir yıl sonra Zeynep Koç, Doğu Avrupa’da omurga yaralanması olan hastalar için iddialı bir tıbbi destek programı olan “Yeni Adımlar Vakfı”nı duyurdu. Vakıf, imkânsız görünen tedavileri, rehabilitasyonları, ameliyatları karşılıyordu; Kerem tıbbi direktördü. Şan için değil; yardım etmek için anonimlikten çıkmıştı. Birlikte hayatlar değişiyordu. Basına hikâyeleri yansıdı, ama gördükleri sürümle değil: dünya “servet bağışlayan milyarder”i biliyordu; mahalle atölyesini, kafedeki gözyaşlarını, o uzun ameliyat gecesini değil. Bazı hikâyeler paylaşılmayacak kadar mahremdi.
Zeynep artık kendi seçtiği şık bir bastonla yürüyordu; utanmıyordu. Baston, geçtiği her şeyin ve başardığı her şeyin sembolüydü. Akşamları Kerem’le, ilk kez “Yürüyeceksin,” dediği aynı kafede kahve içmek için buluşuyordu. Kurtarılan hastalar, değişen hayatlar, vakfın geleceği… ama kendileri hakkında da konuşuyorlardı. Aralarında adı zor konan bir şey doğmuştu: romantik anlamda aşk değildi—belki biraz vardı—ama daha çok bir ruh bağıydı. Kelimeleri aşan derin bir anlayış; birbirlerini “bütün” kılan iki kırık insan.
Zeynep bazen geriye, tekerlekli sandalyedeki milyarder haline bakıyordu; bir “tamirci” yürüyebileceğini söylediğinde acıyla gülen o kadına. Ne kadar değiştiğini fark ediyordu: yalnızca fiziksel değil, bakışında, önceliklerinde, kalbinde. Kaza ondan çok değerli bir şeyi almış, ama bir o kadar değerli bir şeyi vermişti: perspektif. Paranın mutluluk satın almadığını; şefkatin ise yaratabileceğini anlamak. Gerçek gücün “sahip olduklarında” değil, “verdiklerinde” olduğunu. Kerem, bir gün “Kendini kurtararak beni de kurtardın,” demişti; Zeynep de “Beni kurtardın; yalnızca bacaklarımı değil, ruhumu,” diye karşılık vermişti. İkisi de bunun doğru olduğunu biliyordu. Herkesin her şeye ya da hiçbir şeye sahip olduğu o çılgın dünyada, nadir bir şey bulmuşlardı: acıdan doğup umuda dönüşen otantik bir bağ.
“Yeni Adımlar” büyüdükçe, kurtarılan her hasta ve değişen her hayatla umut yayıldı. Zeynep, bastonuyla yürürken artık utanmıyor; onu bir “zafer” ve “şefkat” sembolü olarak taşıyordu. Kerem, atölyede motor yağı kokusuyla başlayan yolculuğun onu yeniden ameliyat masasına getirdiğini görüyordu; artık elleri titremiyor, zihni kilitlenmiyordu. İkisi de biliyordu: karanlıktan geçenler başkaları için ışık getirir.
Dünya onların hikâyesini başlıklar ve rakamlarla özetlemeye çalıştı; “milyarder bağışı”, “vakıf”, “başarı”… Ama asıl hikâye, bir mahalle atölyesinde başlayan 10 dakikalık konuşmada, bir kafede titreyen ellerin yanında dökülen gözyaşında, bir ameliyathanede birbirine bakan iki cesur insanın sessiz sözünde saklı kaldı.
Zeynep Koç, artık yürürken attığı her adımda bir gerçeği taşıyordu: “İmkânsız” çoğu zaman, doğru gözle bakılmamış bir olasılıktır. Ve o olasılık, şefkatle, bilgiyle, cesaretle büyür. Kerem Yıldız içinse bu hikâye, bir kaybın gölgesinden çıkıp yeniden “iyileştiren” elleri bulma yolculusuydu. İki kırık insan, birbirlerinin bütün olmasına yardım etti. Ve bundan doğan umut, başkalarının yoluna ışık oldu.
Bazı hikâyeler alkış için anlatılmaz; sessizce yaşanır, sessizce paylaşılır. Bu da onlardan biri. Eğer bu hikâye “herkes olmaz” dendiğinde bile bir şans olduğuna inandırdıysa, bilin ki o şans çoğu zaman doğru insanın doğru anda “Sana bakıyorum ve bir olasılık görüyorum,” demesiyle başlar. Zeynep ile Kerem’in yaptığı gibi—acıdan ışık üretmek, umudu yürütmek.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





