
Saat 22.37. Boğazın gecesine gümüş bir parlaklık dökülürken, köprü ışıkları suda titreşiyor, gökdelenlerin cam yüzeyleri şehri aynalar gibi geri yansıtıyordu. Bu ışıklı manzaranın tam ortasında, Erdem Mimarlık’ın 38. katındaki ofis ise neredeyse tamamen karanlıktı. Gün boyu toplantıların, çizim revizyonlarının, yatırımcı e-postalarının ördüğü başarı dolu ama sessiz bir yalnızlığın ardından Tarık Erdem ağır adımlarla asansörden indi. Saatine baktı: 22.37. “Bir bakıp çıkayım,” diye mırıldandı. Ceketinin cebinde telefon titredi; açmadı. Yorgundu.
Koridorda temizlik ekibinin çoktan çıktığını biliyordu. Ama o anda burnuna keskin bir çamaşır suyu kokusu geldi. Başını kaldırdı. Yarı açık bir kapıdan ince bir ışık sızıyordu. Kapıyı itip içeri girdiğinde, gördüğü manzara onu olduğu yere mıhladı: Mermer zeminde diz çökmüş, altı yedi yaşlarında küçücük bir kız. Elinde bez, titreyen küçük elleriyle yerdeki lekeyi ovuyordu. Üzerinde soluk mavi, eski bir elbise; saçları düzensiz, sanki makas değil öfke değmişti.
Tarık şaşkınlıkla sordu: “Sen burada ne yapıyorsun?” Kız bir anda sıçradı, bezi düşürdü. Başını kaldırdı; kocaman, korkuyla açılmış gözlerle ona baktı. Sonra kısık, titrek bir sesle fısıldadı: “Lütfen teyzeme beni gördüğünüzü söylemeyin, beyefendi. Daha iyi temizleyeceğim. İz kalmayacak. Söz veriyorum. Lütfen.” Küçük avuçlarındaki beyaz çatlaklar ışıkta belirginleşiyordu.
“‘Teyzen’ mi? Kim o?” dedi Tarık. “Semiha Hanım burada temizlikçi. Ben de yardım ediyorum,” diye karşılık verdi kız, sanki her kelimesi için ceza alacakmış gibi. “Bu saatte… gece on biri geçti,” dedi Tarık. Kız fısıldadı: “Yarın yemek yiyebilmem için bugün iyi çalışmam gerekiyormuş. Teyzem öyle söylüyor. Benim gibi çocuklar yer kapladıkları kadar çalışmalıymış.”
Tarık’ın boğazı kurudu. Kızın ince kollarındaki mor izlere takıldı gözleri. Bu şehirde binlerce çocuk vardı; ama o an, sanki hepsinin sessiz acısı bu odada vücut buluyordu. “Adın ne senin?” diye sordu. “Mine.” “Mine ne?” “Sadece Mine. Teyzem soyadımı kullanmamı istemiyor.” Kız bezi tekrar eline alıp sanki yakalanmamış gibi davranarak, küçük su birikintisini silmeye koyuldu. Sanki çalışmak, nefes almak kadar normaldi.
Tarık yumuşak ama kararlı bir sesle “Dur,” dedi. “Bunu sana kim söyledi? Yemek için çalışmak zorundasın’ı kim öğretti?” Mine başını eğdi: “Bilmiyorum. Annem gittiğinden beri herkes öyle söylüyor.” Tarık camdan Boğaz’a baktı; ışıklar sanki artık hiç parlamıyordu. Kısa bir sessizlik… Yalnızca beze çarpan suyun sesi. Tarık dizlerine çöktü, kızla aynı hizaya geldi. O gözlerde yorgun bir yetişkinin kabullenişini gördü. “Mine, hadi kalk,” dedi. “Bitti artık. Bugün temizlik yok.”
Kız panikle başını iki yana salladı: “Hayır. Erken bırakırsam teyzem kızar. Beni geri götürürler. Lütfen beyefendi. Ses yapmam, iz bırakmam. Söz.” Tarık’ın sesi çatladı: “Mine, sana zarar vermesine izin vermeyeceğim. Şimdi benimle geliyorsun.”
Kız bir adım geri çekildi: “Ya çok ses yaparsam? O zaman beni geri mi verirsiniz?” Bu soru adamın kalbinde bıçak gibi yankılandı. O yaşta bir çocuğun sevgiyi değil izin istemesi… Gözleri doldu. Zor konuştu: “Hayır, Mine. Seni kimseye geri vermeyeceğim.” Küçük kız dondu. Bez yere düştü. “Gerçekten mi?” diye fısıldadı. Tarık başını salladı. Mine’nin gözlerinden yaş süzüldü ama hemen sildi. Ağlamanın bile yasak olduğu bir çocukluk, sessizce çözülüyordu.
Tarık ceketini çıkarıp “Hadi,” dedi, “artık işin bitti. Eve gidiyoruz.” “Sizin evinize mi?” “Evet. Şimdi güvenli bir yerdesin.” Mine’nin dudakları titredi; bir anlık güvenle küçük ellerini Tarık’ın eline uzattı. O soğuk, çatlamış parmaklar elini kavradığında, Tarık’ın içinden sıcak bir akım geçti. O an anladı: Bu gece sadece bir çocuğun hayatı değil, kendi kalbi de değişmeye başlıyordu.
Asansör Boğaz’a bakan lobiye indiğinde, cam kapıların arkasında uyuklayan güvenlik görevlisi irkildi. Tarık, elinden tuttuğu küçük kızı görünce kısa bir açıklama yaptı: “Üst katta su taşmış, temizlikten biri mahsur kalmış sandım. Sorun yok, hallettik.” Görevli şaşkın bir “İyi geceler,” mırıldandı. Bu söz Mine’nin kulaklarında yabancı bir şeymiş gibi yankılandı; sanki dünyası şimdiye kadar “çabuk ol, sus, dikkat et” kelimelerinden ibaretti.
