Rüstem Korkmaz’ın evi, başarısının somutlaşmış haliydi. Kendi adını taşıyan gökdelenin 57. katında, İzmir’in üzerine kurulmuş bir cam, çelik ve yalnızlık imparatorluğunda yaşıyordu. Ege’nin maviliği, onun daire penceresinden, kusursuzca çerçevelenmiş bir tablo gibi uzanır, şehrin tüm tantanası ayaklarının altında sessizliğe bürünürdü. Dışarıdan bakıldığında, 54 yaşındaki bu başarılı iş adamı her şeye sahipti: Milyarlarca dolarlık servet, nüfuz, saygınlık. Ancak iç dünyası, 10 yıl önce kızı Selin Korkmaz’ı kaybettiği o meşum geceden beri, Ege’nin ortasında kalmış, rotasını yitirmiş bir gemi enkazı gibi boş ve karanlıktı. Kalbi atmayı bırakmıştı; geriye sadece, acı bir pişmanlık ve ağır bir vicdan yükü kalmıştı.

Selin, hayat dolu, asi ruhlu kızı, o yağmurlu Ekim gecesinde, arabasının kontrolünü kaybetmiş ve doğrudan Gediz Nehri’nin soğuk sularına dalmıştı. Olay olduğunda Rüstem, Çin’de kritik bir iş anlaşmasının masasındaydı. Uçakta kapalı tuttuğu telefonu, haberi almasını saatlerce geciktirmişti. İzmir’e döndüğünde çok geçti. Hastane morgunda, beyaz bir çarşafla örtülü kızının cansız bedeni önünde durdu. Elleri titredi, dizleri çözüldü ama göğsüne yumruk gibi oturan pişmanlık, boğazından tek bir feryat bile çıkaramadı. O soğuk odada yankılanan sessizliği, vicdanının sesi doldurmuştu: Artık hiçbir şeyin önemi yoktu, çünkü o varken hiçbir zaman yanında olmamıştı.

Rüstem’in hayatında “iş” her zaman “önce” gelmişti. Selin’in altı yaş doğum günü, hâlâ zihninde canlı bir sahne gibiydi. Dubai’den gelen bir müşteriyle yaptığı toplantı, onun için küçük bir kızın pembe pastası ve sönmemiş mumlarından daha öncelikliydi. Gece yarısı eve döndüğünde, Selin’i prenses elbisesi içinde koltukta uyurken bulmuştu. Karısı Canan, o gece sessizce ağlamıştı. Yıllar geçtikçe, biriken bu yok sayılma anları evliliklerini de bitirdi. Boşanma dilekçesini imzaladıklarında Selin on iki yaşındaydı ve babası hakkında tek kelime etmemeyi seçmişti.

Selin on sekizine geldiğinde, babasıyla arasındaki iletişim neredeyse sıfırlanmıştı. Telefonları açmıyor, mesajlara cevap vermiyordu. Benzer bir duvar, Rüstem’in diğer oğlu Baran tarafından da örülmüştü. Yıllar önce, şiddetli bir tartışma sırasında, Rüstem’in ağzından çıkan o zehirli sözler, aralarındaki son bağı da koparmıştı: “Sen benim oğlum değilsin.” O günden sonra Baran, babasını yalnızca resmî davetlerde, mecburen görüyordu.

Şimdi, Rüstem sessiz bir hayat sürüyordu; toplantılar, imzalar, rakamlar… Ancak içindeki boşluk, kule dairesinin manzarası kadar heybetliydi. Her yıl Selin’in ölüm yıldönümünde aynı acımasız ritüeli tekrarlıyordu: Kimseye haber vermeden, şoförünü çağırmadan, Ege Mezarlığı’ndaki kızının mezarı başında tek başına oturmak. Amacı ona yakın olmaktı, ama aslında hiç tanımadığı bir kıza nasıl yakın olunabilirdi ki?

Bu yıl, Selin’in ölümünün onuncu yıldönümüydü. Rüstem sabahın erken saatlerinde uyandı. Selin’in bir zamanlar, “Babamın en normal göründüğü kıyafet,” dediği siyah takım elbisesini giydi. Kızının en sevdiği çiçekten, tek bir koyu kırmızı gül aldı. Şehir yavaş yavaş uyanırken, eski, Arnavut kaldırımlı caddelerde ilerledi. İçindeki hüzün, her kilometre ile daha da ağırlaşıyor, onu derine çekiyordu.

