Mısır’dan Dönen Saltanat: Fuat Paşa’nın Yükselişi, Tuna’nın Nizamı ve Girit’in Uzun İmtihanı
5 Haziran 1866 sabahını, sarayın taş zemininde duyulan ayak sesinden hatırlarım.
Sanki her adım, bir kararın mühür yerine geçen sesi gibiydi.
Babıâli’ye bakan koridorlarda rüzgâr yoktu; ama insanın içine işleyen bir serinlik vardı.
O gün, herkesin dili daha kısa, bakışı daha dikkatliydi.
Ben o vakitler, kalem odasında yazıya yardım eden, duyduğunu içine atan bir kâtip idim.
Büyük sözler söylemez, büyük işlere karışmazdık.
Lâkin bazen, büyük işlerin gölgesi en sessiz yere düşerdi.
Kapı açıldı.
Sadrazam Fuat Paşa’nın yüzünü gördüm.
İnsanın yüzü vardır; bir de yüzünün altında taşıdığı yük…
Fuat Paşa, o yükü yıllardır sakince taşımış bir adamdı.
O sabah, yük daha ağır görünüyordu.
Bir müddet sonra fısıltı dolaştı: Padişah Hazretleri, sadrazamı azletmişti.
Yerine Meclis-i Vâlâ reisi Mütercim Rüştü Paşa sadarete getirilecekti.
Seraskerliğe ise Rıza Paşa tayin olunmuştu.
İşte o an, insanın aklı geri yürür.
“Burası nasıl buraya geldi?” diye sorar.
Ben de o sabahın sessizliğinde, hafızamı geriye sardım.
Her şey, Mısır yolculuğunda başlayan bir yakınlıkla; payitahta dönünce hızla değişen bir düzenle başlamıştı.
Sultan Abdülaziz Han’ın Mısır seyahati, yalnız bir seyahat değildi.
Sarayın gözleri, devletin gönlü, askerî ve mülkî erkânın bütün beklentileri o yola bağlanmıştı.
O günler, dışarıdan bakana bir ihtişam gibi görünür.
Oysa iç tarafında, ince hesaplar, ölçülü sözler, yerini kollayan suskunluklar vardı.
O seyahat sırasında Fuat Paşa, padişahın gözüne girmişti.
Bunu ilk fark edenler, çoğu zaman kalem erbabı değil; koridorların dilini bilen yaşlı odacılar olur.
“Paşa’nın yıldızı yükseliyor,” derlerdi.
Ben o sözün manasını, 1 Haziran 1863’te anladım.
Sadrazam Yusuf Kamil Paşa’nın yerine Fuat Paşa sadarete getirildi.
O gün, Babıâli’de kâğıtların sesi bile değişti.
Fuat Paşa sadrazam olduğunda, Seraskerdi.
Aynı zamanda Yaver-i Ekrem idi.
Bu iki paye, bir insana hem kuvvet hem mesuliyet getirir.
İmtiyazlı görünür; ama o imtiyazın altında, devlete karşı ağır bir borç taşınır.
Fuat Paşa’nın sadaretinin ilk günlerinde Prizren taraflarında vukua gelen karışıklıkları Niş Valisi Mithat Paşa bertaraf etmişti.
Bu haber payitahta geldiğinde, Fuat Paşa’nın yüzünde bir anlık memnuniyet gördüğümü sanırım.
Memnuniyet, bir zafer sevinci değil; işleyen bir düzenin huzuruydu.
Zira sadrazamın zihninde Balkanlar vardı.
Balkanların ıslahı ve asayişi…
Devlet-i Aliyye, türlü çareler arıyordu.
Fuat Paşa, meseleyi yalnız kâğıt üstünde görmezdi.
Bir hadise çıktığında, o hadiseyi bir işaret gibi okurdu.
“Bu, daha büyüğünün habercisi olabilir,” der gibi bakardı.
Ve nihayet, Prizren’de maharetini göstermiş olan Mithat Paşa’nın uygulamaya koyduğu sistemi incelemeye karar verdi.
1864’te Mithat Paşa İstanbul’a davet edildi.
Babıâli’nin avlusunda onu ilk gördüğüm günü unutmam.
