Mum Işığında Açılan Harita: İstanbul Düşmeden İki Yıl Önce Başlayan Sessiz Savaş
O geceyi hâlâ kokusundan hatırlarım.
Edirne Sarayı’nın taş koridorlarında, yağ kandillerinin isli nefesi duvarlara sinmişti.
6 Aralık 1452… Gece yarısı.
Kapıların dili bile yavaş konuşur o saatlerde; çünkü sarayda uyanık olan, ya nöbeti olan ya da kaderi olan kişidir.
Ben, o vakitler divan kâtiplerine yardım eden genç bir yazı ehliydim.
İsim söylenince yüzlerin değiştiği, ferman yazılırken kalemin titrememesi gerektiği öğretilmişti bize.
Ama o gece… kalbim titredi.
Çünkü sarayın en karanlık köşesinde, kimsenin gözünün uğramadığı dar bir odada, Sultan Mehmet’i ilk kez “çocuk” olmaktan çıkmış hâliyle gördüm.
Mum ışığı… Haritaların üzerine eğilmiş bir yüz… Ve haritaların üstünde, sanki kâğıt değil de şehrin kendisi yatıyordu.
Konstantinopolis’in her çizgisi, her sur kıvrımı, her kule gölgesi.
O haritalar sıradan değildi.
Sanki 1100 yıldır kimsenin alamadığı şehrin nabzı, o odada atıyordu.
Kapı iki kez çalındı.
Sultan, başını kaldırmadı bile.
Sesi, mumun alevi kadar sakindi:
“Gir Halil Paşa.”
Halil Paşa içeri girince, ben gölgenin içinde kaldım; görünmemem gerektiği öğretilmişti. O da beni görmedi.
Yaşlı vezirin omuzları, devlet yüküyle ağırdı. Adımlarında temkin vardı.
“Devletlû Sultanım,” dedi, “geç saat… dinlenmenizin zamanı geldi.”
Sultan, elindeki pergeli haritanın üzerinden kaldırdı.
O an Halil Paşa’nın yüzündeki çizgilerin değiştiğini gördüm.
Sanki karşısındaki kişi artık bir delikanlı değil, bir kararın kendisiydi.
Sultan nihayet başını kaldırdı.
Gözlerinde bir parıltı vardı; ne öfke ne de delilik…
Bir çeşit derinlik.
“Halil Paşa,” dedi, haritayı işaret ederek, “sen Konstantinopolis’in ne kadar zamandır Müslümanları beklediğini biliyor musun?”
Halil Paşa’nın boğazı düğümlendi.
“Sultanım… bu mesele karmaşıktır.”
“Sekiz yüz yıl,” dedi Sultan, sesi keskinleşerek. “Sekiz yüz yıl boyunca bu şehrin kapılarında duruldu. Emeviler, Abbasiler, Araplar, Türkler… hepsi denedi. Hepsi başaramadı. Peki biliyor musun bunun nedenini?”
Halil Paşa cevap vermedi.
Cevabı bildiği hâlde söylemenin ağırlığı vardı.
Sultan devam etti:
“Çünkü hiçbiri gerçek planı yapmadı. Hiçbiri geceleri bu haritaların başında saat saat, dakika dakika hesap yapmadı.”
Halil Paşa, endişesiyle konuştu:
“Sultanım… siz gerçekten bu işi düşünüyor musunuz?”
Sultan’ın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Düşünmüyorum Halil Paşa. Ben karar verdim. Konstantinopolis mutlaka düşecek… ve ben bunu nasıl yapacağımı biliyorum.”
O cümle odanın havasını değiştirdi.
Mumun alevi bile sanki daha dik durdu.
Halil Paşa’nın içinde bir ürperti gezindi; bunu yüzünden okudum.
Sultan, haritayı kapatıp Halil Paşa’ya döndü:
“Ben bu şehri ilk ne zaman gördüm, biliyor musun?”
Halil Paşa susarak bekledi.
Sultan’ın sesi biraz yumuşadı, ama kararlılığı yumuşamıyordu:
“On iki yaşındayken… babamla boğaz kıyısında durduk. Karşıdaki surlara baktım. O gün kendime söz verdim.”
Sonra anlatmaya başladı; sanki o anı tekrar yaşıyordu.
Anadolu yakasında, Sultan Murad’la yan yana.
Küçük Mehmet’in gözleri surlarda.