Dışarı çıktılar. Gece İstanbul’un üzerine geniş bir örtü gibi serilmişti. Taksiye bindiklerinde şoför aynadan kısa bir bakış attı. Tarık sakince adresi verdi: Bebek. Yol boyunca Mine’nin minnacık elleri, yetişkin bir elin içinde ısınmaya çalıştı; yine de kucağındaki ıslak bezi sıkı sıkıya bırakmıyordu. Tarık nazikçe sordu: “Onu neden tutuyorsun?” Mine fısıldadı: “Bensiz kalırsa kirlenir. Kirlenirse işim bitmez.” Tarık, kalbinin tam ortasına çöken bu cümleyi yutkunarak sustu.
Apartmanın önünde denizden gelen tuzlu rüzgâr yüzlerine çarptı. Sarmaşıklarla çevrili küçük bir avlu, sarı ışıklı bir fener… Kapı açılır açılmaz sabun ve ahşap kokusu karşıladı. Mine eşiği görünce durdu, ayakkabılarını dikkatle çıkarıp kenara hizaladı: “İzin almadan içeri girmemem gerekiyor.” Tarık yumuşadı: “Burada kapıdan içeri girmen için kimseden izin alman gerekmiyor. Bu evde güvendesin.”
Işıkları yaktı. Geniş salon, koyu ceviz kitaplık, sade bir kanepe, yerde yumuşak krem bir halı… Duvarlarda eski İstanbul gravürleri: Galata, Üsküdar, Haliç. Boğaz kıyısına bakan pencereden köprü ışıkları ince çizgiler halinde içeri süzülüyordu. Mine halıya tereddütle bastı; sanki bıraktığı her izden hesaba çekilecekti.
“İstersen önce mutfağa geçelim,” dedi Tarık. “Aç mısın?” Mine soruya sanki hata arar gibi baktı: “‘Aç’ demek yasak. Önce iş bitmeli.” Tarık gülümsedi: “Bu evde kural farklı. Ne kadar acıktıysan o kadar söyleyebilirsin. İş bitirmek için yemek beklenmez.”
Sade ve sıcak mutfakta döküm tavalar, rafta cam kavanozlarda makarna, pirinç, mercimek… Tarık dolaptan yumurta, peynir, domates çıkardı: “Omlet sever misin, Mine?” “Omlet…” Kız hatırlamaya çalıştı. Tarık açıkladı: “Yumuşak, sıcak; içine peynir koyuyoruz.” Mine kısık sesle düzeltti: “Yani… severim galiba.”
Tavanın cızırdayan sesi mutfağı doldurdu. Tarık bir tabağa zeytin ve küçük bir dilim ekmek bıraktı. “Bunların hepsi benim mi?” “Evet, hepsi senin. İstersen daha da var.” Mine etrafa baktı, görünmeyen bir gözetmen arar gibi. Kimseden işaret gelmeyince çatala minik bir omlet parçası taktı. İlk lokmada gözleri kocaman açıldı: “Çok güzel.” Çatalı tutan parmakları bu kez zevkle titriyordu. Tarık su bardağını uzattı: “Su içmek için izin istemen gerekmiyor.” Mine başını sallayıp bir yudum aldı, fısıldadı: “Boğazım bu kadar kolay içmeye alışkın değil.”
Yemek bitince Tarık, tabağı lavaboya götürmeye kalkan Mine’yi durdurdu: “Bırak, sonra bakarım. Önce sana odanı göstereyim.” Koridorda küçük bir gece lambası yanıyordu. Çerçevelere vuran loş ışık, eski siyah-beyaz aile fotoğraflarının gölgelerini uzatıyordu. Tarık anlık durdu; genç, kahkaha atan bir kadın ve yanındaki adam… Camında yıllar önce sönmüş bir akşamın kırıntısı. “Bu hanım kim?” diye sordu Mine. Tarık’ın sesi hafifçe kısıldı: “Eski bir arkadaş. Güzel anılarımız var.”
Misafir odasının kapısı açıldığında içeride temiz çarşaflı bir yatak, pencere önünde dar bir çalışma masası, duvarda boş bir mantar pano vardı. “Burası mı?” Kızın sesinde şaşkınlık ve çekingen bir sevinç. “Evet, senin odan. İstersen panoya resimler asarız.” “Resim çizebilir miyim?” “Ne zaman istersen.” Mine yatağın kenarına oturup parmak uçlarıyla çarşafı yokladı: “Bu kadar yumuşak olması normal mi?” “Evet,” dedi Tarık. “Uykusu da öyledir.” Banyoyu gösterdi: “Gece tuvalete gitmek için izin istemen gerekmiyor. Işık burada.” Mine bir an düşündü; çekingen bir itiraf: “Gece uyanırsam, ses yaparsam beni geri göndermezsiniz, değil mi?” Tarık derin bir nefes aldı: “Hayır, Mine. Hiçbir şey seni geri göndermeye yetmez.” Işığı kısıp koridoru loş bıraktı: “Kapını aralık bırakayım mı?” “Aralık olursa kabuslar içeri giremez,” dedi çocukça bir mantıkla. “Tamam.”
Gece ilerledi. Tarık çalışma odasında çizim rulolarını kenara itip bilgisayarın ışığını kıstı; Boğaz’ın dalgalı karanlığını seyretti. İçinde henüz belirsiz bir karar kıpırdanıyordu. Bu, geçici bir merhamet olmayacaktı; hayatını yeniden planlaması gerekecekti.