Mezarlığa vardığında, güz yaprakları zemini altın sarısı bir halı gibi kaplamıştı. Selin’in mezarı, devasa bir çınar ağacının altında, ona ait özel bir köşedeydi. Ağaçları çok sevdiği için orası seçilmişti. Ancak mezara yaklaştıkça, rüzgârın sesiyle karışan tuhaf, içli bir ses duydu. Ağlama sesiydi bu. Kalbi hızlandı. Birkaç adım daha attı ve karşısında, beklemediği bir manzara ile karşılaştı.

Sade giyimli, yıpranmış bir ceket giymiş bir adam, dizleri üzerinde Selin’in mezarı başında hıçkırıyordu. Yanında, mor bir mont giymiş, saçları iki yana toplanmış, dokuz yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Kız, mezar taşının üzerine renkli, parlak çakıl taşları diziyordu. Ayağındaki spor ayakkabılar, ona birkaç numara büyük gibiydi.

Rüstem’in nefesi kesildi. Küçük kız başını kaldırdığında, gözleri onunla buluştu.

O gözler… Koyu mavi bir deniz gibi, etrafında altın benekleri olan, tıpkı Selin’in gözleri…

Rüstem’in beli büküldü. Sanki ruhuna yıldırım çarpmıştı. Vücudunda hissettiği bu elektriklenme, korku ve umut karışımı bir titremeye dönüştü. Küçük kız, yüzünde sakin bir ifadeyle onu merakla süzüyordu. Rüstem bir adım bile atamadı. Kimdi bu adam ve bu çocuk? Neden Selin’in mezarı başında bu kadar içten bir acı yaşıyorlardı?

Boğazı kurumuştu. Yutkundu. Ayaklarını yerden kaldırmak istedi ama bedeni kaskatı kesilmişti. Önündeki adam, gözyaşlarını silmeye çalışarak yavaşça doğruldu. Otuz beş yaşlarında, elleri çalışmaktan nasır tutmuştu. Çocuk ise, hiçbir şey olmamış gibi, taşlarını düzenlemeye devam ediyordu.

“Affedersiniz,” dedi Rüstem. Sesi çatlamıştı. Kelimeler boğazından zorla çıkıyordu. “Siz… kim olduğunuzu sorabilir miyim?”

Adam şaşkınlıkla ona baktı. “Ben… ben sadece bir dostum,” dedi titrek bir sesle.

Rüstem’in gözleri tekrar küçük kıza kaydı. Lale, ona masum bir merakla bakıyordu. O gözler… aynı derinlik, aynı saflık, aynı ışıltı. Rüstem’in dizleri titredi. Elindeki kırmızı gül, sessizce yere düştü. Çınar ağacının gövdesine tutunmak zorunda kaldı.

“Siz Selin’i tanıyor muydunuz?” diye sordu, nefesi daralarak.

Adam başını eğdi. “Evet. Onu çok sevdik. Hepimiz…”

Rüstem’in kalbi göğsünde delirmiş gibi çarpıyordu. “Kim bu çocuk?” diye sordu, sesi sertleşerek.

Adam, Ferhat, kızın omzuna koruyucu bir el koydu. “Burası sizin için zor olmalı. Ben de her yıl gelirim. Bugün özel bir gün.”

“Özel mi?” Rüstem’in sesi artık öfkeyle doluydu. “Bu benim kızımın ölüm yıldönümü! Sizin burada ne işiniz var?”

Sessizlik çöktü. Sadece rüzgârın yaprakları hışırdadığı duyuluyordu. Küçük Lale, elindeki mor bir çakıl taşını Rüstem’e uzattı. “Amca, üzgün müsün?” dedi, masumca. “Ben de üzülüyorum. Annem gökyüzünde…”

Rüstem’in dünyası sarsıldı. “Annen mi?” diye fısıldadı. Sesinde korku ve umut bir aradaydı.

