Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923

10 Ekim 1918’i hiç unutmadım.

Savaşın “büyük” günleri geride kalmıştı. Haritalarda geniş oklar çizilmez olmuş, zafer nutukları yerini kısa, soğuk haber kâğıtlarına bırakmıştı.

İttifak devletleri artık mağlubiyeti kabullenmişti. Kazananın İngiltere ve Fransa olduğu belli olmuş; meydanlarda değil, masalarda konuşulacak bir devre girilmişti.

Ben o günlerde Babıâli çevresinde, kalemiyle hizmet eden sıradan bir kâtip idim. Ne büyük bir kumandan, ne yüksek bir nazır… Sadece yazılanı yazıya geçiren, mühürleneni deftere kaydeden, sözün ağırlığını kâğıtta taşıyan bir adam.

Ama bazı günler vardır; kâtip de sanki tarihin içine düşer.

Ve o günlerde tarih, ağır ağır kapımıza geliyordu.

O vakitler Rus İmparatorluğu, itilaf devletlerinden sayılırdı. Lakin Bolşevik İhtilali yüzünden savaştan erken çekildiği için İstanbul’a ve Boğazlara yerleşme arzusunu gerçekleştirememiş; bu heves, başka ellerin gölgesine kalmıştı.

Bizim tarafta ise Ahmet İzzet Paşa Hükûmeti, İngilizlerle mütareke yapmanın yollarını arıyordu.

Arıyordu ama cevap gelmiyordu.

İşte insanı en çok yoran, çoğu zaman “hayır” değildir.

Sessizliktir.

Günler geçer, kâğıtlar gider, cevap gelmez… O zaman insanın içine, sanki görünmez bir ağırlık çöker.

Tam da böyle bir zamanda, Kut’ül Amare’de esir düşerek Büyükada’da tutulan İngiliz Generali Townshend (biz ona “General” der, adını telaffuz ederken bile ölçülü olurduk), Bahriye Nazırı Rauf Bey’e bir mektup gönderdi.

“İngiltere ile görüşme hususunda yardımcı olmaya hazırım,” diyordu.

Bir yabancı generalin, bir Osmanlı nazırına böyle bir müracaatta bulunması… O günlerde bu, gerçekten bulunmaz bir fırsat gibi görüldü.

Mektubun saray ve hükümet çevrelerinde nasıl dolaştığını; kâğıdın kenarındaki kat izlerinin bile nasıl titrediğini hatırlarım.

Çünkü herkesin aklında aynı soru vardı:

Bu kapı açılırsa, belki çok can yanmadan kapanır mıydı?

17 Ekim 1918 günü Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, Bahriye Nazırı Rauf Bey ve aralarında bir ön görüşme yapıldı.

O görüşmenin kendisini ben görmedim; ama görüşme sonrası yazışmaları, talimatları, acele mühürlenen evrakı gördüm.

Bazen bir odada konuşulan birkaç cümle, dışarıda yüzlerce insanın kaderine dönüşür.

Bu görüşmenin ardından İngiliz yetkililer, Osmanlı Devleti’nin mütareke teklifini kabul etti.

Görüşmeler, Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda demirli bulunan Agamemnon isimli İngiliz zırhlısında yapılacaktı.

O an, İstanbul’un üstünde garip bir hava vardı.

Bir yandan “nihayet” duygusu… bir yandan “acaba” tedirginliği…

Ve bir de padişahın, devletin asaletini son ana kadar korumak isteyen tavrı…

Sultan Vahdettin, görüşmelere katılacak Osmanlı heyetinden bazı maddelerde ısrarcı olunmasını istedi.

Bu maddeler, bizim gibi kalem ehlinin defterine “şart” diye geçerdi; ama aslında bir milletin yüreğine “teminat” diye yazılmak istenen cümlelerdi.

Birincisi: Savaş gemileri dışında Boğazlar, tüccar ve savaş gemilerine açık tutulacak; savaş gemileri Marmara’da iki günden fazla kalmayacak; Boğaz istihkâmları Osmanlı kuvvetlerinin elinde bulunacaktı.

Eğer bu kabul edilmezse, barış yapıldıktan sonra çekilmek şartıyla kontrolör olarak belli sayıda İngiliz subayının Boğazlarda bulunmasına izin verilecekti.