Kapı tıkırtısı. “Mine?” Küçük yüz kapı aralığından belirdi: “Uyuyamadım. Gece lambasını açık bırakabilir miyim? Bir de su içebilir miyim?” “İstediğin zaman.” Bardak dolarken Mine sordu: “Bir şey düşürürsem, ses çıkarsa komşular kızar mı? Teyzem kızardı.” Tarık gülümsedi: “Düşerse kaldırırız. Kızan olursa ben konuşurum.” “Peki buna gücünüz yetiyor mu?” “Sanırım yetiyor,” dedi; uzun zamandır bu kadar içten gülmemişti.
Mine bardağı tezgâha bırakınca tabanında küçük bir su halkası kaldı. Kız hemen peçete arandı. “Bırak,” dedi Tarık, “orada kalsa da olur.” “Nasıl yani?” “Bazı izler zararsızdır, Mine. Her iz suç değildir.” Kız durdu; sanki bu cümleyi zihninin bir rafına kaldırdı: “Benim de izlerim var,” dedi, kolundaki morluğa bakarak. Tarık gözlerini o morluktan hızla geçirip Mine’nin gözlerine döndü: “Onlar da geçecek. Yerine senin seçtiğin izler kalacak: resimler, oyunlar, kahkahalar.” Mine başını sallayıp odasına döndü; çarşafın pamuk sıcaklığı onu sardı. Gece yarısı; evde sadece denizin usul sesi, uzak bir motorun homurtusu ve bir çocuğun düzenli nefesi kaldı.
Sabaha karşı küçük adımlar; kapı aralandı: “Rüya gördüm. Teyzem beni arıyordu, buldu sandı.” Tarık battaniyeyi aldı: “Rüyalar ses çıkarır. Kapılarımız kilitli olmasa bile kalbimiz saklanmayı bilir,” dedi. Mine tam anlamasa da sesi onu sakinleştirdi. “Bir masal anlatır mısınız?” Tarık çocukluğundan birini seçti: “Bir zamanlar deniz kıyısında bir kız yaşarmış; her gün denize çakıl taşı atarmış. Çakıllar batarmış; ama dalgalar kıyıya bir hikâye getirirmiş. Kız o hikâyeleri toplayıp odasının duvarına asarmış.” Mine’nin gözleri ağırlaştı; başını Tarık’ın omzuna yasladı: “Peki siz çakıl taşı atar mısınız?” “Ben yıllarca denize bakmayı unuttum,” dedi Tarık. “Belki artık atarım.”
Sabah perde aralığından sızan ışık, fırından taze simit kokusu, çayın ince buharı, tavada kızaran peynirin cızırtısı… Mine saçları kabarık, gözleri mahmur, ama sakince eşiğe geldi: “Günaydın.” “Günaydın,” dedi Tarık. “Simit sever misin?” Mine masaya otururken kısaca tereddüt etti: “Önce çalışmam gerekmiyor, değil mi?” “Hayır. Önce kahvaltı, sonra plan.” “Plan?” “Bugün bir doktora gideceğiz: ellerin için krem, kolların için kontrol. Bir de bir arkadaşımı arayacağım: adı Elif; çok iyi bir avukat, bize yol gösterecek.” Mine’nin yüzüne bir gölge düştü: “Beni geri gönderirler mi?” Tarık sakin ve net: “Hayır. Kimse seni bir yere geri gönderemez. Doğru yolu birlikte bulacağız.” “Bazen yaramaz oluyorum,” diye itiraf etti Mine. “Bir şeyleri yanlış yapıyorum.” Tarık göz kırptı: “Hatta koca koca işler. Yanlışlar insana yol öğretir.” “Bunun cezası olur mu?” “Ceza yerine konuşmayı deneriz; anlamayı, düzeltmeyi.” Mine’nin omuzları bir parça indi: “Peki… teşekkür ederim. Beni duydunuz.” “Duymak için buradayım,” dedi Tarık.
Kahvaltıdan sonra tezgâha kâğıt ve kurşun kalem bıraktı: “İstersen günün ilk resmini çiz.” Mine kısa süre düşündü; bir ev çizdi. Penceresinde küçük bir lamba, kapısı aralık, içeride iki figür… Büyük olanın elinde bir anahtar, küçük olanın elinde bir bez yoktu. Tarık ince bir tebessümle baktı: “Bez yok, fark ettin mi?” “Evet. Bez kapının dışında kalsın,” dedi Mine.
Dışarı çıktıklarında hava açmış, denizin üzerinde ince bir parıltı belirmişti. Bebek sahilinden geçenler, simit atan amcalara takılmış martıların çığlıkları arasında yürüyordu. Tarık bir elini cebine, diğer elini Mine’nin minik avucuna koydu: “Birlikte.” Mine fısıldadı: “Birlikte.”
Öğle güneşi salonu ısıtırken Mine camdaki buğuda daire, güneş ve küçük bir ev çiziyordu. “Ev mi o?” diye sordu Tarık. “Evet. Ama bu sefer kapısı açık değil. Çünkü artık kimse beni dışarı göndermiyor.” Tarık’ın boğazında bir düğüm…
Kapı zili çaldı. “Hazırsan, tanıştırmak istediğim biri var.” Kapıda kırklarına yaklaşmış, zarif ama ciddi görünümlü bir kadın: omzunda evrak çantası, elinde dosyalar. “Merhaba Tarık Bey, ben Elif Karaca.” “Hoş geldiniz Elif Hanım.” “Aramanızdan sonra dosyayı inceledim. Küçük kız hakkında sosyal hizmet başvurusu açmamız gerekiyor.” Kapı aralığından bakan Mine’ye Elif gülümsedi, sesini yumuşattı: “Sen Mine olmalısın. Sana yardım etmek için geldim.” Mine Tarık’ın pantolonunun kenarına tutundu: “Benim bir hatam yok, değil mi?” “Hayır tatlım, hiçbir suçun yok. Sadece konuşacağız.”
