Çeşme’nin en güzel kıyı şeridine nazır, Ege’yi aynaya çeviren camlarla bezeli 3.000 metrekarelik bir yalı… Mermer garaja parıldayan siyah Mercedes’iyle giren Murat Akıncı, telefonda bir yapay zekâ şirketinin satın alınmasını hararetle pazarlarken elini kolunu sallıyor, sesi yüksek tavanlı boş koridorlarda yankılanıyordu. Akşamüstünün altın ışığı dev pencerelerden süzülüp duvarlardaki kıymetli hat levhalarını ve İznik çinilerini parlatıyor, seçkinlik ve yatırım değeri kokan bir estetik sergiliyordu. Murat kravatını düzelterek “Canan?” diye seslendi; eşinin melodik sesini bekledi. Derin, tuhaf bir sessizlikle karşılaştı.

Adımları onu mutfağa götürdü: fırçalanmış çelik aletler, siyah granit tezgâhlar, sosyal medyalık ihtişam… Tam o sırada kulağına çekingen bir çiğneme sesi, küçük hıçkırıklarla karışık boğuk bir tıngırtı geldi. Bölmenin yanında bir köşeye yöneldi; gördüğü manzara kanını dondurdu ve kusursuz görünen hayatının arkasındaki karanlık sır perdesini yerle bir etti.

Köşede, Kocaman Anadolu çoban köpeği Aslan’ın su kabının dibinde çömelmiş yedi yaşındaki kızı Defne vardı. Yaşına göre fazla zayıf, üstündeki bir zamanların kusursuz elbiseleri artık bedeninde sarkıyordu. Açık kahverengi saçları karışmış, iri koyu gözleri soluk yüzüne büyük geliyordu. Minik elleriyle köpek mamasını avuçlayıp her bir altın renkli parçayı ağzına götürüyor, umutsuz bir açlıkla çiğniyordu.

Murat’ın sesi, niyetinden daha sert çıktı: “Ne yapıyorsun Defne?” Kız yavru gibi irkildi, ellerini arkasına sakladı; dökülen mama parçaları zemine saçıldı. Titreyen bir fısıltıyla, “Lütfen Canan teyzeye söyleme baba,” dedi. “Yemek saati dışında bir şey yemem yasak ama çok acıktım. Midem ağrıyordu.”

Murat diz çöktü; İtalyan kumaşı mermerin soğuğuna değdi. O köşedeki hafif küf ve hüzün kokusuna mama kokusu karışıyordu. “Ne zamandır bir şey yemedin?” diye sordu. Kızın cevabı yüreğine hançer gibi saplandı: “Dün sabahtan beri… Salondaki halıya yanlışlıkla su döktüm. Canan uslu durmayan kızların akşam yemeği ve kahvaltı alamayacağını söyledi. Annem gibi beceriksizmişim.”

Topuk sesleri duyuldu; Canan göründü. Pastel pembe takım, kusursuz sarı dalgalar, bal gibi bir ses. Murat’ın sözlerini duyunca aydınlık gülümsemesi titredi. Defne’nin köpek maması yediğini duyduğunda kristal gibi bir kahkaha attı, “Çocukça yaramazlık,” dedi. Murat “Dünden beri aç,” deyince yüzündeki gülüş sönmedi ama sesinin alt tonu sertleşti: “Dün düzgünce yedi. Dram yapıyor.”

Murat, Defne’ye atıştırmalık hazırlamak için buzdolabını açtığında içine bir sızı çöktü: ithal peynirler, organik sebzeler, şık tabaklar… Çocuk dostu tek bir lokma yoktu. Bir elmayı dilimlerken kızının gözlerindeki açlık onu paramparça etti. “Gerçeği söyle,” dedi yumuşak bir sesle. Defne önce Canan’a baktı, sonra babasına döndü: “Sen yokken bazen Canan teyze yemek hazırlamayı unutuyor. Arkadaşlarıyla konuşuyor. Buzdolabından bir şey almaya korkuyorum; bir kere değerli bir tabağı kırdım, çok kızdı.”