Yürüyüşü telaşlı değildi; ama aceleye gelmez bir kararlılığı vardı.
Her paşa gibi heybet taşırdı; fakat heybetini bağırarak değil, susarak taşırdı.
Görüşmeler yapıldı.
Kâğıtlar düzenlendi.
Sözler ölçüldü.
Neticede şu kararlar alındı:
Vidin, Silistre ve Niş eyaletleri birleştirilerek Tuna Vilayeti kurulacaktı.
Bu yeni vilayet için hususi bir nizamname hazırlanacaktı.
Nizamname tatbikinde görülecek noksanlar düzeltilip, tüm eyaletlerde uygulanmaya konacaktı.
Ve teşkil edilen yeni vilayetin valiliğine Mithat Paşa atanacaktı.
O kararların satırlarını temize çekerken, elimdeki kalem ağırlaşmıştı.
Bazen insan bilir: Yazdığı satır, yalnız bugünü değil yarını da taşır.
Mithat Paşa, vazifesinin başına geçer geçmez ıslaha girişti.
Halktan çıkardığı temsilcilerle halkın sorunlarını bizzat müşahede etti.
“İşitmek başka, görmek başkadır,” derdi büyüklerimiz.
O, görmeyi tercih etmişti.
Kısa sürede Tuna vilayeti sınırlarında ticaret canlandı.
Sıkıntıya girmiş tarım müessesesi ayağa kaldırıldı.
Otoritesizlik sorunu çözüldü.
Vergilerin düzenli toplanması sağlandı.
Sonra birbiri ardına yeni işler kuruldu:
Menafi sandığı… bir nevi banka.
Tuna Ticaret Vapurları Şirketi.
Araba ile nakliyat şirketi.
Teknik tedrisatın başlangıcı olarak Islahhane.
Fabrikalar, hastaneler, hapishane binaları, hükümet daireleri…
İnşa edilen taş binalar, yalnız bina değildi.
Bir idarenin kendine güvenmesiydi.
Mithat Paşa’nın üç buçuk yıl süren valiliği sırasında Tuna vilayeti görülmemiş şekilde kalkındı.
Tensikat-ı Cedide Mülkiye adı altında neşredilen kanunun ilk tatbikatı parlak olmuştu.
Biz kalem ehli, o parlaklığı rakamlardan önce insanların yüzünde görürdük.
Bir beldede asayiş varsa, kapılar daha az sert kapanır.
Bir beldede düzen varsa, pazarda söz daha az yükselir.
Lâkin devletin işi bir cephede düzelirken, öte tarafta yeni bir düğüm bağlanır.
Babıâli, Eflak ve Boğdan’dan gelen ısrarlı taleplerle karşı karşıyaydı.
Eflak ve Boğdan halkları ve yöneticileri, kendilerinin “Rumen milleti” olarak adlandırılmasını istiyorlardı.
Osmanlı’nın o zamana kadar uyguladığı oyalama siyaseti artık netice vermiyordu.
Payitahtta herkes biliyordu:
Eski politikada ısrar, bölgede hâkimiyet açısından sıkıntı doğurabilirdi.
Babıâli, meselenin en uygun çözümü için bir konferans tertibini münasip buldu.
28 Haziran 1864’te İstanbul’da bir konferans düzenlendi.
Fransa, İngiltere, Avusturya, Prusya, Rusya ve İtalya delegeleri katıldı.
Protokol imzalandı.
Bu protokolde, adı Romanya olacak birleşik Eflak ve Boğdan Beyliği’nin Osmanlı’ya bağlı kalacağı, beylik yönetiminin şekli ve biçimi gibi konular teferruatıyla yer aldı.
Romanya’nın ilk hükümdarı Prens Kuza, bu protokol sonrası göreve başladı.
Fakat Kuza’nın idaresi, zamanla diktatoryal bir şekle büründü.
Romanya’yı hem Rus hem de Osmanlı nüfuzundan kurtarmaya dönük girişimleri, tahtının ömrünü kısa etti.
23 Şubat 1866’da, Romanu gazetesi sahibi ve aynı zamanda bir milletvekili olan Rosetti önderliğinde bir ihtilal patlak verdi.
