
Levent’in sabah sisi cam cepheli plazaların üzerine gri bir örtü gibi çökmüştü. Saat yedi; kornalar, kahve kokusu ve telaşlı adımlar arasında tek sessizlik temizlik ekibindeydi. Demiroğlu Plaza’nın en görünmez insanı olan kapıcı Rukiye ellik, mavi üniforması, yıpranmış süpürgesi ve kovasıyla arka kapıdan içeri girdi. O, her şeyi parlatan dünyada parlatan kişiydi ama kimse yüzüne bakmazdı; ne müdür, ne sekreter, ne güvenlik. Bina eşyasıymış gibi, canlı değilmiş gibi. Oysa Rukiye gözleriyle insanları okurdu; kim yüzünü yıkamadan gelmiş, kim gizli ağlamış, kim patrona yaranmak için gülümsemiş… Fark ederdi. Yorum yapmazdı. Çünkü yıllar önce başkasının acısına karışıp kendi hayatını kaybetmeyi tatmış; şimdi sessizliği kalkanı yapmıştı.
Aynı sabah plazanın en üst katında, 42 yaşındaki teknoloji holdingi sahibi Tarık Demiroğlu ekrana kilitlenmişti. Odada klimanın uğultusu dışında ses yoktu. Ekranda “Lale Demiroğlu psikolojik değerlendirme sonucu” başlıklı bir e-posta açıktı: travma sonrası içe kapanma, uyaran reddi, iletişim kopukluğu, ileri düzey destek önerilir… Son iki ayda altı farklı uzmandan aynı cümleler. Eşi Nihan trafik kazasında öldüğünden beri altı yaşındaki Lale suskundu: ağlamıyor, konuşmuyor, gülmüyordu; karanlık köşelere saklanıyor, oyuncaklarına sırt çeviriyordu. Asistan kapıdan uzandı: “Kahveniz hazır, okul kayıt yenileme formu…” Tarık, “Okula dönmüyor, şimdilik evde,” dedi; konu kapandı. O sırada Lale üst kattaki odasında, pencere kenarında siyah pastel kalemle defterine dairelerden tünellere dönüşen karanlık çizgiler çekiyordu. Hemşire bakıcı uzandı: “Biraz dışarı çıkmak ister misin?” El uzatılınca Lale çığlık attı, kalem yere düştü. Tarık koştu, bakıcı geri çekildi: “Dokunmama bile izin vermiyor.” Bu, iki haftada ayrılan üçüncü bakıcıydı.
O gece masada karşısında boş sandalye, yanında sessiz çocuk; televizyon kapalı, sadece çatal sesi. Lale kaşığı bırakıp kalktı, odasına sessizce gitti. Tarık “İyi geceler” bile duymamıştı ondan haftalardır. Ertesi sabah Lale’yi de alıp ofise götürdü; 20. katta oyuncaklar, defterler, kitaplarla özel oda hazırlatmıştı ama Lale hepsini yok sayıp pencereye yürüdü, aşağı baktı ve yere oturdu. Aşağıda Rukiye mermer zemini siliyordu. Asansör kapıları, ayakkabı sesleri, paspasın neredeyse duyulmayan hışırtısı… Rukiye camın ardında ufak bir gölge gördü; oyuncaksız, boş bakışlı küçük bir kız. Elindeki bezi durdurdu; birini hatırlamış gibi.
Tarık ofiste ilanı açtı: “Çocuk bakımı tecrübeli, sakin mizaçlı kadın; travma deneyimi tercih. Maaş 250.000, hemen.” Para da ajanslar da yetmiyordu; son altı haftada altı kişi denenmiş, üç-dört gün dayanamamıştı. Kimi “Bir bakışı içimi korkuyla dolduruyor,” demişti. Kriz çözebilen Tarık, bir çocuğun sessizliğini kıramıyordu.