Masaya dosyalar açıldı; diğer uçta Mine’nin renkli evi. Elif çizime göz ucuyla bakıp tebessüm etti: “Kapısı kapalıymış.” “Evet,” dedi Mine, “bu sefer dışarı çıkmak zorunda değilim.” Elif kalemini masaya bıraktı: “Bu cümle rapora aynen geçmeli.”
Hastaneden dönüşte Tarık eczane poşetini masaya bıraktı; doktor Mine’nin ellerine yumuşatıcı krem vermişti. Kız parmak uçlarına özenle sürdü; lavanta ve vanilya kokusu evi sardı. “İlk defa güzel kokan bir şey tanıdım,” dedi. Elif nazikçe sordu: “Teyzen Semiha ile ne zamandır yaşıyordun?” “Bilmiyorum. Annem gidince o aldı; sanırım üç yıldır.” “Peki annen nereye gitti?” Mine’nin sesi fısıltıya döndü: “Teyzem, beni sevmiyormuş diye gittiğini söyledi.” “Sen inanıyor musun buna?” Kız kollarını dizlerine sardı: “Bilmiyorum. Bazen rüyamda annem geliyor, saçımı okşayıp ‘ağlama’ diyor; sonra uyanıyorum, yok oluyor.” “Okula gidiyor muydun?” “Hayır ama çalışkanım. Teyzem derdi ki: okumakla değil, temizlikle adam olunur.” Elif’in yüz ifadesi değişti: “Bu bir suç, Mine. Çocuklar çalışmak zorunda değildir. O senin hakkını almış.” Mine’nin gözleri doldu: “Benim hakkım var mıydı?” Tarık omzuna elini koydu: “Artık var. Biz senin yanındayız.”
Elif evraklarını toparlayıp alçak sesle Tarık’a döndü: “Bu olay ciddi. Resmen çocuk istismarı. Sosyal hizmetler devreye girecek; teyze hakkında soruşturma açılacak.” Tarık’ın sesi kararlıydı: “Onu geri göndermem.” “Anlıyorum,” dedi Elif, “ama geçici velayet yasal zemine oturmalı; yoksa seni de ihlalden sorumlu tutabilirler.” “Ne gerekiyorsa yapın,” dedi Tarık. “Avukatım olarak dosyayı siz yürütün.” “Tamam, ama yetkililer evi ve senin uygunluğunu denetleyecek.” “İstedikleri kadar baksınlar. Burası onun evi artık.”
Mine konuşmaları dinliyordu; aradaki gerginliği sezdi: “Benim yüzümden mi kızdılar?” Elif hemen diz çöktü: “Hayır tatlım. Sadece seni güvende tutmak istiyoruz.” “Ben sessiz dururum; kimseyi rahatsız etmem.” “Rahatsız etmek diye bir şey yok,” dedi Elif. “Bir çocuk olarak burada olmayı hak ediyorsun. Sessiz kalmak değil, konuşmak senin hakkın.” Tarık mutfaktan bir bardak süt getirdi: “Bazen konuşmak büyüklere iyi gelir. Benimle konuştuğunda ben de iyileşiyorum.” Mine bir yudum aldı: “Bu sıcak.” “Evet, çünkü soğuk içince insanın içi ısınmaz.” Mine düşündü: “Belki de teyzem hep soğuk şeyler içtiği için hiç ısınmadı.”
Akşam Mine erkenden odasına gitti. Bir süre sonra yine kapıda belirdi: “Uyuyamadım. Korkmadım; sadece siz giderseniz diye düşündüm.” Tarık göz hizasına indi: “Ben nereye gideyim ki? Bu evde birlikteyiz. Hem yarın parka gideceğiz, çiçek alacağız.” “Niye?” “Çünkü çiçekler bir yere ait olduklarını bilince daha güzel açar.” Mine’nin yüzünde ilk kez küçük bir gülümseme: “O zaman ben de çiçek gibi olmaya çalışayım.” “Sen zaten öylesin.”
Ertesi sabah Elif aradı: “Yetkililer yarın evde inceleme yapacak.” Tarık pencereden dışarı bakıp kısa bir sessizlikten sonra: “Gelsinler. Görsünler ne kadar iyi bir çocuk olduğunu.” Elif hatırlattı: “Mesele çocuğun iyi olması değil, ortamın güvenli olması.” “O da biziz,” dedi Tarık, sakin ama kararlı.
Koridordan Mine’nin fısıltısı geldi: “Anne, anne neredesin?” Tarık yavaşça içeri girdi: “Birine mi seslendin?” Mine başını kaldırdı: “Rüyamda hep anneme sesleniyorum. Belki duyar.” “Belki de seni bulmak için yola çoktan çıktı,” dedi Tarık. Kız gözlerini kapadı. Tarık kapıda durup kısık sesle fısıldadı: “Bulduğum çocuk belki de beni bulmak için gelmişti.”
Pazar sabahı Boğaz kıyısında simitçiler tezgâh açıyor, martılar kahvaltı telaşındaydı. Tarık ve Mine ellerinde küçük bir kese kâğıdıyla sahilde yürüdüler. “Bu kadar martı olur mu?” “İstanbul’da olur.” Bir banka oturup simit kırıntılarını paylaştılar. “Onları paylaşmam lâzım; aç kalmasınlar.” “Paylaşmak güzel; ama sen de açsın.” “Ben tok hissediyorum. Kalbim dolu olunca midem de doymuş gibi oluyor.” Kızın bu sözü Tarık’ın içindeki eski bir boşluğu yoklar gibiydi. Yıllar önce eşi Aslı’nın trafik kazasında ölümüyle gelen sessizlik, evin bazı köşelerinde hâlâ dolaşırdı. Aslı, Tarık’ın yaşamına renk getiren kadındı; o günden sonra dünyası griye dönmüştü. Kimseye “Nasılsın?” diyememişti. Şimdi küçük bir elin avucuna sıkışması, o grileri dağıtıyordu.