Murat’ın öfkesi kabarıyor, Canan’ın araya soktuğu “disiplin, sınır, şımartmama” cümleleri kulaklarında uğulduyordu. Kızının elinin buz gibi oluşu, yürürken belli belirsiz topallaması, “Gece su içmek için inerken düştüm,” deyişi… “Neden ışığı açmadın?” “Canan teyze elektrik faturasını söyledi, karanlıkta yürümeyi öğrenmem gerekiyormuş.”

Murat’ın içinde, şimdiye dek ihmal ettiği babalık içgüdüsü kükreyerek uyandı. Defne’yi yıkamak, temiz pijamalar giydirmek istedi. Canan “Ben ilgilenirim,” deyince Defne kaskatı kesildi. Murat kararlılıkla “Bugün ben,” dedi. Merdivenleri çıkarken duvarlardaki mükemmel aile pozları şimdi donuk ve soğuktu; geçen bayram, Defne’nin gülüşü gözlerine ulaşmıyor, elleri gergin duruyordu.

Odaya girince evin geri kalanıyla tezat bir soğukluk çarptı: askeri düzen, hastane titizliği, matematiksel sırada oyuncaklar, duvarda tek bir çizim yok. “Hani resimlerin?” Defne, gardırobun üstündeki karton kutuyu işaret etti: “Kirlilik yapıyormuş.” Murat kutuda onlarca pastel çizim buldu; buruşturulmuş, yırtılmış. Hep mutlu aile resimleri, ama sarışın kadın hep ayrı, gülümsemesi yara izine benzer. Birinde, karanlık odada yalnız Defne; yanaklarından mavi gözyaşları, titrek yazıyla “Keşke annem geri gelse.”

Murat boğazındaki düğümü yutup “Bugün birlikte dağınık olalım,” dedi; güneş çizen resmi duvara yapıştırdı. Defne kısık bir kahkaha attı; Murat o sesi ne kadar özlediğini fark etti. “Neden Aslan’ı bu kadar çok çizdin?” “O benim arkadaşım. Üzülünce odama geliyor. Canan sevmiyor ama geceleri gizlice çıkıyor.”

“Yemek meselesinin gerçeği?” diye baktı kızının gözlerine. Defne dürüstçe anlattı: “Bazen unutuyor. Çok acıkınca alamıyorum, kırarım diye korkuyorum.” Dünkü “halıya su” cezası, “aptal, beceriksiz” sözleri, “yemek yok” tehdidi… Çocuğun normalleştirdiği bu rutini dinlerken Murat’ın içi yandı. Koridorda ayak sesleri; Defne yine tetikte bir hayvan gibi sustu. Canan kapıda: tatlı bir “En sevdiğin yemeği yaptım.” “Nedir?” “Garides risotto.” Oysa Defne karidese alerjikti. Maske yeniden titredi.

Defne, “Yarın yine gidecek misin?” diye fısıldadığında Murat’ın midesi yumruk yedi. “Sen evdeyken iyi davranıyor, sen gidince değişiyor.” Şimdiye dek kör kaldığı gerçek bütün çıplaklığıyla ortadaydı.

 

Aşağıda masayı Bursa ipeği örtü, kristal kadehler, gümüş çatal-bıçak donatıyordu. Defne’ye aceleyle, kuru ve cimri hazırlanmış sandviç; Canan’ın kimsesiz çocuklara yardım etkinliği masalları… Murat kızına söz verdirmenin yollarını aradı; Defne sanat dersinde “üzgün bir ağaç” çizdiğini fısıldadı. Gecenin rutini: banyo. Pahalı köpükler, dolaptan çıkarılan plastik ördekler sanki ilk kez Defne için vardı. Pijamasını çıkardığında kaburgaları sayılıyor, kollarında-bacaklarında morluklar görünüyordu. Üst koldaki iz, düşmeye değil, kavranmaya benziyordu.

“Anneni nasıl hatırlıyorsun?” diye sordu. “Kokusunu—çikolatalı kek ve biberiye. Bazen şarkı söylediğini hayal ediyorum, yalnızken.” Murat içini çekti; eşinin ölümünden sonra ikinci kez kızını kaybettiğini anladı—bu kez ilgisizliği yüzünden. “Yarın yeni kıyafetler,” dedi; Defne “Mor elbise?” deyince “Elbette.”