O sırada alt katta Rukiye ofis mutfağında çay makinesi temizliyor, rutinini takip ediyordu. “Dikkatli ol Rukiye, karışma, işini yap,” diyen iç sesiyle. Derken koridorda küçük ayak sesleri: Lale babasının katından iniyordu; pembe elbise, dağınık saç. Güvenlik peşine düştü: “Lale Hanım, yukarı dönelim isterseniz.” Cevap yok, gözler boş. Lale bir anda çömeldi, başını dizlerinin arasına aldı. Güvenlik ne yapacağını bilemedi. Rukiye yumuşakça: “Bir dakika evladım, bekle,” dedi. “Bir şey yapmıyorum; sadece bekliyorum.” Cebinden küçük bir kâğıt, bir kalem; bir şeyler karaladı ve kızın önüne bıraktı: küçük bir ayı çizimi. Lale başını kaldırmadı ama o nasırlı, sabun kokulu elleri gördü. Rukiye konuşmadı. Güvenlik de bozmadı. Görünmez bir dil kuruldu. Kız ayağa kalktı, kâğıdı alıp asansöre yürüdü. Rukiye başını eğip arabasını itti.
Tarık, “Denediğimiz her yöntem sonuçsuz,” diye psikologla konuşuyordu: oyun, müzik, destek köpeği… “Bazı çocuklar travmayı zamanla, bazıları da sessizlikle taşır. Önce güven…” Tarık, “Ben bile babası olduğuma inandıramıyorum,” dedi; telefonu kapadı. Güvenlik mesajı: “Kızınız kısa süreli alt kata indi, şu an odasında.” Kamerayı açtı. Mavi üniformalı bir kadın, yerde oturan küçük kızın yanında; kadın konuşmadan duruyor. Geri sardı, tekrar izledi: yüz net değil ama hareketlerinde tuhaf bir huzur. “Kim bu kadın?”
Akşam Rukiye vardiyasını bitirdi; aynada mor halkalar, beyazlaşan dipler. Ama yorgunluğu farklıydı: sanki birine dokunmuş ve o temas eli üzerinde kalmış gibiydi. Kapıcı dairesinde eski bir kutu: kumaş parçaları, renkli iplikler, minik düğmeler ve yarım kalmış bir oyuncak ayı. Elini kumaşa koyup geri çekti. “Yapma Rukiye; burası iş yeri, karışma.” Ama içindeki anne sesi: “Bir çocuk ağlıyorsa sen duyarsın.”
Ertesi sabah Lale daha erken geldi; odada durdu, koridora çıktı, merdivenleri indi. Alt katta Rukiye yine görevdeydi. Lale sessizce yaklaşıp yanında durdu; Rukiye dönmedi. Sessizlik… Sonra Rukiye çömeldi, mermeri silerken cebinden küçük el yapımı bir ayı çıkardı. Kumaşı eski ama tertemiz, bir kulağı diğerinden küçük. Ayıyı yere koydu, ses etmedi. Lale göz ucuyla baktı, diz çöktü, ayıya dokundu. Ağzından ilk kez neredeyse duyulmaz bir “hı” nefesi çıktı. Rukiye başını kaldırmadan gülümsedi. Birkaç dakika sonra Lale ayıyı alıp asansöre bindi. Rukiye elini kalbine koyup fısıldadı: “Demek ki bazen konuşmadan da anlaşılır.”
Tarık’ın ekranında bu kez kadının yüzü daha netti: lacivert başörtüsü altından çizgili bir yüz; Rukiye ellik. “Neden Lale onun yanına gidiyor ve ondan korkmuyor?” O gece Lale’yi yatırırken Tarık el yapımı ayıyı fark etti: “Bunu nereden buldun?” Cevap yok; Lale yüzünü ayıya gömdü, sabun ve deterjan kokusu Tarık’ın boğazını düğümledi. Ertesi sabah kahvaltıda, “Bugün yine benimle gelmek ister misin?” diye sordu; Lale yavaşça başını salladı—iki aydır ilk tepkisi.
Levent’te yağmur bulutları; cam yüzeyden süzülen damlalar. Rukiye erkenden lobide, küçük radyosu kısık türkü çalıyor. Sekiz buçuğa doğru asansör açıldı; güvenlik başıyla selam verdi, ardından Lale yamuk kulaklı ayısıyla girdi. Artık korkmuyor, adımları yavaş ama kararlı. Rukiye paspası kenara bıraktı; göz göze geldiler. Lale sessizce gülümsedi, yere oturup ayıyı dizine koydu. Rukiye de yanına oturdu—sözsüz.
