İstanbul, o gece sokak lambalarının sarı ışığı altında yanıp tutuşan bir şehirdi. Kar, çamurla karışmış gri bir örtü gibi yolları kaplamış; rüzgâr dar duvarlar arasında uğuldayıp uzaktan siren seslerine karışıyordu. Karanlık bir ara sokakta, iki çöp konteynerinin arasında bir siluet titriyordu: yırtık paltosuna sarılmış yaşlı bir adam. Ellerinde eski bir tespih, dudaklarında kısık bir dua… Dua ederken bile sesi titreliyor, hem soğuktan hem korkudan irkiliyordu. Birden hırlama sesi… Üç başıboş köpek, çöplerin arasından çıkıp yaşlı adamı sardı. Adam geri çekildi, sırtını konteynere dayadı; tespihi sımsıkı tuttu. “Gidin… ne olur gidin…” diye fısıldadı, ama köpekler adım adım yaklaşıyordu.

Tam o sırada arka taraftan bir ses, karın içinden bir haykırış yankılandı: “Hey! Uzak durun ondan!” Karanlığın içinden uzun paltolu, takım elbiseli, nefes nefese bir adam koşuyordu: Recep Demir. Henüz otuzlarında, milyoner bir iş insanı; ama o an ne servet ne statü… Tek gördüğü, babasını andıran o yorgun yüzdü. Ceketinin cebinden küçük bir simit parçası çıkarıp yere bıraktı; “Tamam çocuklar, sakin,” diye alçak bir sesle usladı. Köpekler birer birer geri çekilince, yaşlı adamın yanına diz çöktü. Adamın parmakları morarık, dudakları titrek; gözleri puslu, ama elindeki tespihte parlayan küçük kazıma dikkat çekiciydi: İmame kısmında ince bir yazı—“S ve M 1981.”

Recep’in gözleri dondu. O harfleri, o tarihi tanıyordu. “Sevda ve Murat”—annesiyle babasının isimleri. Dizlerinin üstünde adamın soğuk ellerini tuttu: “Dayan amca, seni buradan çıkaracağım.” Yaşlı adam puslu bir sesle fısıldadı: “Git… beni bırak…” “Olmaz,” dedi Recep, kararlı. “Artık yalnız değilsin.” Kollarının altına girip adamı yavaşça kaldırdı. Sokak lambasının altında tespih bir an parladı; o an, Recep’in içini kaplayan garip bir his yıldırım gibi düştü.

Arabası birkaç sokak ötede park halindeydi. Kapıyı açarken yaşlı adam bayılmak üzereydi. “Dayan amca, az kaldı.” İçinden bir ses, “Bu sadece tesadüf olamaz,” diyordu. Soruları, motorun uğultusuna karıştı. Hastanenin acil girişinde hemşireler yanlarına koştu. Recep kimliğini gösterdi: “Recep Demir. Sokakta buldum. Hipotermi geçiriyor. Lütfen hızlı.” Sedye’ye alınırken yaşlı adamın gözleri aralandı—Recep’in kolundaki eski model saate takıldı ve fısıltıyla tek kelime döküldü dudaklarından: “Murat…” Recep dondu kaldı. “Ne dediniz?” Ama adamın bilinci yeniden kapandı.

Hemşire, “Vücut ısısı çok düşük. Yaşlı, beslenme bozukluğu var. Üzerinde kimlik yok. Sadece şu tespih,” dedi. Tespihi poşete koyacakken Recep eliyle durdurdu: “Onu bana bırakın, lütfen. Hatıra gibi.” Kadın başını salladı. Bekleme salonuna geçti; camdaki yansımasıyla göz göze geldi. Yüzü sertleşmişti. O harfler, o tarih—annesinin bilekliğinde de aynı gravür: “S&M 1981.” Fısıldadı: “Bu nasıl olabilir?” Babası Murat Demir, yirmi yıl önce Boğaz’daki vapur kazasında kaybolmuştu. Cesedi bulunamamıştı.

Geceyi arabasında sabahladı. Sarı ışık, karın üstünde titreyerek düşerken bir doktor göründü: “Hasta stabil, ama hafıza sorunları olabilir. Sabah konuşabilirsiniz.” Recep başını salladı. “Yarın buradayım.” İçindeki fırtına, dışarıdaki kardan sertti. O tespihin sırrı, geçmişin kapısını aralamıştı.