Uykuya dalmadan önce “Prenses yalnız kalmıyor” masalı… “Uyanınca burada olacak mısın?” “Olacağım. Her zaman.” Murat kapıyı aralık bırakıp salona indi; Canan İtalyan deri koltukta dergi karıştırıyordu. “Defne’ye nasıl davrandığın hakkında konuşacağız,” dedi Murat. Canan’ın gülümsemesi profesyonel bir maske gibiydi: “Hayal kuruyor… dramatize ediyor… çocuklar bazen tuhaf davranır.” Murat’ın öfkesi büyüdü: “Aç bırakmak, odasını kilitlemek, korkutmak—bunlar disiplin değil, zalimlik.”

Baskı artınca Canan’ın dili çözülüp hakaret saçtı: “Annesi gibi dağınık, kontrolsüz… Sen işteyken ben olmazsam… Evlilik bir anlaşmaydı; kızın da anlaşmanın parçası.” Murat’ın içi sarsıldı: “O bir ‘parça’ değil, benim kızım. Bu gece misafir odasındasın. Yarına karar vereceğiz.” Canan, kararlı bir buzla, “Skandalı düşün,” diye tehdit etti; Murat acı bir kahkahayla “Kızım varken itibar umurumda değil,” dedi.

Çalışma odasında ışık yakmadan oturdu; avukat Ahmet’i aradı. Çocuk istismarı, duygusal-fiziksel şiddet, beslenmeme… Ahmet sabaha randevu verdi; delil toplayın, her şeyi kaydedin, Defne’yi asla yalnız bırakmayın. Murat gece boyunca not tuttu, fotoğraf planladı, eski telefonunu kayıt cihazı yaptı. Şafak sökerken Defne’nin yanında oturuyordu.

Sabah Defne gözlerini açınca “Gerçekten buradasın,” dedi. Murat, “Söz verdim,” diye saçlarını okşadı; “Bugün sadece sen ve ben.” Kahvaltıda tahin-pekmez istedi Defne—annesinin sofrası gibi. Canan ortada yoktu; çalışma odasına kapanmış olmalıydı. Defne’nin sesi canlandı; ev Canan’sız başka bir evdi. Kordon’a, denize, parka dair planlar… Derken kapı çaldı: Sosyal Hizmetlerden uzman Yeliz ve psikolog Kemal gelmişti. Canan ihbarda bulunmuş: üvey anne, “baba aç bırakıyor” demişti. Murat nefesini dengeleyip onları içeri aldı, geceki notlarını, fotoğraf planını, kayıtları sundu; “Defne kahvaltıda, onu ürkütmeden konuşalım,” dedi.

Defne’yle görüştüler. İfadeler Canan’ın iddiasıyla tutarsızdı; duygusal travma ve yetersiz beslenme emareleri vardı. “Bugün tıbbi muayene ve koruma tedbiri,” dediler. Tam ayrılırken Canan sahte şaşkınlıkla belirdi; Yeliz doğrudan sorular sorunca maskesi çatladı: “Avukatımı arayacağım.” Yeliz, “Şu andan itibaren Defne’den uzak duracaksınız,” dedi.

Çocuk koruma merkezinde Doktor Zehra kronik yetersiz beslenme ve kavrama izleri tespit etti; rapor savcılığa gidecekti. Beslenme planı ve psikolojik destek şarttı. Avukat Ahmet, Alsancak’taki ofisinde iki yolla ilerlemeyi anlattı: acil koruma ve boşanma; ceza soruşturması raporlarla kendiliğinden işlemeye başlayacaktı. “Öncelik Defne’nin en az travmayla iyileşmesi,” dedi. Murat kabul etti.

Kordon’da hafif bir akşam yemeği; çorba, zeytinyağlılar, az ızgara balık. Defne “Canan teyze artık bizimle yaşamayacak mı?” diye sordu. “Hayır,” dedi Murat; “Sana iyi davranmadı. Ben de izin verdiğim için üzgünüm.” Kızın olgun cümlesi “Sen bilmiyordun; hep sen yokken kötü davranıyordu,” Murat’ın kalbini burktu. Güneş denize kızıl yol çizerken küçük bir dondurma—doktorun çizdiği sınırlar içinde.