Bir süre sonra Rukiye cebinden plastik bir şişe kapağı çıkarıp yere minik bir daire çizdi: “Bu kapağın bir hikâyesi var,” dedi alçak sesle. “Bir zamanlar bir şişeye aitti; rüzgârla yuvarlandı, koca bir yolculuğa çıktı; şimdi burada kendi dünyası var.” Lale dikkatle dinledi, parmaklarıyla kapağı çevirdi. Rukiye’nin içinden sıcak bir dalga geçti: merakla bakan çocuk gözleri… yıllar sonra ilk kez.
Tarık güvenlik raporunda “her sabah kısa süre alt kata iniş” notunu gördü; kamerada Rukiye’nin kapağıyla bir şey anlattığını izledi. “Altı terapist başaramadı; bu kadın kim?” Akşam Lale resim çiziyordu: başörtülü bir figür, yanında küçük bir ayı; diğer figürün elinde kalp şekilli bir şey. “Bu kim?” “Rukiye,” diye fısıldadı Lale; “O beni dinliyor.” Tarık personel listesinde Rukiye’yi buldu: taşeron temizlik, 7 aydır, izin talebi yok, ifadesiz bir fotoğrafta bile bir ağırlık, bir sükûnet.
Ertesi sabah Rukiye kahve artıklarını boşaltırken Tarık içeri girdi. “Dün kızımla biraz ilgilenmişsiniz.” “İlgilenmek sayılmaz beyim; o geldi, ben işimi yapıyordum.” “Korkmadı sizden.” “Korkması için sebep vermedim ki.” “Yarın da burada olacak mısınız?” “Her gün; altıdan üçe.”
O günden sonra Lale öğle aralarında kafenin köşesindeki masaya indi; Rukiye’nin mola masası artık buluşma yerleriydi. Rukiye plastik kapaklarla, tahta kaşıklarla kısa hikâyeler anlatıyordu: bir kaplumbağa, bir rüzgâr, sessiz bir yıldız… Lale dinlerken yüzündeki boşluk yerini meraka bırakıyordu. Garson Zehra fark etti: “Her gün geliyor, sessiz ama sevimli.” Rukiye içinden “Sessizlik bazen en güzel dildir,” dedi.
Tarık yeni kayıtta Lale’nin güldüğünü görünce boğazı düğümlendi: “Kızım gülüyor.” O akşam Lale sofrada sessizdi ama kaşığını bırakmadı, başını kaldırdı: “Rukiye güzel hikâyeler anlatıyor.” “Ne anlatıyor?” “Bir şişe kapağının yolculuğunu.”
Ertesi gün gri yağmur; Rukiye paspasları değiştirip uyarı tabelası çekiyor. Saat 9.30; Lale ayısıyla geldi, kafe köşesine geçti, sandalyeye değil, yere. Zehra tarçınlı sütü sessizce bıraktı. Rukiye sütü usulca itti. Lale kokladı, iki küçük yudum aldı. Sessizliği örtü gibi seren Rukiye bu kez kapağı Lale’nin avcuna verdi: “Bugün kapak değil, kapının hikâyesini anlatacağım.” Kapak zemine hafifçe vurdu: tak tak. “Bazı kapılar biz açmadan açılır; biri içeriden bekliyordur.” Söz orada asılı kaldı. Lale’nin alt dudağı titredi, ayıyı göğsüne bastı; yanaklarından iki ağır çizgi. Aylar sonra görülen en insani kırılış: sessiz bir ağlayış. Rukiye uzanmadı; dokunmanın her zaman doğru olmadığını biliyordu. Bardağı yaklaştırdı: “Devam etmek zorunda değilsin. Bekleyebiliriz.” Lale fısıldadı: “Annem kapıdan hiç dönmedi.” Rukiye’nin boğazı düğümlendi: “Biliyorum,” dedi, sonra sustu.
Aynı dakikalarda Tarık ekran başında bir ileri bir geri sarıyor, ses olmasa da görüntüden anlam çıkarmaya çalışıyordu. İlk refleksi kapıya koşmak olsa da durdu; aşağı inse anı bozacağını hissetti. “Ne yapıyor o kadın?” Cevap kendiliğinden: “Hiçbir şey; sadece yanında.”