Yolun karşısındaki çiçekçide renkli saksılara dalıp giden Mine’ye Tarık “Hepsi aynı anda nasıl açıyor?” diye sordu. “Biri bakarsa açıyor,” dedi sonra; “kökleri yalnız kalmayınca çiçekler cesur olur.” Kız başını kaldırdı: “Bana da bakarsanız ben de cesur olur muyum?” “Zaten olmaya başladın; bak artık korkmadan soru soruyorsun.” Mine kıkırdadı; sonra ciddileşti: “Ama hâlâ bazen teyzemin sesi bağırıyor gibi.” “O zaman bir oyun oynayalım: Ne zaman o sesi duysan, denize bak ve martıları dinle. Hangisi daha güçlü, söyle.” “Martılar daha çok bağırıyor.” “Demek ki senin yeni sesin onlarınki olmuş.”
Eve döndüklerinde Elif aradı: “İnceleme raporu olumlu. Sosyal hizmet geçici velayeti onaylayacak.” “Ne kadar sürer?” “Bir iki hafta. Ama Mine’nin geçmişi, özellikle annesi hakkında daha çok bilgi toplamamız gerekecek.” “Henüz iz yok mu?” “Henüz hayır. Ama dosyada ilginç bir ayrıntı var: Annesi Leyla Demir, yıllar önce senin eski ortağın Selçuk Korkmaz’ın şirketinde çalışmış.” Tarık’ın yüzü gerildi: “Selçuk mu?” “Evet; temizlik personeliymiş. Sonra bir kaza raporu var ama dosya eksik.” Tarık dişlerini sıktı: “O raporun eksik olmasının bir sebebi vardır.”
Akşam, masada Elif’in gönderdiği dosyaları incelerken bir fotoğrafta gri tulumlu bir kadın gördü. Yüzü gölgede ama bakışları tanıdıktı; Mine’nin gözleriyle aynı iz… Nefesi kesildi: “Sen onun annesisin,” diye fısıldadı.
Ertesi sabah kararı kesindi: Selçuk’un şirketine gidecek, gerçeği kendi ağzından duyacaktı. Selçuk Korkmaz İnşaat’ın yüksek tavanlı lobisinde resepsiyonist onu tanıdı: “Bay Korkmaz sizi beklemiyordu.” “Beklesin,” dedi Tarık. İçeri girdiğinde Selçuk geniş deri koltuğunda, pahalı bir kalemle evrak imzalıyordu. Başını kaldırınca şaşırdı: “Tarık, hangi rüzgâr attı seni?” “Geçmişin rüzgârı.” Tarık dosyayı masaya koydu: “2017, Leyla Demir.” Selçuk’un yüzü dondu: “O konu kapandı.” “Kimin isteğiyle?” “Yönetim kararıydı. Kadın dikkatsizdi.” Tarık’ın sesi sertleşti: “Yani senin şirketinde bir kadın yaralanıyor, sonra işten atılıyor, çocuğu sokaklarda kalıyor ve bunu ‘yönetim kararı’ diye açıklıyorsun?” Selçuk kalktı, gergin bir kahkaha attı: “Hâlâ duygusalsın. O kadın suçluydu. Hem sana ne?” “Kızı şu an benimle yaşıyor.” Selçuk’un gözleri büyüdü: “Ne saçmalıyorsun?” “Kızının adı Mine. Artık güvende. Ama senin kirli imzan hâlâ onun kaderinde duruyor.” Selçuk sertleşti: “Beni tehdit mi ediyorsun?” “Hayır. Gerçeği yüzüne söylüyorum. O kadın kendi hatası yüzünden sakat kaldı.” “Yalan,” diye patladı Tarık. “O gün şantiye güvenliği yoktu. İş güvenliği ihlali senin imzanla kapatılmış.” “Kanıtın var mı?” Tarık dosyayı fırlattı: “Artık var.” Selçuk geriye yaslanıp sırıttı: “Şimdi ne yapacaksın? Adımı medyaya mı vereceksin?” “Hayır. Adalete vereceğim.”
Ofisten çıktığında yağmur başlamıştı. Tarık yüzüne düşen damlaları hissedip içinden geçirdi: “Aslı’yı kurtaramadım; ama belki bu kızla annesini kurtarabilirim.”
Eve döndüğünde Mine, köprünün altında iki figür çizmişti: “Bunlar kim?” “Ben ve annem. Köprüden karşıya geçiyoruz.” “Nereye?” “Bilmem. Belki eve.” “Evin neresi?” Kız çizimin ortasına küçük bir kalp çizdi: “Burada.” Tarık Elif’i aradı: “Yarın savcılığa gidiyoruz. Dosyayı açtıracağım.” “Emin misin?” “Evet. Bu sadece bir dava değil. Bu bir çocuğun hakkı.”
Ertesi sabah savcılık. Elif kapıda: “Hazır mısın?” “Hiç olmadığım kadar.” Savcı dosyayı inceleyip kaşlarını çattı: “Evrakta usulsüzlük var. Şirket baskısı olabilir. Selçuk Korkmaz’ı suçlamak için tanık gerekir.” “Tanık bulurum,” dedi Tarık. “Kim?” “Olayı bizzat yaşayan Leyla Demir.” “Kadın ortada yok.” “Bulacağız.”