Ferhat derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu. Sanki yıllardır sakladığı bir sırrı teslim ediyordu. “Belki de bilmelisiniz. Belki de zamanı geldi.” Duraksadı ve gözlerini Rüstem’in gözlerine dikti. “Bu çocuk, bu küçük melek, Selin Hanım’ın kızı.”

Rüstem’in bacakları büküldü. Yere çöktü. Nefes alamıyordu. Kalbi duracak gibiydi. “Ne dediniz?” dedi güçlükle. “Ne dediniz az önce?”

“Lale, Selin Hanım’ın kızı,” dedi Ferhat, bu sefer daha net. “Sizin torununuz.”

Dünya Rüstem’in etrafında dönmeye başladı. Selin’in bir kızı mı vardı? On yıldır bu gerçeği bilmeden mi yaşamıştı? Lale, ona merakla bakıyor, küçücük elleriyle taşlarını topluyordu.

“Hayır,” dedi Rüstem, başını iki yana sallayarak. “Bu olamaz. Selin… Selin bana hiçbir şey söylemedi.”

“Söyleyemedi,” dedi Ferhat usulca. “Çünkü size ulaşamadı. Çünkü siz hiç orada olmadınız.”

Bu sözler, Rüstem’in kalbine bıçak gibi saplandı. Gerçekten de yoktu. Kaybettiği her şeyin canlı kanıtı, şimdi karşısında duruyordu. Lale, Selin’den geriye kalan tek parçaydı.

“Lütfen,” dedi Rüstem, gözleri dolarak. “Lütfen bana her şeyi anlatın. Her şeyi bilmek istiyorum.”

Ferhat başını salladı. “Anlatacağım. Ama önce Lale’yi oyun alanına götürmeliyim. Bu konuşma çocukların yanında olmaz.”

Ferhat, Lale’yi yakındaki oyun alanına götürdü. Küçük kız salıncağa binerken, iki adam bankın üzerine oturdu. Rüstem’in elleri hala titriyordu. İçindeki fırtına dinmek bilmiyordu.

Ferhat, cebinden eski, sararmış bir fotoğraf çıkardı. Uzattı Rüstem’e. Fotoğrafta Selin vardı, huzurla gülümsüyordu. Yanında ise sade giyimli, yakışıklı, genç bir adam duruyordu. İkisi de son derece mutluydu.

“Bu adam kim?” diye sordu Rüstem, sesi zar zor çıkıyordu.

“Adı Deniz,” dedi Ferhat. “En yakın arkadaşımdı. Marangozdu. Ahşap işlerinde bir usta. Ellerinden harikalar çıkardı.” Durdu, yutkundu. “Selin Hanım’la bir sanat kursunda tanıştılar. Bursa’da küçük bir atölyede. O resim yapıyordu, Deniz ise ahşap oymacılığı öğreniyordu.”

Rüstem dinliyordu. Her kelime kalbine saplanıyordu.

“Birbirlerine âşık oldular,” diye devam etti Ferhat. “Ama sade bir aşktı bu. Gösterişsiz, samimi. Deniz’in evi küçüktü, Karşıyaka’da eski bir apartmanda. Boya kokusu, ağaç talaşı… Ama Selin Hanım oraya bayılırdı. Orada özgür hissediyordu.”

Rüstem’in gözleri doldu. Kızının böyle bir hayatı olduğunu hiç bilmemişti. Hiç merak bile etmemişti.

“Bir gün Selin Hanım hamile olduğunu öğrendi,” dedi Ferhat, sesi kırıldı. “Çok korktu. Size söylemek istedi ama cesaret edemedi. Siz hep uzaktaydınız. Hep işinizle meşguldünüz. O da artık sizden bir şey beklemeyi bıraktı.”

“Bilseydim!” diye hırladı Rüstem. “Yemin ederim bilseydim!”

“Ama bilmediniz,” dedi Ferhat, acı bir tonda. “Ve Selin Hanım da artık sizinle paylaşmayı istemedi. Deniz’le bir hayat kuruyordu. Mütevazı ama mutluydu. Bebek için oda hazırladılar. Deniz, küçük bir beşik yonttu. Adı Lale olacaktı. Laleler gibi güzel ve güçlü olsun istiyordu.”

Rüstem, ellerini yüzüne kapattı. “Neden?” diye inledi. “Bana neden söylemedi?”