Öğleden sonra Tarık güvenlikten Rukiye’nin kartını istedi; vardiya saatleri, taşeron adı, eski tarihli bir fotoğraf dışında bilgi yoktu. İK’ye ulaşınca “7 aydır bizde, hiç talebi olmadı” yanıtını aldı. Bir çekinceyle “Öğle aralarında arşiv yanı rafı düzenliyor; çocuk kitapları alıp geri bırakıyor,” dediler. Tarık şaşırdı: “Bizde kütüphane yok…” O gün ilk kez Rukiye ile bilinçli konuşmak istedi. Kafede Lale pastel kalemle çiziyor, Rukiye masanın kenarında ayaktaydı. “Merhaba Rukiye Hanım.” “Beyefendi.” “Kızım sizin yanınızda daha sakin.” “Ben bir şey yapmıyorum; sadece bekliyorum.” “Bir de anlatıyorsunuz.” “Uzun cümleler değil; kısa hikâyeler.” “Bugün ağladı mı?” “Evet, ama ilk defa bağırmadan.” “Bu iyi mi?” “İyi; bedenin sesi yerini buluyor.” Tarık minnettardı ama kelime boğazında kaldı: “Bir şeye ihtiyacınız olursa…” “Sağ olun, bir şeye ihtiyacım yok.”
Akşam Lale: “Rukiye kapıları anlattı.” “Hangi kapıları?” “Açılınca biri bekliyormuş gibi olan kapıları.” Tarık, Rukiye’nin sözlerinin Lale’de bıraktığı yankıyı gördü. Gece kayıtları izledi; Rukiye’nin yüzündeki çizgiler, Lale’nin sakinleşen nefesi… İçinde bir karar şekillendi: Rukiye’ye yük olmadan gerçeği bilmek—profesyonel değil, bir babanın ihtiyacı. “Rukiye önceki iş deneyimleri—yasal çerçevede” diye not yazdı; sonra taslağı kapattı. Zorla öğrenmek kırılgan dengeyi bozardı.
Ertesi sabah lobide döner kapının şeffaf kanatlarını temizleyen Rukiye’ye: “Dün için teşekkür ederim.” Rukiye bakışla “Ne için?” dedi. “Onun yanında olduğunuz için.” “Çocuklar bazen bir yetişkinin sustuğunu görmek ister; ben sustum, o konuştu.”
Öğlene doğru Lale ayıyı Rukiye’ye uzattı: “Sen tutmak ister misin?” Rukiye ayıyı kucağına aldı; gözleri doldu ama tuttu: “Biraz da o dinlensin.” Bu küçük jest yıllardır taş gibi duran bir şeyi yerinden oynattı: kalbinin içinde paslı bir kapı. O kapının arkasında Efe vardı—7 yaşında, çilli yanaklı, “Anne, hikâye anlat,” diyen çocuk. Bir gecenin duman kokusu, cam çatlaması, çığlıklar… O gün Rukiye öğretmendi; küçük dairede priz kıvılcımı perdeyi yakmış, yangın her yeri sarmış; kendini dışarı atmış ama Efe’ye ulaşamamıştı. Ambulans, hastane, suskunluk… Okulun önünden bile geçmemiş; konuşmayı bırakmış; yıllar sonra temizlik işlerine girmiş; sessizlik sığınağı olmuştu. O sabah plazaya girerken Efe’nin gülüşü kulağında çınladı: “Anne, hikâye anlat.” Belki Lale’nin gülüşünde o sesin yankısı vardı.
Saat 11.00’de İK’dan Aylin dosya uzattı: Rukiye ellik—eski meslek sınıf öğretmeni (1990–1999), İstanbul Kartal İlköğretim; 1999 sonrası sigorta kaydı yok; adres değişiklikleri bilinmiyor. Ekli küçük gazete kupürü: “Kartal’da apartman yangını; bir çocuk yaşamını yitirdi.” Fotoğrafta genç bir kadın battaniyeye sarılı ambulans önünde; yüzü is içinde ama gözler aynı: bugünkü Rukiye’nin gözleri. Tarık dosyayı kapattı: hayranlık ve suçluluk—yıllarca fark edilmemiş bir kadın şimdi kızını hayata döndürüyordu.