Eve döndüklerinde Canan’ın eşyalarının büyük kısmı toparlanmıştı. Murat, Defne’yi yatırıp odadaki çizimlere yeniden baktı; rafta gizli bir geçit, küçük bir sığınak: annesinin şalı, müzik kutusu, bir günlük, birkaç oyuncak. Müzik kutusundan “Kır Çiçekleri Valsi” yükselirken Defne mırıldandı; Murat gözlerini sildi. Gizli köşeye dokunmadı; bir resimde Defne ve Aslan denize bakıyorlardı: “Bir gün özgür olacağız.” Murat resmi duvara yapıştırdı.

Kapı zili gece yarısı çaldı: Canan, avukatı ve icra memuru. Avukat, koruma kararına nöbetçi mahkemeden yürütmeyi durdurma çıkardıklarını söyledi; Canan eşyalarını almak ve Defne’yi görmek istiyordu. Murat “Defne uyuyor, şimdi olmaz,” dedi; eşyaları için Canan’ı alt kattaki odaya, gözetimle aldı. Canan, şirketi ve ilişki çevresini koz olarak salladı; “Zengin müşterileri ben getirdim,” dedi. Murat soğukkanlı kaldı. “İtibar değil, kızım,” dedi.

Avukat Ahmet’e ve Yeliz’e gece yarısı telefon: sabah gözetimli görüşme. Yeliz, “Ben de geleceğim,” dedi. Sabah erkenden Ahmet kalın bir dosyayla geldi; Defne’ye minicik bir kayıt cihazı hazırlandı. Saat 11’de Canan şık elbisesi ve sahte neşesiyle “Defneciğim!” diye salona girdi. Yeliz kuralları açıkladı: 30 dakika, rahatsızlık olursa anında bitiş.

Canan hediyeyle yaklaşınca Defne beklenmedik bir güçle konuştu: “Neden bana yemek vermedin? Halıya su döktüğüm için aç bıraktın. Odamı kilitledin. Annemin fotoğraflarını sakladın.” Canan “Çocuklar abartır,” diye mırıldandı. Defne gözlerini kaçırmadan, “Kötüsün,” dedi; “Annem aptal demiştin. Beni okuldan geç aldın, herkesten sonra beklettin. Aslan’ı tekmelemekle tehdit ettin.”

Canan’ın maskesi düştü; “Babana mı söylediler sana bunları?” diye kükredi. Yeliz soğukkanlıydı: “Defne’nin anlattıkları doktor raporları ve değerlendirmelerle tutarlı. Görüşmeyi sonlandırıyoruz.” Defne titremeye başlamıştı; Murat ayağa kalktı, “Artık evimden çıkın,” dedi.

 

Tam o sırada kapı çaldı. İki polis ve Başsavcı Yardımcısı Serdar Yılmaz kimlik gösterdi: “Çocuk istismarı soruşturması kapsamında Canan Akıncı’nın ifadesini almamız gerekiyor. Doktor raporları, sosyal hizmet kayıtları ve ses kaydı elimizde.” Canan’ın avukatı itiraz etmeye çalıştı; Serdar kararlıydı. Canan’ın yüzündeki nefretli bakış, ayrılan bir eş değil, köşe sıkışmış bir failin bakışıydı. Evden çıkarılırken “Bu daha yeni başladı,” diye hırladı.

Kapı kapanınca salondaki ağır hava yavaşça dağıldı. Defne yorgun ama hafifçe rahatlamış görünüyordu. “Bitti mi baba?” diye fısıldadı. Murat kızını kucakladı: “Bitti. Artık kimse sana zarar veremeyecek.”

O gece Defne’nin yatağında, gerçek bir hikâye anlattı: Annesi Seda’nın cesareti, zekâsı, şefkati. Defne gülümseyerek dinledi. “Biliyor musun?” dedi Murat, “Annen gidince çok yalnızdım. Sana iyi bir anne bulmak için acele ettim; oysa iyi bir baba olmam gerekiyordu.” Defne gözlerini kapatırken fısıldadı: “Sen iyi bir babasın. Sadece biraz kaybolmuştun. Şimdi yolunu buldun.”