“Baba,” demiş, “bu surlar neden bu kadar yüksek?”
Sultan Murad gülümsemiş:
“Çünkü oğlum… bu şehir 1100 yıldır kendini savunuyor. Her saldırıdan daha güçlü çıkıyor.”
“Bir gün düşecek değil mi baba?”
O sorunun içindeki inadı, o gece Sultan Mehmet’in gözlerinde yine gördüm.
Sultan Murad, oğlunun bakışından etkilenmiş gibi:
“Belki oğlum… belki bir gün.”
Sultan Mehmet o gece çadırında uyuyamamış.
Rüyasında surları aşmış.
Ve o geceden beri, sekiz yıldır, zihninde tek bir isim varmış: Konstantinopolis.
Sultan, anılarından sıyrıldı.
“Halil Paşa,” dedi, “sen bu takıntımı çocukluk hevesi mi sanıyorsun?”
Halil Paşa dikkatliydi.
“Sultanım… bu şehri fethetmek kolay iş değildir. Büyük riskler vardır. Belki daha küçük fetihlerle…”
Sultan’ın gözleri sertleşti.
“Küçük fetihler mi Halil Paşa? Ben küçük işler için padişah olmadım.”
O söz, odada bir kapı daha kapattı: Geri dönüş kapısı.
Sonra Sultan, sesini biraz daha yükseltmeden ama daha da kesinleştirerek:
“Hazreti Peygamber’in müjdesini bilirsin: Konstantinopolis mutlaka feth olunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır… İşte ben o komutan olacağım.”
Halil Paşa o an anladı; bu, yalnızca bir arzu değildi.
Bu, görev diye taşınan bir niyetti.
Sultan, masanın çekmecesinden kalın bir dosya çıkardı.
“Bu ne biliyor musun?” dedi.
Halil Paşa dosyaya baktı; ben de gölgemden baktım.
“Konstantinopolis’in son üç yıllık detaylı istihbarat raporu.”
“Şehirdeki her sokak, her bina, her sur, her kule… hepsinin ayrıntısı burada.”
Halil Paşa’nın yüzü bir anlığına dondu.
“Sultanım… bu bilgileri nereden aldınız?”
Sultan, sanki sıradan bir şey söylüyormuş gibi:
“Halil Paşa… sen Konstantinopolis’te casuslarımızın olmadığını mı sanıyorsun?”
O cümleyle birlikte, şehir artık yalnız taş duvar değildi; içinde dolaşan gölgeler vardı.
Sultan devam etti:
“Türk tüccarlar, Müslüman esnaf… hatta bazı Rum görevliler… bizimle çalışır.”
Sonra dosyadan bir sayfa açtı.
“Şehrin güneybatısındaki sur duvarının üç metre genişliğinde olduğunu biliyorum. Ama kuzeydoğu tarafında iki metre olduğunu da biliyorum. Bu ne demek?”
Halil Paşa kısık sesle:
“Kuzey tarafı daha zayıf, Sultanım.”
“Doğru.”
Sultan parmağını haritada Altın Boynuz’a kaydırdı.
“Burası ise şehrin en zayıf noktası. Çünkü buraya ciddi saldırı yapılmadı. Bizans bu tarafı ihmal etti.”
Halil Paşa, kaygısını saklamadan:
“Altın Boynuz denizle korunuyor. Bizans donanması var. Bizim gemilerimiz oraya yaklaşamaz.”
Sultan’ın gözleri ışığı yakaladı.
“Kim demiş gemilerle yaklaşacağız diye?”
Halil Paşa’nın dili tutuldu.
Sultan, o meşhur soruyu sordu; ben o sorunun doğurduğu sessizliği yıllarca unutmadım:
“Halil Paşa… sen hiç gemilerin karadan yürütülebileceğini düşündün mü?”
Halil Paşa’nın gözleri büyüdü.
“Sultanım… bu imkânsız.”
“İmkânsız değil,” dedi Sultan. “Zor. Ama imkânsız değil. Ben bunun yolunu buldum.”
Masaya başka bir kâğıt koydu.
Üzerinde tomruklar, halatlar, makaralar…
“Bu benim icadım. Gemileri karadan çekecek sistem.”
“Altın Boynuz’un arkasındaki tepelere gemilerimi çıkaracağım. Sonra aşağı indirip arkadan vuracağım.”