Öğleden sonra kafe: Lale izliyor, Rukiye masaları siliyor. Lale sordu: “Senin çocuğun var mıydı Rukiye?” Bez yere düştü. “Vardı.” “Şimdi nerede?” Uzun sessizlik; sonra çok alçak bir ses: “Artık gökyüzünde.” Lale’nin gözleri doldu: “Benim annemdi.” İkisi de sustu; bu kez acıtmayan, paylaşılan, dayanılır bir sessizlikti. Rukiye oturup dizlerini kavradı: “Ben de senin yaşındayken annemi kaybettim. Sonra oğlumu.” Lale şaşkın: “İki kere mi?” “Evet. Ama hâlâ buradayım.” “Nasıl dayanıyorsun?” “Dayanmıyorum; anıları taşıyorum. Düşürmemeye çalışıyorum.” Sonra Lale’nin saçlarını düzeltti—Lale ilk kez dokunulmasına izin verdi. Tarık ekran başında nefes alamadı; kızının başına dokunuluyor ve izin veriyor. O an telefon: Uyum biriminden Erhan: “Temizlik şirketinden resmi uyarı; görev tanımını aşan davranışlar; yöneticilerin özel alanlarında çocukla temas etik değil.” Tarık ayağa fırladı: “Etik mi? O kadın kızımı hayata döndürdü.” “Anlıyorum beyefendi, ama sözleşme onların; şikâyette şirket de siz de sorumlu olabilirsiniz.”
Ertesi sabah vardiyasını bitirip soyunma odasına inen Rukiye kapıyı kapatırken Tarık kahverengi zarfla geldi. “Temizlik firması uyarı gönderdi; sizi görevden almak istiyorlar.” Rukiye soldu ama panik yok; derin nefes: “Bunu bekliyordum.” “İzin vermeyeceğim.” “Beyim, bazen izin vermemekle bile kırarsınız bir şeyi. Kızınız bana güveniyor; düzenini bozmayalım.” “Ne yapmamı istersiniz?” “Hiçbir şey. Sadece onun yanında olun. Ben görünmez olmayı bilirim.” Kapıdan çıkmadan döndü: “O ayıyı Efe için dikmiştim; artık Lale’nin olsun.” Gitti. Tarık hiçbir toplantıya katılmadı; “Ben görünmez olmayı bilirim” sözü zihninde yankılandı. Bir insan niye kendini görünmez ediyordu? Belki dünya onu görmeyi bırakınca insan kendi yokluğuna alışıyordu. Ama Tarık buna izin vermeyecekti.
Akşam Lale ayısız geldi. “Rukiye nerede?” “Gitmiş.” “Ne demek gitmiş?” “Bana artık babam anlatacak,” dedi Lale. Tarık diz çöküp göz hizasına indi: “Ne anlatacağım ben?” “Rukiye’nin hikâyelerini; ama önce sen beni dinle.” İki ay sonra ilk kez babasına sarıldı. Tarık anladı: Rukiye gitse bile bıraktığı şey bir insanın eksikliği değil, bir duygunun öğretisiydi.
Ertesi sabah Tarık güvenlik amirini buldu: “Rukiye’nin adresi lazım.” “İş gereği mi?” “Hayır, vicdan gereği.” Navigasyon Kağıthane arka sokaklarına götürdü: Huzur Apartmanı 7; küçük, eski bir bina; paslı bir zil. Kapı açıldı; elinde sabunlu bezle Rukiye. “Size haksızlık edildi,” dedi Tarık. “Ben alışığım; haksızlık sessizliğe benziyor; bir süre sonra duymuyorsunuz bile.” “Hayır; bu sefer öyle değil. Kızım size güveniyor; siz giderseniz o yine susacak.” “Ben bir çocuğun kalbinde yer açtım; o yeri sizin doldurmanız gerek. Benim görevim bitiyor.” Tarık, “O yeri dolduramayacağımı biliyorum, ama sizin de bu kadar kolay vazgeçmenizi anlamıyorum,” dedi. “Vazgeçmiyorum; bazen korumanın tek yolu geri çekilmektir.” Kapı eşiğinde iki yabancı gibi değil, aynı acının iki farklı hâli gibi durdular. Tarık zarf çıkardı: “Temizlik şirketiyle sözleşmeyi iptal ettirdim; yarın itibarıyla artık onlara bağlı değilsiniz. Sizi kendi şirketimde istiyorum.” “Benim işim temizlik, beyim.” “Hayır; siz insan ruhunu temizliyorsunuz.” Rukiye’nin gözlerinden iki damla yaş süzüldü: “Bunları bana en son kim söyledi, biliyor musunuz? Oğlum Efe: ‘Anne, sen insanların kötü gününü temizliyorsun’.” Tarık’ın boğazı düğümlendi: “Lütfen geri dönün.” “Yarın sabah Lale’ye bir veda etmek isterim; sonrası Allah’a kalmış.”