Bu ihtilalin neticesinde Prens Kuza tahtından çekilmek durumunda kaldı.
Onun yerine 10 Nisan 1866’da Prusya hanedanından Prens Charles tahta çıktı.
Hükümdar olunca “Birinci Karol” adını aldı.
Osmanlı hükümeti, bu yeni prensi başa geçişin bir oldu-bittiye gelmesine rağmen, bazı iç sorunlarından dolayı mecburen yayınladığı bir fermanla tanıdığını bildirdi.
Fermanın satırlarında devletin ölçüsü vardı.
Kabul için bazı maddeler zikredilmişti:
Romanya prensliği ordu mevcudu 30.000 kişiyle sınırlı olacaktı.
Dış işlerinde Romanya tümüyle İstanbul’a bağlı kalacaktı.
Prenslik, Birinci Karol’un hanedanına ait olacaktı.
Birinci Karol bu fermandan memnun oldu.
Bir müddet sonra İstanbul’a gelerek Sultan Abdülaziz’i bizzat ziyaret etti ve tabiiyetini bildirdi.
O ziyaretin dili, yalnız nezaket değildi; devletler arasında kurulan ince bir dengenin ifadesiydi.
Bu sırada Mısır’da başka bir arzu büyüyordu.
Mısır Valisi İsmail Paşa, Sultan Abdülaziz’in Mısır seyahati boyunca padişaha iyi görünmek için elinden geleni yapmış, bu amacına da muvaffak olmuştu.
Elbette bunun maksadı vardı.
Mısır valiliğinin Kavalalı hanedanının en yaşlısına değil, babadan oğula geçmesini temin etmek istiyordu.
İsmail Paşa, padişahın ve hükümetin kalbini kazandıktan sonra, usulünde yapılmasını istediği değişikliği İstanbul’a bildirdi.
Sultan Abdülaziz Han, bu isteği reddetmesi hâlinde Mısır valisinin isyan edip meseleye İngiliz ve Fransızların müdahil olmasından endişe ediyordu.
Devlet aklı bazen iki uç arasında yürür: Birini reddetsen bir fitne, kabul etsen başka bir kırgınlık…
Bu sebeple yeni bir sorun çıkmaması için İsmail Paşa’nın isteğini kabul etti.
28 Mayıs 1866’da yayınlanan fermanla yeni Mısır veraset sistemi resmiyet kazandı.
Fakat padişah bir noktayı atlamıştı.
İsmail Paşa isyan etmesin diye kabul edilen bu değişiklik, şimdi de Mehmet Ali Paşa ailesinin diğer fertleri arasında hoşnutsuzluk doğurmuştu.
Meclis-i Hazain reisi bulunan Kavalalı hanedanından Mustafa Fazıl Paşa’nın başını çektiği bir grup, kararı protesto etti.
Ve Abdülaziz Han’a muhalefet etmeye başladı.
Kalem odasında bu isim fısıldandığında, bazıları gözünü yere indirirdi.
Çünkü muhalefetin adı bile insanın omzuna yük olur.
Mustafa Fazıl Paşa’nın sonraları Sultan Abdülaziz aleyhinde faaliyet gösteren Yeni Osmanlıların hamilerinden olacağı konuşulurdu.
Bu, o günlerde bir fısıltıydı; fakat fısıltılar da tarihin ilk adımıdır.
Veraset fermanıyla birlikte İsmail Paşa resmen “Hıdiv” oldu.
Bu unvan daha önce gayri resmî kullanılırken artık resmiyet kazanmıştı.
Öte yandan Hıdiv’in sonu gelmez ihtirası, sadrazam Fuat Paşa’nın hoşuna gitmiyordu.
Fuat Paşa, hareketleri dikkatle takip ediyordu.
Üst üste elde edilen imtiyazların devletin yüksek menfaatlerine zarar vereceğini düşünüyordu.
Tam bu sırada padişahın Hıdiv’in kızı Tevhid Hanım’la evliliği gündeme geldi.
Sarayda bu mevzu konuşulduğunda, konuşanlar cümlelerini yarıda keserdi.
Çünkü hânedan bahsinde kelime, bıçak gibidir; yanlış yere dokunursa iz bırakır.