“Çünkü siz hiç orada olmadınız,” dedi Ferhat, sertçe. “Çocukluğunda olmadınız. Doğum günlerinde olmadınız. Hiçbir zaman…” Nefes aldı. “Affedersiniz. Ama gerçeği bilmelisiniz.”

Rüstem sesini çıkaramadı. O gece… Ferhat’ın sesi titredi. “O gece, Selin Hanım, kız kardeşim Elif’le birlikteydi. Bursa’daki bir sergi açılışına gidiyorlardı. Deniz hastaydı, yüksek ateşi vardı. Gitmesini istemiyordu ama o ısrar etti. ‘Elif’in ilk sergisi, gitmem lazım,’ dedi. Yolda yağmur başladı. Şiddetli, korkunç bir yağmur…”

Ferhat’ın sesi kesildi. Gözleri uzaklara daldı. “Araba kontrolden çıktı, köprüde… İkisi de…” Cümlesini bitiremedi.

Rüstem, hıçkırarak ağlıyordu. Bilmediği bir gerçekle yüzleşiyordu: Kızı bir hayat kurmuş, mutlu olacaktı.

“Deniz…” diye sordu Rüstem, titrek bir sesle.

“Deniz de dayanamadı,” dedi Ferhat. “Lale doğduğunda ona tutunmaya çalıştı ama içindeki acı çok büyüktü. Üç yıl sonra, iş kazasında hayatını kaybetti. O günden sonra ben Lale’ye baktım. Vasisi benim. Onu kendi kızım gibi büyütüyorum.”

“Bana ulaşmaya çalıştınız mı?”

“Elbette,” dedi Ferhat. “Ofisinizi aradım. Mesajlar bıraktım. Hiç dönüş alamadım.”

Rüstem, içindeki suçlulukla boğuldu. Her şeyi kaybetmişti ve şimdi karşısında duran bu adam, onun yapamadığı her şeyi yapmıştı. Torununa bakmıştı. Ona bir yuva vermişti.

“Teşekkür ederim,” dedi Rüstem, hırıltılı bir sesle. “Lale’ye verdiğiniz hayat için.”

“Lale, benim her şeyim,” dedi Ferhat. “Ama sizin de torununuz. Belki artık zamanı gelmiştir. Belki artık Lale ailesini tanımalı.”

Phát triển (Gelişme – Şüphenin Sonu ve İlk Adımlar)

Rüstem’in zihninde şüphe tohumları yeşermeye başlamıştı. Ya Ferhat yalan söylüyorsa? Yıllardır iş dünyasında yaşamıştı, insanların para için neler yapabileceğini biliyordu. Güvenilir bir özel dedektif tuttu.

Bir hafta sonra, dedektif Mehmet Bey, kalın bir dosya ile geri döndü. İçinde onlarca belge vardı. Rüstem titreyerek dosyayı açtı: On yıl önceki kaza raporu, Selin Korkmaz ve Elif Yılmaz’ın ölümünün acımasız gerçekliği. Ardından Lale’nin doğum belgesi: Annesi Selin Korkmaz, babası Deniz Arslan. Deniz’in üç yıl önceki iş kazası raporu. Son olarak, Deniz’in vasiyetinde Ferhat Yılmaz’ı vasi olarak gösteren mahkeme kararı. Her şey yasal, her şey temizdi.

Rüstem dosyayı kapattı ve başını masaya dayayarak sessizce ağladı. Her şey gerçekti. Kızı gerçekten bir hayat kurmuş, sevmiş, sevilmiş ve bir bebek doğurmuştu.

Telefonu eline aldı ve Ferhat’ı aradı. “Merhaba,” dedi, sesi titreyerek. “Ben… Lale’yi görebilir miyim?”

Ferhat, Cumartesi öğleden sonra onu evlerine davet etti.

İlk ziyaretler gergindi. Rüstem, Lale’ye Almanya’dan ithal, pahalı bir oyuncak bebek aldığında, Ferhat’ın sert müdahalesiyle karşılaştı: “Lale’ye paradan çok daha fazlası lazım. Ona zaman verin, ilgi verin. Pahalı oyuncaklar değil.”