Ertesi gün plazada gergin bir e-posta zinciri: “Temizlik şirketi sözleşmesi iptal edilmiştir; ilgili personel izinsiz girişte güvenlik bilgilendirilecektir.” Tarık imzasının duvara dönüştüğünü görüp dişlerini sıktı. Lale babasının masası önünde oturdu: “Bugün Rukiye gelecek mi?” “Bilmiyorum kızım.” “Bilmiyorsan git ve getir.” “Bazen getirmek kolay değil.” “Benim için kolay; Rukiye’nin evine.” “Adresini nereden biliyorsun?” “Masanda yazıyordu.” Korku ve hayranlık karıştı Tarık’ın içine. “Gittin diyelim, ne diyeceksin?” “Hikâyeni bitirmedin,” diyeceğim.
Öğleden sonra yağmurda Rukiye’nin sokağına vardılar; kapının önünde elinde küçük bir poşetle bekleyen Rukiye vardı; sanki onları bekliyordu. Lale koşup sarıldı: “Bizi neden bırakıyorsun?” “Bırakmıyorum; bazen insanlar büyüyebilsin diye araya mesafe gerekir.” “Ben büyümek istemiyorum; sen gidersen.” Rukiye diz çöktü, göz hizasına geldi: “Ben hep buradayım; beni görmek için sadece gözünü değil, kalbini aç.” Tarık yaklaşıp kararlı bir sesle: “Yarın sabah sizi şirkette görmek istiyorum; bu emir değil, rica.” “Peki Tarık Bey; ama ben hâlâ aynı Rukiye’yim. Ne masa başında otururum, ne kartvizitim olur.” “Siz sadece Rukiye olun; gerisini ben hallederim.”
Ertesi sabah kafenin köşesinde alışılmadık bir sahne: Rukiye mavi üniformasıyla geldi, yanında güvenlik değil, Tarık. “Burası artık sizin köşeniz,” dedi Tarık. “Ne iş?” “Ne derseniz o; ben buna ‘Işık Projesi’ diyorum. Çocukların, çalışanların, büyüklerin nefes alacağı yer. Sizden başkası kuramaz.” Rukiye elini kalbine koydu: “Bir temizlikçiden ışık çıkar mı bilmem…” “Çıkıyor işte; Lale kanıtladı.” Kafe sessizleşti; Lale koşup ayıyı Rukiye’ye uzattı: “Bu bizim projenin maskotu olsun.” Akşam uyum biriminin yeni e-postası: “Rukiye pozisyonu, Holding bünyesinde oluşturulan ‘Işık Projesi Koordinatörlüğü’ne taşınmıştır; faaliyet alanı eğitim ve psikolojik destek.” Erhan istemeyerek yazdı ama kimse sorgulamadı: o kadın plazanın en soğuk köşesine insanlık getirmişti.
Tarık gece camdan şehre baktı; alttaki kafe ışıkları açıktı; Rukiye ve Lale birlikte ayının kulaklarını onarıyor, kız gülüyordu. “Artık hiçbir kural bir kalbin önüne geçemeyecek,” diye fısıldadı. Ama sabah kural yine geldi: e-postalar, toplantı notları, yatırımcı talepleri aynı şeyi söylüyordu: “Işık projesi fazla kişisel; kurumsal sınır dışı riski var.” Uyum: “Üst yönetim toplantı talep etti; konumuz Rukiye.” Bir insanın adı nasıl dosya konusu olurdu?