O gün Elif arşivleri ve eski personel kayıtlarını taradı; bir iz buldu: “Leyla Demir – Son Kayıt: Rehabilitasyon Merkezi, Beylikdüzü.” Tarık direksiyona geçti; trafik boyunca kalbi göğsünde attı. Merkezin görevlisi başını kaldırdı: “Leyla Hanım bugün taburcu oldu.” “Nereye gitti?” “Adres vermedi; çiçekçilikte çalıştığını söyledi.” Şehir boyu çiçekçileri taradılar; saatler geçti. Sonunda küçük bir ara sokakta, saksılarla dolu bir vitrin… Camın ardında toprakla uğraşan bir kadın; saçları dağınık, yüzü solgun ama huzurlu. “O olabilir,” diye fısıldadı Elif. Tarık kapıda durup kalbini boğazında hissetti; kapıyı itti. Kadın başını kaldırdı; bakışları Tarık’ınkine kilitlendi. “Siz kimsiniz?” “Ben Tarık Erdem. Kızınız Mine’yi buldum.” Kadının elindeki saksı düştü; dizlerinin üstüne çöktü: “Yaşıyor mu?” “Evet. Güvende; artık yalnız değil.” Kadın yüzünü elleriyle kapayıp sessizce ağladı: “Yıllarca onu bulmak istedim; ama Semiha beni tehdit etti: ‘Yaklaşırsan yetkililere seni deli diye anlatırım.’ Kızı elimden aldı.” Elif not aldı: “Semiha Aydın mı?” “Evet. Hastanedeyken kızımı ona emanet etmiştim; kısa süreliğine. Ama geri dönmedi.” Tarık yumuşakça: “Artık geri dönme zamanı.”
Aynı akşam Tarık eve döndüğünde Mine resim yapıyordu. Küçük kalpler çizmiş, ortasına bir kelime yazmıştı: “Anne.” “Bu ne?” “Bilmiyorum. Sanki biri aklımda ‘Anne’ deyip duruyor.” Tarık’ın sesi titredi: “Yarın seni biriyle tanıştırmak istiyorum.” “Kimle?” “Uzun zamandır seni görmek isteyen biriyle.” “Beni sizden alır mı?” “Hayır. Kimse seni benden alamaz. Ama kalbinde bir yer daha var; orayı da doldurabiliriz.”
Ertesi gün küçük bir parkta rüzgâr ağaç dallarını sallıyor, çocuk sesleri yankılanıyordu. Bir bankta Leyla bekliyordu; titreyen ellerinde bir buket. Tarık diz çöküp Mine’nin göz hizasına geldi: “Hazır mısın?” Kız başını salladı; elleri buz gibiydi. Yavaşça yürüdüler. Leyla ayağa kalktı. Mine bir adım geri çekildi: “Tanımıyorum sizi.” Kadının gözleri doldu: “Haklısın. Çünkü seni yarı yolda bıraktım. Ama şimdi anlatmak istiyorum.” “Neden gittiniz?” “Çok hastaydım. Korktum. Yetersizdim. Ama her gün dua ettim; her gün seni özledim.” “Teyzem, beni istemediğiniz için gittiğinizi söyledi.” “Hayır. Ben seni çok istedim; ama kimse bana inanmadı.” Mine Tarık’a baktı: “Doğru mu söylüyor?” “Evet,” dedi Tarık. “Annen seni hiç bırakmak istememiş.” Kız titrek bir sesle: “O zaman sarılabilir miyiz?” Leyla diz çöktü, kollarını açtı. Mine önce yavaşça yürüdü, sonra koştu, kollarına atladı. Parkın gürültüsü sustu; sadece bir kalp sesi…
Bir hafta sonra dava açıldı. Selçuk Korkmaz hakkında iş kazasını gizlemek ve evrakta sahtecilikten soruşturma başlatıldı. Semiha Aydın da çocuk istismarından gözaltına alındı. Mahkeme salonunda Elif, Tarık’ın yanında oturuyordu. Leyla kürsüde, sesi titrek ama kararlı: “Ben sadece işimi yapıyordum. Güvenlik önlemleri yoktu. Düşen demir bana çarptı. Raporu değiştirdiler; sonra ‘akıl sağlığı’ dediler.” Selçuk öfkeyle araya girdi: “Yalan söylüyor. Kanıt yok.” Tarık ayağa kalktı, masaya bir flash bellek bıraktı: “Kanıt burada. Kamera kayıtları. O gün şantiyede kameralar açıktı; silinmiş zannedilmiş ama buldum.” Ekranda görüntüler: Kasksız çalışan işçiler, çöken zemin, yere düşen kadın, ardından bir adamın “Kaydı silin, şirketin itibarı zarar görmesin,” diye bağırması. Salon nefesini tuttu. Hâkim başını kaldırdı: “Bu, davanın seyrini değiştirir. Selçuk Korkmaz, tutuklanmanız talep ediliyor.” Leyla gözyaşları içinde Tarık’a baktı: “Kızım artık temiz bir geleceğe sahip olacak.” “Evet,” dedi Tarık. “Artık kimse o dosyaları kapatamayacak.”
Duruşma sonrası yağmur… Leyla, Mine’nin elini tuttu: “Üşüme.” Mine Tarık’a döndü: “Şimdi ne olacak?” Tarık gülümsedi: “Artık iki evin olacak. Birinde annen, diğerinde ben.” “Ama ben birini seçemem.” “Zaten seçmeyeceksin. Aile olmak seçim değil, paylaşmak demek.”