Sabahın ilk ışıkları hastane camlarından süzülürken Recep bekleme koltuğundan doğruldu. Kapı aralandı; genç bir hemşire, “Hastamız kendine geldi ama biraz karışık konuşuyor. Beş dakikalığına görebilirsiniz,” dedi. Odada yaşlı adam pencereye dönüktü; serum takılı, burnunda oksijen hortumu. Recep yaklaştı: “Günaydın amca. Beni tanıyor musun?” Adam dudaklarını araladı: “Bir isim hatırlıyorum… ama bana Rıza diyorlardı.” “Rıza mı?” “Evet… ama o benim adım değildi. Başka bir adım vardı.” Derken sustu; eli titreyerek yastığın altına uzandı, sanki tespihi arar gibi… “Bir tespihim vardı,” dedi. “Kahverengi kehribar…” Recep cebinden tespihi çıkarıp uzattı: “Bu mu?” Yaşlı adamın gözleri doldu. Tespihi avuçlarına aldı, dudaklarına götürdü: “Bu benim…” Sonra fısıldadı: “Sevda…”

Recep’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. “Sevda mı?” Adamın dudakları titredi: “Eşim çok güzeldi… Denizi severdi… Vapurları izlerdik…” Recep’in dizlerinin bağı çözüldü: “Babamın adı Murat’tı. Annem Sevda. Siz… siz Murat Demir misiniz?” Yaşlı adamın yüzünde bir perde çekildi; “Demir…” diye tekrarladı, sonra gözleri doldu. Boğazından bir kelime çıktı: “Yangın.” “Yangın mı?” Adam başını salladı: “Evet… Bir bina… Pencere yoktu… İlaç kokusu… Sesler… Kapılar kilitliydi…” Titredi; gözleri kapandı; nabız hızlandı. Monitör bip’leri yükseldi. Hemşire içeri girip, “Çıkmanız lazım,” dedi. Recep geri çekildi; aklında bin soruyla…

Koridorda telefonu çaldı. Aslı—şirketteki sağ kolu: “Dün gece neredeydin? Basın soruyor. Yönetim bekliyor.” “Bana iki gün ver Aslı. Bir şeyin peşindeyim. Şimdilik kimseye söyleme.” “İki gün uzun. Kurumsal açıklama için cümle?” “Kişisel bir mesele. Gerektiğinde ben konuşacağım.” Telefonu kapattı; tespihi sıktı: “Eğer sen gerçekten Murat Demir’sen… seni kim, neden sakladı?”

Ertesi sabah hastane kayıt masasında durdu. Adının ağırlığını kullanmak istemiyordu, ama başka çare yoktu. “Dün gece hipotermiyle getirilen yaşlı bir adam vardı.” Görevli bilgisayara baktı: “Rıza Aksoy ismiyle kayıtlı.” Recep kaşlarını çattı: “Kim verdi bu ismi?” “Üzerinde bileklik vardı; isim oradan girildi. Kimlik yoktu.” “Bileklik nereden gelmiş olabilir?” “Muhtemelen bir kurumdan.” Görevli ekrandaki notu gösterdi: “Merhamet Vakfı Beykoz Şubesi.” Recep’in kalbi hızlandı. “Huzurevi mi?” “Evet; detaylı adres yok. Sadece telefon.” “Alabilir miyim?” “Resmi izin olmadan veremem.” Recep kartvizit uzattı: “Recep Demir; Sağlık Bakanlığı Sosyal Yardım Denetim Kurulu danışmanı.” Adam kısa duraksamanın ardından numarayı küçük bir kâğıda yazıp verdi: “Benden aldığınızı söylemeyin.”

Arabaya binip numarayı çevirdi. Bir kadın sesi: “Merhamet Vakfı. İyi günler.” Recep sesini kalınlaştırdı: “Zeytinburnu Belediyesinden arıyorum. Bazı eski hasta kayıtlarını teyit edeceğiz. Rıza Aksoy isimli vatandaşınız vardı, doğru mu?” Kadın sustu: “Rıza Bey artık bizimle değil—taburcu edildi.” “Nereye gittiği?” “Bizde o tür bilgiler tutulmaz.” Hızla kapattı. Recep donakaldı. Sesinde bir şey vardı—alışılmış, ezberlenmiş bir cümle… “Bizde o tür bilgiler tutulmaz.”