İkincisi: Güvenliği sağlayacak kuvvetler dışında öteki Türk kuvvetlerinin terhisi kabul olacaktı.

Üçüncüsü: Mütarekenin imzalandığı gün cephelerde saldırılar tamamen sona erecekti.

Dördüncüsü: Osmanlı Devleti’nin idaresine karışılmayacak ve Türk topraklarında herhangi bir noktaya asker çıkarılmayacaktı.

Sonuncusu: İtilaf devletlerinden Türkiye’ye para yardımı sağlanmaya çalışılacaktı.

Bu maddeleri okurken, kâğıdın üstündeki mürekkep bana “nefes” gibi gelirdi. Sanki her cümle, yorgun bir milletin ciğerine biraz hava üflemek isterdi.

Ama kâğıt ile hayat arasında her zaman mesafe vardır.

Osmanlı heyetini Bahriye Nazırı Rauf Bey, Hariciye Nazırı Müsteşarı Reşat Hikmet Bey ve Erkân-ı Harp Kaymakamı Kurmay Yarbay Sadullah Bey temsil edecekti.

Türk delegeleri 24 Ekim 1918 gecesi yola çıktı.

26 Ekim 1918 akşamı saat 21.30’da Mondros Limanı’na ulaştılar.

27 Ekim sabahı, Agamemnon zırhlısında görüşmelere başlandı.

Toplam beş oturum…

Her oturum, kâğıttan bir perde gibi; arkasında ise yılların yorgunluğu…

30 Ekim 1918 günü saat 20.00’da Mondros Mütarekesi imzalandı.

Toplam 25 madde…

Ama tarihin bazen tek bir maddesi, bir milletin yıllarını sırtına alır.

En can alıcı madde, birinci maddeydi:

Çanakkale ve Karadeniz Boğazı’nın çevresi ve Karadeniz’e geçişin temini için buraların işgali, müttefikler için uygun görülmüştür.

Bu cümleyi ilk okuduğumda boğazım kurudu.

Çünkü Boğaz, sadece su yolu değildir.

Boğaz, bir şehrin kalbi; bir devletin nefesi gibidir.

Ertesi gün Rauf Bey gazetelere bir açıklama yaptı.

“Çok sevinçli döndüm. Mondros Ateşkesi bir başarıdır. Devletimizin bağımsızlığı, milletimizin onuru tamamen kurtarılmıştır. Sizi temin ederim ki İstanbul’umuza tek bir düşman askeri dahi çıkmayacaktır.”

Bu sözler, o gün birçok insanın içini ısıttı.

İnsan, karanlıkta bir kıvılcıma muhtaç olur.

Fakat ben, kâğıtların arasından şunu da görmüştüm: Mütarekenin satırları, zihinlerdeki umut kadar yumuşak değildi.

Bazen devlet adamı, milleti ayakta tutmak için en güzel cümleyi kurar.

Bazen de tarih, o cümlenin üstüne daha sert bir cümle yazar.

Mütarekenin ardından İttihat ve Terakki’nin “A Takımı” diye bilinen Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa bir Alman gemisine binerek İstanbul’dan Rusya’ya kaçtı.

Ahmet İzzet Paşa ise sadrazamlıktan istifa etti.

Bunlar, şehirde bir “boşluk hissi” doğurdu.

Boşluk, rüzgâr gibi her yere dolar.

Ve o boşluğa, itilaf devletleri hızla girdi.

6 Kasım 1918 günü İngilizler, Çanakkale Boğazı’nın iki yakasına asker çıkararak Boğazın kontrolünü ele geçirdi.

Bu haber geldiğinde, odamda bir an sessiz kalmıştım.

Çünkü daha üç yıl önce, yaklaşık 250.000 şehit verilerek düşmana teslim edilmeyen Çanakkale’nin, bugün başka bir hâle doğru sürüklendiğini anlamıştım.

İnsan, bazı kelimeleri yazarken elinin titrediğini hisseder.

Ben “Çanakkale’nin iki yakasına asker çıkarıldı” cümlesini deftere geçirirken titredim.

Yine de kalem, görevini yapar.

Kalem, duyguyla değil; vazifeyle yürür.