O gece Mine, annesinin küçük dairesinde ilk kez geceyi geçirdi. Leyla sıcak süt yaptı, saçlarını taradı: “Yarın yine Tarık Bey’le görüşeceğiz.” Mine düzeltti: “Baba de… Belki.” Leyla durdu: “Ona baba mı diyorsun?” “Hiç söylemedim ama öyle hissediyorum. Ama seni de seviyorum. İkinizi birden.” Leyla gülümsedi: “O zaman şanslı bir kızsın.”
Tarık evde yalnız, loş salonda fotoğraf albümüne baktı. Mine’nin gülümseyen yüzü, Aslı’nın yıllar önceki fotoğrafıyla yan yana duruyordu. Zamanın birbirine bağladığı iki hayat… “Bazı kayıplar birilerini bulmak içindir,” diye fısıldadı. Telefon çaldı, Elif: “Mahkeme süreci olumlu ilerliyor. Sosyal hizmet, Mine’nin kalıcı velayeti için seni uygun görüyor.” Tarık sustu; gözleri doldu: “Demek sonunda aile olacağız.”
Sonbaharın ilk serinliği İstanbul’un üzerine çökerken, Boğaz sabah güneşini gümüş bir şerit gibi taşıyordu. Tarık okul kapısında, elinde termos, ince belli bardağa ılıtıp döktüğü çayla bekliyordu. Tenefüs ziliyle martıların çığlığı aynı ritimde yükselip alçalıyordu. Kapıda beliren Mine’nin küçük pembe çantası hopladı. “Tarık abi, bugün kompozisyon yazdık.” “Ne yazdın?” “Aile konusuydu. Öğretmen ‘anne-baba’ diye başladı ama ben ‘kalp bağı’ diye anlattım.” “Okur muyum?” “Ödevler geri verilince. Ama şunu söyleyeyim: En sevdiğim cümle şu: ‘Aile, seçmek zorunda bırakılmadığın, birlikte olmayı seçtiğin insanlardır.’” Tarık kızının saçını okşadı. “Sen büyüdün, Mine.” “Hayır,” dedi çocukça bir inatla. “Sadece yerimi buldum.”
Öğleden sonra Leyla da onlara katıldı. Üçü birlikte sahilde yürüdü; kıyıya vuran yumuşak dalgalar siyah taşları ıslatıyordu. Leyla bezelye taneleri gibi dizilmiş saksı tohumları uzattı: “Bunlar mor menekşe. Kışa dayanıklı. Evde pencere önüne dikelim.” “İki saksı yapalım,” dedi Mine: “Biri annemde, biri bizde. Aynı gün sulayalım, aynı anda açsınlar.” Tarık kızın avucundaki küçücük tohumlara baktı: “Aynı gökten yağmur alırlar; ikisi de senin bahçen olur.”
Mahkeme sürecinin son oturumu kısa sürdü. Hâkim kararını açıkladı: Mine’nin kalıcı velayeti Tarık’a verildi; Leyla ile düzenli ve esnek görüşme, ortak karar gerektiren konularda işbirliği şartıyla. Salonun havası yumuşadı. Leyla dolu gözlerle Tarık’a döndü: “Teşekkür ederim. Beni anneliğime geri getirdiğin için.” Tarık başını eğdi: “Mine beni de babalığıma getirdi. Yolumuzu ondan öğrendik.”
O akşam küçük bir kutlama yaptılar. Tarık tavada krepleri havada çevirdi; Mine kahkahalarla saydı: “Bir, iki, üç!” Leyla masaya reçeller ve Boğaz manzaralı minik kâğıt bayraklar yerleştirdi; hepsinde Mine’nin çizdiği kalpler vardı. Üç tabak krebin orta yerine üç mor menekşe tohumu koydular; “niyet” diye.
Sonra Mine odasındaki mantar panonun önüne geçti. Panoda yeni bir sayfa: “Kurallarımız.” Yavaş yavaş okudu:
1. Kimse yalnız uyumaz; kabus gelirse iki kişi oluruz.
2. Yemek yemek için kimse çalışmak zorunda değildir.
3. Düşürmek suç değildir; kaldırmak birlikte güzeldir.
4. Sözler korkutmak için değil, duymak için söylenir.
5. Aile kalpte kurulur.
“Başka ekleyelim mi?” Tarık düşündü: “6. Hata yapma hakkı kutsaldır.” Leyla gülümsedi: “7. Sevinç paylaşılır. Üzülmek de.” Mine büyükçe yazdı; sonra altına küçük bir imza: “Mine’nin evi.”
Bir hafta sonra Mine kompozisyonu getirdi. Odanın penceresinden düşen ışık sayfaları daha beyaz gösteriyordu. Tarık ve Leyla yatağın kenarına oturup dinledi: “Kalbimde bir kapı var. Sevince kendiliğinden açılıyor. Geceleri artık kabus görmüyorum; çünkü ışık kapımın aralığında değil, içimde yanıyor. Annem çiçek yetiştiriyor. Tarık abi krep yapıyor. Ben de ikisini büyütüyorum: çiçeklerle kahkahaları.” Tarık’ın gözleri doldu; Leyla sessizce kızının elini tuttu: “Çok güzel yazmışsın. Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” Mine hiç düşünmeden: “İyileştiren biri. Belki doktor, belki öğretmen, belki de iyi bir ebeveyn gibi bir şey.”
Günler küçük alışkanlıklarla kıymetlendi. Cumartesi sabahları pazara gidip menekşe saksılarını kontrol ettiler. Pazar günleri Leyla’nın küçük dükkânında tohumları düzenlediler. Her akşam kimde kalınıyorsa diğer eve “iyi geceler” videosu attılar. Mine bazen “Bugün şunu öğrendim,” deyip bir kelimeyi heceliyor; bazen pencereden gökyüzünü gösterip “Bulutlar da aile olur mu?” diye soruyordu.