Rüstem başını eğdi. Utanmıştı. Ferhat haklıydı. Yıllarca Selin’e de böyle yapmıştı. “Haklısınız,” dedi Rüstem. “Özür dilerim. Bir daha yapmayacağım.”

Sonraki hafta Rüstem, elinde sadece bir not defteri ve boya kalemleriyle geldi. Lale’ye “Benimle çizim yapar mısın? Bana öğretir misin?” diye sordu. O gün ikisi, saatlerce resim yaptı. Ferhat uzaktan izledi. Yüzünde ilk kez hafif bir yumuşama vardı.

O akşam, Rüstem’e yıllardır konuşmadığı oğlu Baran’dan bir mesaj geldi: “Baba, seninle konuşmam lazım. Önemli bir şey var.”

Ertesi gün, Alsancak’taki sahil kafede buluştular. Baran, otuz iki yaşında, uzun boylu ve ciddiydi. Rüstem onu izledi. Oğlu büyümüştü ve Rüstem bu büyümenin hiçbir anında yanında olmamıştı.

“Bir şey duydum,” dedi Baran, doğrudan konuya girerek. “Selin’in bir kızı varmış. Doğru mu?”

Rüstem başını salladı. “Evet. Lale, dokuz yaşında.”

Baran şok olmuş gibiydi. “Nasıl yani? Neden kimse bilmiyordu?”

Rüstem, Ferhat’la karşılaşmasını, Lale’yi, Deniz’i, Selin’in gizli hayatını anlattı. Baran dinledi. Yüz ifadesi değişmiyordu ama gözlerinde bir şeyler kıpırdanıyordu.

“Yani,” dedi sonunda. “Bir yeğenim var ve benim haberim yoktu.”

“Benim de yoktu,” dedi Rüstem, acıyla. “Ama şimdi biliyoruz. Ve belki… belki hepimiz bir şans daha hak ediyoruz.”

Uzun bir sessizlikten sonra Baran konuştu. “Onu görmek istiyorum. Yeğenimi. Lale’yi.”

Rüstem’in içi ısındı. “Gerçekten mi?”

“Evet,” dedi Baran, sesinde bir yumuşama vardı. “Selin benim ablamdı. Onu severdim. Eğer Selin’in bir kızı varsa, o benim ailem sayılır. En azından tanışmalıyım.”

Rüstem, Ferhat’la konuştu ve bir sonraki Cumartesi için ayarlama yaptı.

O hafta sonu, Lale ve Rüstem çizim yaparken kapı çaldı. Baran içeri girdi. Lale merakla baktı. “Bu benim oğlum,” dedi Rüstem. “Senin amcan Baran.”

Baran dizlerinin üzerine çöktü. “Merhaba Lale,” dedi yumuşak bir sesle. “Seni tanımak çok güzel.”

Baran, çantasından bir şey çıkardı. Ahşaptan yapılmış, küçük bir maket evdi. Pencereleri, kapıları, balkonları vardı. “Ben mimar olarak çalışıyorum,” dedi. “Bunu senin için yaptım.”

Lale’nin gözleri parladı. Maketi eline aldı. “Çok güzel!” diye hayranlıkla mırıldandı.

O öğleden sonra, Baran ve Lale maketi birlikte incelediler. Baran ona mimarlığı anlattı, binaları nasıl tasarladığını. Lale, büyülenmiş gibi dinledi.

Akşam, Baran gitmeden önce Ferhat’la konuştu. “İyi davrandınız,” dedi Ferhat. “Lale sizi sevdi.”

“O harika bir çocuk,” dedi Baran, samimiyetle. “Selin’e çok benziyor.”

Rüstem ve Baran birlikte ayrıldılar. Dışarıda, yavaş adımlarla yürüdüler.

“Baba,” dedi Baran sonunda. “Biliyorum, sen değişmeye çalışıyorsun ama kolay değil. Geçmiş çok acıtıcı.”

Baran’ın sözleri, Rüstem’i yıllar öncesine, en büyük ihaneti işlediği güne götürdü. Baran on altı yaşındaydı. Liseler arası mimarlık yarışmasını kazanmış, elinde gururla projesini tutuyordu.

“Mimarlık yarışması kazandım baba!” diye bağırmıştı, sesi sevinçle doluydu.