Biz de öyleydik.

Boğazın kontrolünü ele alan İngilizler, İstanbul’a doğru ilerlemeye başladı.

13 Kasım 1918 günü, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlılara ait 73 gemiden oluşan büyük bir donanma İstanbul açıklarına gelip demir attı.

Aynı gün, çoğunluğu İngilizlerden oluşan yaklaşık 3500 asker karaya çıkarıldı; Osmanlı yetkilileri tarafından çeşitli resmî binalara yerleştirildi.

O gün İstanbul’un havası değişti.

Deniz, her günkü denizdi.

Martılar aynı martılardı.

Ama şehrin üzerinde, ağır bir gölge dolaşıyordu.

İlerleyen günlerde gemi sayısı 170’i buldu.

Sanki suyun üstü bile kalabalıklaşmıştı.

Tam bu günlerde, savaşın sona ermesiyle İstanbul’a dönen Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mustafa Kemal Paşa, Boğazdaki gemileri gördü.

Yanındaki yaverine dönüp şu sözü söyledi:

“Geldikleri gibi giderler.”

Ben o cümleyi ilk duyduğumda, “Nasıl olur?” diye düşünmüştüm.

Çünkü karşımızdaki donanma, sayısıyla da ihtişamıyla da ağırdı.

Ama o cümlede, bir bağırış yoktu.

Bir meydan okuma gibi değil; bir hakikat gibi söylenmişti.

Sanki zamanın içine bırakılmış bir mühür gibiydi.

Geldikleri gibi giderler…

İnsan, bazen sadece bir cümleyle ayakta durur.

Aralık ayına girilirken itilaf birlikleri İstanbul’un idaresini ele almayı sürdürdü.

Şehre ayak basan asker sayısı giderek arttı.

1919 Ocak ayında İstanbul’da yaklaşık 27.000 İngiliz, 20.000 Fransız, 4.000 İtalyan ve 790 Yunan askeri bulunuyordu.

Şehrin “güvenliğini sağlamak” bahanesiyle, İstanbul’u üç bölgeye ayırdılar.

Fatih bölgesi Fransızlara…

Pera-Galata bölgesi ve tüm kıyı şeridi İngilizlere…

Kadıköy ve Üsküdar İtalyanlara…

Bu paylaşımı duyduğumda, bir an içimden “İstanbul parçalanmaz” demek geçti.

Ama işte bazen insanın içinden geçen ile şehrin üstüne çekilen çizgi aynı anda var olur.

Osmanlı Hükûmeti ise önemini tamamen yitirmişti.

Ve 18 Ocak 1919’da başlayan Paris Barış Konferansı’nda Osmanlı toprakları paylaşılmaya başlanmıştı.

Trakya’nın büyük bölümü ve İzmir Yunanistan’a…

Ceyhan, Antep, Urfa, Mardin Fransızlara…

Hakkari ve Şırnak İngilizlere…

Trabzon, Erzurum, Van, Bitlis Ermenilere…

Antalya ve çevresi İtalyanlara…

Çanakkale ve İstanbul Boğazları Milletler Cemiyeti’nin kontrolüne…

Bu kararların bir kısmı anlaşmazlıklar yüzünden ertelense de, 15 Mayıs 1919 günü İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali gerçekleşti.

İşte o gün, İstanbul’un taşları bile sanki ağırlaştı.

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, kurtuluş mücadelesi planını işgal altındaki İstanbul’dan hayata geçirmenin mümkün olmadığını anladı.

Bu yüzden görevli olarak Samsun’a geçen Mustafa Kemal, 28 Mayıs’ta Havza’da yayımladığı genelgeyle Kurtuluş Savaşı’nı başlattı.

Bu haberler, İstanbul’a dalga dalga ulaştı.

Bir yanda işgalin baskısı…

Bir yanda Anadolu’dan yükselen bir irade…

İstanbul halkı, İzmir’in işgalini ve İstanbul’daki işgal kuvvetlerinin sert tavırlarını protesto etmek için mitingler düzenledi.

Ve Osmanlı inzibatları, işgal kuvvetleri tarafından mitingleri dağıtmakla görevlendirildiği hâlde bunu yerine getirmedi.

İnsan bazen elindeki yetkiyi değil, içindeki vicdanı dinler.