Akşam hastaneye döndü. Rıza uyuyordu, ama alnındaki çizgiler yumuşamıştı. Baş ucuna oturup fısıldadı: “Beni o vakfa götüren şey sendin. Eğer gerçekten Murat Demir’sen, seni oraya kim kapattı?” Kapı aralandı. Genç bir kadın; hastane yeleği, yüzünde tereddüt. “Affedersiniz… Siz Rıza Bey’le ilgileniyorsunuz, değil mi?” “Evet. Neden?” Kapıyı kapatıp etrafa baktı: “Sizi uyarayım. Ben o vakıfta çalıştım. Ayrılınca bile tehdit aldım.” Recep’in gözleri büyüdü: “Ne demek istiyorsunuz?” “Orası bir vakıf değil, beyefendi… Orası, yaşlıların hafızalarını ‘unutması’ gereken bir yer.” Recep’in bakışı keskinleşti: “Ne demek ‘unutması’?” “On yaşlıdan sekizinin geçmişine dair kayıt yok. Emekli maaşlarını bile unutur hâle getiriliyorlar—ilaçlarla susturuluyorlar. Hatırlayan olursa, birkaç gün sonra ‘taburcu’… Bazıları bir daha hiç görülmedi.” Parmakları ceket cebinden buruşmuş bir kartvizit çıkarıp uzattı: “Kayıt ofisi. Ama dikkatli olun; her şey yasal görünür, randevusuz giriş yok.” Kartta: “Merhamet Vakfı, Beykoz Şube—Nihat Ayan.”

O gece kar yeniden başladı. Recep arabasını eski bir konak önünde durdurdu. Dışarıdan sade bir huzurevi gibi; bahçede birkaç kameriye—yaşlılar oturuyor gibi. Kapıda güvenlik: “Randevunuz?” “Nihat Bey’in misafiriyim—haberi var.” Bir anlık tereddüt sonra kapı açıldı. İçeride ağır bir ilaç kokusu… Koridorda hemşireler tabak taşıyor, hepsi aynı sessiz ritimde, sanki prova yapar gibiler. Duvardaki fotoğraflar: farklı yaşlılar ve altlarında aynı ibare: “Şükranla uğurlandı.” Arka taraftan takım elbiseli, gri saçlı bir adam yaklaştı: “Beyefendi, size kim izin verdi?” “Recep Demir.” Elini uzattı: “Bağış yapmayı düşünüyorum. Şartları görmek istedim.” Nihat hafif gülümsedi: “Ne güzel… merhametli insanlar azaldı artık.” Recep’in cevabı buz gibi: “Merhameti ticarete çevirenler çoğaldı.” Gülümseme bir an dondu. “Buyurun, gezdireyim.”

Odalar… Her odada bir veya iki yaşlı. Sessizler; kimisi duvara bakıyor, kimisi uyur gibi. Çoğunun bileğinde aynı beyaz plastik bileklik; üzerinde kod ve tarih. Koridorun sonunda kilitli bir kapı, önünde bekleyen hemşire. Recep durdu: “Burada kim var?” Nihat hızlı: “Özel bakım. Girilmez.” Tam o sırada içeriden boğuk bir ses: “Yardım edin… Kimse yok mu?” Recep bir adım atınca, Nihat kolunu tuttu: “Bazen halüsinasyonlar… İsterseniz ofiste bağış belgeleri.” Recep zorla gülümsedi, ama o ses aklında çınlıyordu.

Konaktan ayrılır ayrılmaz Kerem’i aradı—eski asker, şimdi özel güvenlik ve siber iz sürme uzmanı: “Beykoz’daki şu konak hakkında her şeyi istiyorum. Ruhsat, bağışçı, kira, elektrik tüketimi—hepsi.” “Ne oldu patron?” “Birinin geçmişini onlardan geri alacağız.”