Kordon’dan denizi gören küçük, bahçeli bir ev bakılmıştı bile; Ahmet taşınma ve uzaklaştırma sürecini hızlandıracaktı. Murat Defne’nin yanağına bir öpücük bıraktı: “Buradayım. Hep burada olacağım.”

 

Ertesi günler peş peşe resmi adımlarla geçti: Doktor Zehra’nın raporu savcılığa, sosyal hizmetin gözlemleri mahkemeye, Ahmet’in dilekçeleri aile hâkimine… Canan’ın gece yarısı aldığı yürütmenin durdurulması hızla tersine çevrildi; Defne lehine koruma güçlendirildi, gözetimli görüşme şimdilik kaldırıldı. Murat şirketine, Levent’in uyarısına kulak vererek güvenlik önlemleri koydu; Canan’ın erişimi kesildi. “İtibar”ın uğultusu, Murat’ın kulaklarında artık sadece bir rüzgârdı: Önemli olan tek şey, küçük kızının sağlığıydı.

Ev değişti: Yeni evin duvarlarına Defne’nin resimleri asıldı; odaya “dağınıklığın da hayal gücü olduğu” yazılı küçük bir not. Gardırop, “yetecek kadar büyümediğin” yalanını değil, çocukça renkleri taşıdı. Beslenme planıyla kilo almaya başlayan Defne’nin göz altındaki gölgeler dağıldı; Aslan’la deniz kenarında yürüyüşler yeni ritüel oldu. Müzik kutusu, akşamları bir masalın yerine geçti: Kır Çiçekleri Valsi, evin ruhuna ortak oldu.

Murat toplantıları azalttı; “önce baba, sonra işadamı” diye ajandasını yeniden yazdı. Kordon’da simit-martı, okul dönüşü dondurma, evde tahin-pekmezli kahvaltılar… Defne, psikolog Selma ablayla seanslarda “içindeki kötü duyguları kusmayı” öğrendi; çizimlerinde güneş büyüdü, ağaçların dalları tomurcuklandı. Bir resmin tepesine titrek değil, güvenli harflerle şunu yazdı: “Artık birlikteyiz.”

Canan cephesinde soruşturma derinleşti; yalan beyan, istismar, tehdit… Sosyal çevrenin gürültüsü bir süre şamata yaptı; sonra Ege rüzgârı gibi dağıldı. Murat, Ahmet’in uyarısını kendine düstur edindi: “Adalet elbette yerini bulacak, ama asıl amaç Defne’nin iyiliği.” Ceza bir gün gelecekti; intikam değil, denge ve güven esas oldu.

Bir akşamüstü, yeni evin küçük verandasında deniz gölgesini uzatırken Defne babasına yaslandı: “Biliyor musun, bazen annem hâlâ şarkı söylüyor gibi geliyor.” Murat gülümsedi: “Belki aslında biz söylüyoruzdur—birlikte.” Defne’nin küçük parmakları babasının avucuna düğüm oldu. O an Murat kesin olarak anladı: Yalının mermeri, kristalin ışıltısı, şatafatlı sofralar—hiçbiri, bir çocuğun güvende hissettiği bir evin sıcaklığının yanına yaklaşamazdı.

Gecenin bir yerinde, rüzgâr perdeleri okşarken Murat kızının odasında durdu. Duvarlarda güneş, ağaç, Aslan, deniz… Bir köşede, o eski çizim yeniden doğmuştu: “Bir gün özgür olacağız” yerine “Şimdi özgürüz” yazıyordu. Murat, kalbinde ağır bir yemin olmaktan çıkıp yaşanan bir hakikate dönüşen cümleyi fısıldadı: “Buradayım, hep burada olacağım.”

Ege’nin ufkunda sabah yeniden doğdu. Bu kez lüksün değil, iyileşmenin ışığıydı. Ve bir baba, geç de olsa, en zor ama en doğru kararı çoktan vermişti: Kızının yanında kalmayı. Çünkü aile, kan kadar seçim; ev, duvarlardan çok güven; sevgi ise gösterilen, tutulup bırakılmayan bir eldi. Defne artık yalnız değildi. Murat da. Ve bu, bütün savaşlara, bütün fırtınalara değdi.