O günlerde vicdan, en sessiz kahramanlıktı.

Mart 1920’ye kadar işgal kuvvetleri baskıyı artırdı.

Asayiş, pasaport kontrolü, basın üzerinde baskı, direniş yanlılarını yargılamak için mahkemeler…

Yetmedi.

“Doğudaki milli mücadele” ve İstanbul’daki protestolar gerekçe gösterilerek İstanbul’un tamamen işgal edilmesi kararı alındı.

16 Mart 1920 sabahı saat 6’da, devlet binaları ele geçirildi.

Askerî tesisler basıldı, silahlara el konuldu.

Birkaç gün içinde şehirdeki Osmanlı’ya ait resmî binaların tümüne el konuldu.

İstanbul şehri ikinci kez işgal edilmişti.

Sarayda olup biteni seyreden Sultan Vahdettin’den o gün, kayıtlara geçen bir tepki gelmedi.

Ben o sabah, kapıların sesini, merdivenlerdeki ağır adımları, kâğıtların telaşla saklanışını hatırlıyorum.

İnsan, bir şehrin kalbinin sıkıldığını böyle anlar.

18 Nisan 1920’de Fransız, İngiliz, İtalyan ve Yunan heyeti, Osmanlı ile yapılacak Sevr Anlaşması şartlarını konuşmak için İtalya’nın San Remo şehrinde toplandı.

Paylaşım planı üzerinde mutabık kalındı.

Osmanlı heyeti, Paris’in güneyindeki Sevr semtine görüşmeye çağrıldı.

Maddeler okundu.

Heyet anlaşmayı görüşmek üzere İstanbul’a döndü.

Bu sırada 23 Nisan 1920’de Mustafa Kemal ve arkadaşları Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı.

İstanbul’da hava ağırdı.

Ankara’da ise yeni bir sayfa açılıyordu.

İki şehir arasında, aynı milletin iki nefesi gibi bir gerilim vardı.

22 Temmuz günü devlet erkânı Sevr’i görüşmek üzere bir araya geldi.

Toplantıya Sultan Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit Paşa, Abdülmecit Efendi ve birçok devlet görevlisi katıldı.

Görüşmelerde, “kararların kabul edilmesi sonucunda Osmanlı’nın hiç değilse Anadolu’da varlığını sürdürebileceği; yoksa tamamen yok olacağı” görüşü ağır bastı.

Bazı itiraz sesleri yükselince Damat Ferit Paşa’nın şu sözü duyuldu:

“Kimdir bugün cesaret edip de bu devlet mahvolsun diyecek?”

O cılız sesler kesildi.

Sultan Vahdettin, kararları imzalamayı kabul edenlerin ayağa kalkmasını; red düşüncesinde olanların yerinde oturmasını isteyince heyetin tamamı ayağa kalktı.

O anı ben görmedim; ama o gün İstanbul’un üstüne çöken sessizliğin dilini bilirim.

Bazen bir salonda herkes ayağa kalkar.

Ama bir milletin içi, o anda oturur.

Karar Mustafa Kemal’in kulağına gidince şiddetle tepki gösterdi.

İmza atanların tamamını “hain” ilan etti ve milli mücadelenin hızlandırılması gerektiğini emretti.

1920 yılının sonuna kadar Kuvâ-yi Milliye, doğu sınırlarından Ermenileri söküp attı.

Ankara Hükûmeti, 3 Aralık 1920’de doğu sınırlarını güvence altına alan Gümrü Anlaşması’nı imzaladı.

Bu anlaşma, Ankara Hükûmeti’nin imzaladığı ilk uluslararası anlaşma oldu ve milli mücadeleye olan inancın artmasına vesile oldu.

Akabinde Fransızlar, İtalyanlar ve batıdaki Yunanlar, vatan topraklarından teker teker çıkarıldı.

Şimdi sıra Çanakkale ve İstanbul’daydı.

O ilk cümle yeniden hatırlandı:

“Geldikleri gibi giderler…”

Ankara Hükûmeti İngilizlere yazılı olarak Çanakkale Boğazı’ndaki işgalin sona erdirilmesini ve Boğazın denetiminin kendilerine verilmesini iletti.