Fuat Paşa, bu evliliğin İsmail Paşa’ya çok daha büyük imtiyazlar kazandıracağını düşündü.
Şiddetle karşı çıktı.
Neticede padişah evlilikten vazgeçmişse de, Fuat Paşa’nın davranış ve söyleyiş biçiminden ciddi manada rahatsız olmuştu.
Sadrazamın kendisine karşı hürmetsizce davrandığını bahane ederek 5 Haziran 1866’da onu azletti.
İşte benim başta anlattığım sabah, buydu.
Fuat Paşa’nın yüzünde, bir devrin kapanışını gördüm.
Bazı insanlar makamdan inerken ses çıkarmaz.
Ama sessizlikleri, insanın kulağında uzun kalır.
Osmanlı’da bu gelişmeler yaşanırken, Rusya’da panslavist politikalar hız kesmeden devam ediyordu.
Bu politikaların bir tesiri olarak Bulgaristan bölgesinde yerli halk isyan etti.
Bazı asi çetelerin isyanı alevlendirmek için çalıştığı haberleri geldi.
Bu haber, payitahta ulaşır ulaşmaz, Mithat Paşa’ya isyanı kontrol altında tutarak bastırması bildirildi.
Emir gelince, Mithat Paşa derhal isyanın çıkış yeri olan Zoviya’ya gitti.
Aynı zamanda Tırnova’da birlik yerleştirdi.
Halkı korku içinde bulan Mithat Paşa, asayişi sağlamak üzere askerlerine emir verdi.
İsyanı körükleyen çeteler birer birer çökertildi.
Eşkıyalar yakalandı; fitnenin önü kesildi.
Sonrasında bir emir yayınlayarak vilayet halkının silah taşımasını yasak etti.
Asayiş sağlandıktan sonra, isyanın elebaşlarının yargılanması için Tırnova’da mahkeme kuruldu.
Bu mahkemede idam, hapis, kürek gibi cezalar verildi.
Mahkeme, dinine ve ırkına bakılmaksızın, suçun ağırlığına göre hüküm veriyordu.
Bu usul, vilayet halkı üzerinde tesir etti.
İsyana hazırlanma niyetinde olan birçok köy ve kasaba, Tırnova’da kurulan mahkemenin ciddiyetini görüp vazgeçti.
Böylece Mithat Paşa, bir kez daha kendisine verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirerek Babıâli nezdindeki yerini pekiştirmiş oldu.
Devlet, asayiş ister.
Asayiş de yalnız silahla değil; adaletin kararlılığıyla sağlanır.
Ben bu satırları yazarken bile, “düzen” kelimesinin bir devleti ayakta tutan direk olduğunu hissederim.
Bulgaristan’daki hareketlerin bir benzeri de Girit’te yaşanıyordu.
Girit’te isyan etmek için bahane arayan Rum asi çeteleri, Vali İsmail Paşa’nın adaletsiz davrandığı gerekçesiyle İstanbul’a şikâyet ettiler.
Babıâli, mağduriyetlerin giderileceğini bildirdi.
Lâkin asıl niyeti isyan olanlar, gelen cevaba aldırış etmeden isyan bayrağını dalgalandırdı.
Vali İsmail Paşa tedbir aldı.
Toplantıları yasakladı.
Olası taşkınlıkları önlemeye çalıştı.
Vaziyeti payitahta rapor etti.
Babıâli de Atina’ya bir nota vererek, isyan hazırlığı içinde olanları desteklememelerini istedi.
Gazetecilerin işi kızıştırmasına karşı ikazlar yapıldı.
Bu sırada asilerin Fransa ve Rusya tarafından kışkırtıldığına dair haberler dolaştı.
Rum asiler, İstanbul’a yazdıkları şikâyetin aynısını bu devletlerin konsoloslarına da yazdılar.
Tam bu sırada Fransa Kralı III. Napolyon’un Atina’yı ziyareti konuşuldu.
Napolyon’un, Yunan hükümetinin destekçisi olacağını belirterek ziyaretini sonlandırdığı; Girit meselesinde Rumların yanında olduğunu Yunan Kralı’na söylediği rivayet edildi.