Halil Paşa bir süre konuşamadı.
Benim içimden ise şu geçti: İnsan bazen bir cümle duyar ve geleceğin sesini işitir.
Sultan, odanın diğer ucundaki örtülü bir şeyi işaret etti.
“Şunu da gör.”
Örtü kalkınca, dev bir top maketi ortaya çıktı.
Şimdiye kadar gördüğümüz toplara benzemiyordu.
Halil Paşa’nın sesi titredi:
“Bu ne büyüklükte top, Sultanım?”
“Sekiz metre uzunluğunda,” dedi Sultan. “Macaristanlı ustam Orban ile tasarladık. Bu top surları toz hâline getirecek.”
Halil Paşa’nın aklı, devlet aklıydı; hemen taşıma, barut, nişan sorunlarını düşündü.
“Sultanım… bunu nasıl taşıyacaksınız?”
Sultan, sanki hepsi önceden yazılmış bir defteri okur gibi:
“Hepsini hesapladım. Özel arabalar… altmış öküz… nişan için özel aletler…”
O gece ben şunu öğrendim: Fetih, bir sabah atılan bir naradan ibaret değildir.
Fetih, gecenin en sessiz saatinde yapılan hesapla başlar.
Mart 1452 gecesi…
Boğaz kıyısında, kimsenin görmediği bir operasyon.
Sultan Mehmet, yalnızca on güvenilir adamıyla karanlıkta yürüyordu.
Dalga sesi vardı; bir de ayakların ıslak toprağa bastığında çıkan o boğuk ses.
Sultan, boğazın en dar yerine geldi.
Parmağıyla bir noktayı işaret etti:
“Burası… Boğazın en dar yeri. Altı yüz altmış metre. Buraya bir hisar yapacağım.”
Baş mimar, şaşkınlıkla:
“Sultanım… Bizans izin vermez.”
Sultan’ın cevabı kısa ve kesindi:
“İzin mi? Ben izin istemiyorum. Yapıyorum.”
Nisan 1452’de inşaat başladı.
Beş bin işçi boğaz kıyısına yığıldı.
Bu sıradan bir inşaat değildi.
Gece meşale ışığında, gündüz güneş altında…
Yirmi dört saat kesintisiz.
Sultan her gün geldi.
İşçilerle konuştu, ustaların yanına eğildi, mühendislerin sözünü dinledi, talimat verdi.
Zaman, o işte bir duvar taşı kadar somuttu.
Normalde bir hisar yıllarca sürerdi.
Ama Sultan dört ay on altı günde tamamlamak istiyordu.
Ve tamamlandı.
Ağustos 1452’de Rumeli Hisarı ayakta duruyordu.
Üç büyük kule, on üç küçük burç, yirmi sekiz metreye varan duvarlar.
Kulelerin adı paşalardan.
Saruca Paşa Kulesi, Halil Paşa Kulesi, Zağanos Paşa Kulesi…
Maliyeti büyüktü.
Dört yüz bin akçe.
Halil Paşa itiraz etmişti:
“Sultanım… bu kadar masraf hazineyi zorlar.”
Sultan’ın cevabı yine aynı kararlılıktaydı:
“Konstantinopolis’i almak için her kuruşa değer.”
Hisar tamamlanınca emir geldi:
“Her gemi geçmeden önce izin alacak, geçiş ücreti ödeyecek. Yoksa batırılacak.”
Avrupa bu emre şaştı; boğaz uzun zamandır serbest geçişe açıktı.
Kasım 1452’de ilk test geldi.
Venedikli bir kaptan emri duydu, aldırmadı.
“Bana kimse emir veremez,” demiş.
Hisar önünden geçmeye kalkınca, top atıldı.
Gemi vuruldu.
Kaptan ve mürettebat denizden çıkarıldı.
Kaptan idam edildi, diğerleri serbest bırakıldı.
Mesaj açıktı: Boğaz artık Osmanlı’nın kontrolündeydi.
O gün şehirde, yani Konstantinopolis’te, yardımların yolu daraldı.
İmparator Konstantinos, sarayından Rumeli Hisarı’nı görüyordu.
Kulelere her baktığında içi sızlıyordu.
Çünkü anlıyordu: Bu yalnızca taş değildi.
Bu, şehri boğmak için kurulmuş bir düğümdü.
Sultan’ın ikinci hamlesi tamamlanmıştı.