Gece geç saatlerde ofisteydi. İstanbul ışıkları camdan yansıyor; bilgisayar ekranı tek aydınlık. Telefon çaldı—Kerem: “Patron, konağı araştırdım. Merhamet Vakfı görünürde bağış kurumu ama gerçekte bir şirket ağına bağlı.” Recep sandalyeye yaslandı: “Ne ağı?” “Beş farklı isimde huzurevi. Hepsinin sahibi aynı holding—Ayan Sağlık Hizmetleri. Yönetim kurulu başkanı Nihat Ayan.” “Orada kalan yaşlılar?” Kerem’in sesi kısmandı: “Sistemde bağışçı olarak görünüyorlar—maaşlarını, evlerini, tapularını vakfa bağışlamış gibi.” Recep masaya yumruğunu vurdu: “Kim imzalatıyor?” “Muhtemelen sahte vekâlet ya da ilaçla. Kayıtlarda ‘vazgeçen’ yok. İçeri giren çıkmıyor.” Aslı içeri girdi: “Sabah toplantısını iptal ettirdim, ama medyada yardım vakıflarıyla görüştüğün haberleri dolaşıyor.” “Yayılmasına izin ver. Belki birileri korkar.” Kerem araya girdi: “Elektrik kayıtlarına baktım; konak geceleri normalden üç kat fazla enerji harcıyor.” “Ne demek?” “Bence bodrumda gizli bir bölüm var. Kamera kayıtlarını bulursam emin olurum.” Recep derin bir nefes: “Yarın gece geri dönüyoruz.”

Sabah hastaneye uğradı. Rıza hâlâ uyuyordu; yüzü daha sakindi. Başına eğilip fısıldadı: “Döneceğim, amca. Bu sefer seni oradan çıkarmadan gitmeyeceğim.” Hemşire, “Dün gelen o kadın gece istifa etti. Sebep göstermeden. Çıkarken çok korkmuş gibiydi,” dedi. Recep’in içi burkuldu—biri, kadının konuştuğunu anlamış olmalıydı. Kerem’e mesaj: “Hızlı ol. Zamanımız yok.”

Gece çöktüğünde Beykoz yolu ıssızdı. Recep’in arabası farlarını kısarak ilerledi. Yan koltukta Kerem, laptopuyla güvenlik kameralarını izliyordu: “Bina üç girişli. Mutfak kapısından girersek alarm devreye girmiyor.” “Plan belli: Görüntüleri alacağız. Kimseye zarar yok.” İçeri girdiklerinde ortalık sessiz; koridor karanlık, titreyen floresanlar… Kerem küçük bir cihazla kablosuz sinyalleri susturdu. Recep el fenerini açtı. Kapalı kapıların ardında inilti sesleri… “Yardım edin…” Bir kapının kilidini kırdı. İçeride yaşlı bir kadın; saçları dağılmış, gözleri korkudan büyümüş; elinde yarısı yanmış bir fotoğraf. Fotoğrafın köşesinde bir isim: “Murat Demir.” Recep’in nefesi kesildi. Kadın titreyerek: “Onu da buraya getirdiler… ama bir gece kayboldu.” “Ne zaman?” “Üç yıl önce.” Recep kadının elini tuttu: “Artık buradasın. Merak etme.” Kerem arka kapıyı açtı; karanlık bir merdiven aşağı iniyordu: “Bodrum.” Duvarlarda dosyalar, ilaç kutuları; üzerinde isimler yazılı klasörler. Recep bir klasörü çekti: “A219”—fotoğraflar, reçeteler, sahte vekâletler… “R.A — Rıza Aksoy.” Dosyayı eline aldı; dişlerini sıktı: “Artık biliyorum. Onu buradan çıkaracağız; ve bu defter kapanmayacak.”