İngiliz Başbakanı Lloyd George bu isteği reddetti.

Bunun üzerine Türk Ordusu, İngiliz ve Fransız mevzilerine doğru yürüyüşe başladı.

Fransızlar ve İtalyanlar savaş istemedikleri için geri çekilirken yalnız kalan İngiliz ordusu savunma pozisyonu aldı.

Yeni bir İngiliz-Türk savaşı kapıdaydı.

Ancak ne İngiliz kamuoyu ne de İngiliz ordusu savaş istemiyordu.

Başbakanın “Türklere ultimatom verin” isteği, Çanakkale’nin üst düzey komutanı General Harrington tarafından reddedildi.

Harrington, çözümün müzakere yoluyla olmasını önerdi.

23 Eylül günü İngilizler ortamı yumuşatmak için Doğu Trakya’yı Türklere teslim etmeye karar verdi.

Bu durum Mustafa Kemal’in ateşkes görüşmelerini kabul etmesini sağladı.

Taraflar 3 Ekim’de Mudanya’da görüşmelere başladı.

11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Ateşkesi’ne göre Yunanlılar Doğu Trakya’dan çekildi ve bölgenin kontrolü yeniden Türklere bırakıldı.

Mudanya’da bunlar olurken Damat Ferit Paşa ülkeyi terk etti ve İstanbul Hükûmeti resmen düştü.

Benzer bir olay İngiltere’de de yaşandı.

Koalisyon hükümeti bakanları, Başbakan Lloyd George’un yeni bir savaş başlatmak istemesine tepki olarak istifa etti.

Hükûmet düştü.

Lloyd George başbakanlıktan ayrılmak zorunda kaldı.

Artık İngilizler İstanbul’da daha fazla kalamazdı.

Ankara Hükûmeti 1 Kasım 1922 günü saltanatı kaldırdı.

Vahdettin’in ülkeyi terk etmesi istendi.

Son Osmanlı padişahı Vahdettin, 17 Kasım 1922 günü İngiliz savaş gemisine bindi ve ülkeden ayrıldı.

Bu haber geldiğinde, İstanbul’da bir çeşit “kapanış” hissi oldu.

Bir devrin kapısı kapanırken, kapı gıcırdamaz.

İnsanların içi gıcırdar.

Ve biz, o gıcırtıyı uzun süre taşıdık.

20 Kasım günü Türk Hükûmeti ile işgal kuvvetleri arasında yeni bir barış anlaşması için Lozan’da görüşmeler başladı.

Uzun sürdü.

Beklemek, sabır ister.

Sabır, milletin en eski terbiyesidir.

24 Temmuz 1923 günü Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu niteliğindeki Lozan Barış Antlaşması imzalandı.

Şartlar uyarınca işgal kuvvetleri 23 Ağustos’tan itibaren İstanbul’dan çekilmeye başladı.

Geri çekilme 4 Ekim’de tamamlandı.

Ve 6 Ekim 1923 günü kahraman Türk ordusu İstanbul’a girerek şehrin kontrolünü yeniden ele geçirdi.

O günü anlatmak kolay sanılır.

Değildir.

Çünkü o gün bir “sevinç” kadar, bir “utanmanın” da temizlenişiydi.

İstanbul’un taşları sanki yeniden nefes aldı.

Boğaz, yine aynı Boğazdı.

Ama bu kez suyun üstündeki ağırlık kalkmıştı.

Ben o gün, kalabalığın içinde sessizce durdum.

Bağırmadım.

Ağlamadım.

Sadece içimden bir cümleyi tekrar ettim:

“Geldikleri gibi giderler…”

Bir cümle, beş yıl boyunca bir milletin içini diri tutmuştu.

O cümle, şimdi gerçekleşmişti.

Ve ben, hayatım boyunca şunu unutmadım:

Bazen tarih, büyük topların gürültüsüyle değil…

Bir kâtibin titreyen kalemiyle…

Bir milletin sabrıyla…

Bir komutanın sükûnetle söylediği cümleyle yazılır.

Başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, topraklarımızın işgalden kurtulmasında payı olan tüm yurttaşlarımıza sonsuz teşekkürler…

Bu satırları yazan benim; ama yükü taşıyan, o günleri yaşayan hepimizdik.