2 Eylül 1866’da asiler, resmen Yunanistan’a ilhak olduklarını ilan ettiler.
Bu ilan, adadaki gerilimi daha da artırdı.
İsyanın başında Hacı Mihal adlı bir Rum bulunuyordu.
Osmanlı’nın Avrupalı devletlerin tepkisini çekmemek için hemen müdahale etmemesi, Hacı Mihal’i daha da cesaretlendirdi.
Adadaki Rumlara açık mektup yazarak hepsini isyana davet etti.
Öte taraftan Vali İsmail Paşa, askerî güç kullanmadan önce Osman Paşa ile birlikte köy köy gezerek Rumları devlete bağlı kalmaya ikna etmeye çalışıyordu.
Bu, bir devletin sabrıdır.
Bazen sabır, en zor kuvvettir.
Yunanistan hükümeti ise Osmanlı’dan nota almasına rağmen, adaya el altından silah, mühimmat, erzak ve asker yardımı yapıyordu.
Hacı Mihal bu yardımlardan kuvvet buldu.
İsmail Paşa’nın ikna yoluyla isyanı önleme girişimine sert bir yanıt verdi.
Müslüman köylerine ve isyana katılmayan Rum ve Hristiyan köylerine de hücum edeceğini bildirdi.
Çok geçmeden, adada korku büyüdü; insanlar kalelere sığındı.
Canını emniyette tutmak isteyen ahali, Osmanlı’nın korumasına yöneldi.
İsyanın ilk ayının sonunda Hacı Mihal adada büyük bir üstünlük kurmuş gibiydi.
Fransız ve Rus elçileri İstanbul’a gelerek Girit’in Yunanistan’a terkiyle meselenin çözülmesini önerdiler.
Sultan Abdülaziz Han’ın cevabı, devletin kararlılığını gösterdi:
“Osmanlı Devleti’nin Girit’ten vazgeçmesi için ikinci bir Navarin lâzımdır.”
Bu söz, bir meydan okuma değil; bir sınır çizgisiydi.
Babıâli, sorunu çözmek için Müslüman ve Hristiyan temsilcilerden oluşan bir çözüm heyeti kurmak istedi.
Asiler buna da karşı çıktı.
Bunun üzerine İsmail Paşa, isyan edenleri teker teker yakalayıp adadan uzaklaştırmaya başladı.
Fakat bu uygulama, Avrupalı devletlerin müdahalesini beraberinde getirdi.
Batılı devletler, bir komisyon kurulmasını teklif etti.
Osmanlı hükümeti bu sefer dik durdu.
Komisyon teklifini reddedip, bunun kendi iç meselesi olduğunu ve kendisinin çözeceğini bildirdi.
Ancak adada Vali İsmail Paşa’nın ve ardından görevlendirilen Mustafa Naili Paşa’nın şu ana kadar tam bir başarı gösteremediği kanaati ağır basmıştı.
Babıâli, Naili Paşa’yı İstanbul’a geri çağırdı.
Yerine Karadağ’da başarılı olmuş Ömer Paşa tayin edildi.
Ömer Paşa adaya gelir gelmez kuvvetlerini düzenledi, ikiye böldü ve asiler üzerine harekete geçti.
Bu sert ve düzenli karşılık, asilerin hesaplarını bozdu.
Çok geçmeden dağıldılar.
Batılı devletler, Girit’te işlerin istedikleri gibi gitmediğini görünce İstanbul’a askerî harekâtın durdurulmasını ve komisyon kurulmasını içeren bir nota daha verdiler.
Sultan Abdülaziz Han, notada belirtilen istekleri kesin bir dille reddetti.
Tam bu esnada sadrazam Ali Paşa, batılı devletlerle iyi anlaşan bir isim olarak padişaha, meseleyi çözmek için durumu ele almak istediğini arz etti.
Abdülaziz Han bu isteği kabul ederek vazifeyi ona verdi.
2 Ekim 1867’de Ali Paşa Girit’e geldi.
Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa’dan askerî harekâtın durdurulmasını, 45 günlük bir ateşkes ilan edilmesini istedi.
Bu 45 günlük süre içinde silahını bırakıp teslim olan asilerin tümü için af ilan edildiğini bildirdi.