Sabah gri bir sis Boğaz’ın üstünde asılıydı. Recep arabayı köprüye sürerken, yan koltukta Kerem’in getirdiği dosyalar duruyordu: sahte vekâletnameler, kaybolan hasta listeleri, bağış adı altında el değiştiren tapular. En üstte bir dosya, Recep’in nefesini kesti: “Murat Demir—2019. Kayıt No: 57.” Yani babası gerçekten o konakta kalmış; üç yıl önce “taburcu” edilmiş. Rüzgârın uğultusunda mırıldandı: “Üç yıl… demek üç yıldır yaşıyordun, baba… ve ben hiçbir şey yapmadım.” Telefon çaldı—Aslı: “Haberleri aç.” Arabayı kenara çekip radyoyu açtı. Spikerin sesi: “Ünlü iş insanı Recep Demir’in Merhamet Vakfı adlı hayır kurumuna izinsiz girdiği iddia edildi. Vakıf, tesislerinde hırsızlık yapıldığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.” Recep direksiyona yumruk attı: “Beklediğim hamle.” Aslı telaşlı: “Polis seni arıyor olabilir. Şirkete baskı gelir. Geri çekilmelisin.” “Geri çekilirsem bir daha kimse o insanlara dokunmaz.” “Ya her şeyini kaybedersen?” “Bazı şeyler para değil, vicdanla ölçülür, Aslı.” Köprüde rüzgâr yüzünü keser gibiydi; su gri gökyüzünü yansıtıyordu. Vapur kazası gözünde canlandı—bağrışlar, devrilen sandalyeler, bir çocuğun “baba!” diye haykırışı… Gözlerinden yaşlar aktı: “Elini tutamamıştım… Bu kez bırakmayacağım.”

Akşam Kerem aradı: “Dosyaları yedekledim. Polis arama izni çıkarabilir. Evinde olursa tehlike.” “Bırak sızdırsınlar—kamuoyu görecek.” “Basına mı?” “Hayır. Önce polise—güvenilir birine. Leyla Öztürk’ü hatırlıyor musun? Organize’den.” “Evet. İletişime geçiyorum.” “Bu sefer her şey yasal olacak. Hiçbir şey gizli kalmayacak.”

Gece hastaneye uğradı. Rıza uyanıktı; elindeki tespihi çeviriyor, kendi kendine fısıldıyordu: “Sevda… Boğaz’da rüzgâr esiyor mu hâlâ? Oğlum büyüdü mü dersin?” Recep’in gözlerinden yaş süzüldü. Sessizce odaya girip sandalyeye oturdu: “Büyüdü,” dedi alçak bir sesle. Rıza başını kaldırdı: “Onu tanıyor musun sen?” Recep yanıt vermedi; sadece elini uzattı. Adam o eli tuttu; titreyen parmaklarıyla sıktı. “Oğlum…” Recep fısıldadı: “Rüzgâr hiç durmadı, baba. Yalnızca biz duymuyorduk.”

Şehrin nefesi tutulmuş gibiydi. Kerem, laptopta haritayı açtı—ekranda beş kırmızı nokta yanıp sönüyordu: Merhamet Vakfı’nın diğer şubeleri. “Leyla ile görüştün mü?” “Evet. Gece yarısı ortak operasyon için izin alındı; ama adın hâlâ şüpheli listesinde. Basına bilgi sızmış olabilir.” Recep acı bir tebessüm: “Bırak sızsın. Gerçek ortaya çıkınca herkesin maskesi düşer.”

Sabahın erken saatlerinde Emniyet’in arka kapısından girdiler. Leyla Öztürk onları bekliyordu; siyah mont, kolunun altında dosyalar: “Uzun zaman oldu, Recep Bey.” “Evet—bu kez şahsi bir mesele.” Leyla dosyayı açtı; içindeki fotoğrafları gösterdi: konakların ve depo görünümlü binaların bodrumlarında çekilmiş gizli görüntüler. “Kerem’in gönderdiği materyalleri inceledik. Bu sadece yaşlı istismarı değil—organize suç. Sahte vekâlet, ilaç kaçakçılığı, maaş dolandırıcılığı. Üç bakanlık devreye girecek.” “Ne kadar zamanımız var?” Leyla saatini gösterdi: “Bu gece 23. Eş zamanlı baskınlar. Medyaya sızıntı yok; ilk açıklamayı biz yapacağız.” Kerem gülümsedi: “Patron, sonunda resmi yoldayız.” Recep’in sesi ciddiydi: “Bu sadece resmi değil—vicdani bir yol.”