Toplantı odasında lacivert takımlar, titreyen fincanlar, soğuk cam masada yankılanan cümleler: “İmaj etkilenir; temizlik çalışanını psikolojik destek pozisyonuna getirmek prosedür dışı; basında yanlış yansırsa…” Tarık dinledi, sonra söz aldı: “Yanlış yansıyacak bir şey yok. Kimseyi ‘uzman’ ilan etmedik; Rukiye Hanım sadece çocuklara hikâye anlatıyor.” “Tam da bu, Tarık Bey; şirketler hikâyeyle değil, raporla yönetilir.” Tarık derin nefes aldı: “Bence bazen tam tersi.” Sessizlik.
Cam duvarda yağmur süzülürken aşağıda kafenin köşesinde iki küçük figür: Rukiye ve Lale; kahkaha, yamuk kulaklı ayı… Tarık yansımasına baktı: “İtibar mı? Benim itibarım kızımın gülüşünde.” Toplantı bitince Rukiye’ye indi: “Yarın yatırımcı toplantısı var; Işık Projesi’ni konuşacağım; orada olmanızı istiyorum.” “Ben konuşmayı beceremem.” “Ben de ilk defa bir şey anlatacağım; yalnız kalmak istemem.” Rukiye Lale’ye baktı: “Sen ister misin?” “Evet.”
Ertesi sabah 27. kat toplantı salonu doluydu: yatırımcılar, avukatlar, yönetim kurulu; ekranlarda grafikler; camın ardında gri bir İstanbul sabahı. Tarık başladı: “Bugün bir proje değil, bir duygudan söz edeceğiz. İnsan kaynaklarında küçük bir pilot başlattık: Işık Projesi. Bir çocuğun sessizliğini, bir annenin sabrını gördük; bazen en iyi iletişim sessiz olandır.” Bir yatırımcı: “Duygusal yaklaşımlar iş dünyasında riskli. Rakamlar nerede?” Tarık ekranı açtı: Lale’nin gülümseyen yüzü, yanında Rukiye. “İşte rakam: bu fotoğrafta iki insan var; biri konuşmayı yeniden öğrendi, diğeri susmayı; ikisi de iyileşti.” Arka sıradan soru: “Fikir kimden çıktı?” “Rukiye ellik,” dedi Tarık. Herkes Rukiye’ye baktı. Rukiye kalkmadı, başını eğerek konuştu: “Ben sadece temizlik yapıyordum. Biri ağlıyordu. Yanına oturdum. Sonra sustum. Hepsi bu.” Lale elini kaldırdı: “Hayır—hepsi o değil. Rukiye sadece susmadı; beni duydu ve ben de babamı duydum.” Bir kişi alkışladı, sonra diğeri, derken salon doldu. Erhan başını öne eğdi; bazı yatırımcılar bile gülümsüyordu. Tarık: “Bu proje bir maliyet değil, bir mirastır. Bugün karar veriyoruz: bu ışığı söndürmeyeceğiz.”
Akşam lobide yeni bir tabela: “Işık Projesi—yaşam ve hikâye alanı (Rukiye’nin katkılarıyla).” Kafede Rukiye köşesinde, Lale iki bardak sahlep getirdi. “Bugün hikâye yok mu?” “Bugünlük sen anlat,” dedi Rukiye. Lale fısıldadı: “Bir zamanlar bir kadın varmış; kimsenin görmediği bir yerde temizlik yaparmış. Bir gün bir çocuk ağlamış; kadın konuşmamış, sadece yanında oturmuş; sonra o çocuk gülmeyi hatırlamış.” “Güzel hikâye,” dedi Rukiye; “Adı ne?” “Işık.” Dışarıdan bakan Tarık, “Belki de bütün başarılar bir hikâyeyle başlar,” diye mırıldandı.