Birinci hamle şehir içindeki casus ağıydı.
İkinci hamle dıştan izolasyon.
Konstantinopolis artık hem içeriden yorgun, hem dışarıdan yalnızdı.
Eylül 1452’de Macar mühendis Orban Edirne’ye geldi.
Sultanın huzuruna çıkarıldı.
“Size dev bir top yapabilirim,” dedi. “Surları yıkabilir.”
Sultan’ın gözleri parladı.
“Ne kadar para?”
“Elli bin akçe.”
Sultan’ın cevabı, Orban’ı bile şaşırtmış:
“İşte yüz bin akçe. İki tane yap.”
Ekim 1452’de gizli üretim başladı.
Edirne’de özel bir atölye kuruldu.
İki yüz usta gece gündüz çalıştı.
Üç ay süren döküm…
Gizlilik şarttı.
Şubat 1453’te top hazırdı.
Uzunluğu sekiz metreyi aşar, ağırlığı on sekiz ton.
Namlu çapı geniş, mermisi ağır.
İlk test Edirne dışında boş arazide yapıldı.
Sesin uzaklardan duyulduğu söylenirdi.
O anı görenler, konuşurken bile seslerini alçaltırdı.
Sultan ise yalnızca gülümsedi:
“İşte Konstantinopolis’in sonu.”
Ama yeni bir problem çıktı: Bu top nasıl taşınacaktı?
Sultan çözümü buldu.
Özel arabalar…
Altmış öküz…
Dört yüz kişilik muhafız…
Edirne’den İstanbul’a yüz kırk kilometre…
Elli beş günde.
Mart 1453’te taşıma başladı.
Yavaş ama kararlı.
Köylerden geçerken halk bakıyordu; hem hayret hem korku.
Sultan, kimsenin şaşkınlığına aldırmadı.
Nisan başında top İstanbul yakınlarına ulaştı.
Rumeli Hisarı’nın arkasına yerleştirildi.
Konstantinopolis artık, karşısında tarihin en büyük topunu görüyordu.
Ve sonra o “imkânsız” dediğimiz hamle yeniden masaya geldi: Gemiler.
Aralık 1452 gecesi, Sultan Halil Paşa’ya sormuştu:
“Altın Boynuz’un ağzı nasıl korunuyor?”
“Zincirle Sultanım. Donanma da var. Oraya giremeyiz.”
Sultan gülümsemişti:
“Ya içeri girmezsek… ya gemileri karadan taşırsak?”
Aynı gece küçük bir grupla boğaz kıyısına gidildi.
Issız bir koy.
Küçük bir kalyon.
Yağlanmış tomruklar, ipler, makaralar…
Test başladı.
Gemi tomrukların üstüne yerleştirildi.
Halatlar çekildi.
Ve gemi… hareket etti.
Karadan yukarı çıktı.
Elli metre ilerledi.
Başarılıydı.
Halil Paşa’nın inanmayla inanmama arasında kalan bakışını gördüm.
Sultan sakindi:
“Gördün mü? Her şey mümkün.”
Ocak 1453’te büyük sistem hazırlanacaktı.
Yetmiş gemi için plan.
Her gemi için kızak.
Öküz gücü.
Taşıma ekipleri.
Gece operasyonu; kimse görmemeli.
Şubat 1453’te Gelibolu tersanesinde özel gemiler yapıldı.
Hafif, taşınabilir; açık deniz için değil, Altın Boynuz için.
Mart’ta sistem test edildi.
Bir kadırga seçildi.
Gecenin karanlığında…
İki saat sürdü.
Ama oldu.
Sultan memnundu:
“Nisan’da asıl operasyon.”
Beş gece üst üste, her gece beş gemi…
Toplam yirmi beş gemi Altın Boynuz’a girecekti.
22 Nisan 1453 gece yarısı…
Operasyon başladı.
Öküzlerin nefesi duyuluyordu yalnız.
Tomrukların gıcırtısı…
İnsanların fısıltısı…
Sabaha karşı ilk beş gemi Altın Boynuz’daydı.
Sabah olunca Bizanslılar şok yaşadı.
“Zincir kapalıydı… nasıl?”
İmparator Konstantinos sarayından koşarak geldi.
Gözlerine inanamadı.
O anın hayreti, yıllar sonra bile anlatılırken yüzleri gerer.