Rüstem, bilgisayar başından başını bile kaldırmadan sormuştu: “Ne işe yarıyor bu?”

“Mimarlık, baba. Ben mimar olmak istiyorum.”

Rüstem o an, oğlunun hayallerini ezmişti. Küçümseyerek gülmüştü: “Mimar mı? Ben sana iyi bir eğitim verdim. Sen işletme okuyacaksın. Benim şirketimi devralacaksın. Mimarların ne işi var?”

Baran’ın yüzü düşmüştü. “Sen hiç beni anlamadın. Annem seni bu yüzden terk etti. Selin senden bu yüzden kaçtı.”

Rüstem o an kontrolünü kaybetmişti. Öfkeyle bağırmıştı: “Öyle mi? O zaman defol git! Sen benim oğlum değilsin! Seni görmek istemiyorum!”

Baran o gün evden çıkmış ve bir daha geri dönmemişti. Rüstem, yatağında o anı tekrar yaşadı. Ne kadar acımasız, ne kadar zalimdi. Gözyaşları yanaklarından süzüldü. “Ne yaptım ben?” diye fısıldadı.

Ertesi gün Baran’ı aradı ve buluştular.

“O gün,” dedi Rüstem, sesi titreyerek, “sana söylediklerim affedilmezdi. Korkunç. Bir baba asla böyle konuşmamalı. Seni kırdım. Hayallerini çiğnedim. Seni reddettim. Pişmanım. Her gün pişmanım.”

Baran sessizce dinledi.

“Özür yeterli değil baba,” dedi Baran. “Ama bir başlangıç. Ve belki Lale sayesinde, belki hepimiz iyileşebiliriz.”

Rüstem, kalbi parçalanmış bir şekilde başını salladı. Oğlu haklıydı.

O hafta sonu, Rüstem tekrar Lale’nin yanına gitti. Lale onu görünce neşeyle koştu. “Dede!” diye bağırdı.

Rüstem dizlerinin üzerine çöktü. Lale, masum gözlerle ona baktı. “Sen hala üzgünsün,” dedi. “Annem seni de üzüyor mu?”

“Evet,” dedi Rüstem, dürüstçe. “Senin annen benim kızımdı. Onu çok özlüyorum.”

Lale başını yana yatırdı. “O zaman sen benim dedemsin.”

“Evet,” dedi Rüstem, gözyaşları süzülerek. “Ben senin dedenim.”

Lale, elindeki pembe renkli çakıl taşını Rüstem’e uzattı. “O zaman bu senin,” dedi. “Annemin mezarından. Şanslı taş. Seni korur.”

Rüstem, titrek elleriyle küçücük taşı aldı. Avucuna sımsıkı bastırdı. “Teşekkür ederim,” dedi, hıçkırarak.

“Ağlama dede,” dedi Lale. Küçük eliyle Rüstem’in yüzüne dokundu. “Annem şimdi gökyüzünde bizi seyrediyor. Mutlu olmamızı istiyor.”

Ferhat yanlarına geldi. “Lale, deden bundan sonra seni görmek isteyecek,” dedi. “Olur mu?”

Lale başını salladı. “Olur. Ama sen de geleceksin, değil mi baba?”

“Elbette,” dedi Ferhat. “Ben hep seninle olacağım.”

Rüstem ayağa kalktı. İçinde yeni bir duygu vardı: Umut. Geçmişi değiştiremezdi ama geleceği inşa edebilirdi. Torunuyla, Ferhat’la ve belki de oğlu Baran’la birlikte. Bu, Selin’in ona verdiği son hediyeydi: İkinci bir şans.

“Teşekkür ederim,” dedi Rüstem, Ferhat’a bakarak. “Bana bu fırsatı verdiğiniz için.”

Ferhat başını salladı. “Lale aile hakkını hak ediyor. Siz de belki hak ediyorsunuz. Zaman gösterecek.”

Üçü birlikte mezarlıktan çıktılar. Güneş batıyordu, gökyüzü turuncu ve mordan oluşan bir resimdi. Rüstem, Lale’nin küçük elini tutarken, içinde uzun zamandır hissetmediği bir sıcaklık vardı. Belki, sadece belki, her şey yavaş yavaş yoluna girecekti.