Selçuk Korkmaz davası ilerledikçe gazetelerde “güvenlik ihmali” başlıkları atıldı. Tarık röportaj tekliflerinin çoğunu reddetti; kabul ettiklerinde tek bir cümle kurdu: “Adalet, kimin kazandığına değil, kimin güvende olduğuna bakar.” Semiha Aydın hakkında verilen ceza açıklandığında Mine sadece bir soru sordu: “Biri onu affeder mi?” Tarık uzun bir sessizliğin ardından konuştu: “Affetmek bazen sınır koymaktır. Bir daha kimseye zarar veremesin diye kapıları kapatmak da bir affetme biçimi olabilir.” Mine başını sallayıp menekşe saksısına döndü; toprağın üzerine minik bir fısfısla su serpti: “Toprak da sınırları sever. Fazla su olursa kökler boğulur.”
Kışa doğru iki saksı da mor çiçeklerle doldu. Mine, telefon ekranını ikiye bölen bir uygulamayla aynı anda iki evi görüntüledi. Bir yanda annesi, bir yanda Tarık. “Hazır mısınız? Üçte su: 1-2-3.” Ufacık suluklardan damlalar toprağa değdi; iki evde aynı anda aynı çiçeğin yaprakları titredi. “Bakın,” dedi Mine, gözleri büyüyerek. “Aynı anda nefes aldılar.”
Yeni yıl yaklaşırken okulda “aile günü” düzenlendi. Her çocuk ailesiyle fotoğraf çektirecekti. Mine, öğretmenine kağıda iki isim yazdırdı: “Tarık Erdem, Leyla Demir.” Öğretmen şaşırdı, sonra gülümsedi. “İkisini de çağırabilir miyim?” “Onlar zaten birlikte,” dedi Mine kalbini göstererek. “Burada.” Sınıfın arkasına beyaz fon gerildi. Tarık sol tarafa, Leyla sağ tarafa geçti. Mine ortalarına yerleşti. Fotoğrafçı “Gülümseyin,” dediğinde Mine komut beklemeden ışıldadı. Deklanşör basıldı; kız durdu: “Bir de böyle,” deyip ikisinin ellerini tuttu. Üç el havaya kalktı. “Ailem böyle tutuluyor.”
O akşam fotoğrafın bir kopyası Tarık’ın salonundaki rafa kondu. Yanında, eski bir çerçevede Aslı’nın yıllar öncesinden kalan gülüşü… Tarık ikisine birden baktı; içinden ağır ama tatlı bir sızı geçti. “İyileşmek,” diye düşündü, “bazı fotoğrafları yan yana koyabilmekmiş.”
Gece çökerken Mine, “Bugün masalı ben anlatayım,” dedi. Tarık yatağın kenarına oturdu; Mine gözlerini kapadı: “Bir zamanlar deniz kıyısında bir şehir varmış. O şehirde herkes kendi evini taşırmış kalbinde. Sonra küçük bir kız, kaybolmuş bir anne ve yeniden babalığı öğrenen bir adamın kapısını çalmış. Kapı kilit değilmiş; içeriden bir ışık sızıyormuş. Kız içeri girip ‘Ben çalışmadan da sevilebilir miyim?’ demiş. ‘Evet,’ demişler. O günden sonra rüyalarında kabus değil, menekşeler açmış.” Gözlerini açtı: “Masal bitti.” Tarık kızın alnına bir öpücük kondurdu: “Harika bir masal. Devamını yarın anlatırız.” “Masallar biter mi?” “Bitmez; sadece başka bir güne uzar.”
Salonun ışığı kısıldı. Boğaz’dan gelen rüzgâr perdeyi hafifçe kıpırdattı. Tarık pencerede durdu; bileğindeki küçük mor boncuklu bileklik usul usul ısındı. Telefonuna bir bildirim düştü: “Aile günü fotoğrafları yüklendi.” Gülümsedi: “Artık fotoğraf değil; hayat yüklendi,” diye geçirdi içinden.
Ertesi sabah kapıdan çıkarken Mine durdu; panodaki kurallara bir madde daha ekledi:
8. Birlikteyken “iyiyiz” demek kolaydır; ayrıykense “yanındayım” demek gerekir.
Kalemin ucu kâğıdı hafifçe yırttı ama Mine aldırmadı. Kapıya bakıp Tarık’a dedi ki: “Bazı izler zararsızdır.” “Evet,” dedi Tarık, “bazı izler hatırlamak içindir.”
Mine bir an sustu, kalemi elinde çevirdi; sonra başını kaldırdı: “Tarık abi…” Tarık gözlerini ona çevirdi. Kızın gözleri doluydu ama sesi sakindi: “Ben bazen size içimden başka şekilde sesleniyorum.” “Ne diye?” Mine yaklaşıp elini tuttu; kelimeyi özenle seçip ilk kez yüksek sesle söyledi: “Baba.” Tarık’ın gözleri doldu; yüzünde sessiz bir tebessüm. “Baba, ben büyüyünce ne olacağım?” “Kim olmak istersen o.” Leyla ekledi: “Menekşeler de.” Mine iki elini de tuttu: “O zaman karar verdim: İnsanları kendilerine döndüren biri olacağım.”
Sokağa çıktılar. Şehir her zamanki gürültüsüyle nefes alıyordu. Ama üçü, o gürültünün içinde birbirlerine yaslanacak kadar sessizdi. Ve hikâye o sessizlikte büyüdü: Kalpte kurulan bir evde, kapısı kilitli olmayan bir odada, menekşelerin aynı anda nefes aldığı bir hayatta. Bu hikâye kalbinize dokunduysa, içinizdeki o kapıyı aralık bırakmayı unutmayın.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