Bir yıl geçti. Levent’in sabah ışığı Demiroğlu Plaza camlarına yumuşak vuruyordu. Girişte herkesin gördüğü bir köşe vardı artık: Işık Projesi alanı. Duvarlarda çocuk resimleri; rafta Lale’nin ilk çizimi; kapıdan giren ışık; köşede hâlâ o eski ayı, yamuk kulağıyla gülümser gibiydi. Şirket, birinci yılı için küçük bir tören düzenledi; basın yok, büyük afiş yok; çalışanlar, birkaç çocuk ve sade bir masa. Rukiye lacivert elbisesini giymişti; üzerinde şirket logosu yoktu—çünkü onu hiçbir unvan tanımlayamıyordu. Tarık kısa konuştu: “Bir yıl önce burada beton, cam ve rakamlar vardı; bir kadın sessizliğiyle bu binaya nefes getirdi. Bugün onun sayesinde çocuklar ve yetişkinler birbirini yeniden duyabiliyor.” Alkış. “Sözü uzatmayacağım; çünkü bazen en doğru kelimeler en kısa olanlardır. Rukiye Hanım?”
Rukiye yavaş adımlarla öne çıktı; elinde kâğıt vardı ama bakmadı: “Ben hikâye anlatıcısı değilim. Hayat bazen konuşturmaz; dinlemeyi öğretir. Bir gün bir çocuğu dinledim ve anladım ki insan bazen başkasını kurtarırken kendini de bulur.” Durdu. “Oğlum Efe yıllar önce bir yangında öldü. Uzun zaman konuşmadım ama sonra Lale’yi gördüm ve anladım: bazı yangınlar söndükten çok sonra ışık olur.” Salonda boğazlar düğümlendi; alkış gelmeden önce Lale küçük adımlarla sahneye çıktı, elinde renkli çizgili küçük bir kâğıt: “Bunu sana yaptım,” diye fısıldadı. Kâğıtta iki kişi; ortalarında bir ayı; üstte titrek harflerle: “Benim koruyucum sensin.” Bu kez alkış yürekten koptu. Rukiye gözyaşlarını silip Lale’ye sarıldı. Tarık ayağa kalktı; elleri cebinde, başı hafif eğik—bir CEO değil, sadece bir baba; gözleri dolmuştu.
Törenden sonra kalabalık dağıldı. Rukiye bardakları topluyordu—alışkanlıkla ama bu kez görev gibi değil, huzurla. Tarık yanına geldi: “Bugün çok güzeldi.” “Bazen hikâye anlatırsın, dinleyen olmaz; bazen de bir kelime bin kişiyi susturur,” dedi Rukiye. “Ben de bir yılda şunu öğrendim: bir şirkette en değerli şey tabeladaki isim değil, insanların birbirine bakışıdır.” “Artık herkes birbirine bakıyor; demek ki proje işe yaradı.”
Lale koştu: “Bir fikrim var! Yeni bir köşe yapalım; adı ‘Yarın Köşesi’ olsun. Herkes bir cümle yazsın, ne kadar küçük olursa olsun; umutla bitsin.” Rukiye saçlarını okşadı: “Güzel fikir; çünkü hiçbir hikâye bugünle bitmez.” Tarık: “Onu seninle birlikte kuralım; bir şartım var: her kartta bir çocuk çizimi olsun.” “Anlaştık,” dedi Lale.
Birkaç hafta sonra cam duvarın yanında küçük bir pano doldu; üzerinde yüzlerce kart: “Bir gün ben de öğretmen olacağım.” “Oğlumla yeniden konuşabildim.” “Patronum bana ilk kez teşekkür etti.” Ve en üstte renkli kalemle tek cümle: “Işık asla sönmez.” Rukiye her sabah o köşeden geçerken kartlara hafifçe dokunup gülümseyerek işe başlıyordu. Artık bir unvanı, bordrosu ya da amiri olmasa da bir yeri vardı—ve o yer binadaki herkesin kalbine değiyordu.
Akşam gün batarken Tarık ofisten çıktı; kafe ışıkları yine açıktı. İçeride Rukiye ve Lale masada, yeni kartlar yazıyorlardı. Tarık “Bazen en büyük devrim sessiz olandır,” diye mırıldandı. Bir süre daha baktı ve ışıkları kapatmadan çıktı; çünkü artık biliyordu: ışık kimseye ait değil—sadece paylaşılır. Bazen bir hikâye kimsenin fark etmediği bir köşede başlar: bir temizlik arabasının sesiyle, bir çocuğun sessizliğiyle, bir babanın geç fark ettiği sevgiyle. Ama sonunda hep aynı yere varır: ışığa. İnsanın en büyük gücü konuşmakta değil, bir başkasını gerçekten duyabilmektedir.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