22:50. Beykoz’daki eski konak sessiz… Bahçede rüzgâr karı savuruyor; pencereler titriyor. İçeride Nihat Ayan masasında kahve içiyor. TV’de spiker: “Recep Demir hakkında açılan dava genişletildi. İş insanı, yardım kuruluşlarını karalamakla suçlanıyor.” Nihat gülümsedi: “Medya iyi çalışıyor,” diye mırıldandı. Dışarıdan kısa bir motor uğultusu; sonra sessizlik… Kapı zili. Açtığında karşısında Leyla ve üç polis: “İstanbul Emniyeti. Nihat Ayan, organize suç kapsamında gözaltına alınıyorsunuz.” Nihat şaşırmadı; alaycı tebessüm: “Kimin sayesinde?” Cevap, arkasından geldi—karla kaplı paltosunu çıkarmadan içeri giren Recep: “Adaletin.”

Göz göze geldiler. Recep’in sözleri bıçak kadar net: “İnsan onurunu ticarete çevirdin, Nihat.” Nihat’ın karşılığı zehirli: “Ve sen kahraman mı olacaksın şimdi?” Recep başını eğmedi: “Hayır—sadece bir oğul. Babasını geri alan bir oğul.”

Operasyon genişledi. Aynı anda beş noktada kapılar kırıldı; yaşlı insanlar dışarı çıkarıldı. Bazıları ağlıyor, bazıları ne olduğunu anlamıyor… Leyla’nın telsizi: “Üsküdar tamam. Ataşehir tamam. Beykoz tahliye bitmek üzere.” Recep bodrum kata indi. El fenerinin ışığında duvarlara dizilmiş klasörler; yüzlerce isim, tarih, yaş, “bağış oranı”—tespih taneleri gibi dizilmiş kaderler. Bir dosyayı eline aldı; kapağında: “Rıza Aksoy. Durum: Taburcu.” Altında not: “Demir kimliği doğrulandı. Kimlik değiştirildi.” Recep’in elleri titredi: “Yani babamı yıllar önce bulmuşsunuz… ama başka bir isimle saklamışsınız.” Leyla arkasından: “Artık her şey kayıt altında. Bu sefer kurtulamayacaklar.” Recep başını eğdi: “Keşke bu kadar geç olmasaydı…”

Sabah televizyonlar aynı haberi verdi: “Merhamet Vakfı skandalı patladı. Yaşlıların mallarını zimmetine geçiren suç ağı çökertildi.” Gazeteciler, Recep’in önüne mikrofon uzattı: “Bu bir intikam mıydı yoksa adalet arayışı mı?” Yüzünde yorgun ama kararlı bir ifade vardı: “Bu bir vicdan borcuydu—ve borcumu ödedim.”

Üç gün sonra İstanbul yeniden soğuk bir sabaha uyandı. Manşetler: “Merhamet Vakfı çökertildi. Milyonluk vurgun—insanlık ayıbı.” Ekranlarda Recep; polislerle birlikte binadan çıkarken yüzünde ne zafer ne gurur—yalnızca yorgunluk. “Bu operasyonu neden kendi başınıza başlattınız? Size kim yardım etti?” Tek cümle: “Bana vicdanım yardım etti.”

Emniyette Leyla ifade veriyordu. Basına çıkmadan önce Recep’le göz göze geldi: “Artık iş bitti.” Recep başını iki yana salladı: “Hayır. Adalet başladı.” “Peki ya sen? Bu süreç seni yakar.” Recep gülümsedi: “Beni yaksa da başkalarını ısıtsın yeter.”

Mahkeme haftalar sürdü. Nihat Ayan ve ekibi, sahte belgeler, yasadışı gelir, ilaç kaçakçılığı suçlarından tutuklandı. Tanıklar arasında eski hemşireler, yaşlı mağdurlar ve Rıza vardı. O gün mahkeme salonu sessizken Rıza kürsüye çıktı—bastonuna yaslanmış, sesi titrek ama kelimeler net: “Ben Murat Demir’im. Beni bu insanlar yıllarca bir isimle hapsettiler… ama oğlum beni buldu. Şimdi sıra, bu ülkenin vicdanını bulmasında.” Salon sessizleşti. Recep’in gözlerinden yaşlar süzülürken Rıza elini uzattı: “Geç geldin… ama geldin oğlum.” Recep ayağa kalktı; babasının elini tuttu: “Bir daha kaybetmeyeceğim seni.”