Ardından 10 Ocak 1868’de, Girit’e büyük imtiyazlar kazandıran padişah fermanı Ali Paşa tarafından halka okunup ilan edildi.
Ali Paşa’nın yöntemleri işe yarıyor; isyan giderek etkisini kaybediyordu.
Sonra Atina’ya bir nota gönderdi.
Adaya el altından gönderilen yardımdan haberdar olduğunu bildirip derhal durdurulmasını istedi.
Fakat Yunan hükümeti, bu adıma saygısızca karşılık vererek Girit’e verdiği desteği kesmeyeceğini bildirdi.
Bu tutum sebebiyle mesele gereksiz şekilde uzadı.
9 Aralık 1868’de Yunanistan, batılı devletleri kendi yanına çekmek için bir dizi nota gönderdi.
Buna karşılık İstanbul’dan 11 Aralık’ta Atina’ya Girit’e dair 5 maddelik kesin bir uyarı notası daha gönderildi.
Yine istenen cevap alınamayınca Osmanlı, 16 Aralık 1868’de Yunanistan ile diplomatik ilişkilerin kesildiğini kamuoyuna duyurdu.
Mesele başka bir boyut kazanmıştı.
Fransa, 1856 Paris Konferansı’na katılan devletlerle konunun yine Paris’te çözüme kavuşturulmasını teklif etti.
Osmanlı, yalnız Türk-Yunan ihtilafı üzerine konuşulması; kendi iç meselesi olan Girit isyanının olaya dâhil edilmemesi şartıyla konferansa katılmayı kabul etti.
1869’da Paris’te toplanan konferansa Yunanistan istişare edilmek üzere çağrıldı.
Lâkin Yunan hükümeti Osmanlı ile aynı statüde konferansa dâhil olmak isteyince, Rusya tarafından desteklenmiş olsa da çoğunluk kararıyla reddedildi.
Konferansta Osmanlı tarafının ve Yunanistan tarafının notalarında belirttikleri şartlar incelendi.
Haklı olan tarafın Osmanlı olduğu kararına varıldı.
Bu karar Yunanistan’a bildirildi.
Yunanistan, batılı devletlerin de onayıyla alınan bu karara boyun eğmek durumunda kaldı.
Fakat Osmanlı içerisinde muhalefete devam eden Yeni Osmanlılar grubu, Girit meselesi tam hallolacakken sadrazamın adaya gidip Rumlara “hiç yoktan imtiyazlar verdiği” düşüncesiyle tepki gösteriyordu.
Devlet içinde itiraz olur; ama devletin yolu, çoğu zaman itirazın gürültüsünden değil, düzenin sabrından geçer.
Nihayet Girit meselesi çözülmüş, Türk-Yunan ihtilafı son bulmuş ve neredeyse savaşacak duruma gelen iki devlet ilişkilerini normalleştirme yoluna koymuştu.
Ben şimdi, yıllar sonrasında bu satırları yazarken, 5 Haziran 1866 sabahındaki o serinliği yeniden hissediyorum.
Fuat Paşa’nın azliyle başlayan o sessiz sarsıntı…
Mithat Paşa’nın Tuna’da kurduğu nizam…
Romanya protokolü, değişen prensler…
Mısır’da veraset fermanının doğurduğu yeni kırgınlıklar…
Ve Girit’in uzun imtihanı…
Hepsi aynı defterin sayfaları gibi.
Sayfayı çevirdikçe, insan şunu anlıyor:
Devlet dediğin, yalnız büyük meydanlarda değil…
Konferans salonlarında, vilayet dairelerinde, adalarda, ferman satırlarında ve bazen de bir sadrazamın yüzündeki çizgide yürür.
Benim hafızamda en çok kalan ise şu oldu:
Bazı kararlar, o gün için “çare”dir.
Ama her çare, yanında yeni bir soruyu da getirir.
Ve insan, ne kadar yazarsa yazsın, tarihin bütün sorularını bitiremez.
Sadece şunu yapabilir:
Gördüğünü kaydeder.
Duyduğunu susarak taşır.
Sonra bir gün, unutulmuş bir hatıra gibi, tekrar anlatır.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