Dava sonuçlandığında Merhamet Vakfı’nın tüm mal varlıkları kamulaştırıldı. Recep, o varlıkların yeni bir oluşuma aktarılmasını istedi. Basın toplantısında mikrofonların önünde durdu; kameralara baktı, sessizce konuştu: “Bugün burada yalnız bir şirket değil, bir sistem yıkıldı. Bizim görevimiz sadece suçluyu bulmak değil; unutulanları hatırlatmak. Bu yüzden yeni bir adım atıyoruz.” Arkadaki ekranda bir logo belirdi: “İnsan Onuru Vakfı — Recep ve Murat Demir.” Salondan alkış yükselmedi; derin bir sessizlik oldu—onurlu bir başlangıcın sessizliği.

O gece baba ve oğul Boğaz kıyısında yürüdüler. Kar taneleri yine suya düşüyordu; ama bu kez hava soğuk değil, huzurluydu. Rıza bastonuna yaslandı, şehre baktı: “Biliyor musun? Bu ışıkları yıllardır ilk defa bu kadar net görüyorum.” Recep gülümsedi: “Çünkü bu kez yalnız değilsin, baba.” Rıza başını eğdi; elindeki tespihi çevirdi: “Sevda da böyle derdi… Bir insanın yanında biri varsa karanlıktan korkmaz.” Recep gökyüzüne baktı: “Annem haklıymış.”

Altı ay geçti. Bahar kendini hissettirdi. Boğaz kıyısında eskiden harap olan o konak baştan aşağı yenilenmişti. Kapısında yeni tabela: “İnsan Onuru Vakfı — Murat ve Recep Demir.” Avluda beyaz sandalyeler, masa örtüleri, küçük çiçekler… Törende konuşacak kimse ünlü değildi; yan yana oturanlar bir zamanlar unutulmuş yaşlılardı. Kimi bastonla, kimi tekerlekli sandalyeyle… ama hepsi yüzlerinde aynı huzurla binaya bakıyordu. Recep kürsüye çıktı; kelimeleri dikkatle seçti: “Bir insanın onuru, yalnız gençliğinde değil; yaşlandığında da korunmalıdır. Biz bugün burada sadece bir bina değil—bir söz inşa ediyoruz. Kimse bir daha yalnız kalmayacak.” Kalabalıktan hafif bir alkış yükseldi. Rıza, elinde tespihle oğluna baktı; gözleri doldu; dudakları sessizce kıpırdadı: “Sevda… bak oğlun neler yaptı.”

Tören bitince kalabalık dağıldı. Bahçede bir ağacın altında oturdular—yeni dikilmiş genç bir ıhlamur. Rıza gülümsedi: “İlk fidan… tıpkı senin gibi güçlü kökleri olsun.” Recep başını salladı: “Ve her bahar yeniden filizlensin. Tıpkı insanlar gibi.” Kuş sesleri, uzaktan vapur düdükleri… Rıza başını yana çevirip mırıldandı: “Biliyor musun oğlum… ben yıllarca ölümü bekledim. Meğer beklediğim şey yeniden doğmakmış.” Recep gözlerini yere indirdi: “Ben de yıllarca nefes aldım… ama yaşamıyordum. Baba, o gece seni bulmasaydım kim bilir…”

İkisi sustu. Sonra Rıza elindeki tespihi Recep’in avcuna bıraktı: “Bu artık senin. Bir gün başkasına verirsin… o da birini bulsun.” Recep parmaklarının arasında o kahverengi taşları sıktı. İmamedeki yazı hâlâ oradaydı: “S ve M 1981.” Ama yanına küçük bir kazıma daha eklenmişti: “ARV 2025.” Rıza tebessüm etti: “Böyle tamamlanmış oldu.” Güneş Boğaz’ın üzerine inerken binanın ışıkları birer birer yandı. Bahçedeki yaşlılardan biri piyano çalmaya başladı; diğerleri hafifçe eşlik etti. Gülüşmeler, çay kokusu, huzur… Artık o bina bir sığınak değil, ikinci şansların evi olmuştu.

Ve bütün bunların başlangıcı, bir kış gecesi çamurlu karın içinde, çöplerin arasında diz çökmüş bir adamın avucunda parlayan bir tespihin sessiz tanıklığıydı. Çünkü bazen bir tespih, bir söz ya da bir hikâye—birinin hayatını değiştirir. Dinlediğiniz için teşekkürler.