23 Nisan gecesi beş gemi daha.
24 Nisan panik büyüdü.
Bizans deniz komutanı çare aradı; ateş gemileri fikri doğdu.
25 Nisan gecesi denediler.
Ama Sultan hazırlıklıydı.
Kıyıda yeniçeriler, oklar…
Ateş gemileri vuruldu, batırıldı.
Aynı gece beş gemi daha.
Toplam on beş.
26 Nisan umutsuzluk.
27 Nisan beş gemi daha.
Toplam yirmi.
28 Nisan son grup.
Toplam yirmi beş.
Altın Boynuz artık neredeyse Osmanlı gölü gibiydi.
Sultan’ın üçüncü hamlesi tamamlanmıştı.
Konstantinopolis üç taraftan kuşatılmıştı: Kara, deniz ve Altın Boynuz.
Ocak 1453’te Edirne Sarayı’nda Sultan başka bir cepheyi düşünüyordu: Avrupa.
Askerî güç yetmezdi; yardım gelirse iş zorlaşırdı.
Planı, herkesin çıkarını kendi elinde oyalamaktı.
Macar Kralı Canos Hunyadi’ye elçi gitti.
Sırbistan toprakları teklifi.
Karşılığında Bizans’a yardım edilmesin.
Hunyadi düşündü; kabul etti.
Şubat 1453… Macaristan nötralize oldu.
Venedik’e elçi gitti.
Ticaret hakları, vergisiz ticaret, Galata kolonilerinin korunması.
Senato tartıştı; tüccarlar ağır bastı.
Venedik tarafsız kaldı.
Mart 1453’te Ceneviz’e elçi gitti.
Galata’nın bağımsızlığı garanti edildi; “tarafsız kalın” denildi.
Ceneviz kabul etti.
Papa’ya ise çok hassas bir mesaj gönderildi.
“Biz sadece Konstantinopolis’i istiyoruz… Avrupa’ya saldırmayacağız… Hristiyanlarla barış içinde yaşayacağız… Ayasofya’yı bile koruyacağız.”
Bu söz, Papa’yı kararsız bıraktı.
Sultan’ın istediği buydu: Zaman.
Nisan 1453’te Avrupa cephesi etkisizdi.
Konstantinopolis yalnızdı.
Sultan bir hamle daha yaptı: Bizans’a “barış” teklifi.
Nisan başında elçi gönderildi.
İmparator Konstantinos sevinçle karşıladı; “demek genç Sultan korkuyor” sanıldı.
Ama bu, uyutmak içindi.
Toplar getirildi, gemiler hazırlandı, ordu toplandı.
5 Nisan 1453’te barış teklifi iptal edildi.
Ordu hareket etti.
İmparator şoke oldu: “Aldatıldık.”
Ama artık geç kalınmıştı.
Sultan’ın dördüncü hamlesi böyle işledi: Düşmanı yalnız bırakmak.
Beşinci hamle lojistikti.
Ocak 1453’ten beri Trakya’da on iki noktada depo kurulmuştu.
Erzak, yem, ekmek…
Ordu aç kalmayacaktı.
Barut üretimi de planlanmıştı.
Dev top her atışta büyük barut isterdi.
Hedef üç yüz tondu.
Sevkiyat düzeni kuruldu.
Ordu on beş gruba ayrıldı.
Her grup ayrı gün ve rotayla yola çıkacaktı.
Düzen… kaosun panzehiriydi.
Altıncı hamle psikolojik savaştı.
Casuslar şehirde söylenti yaydı:
“Osmanlı ordusu üç yüz bin.”
Gerçekte yüz elli bin olsa da korku, sayılardan önce yürürdü.
“Dev toplar var.”
Bir yanı doğruydu; abartı, gerçeğin üstüne giydirilmiş bir gömlek gibiydi.
Rumeli Hisarı gösterildi elçilere:
“Bu hisar dört ayda yapıldı. Şehrinizi de dört ayda alırım.”
Mart’ta top testinin sesi şehre kadar duyuldu.
Halkın yüreğine bir taş daha düştü.
Yedinci hamle ise en gizlisiydi: Tünel.
Mart 1453’te Rumeli Hisarı’nın altından tünel kazıldı.
Bunu yalnız beş kişi biliyordu: Sultan, Zağanos Paşa, başmimar ve iki usta.
Sekiz yüz metre…
Şehre sızmak için…
Nisan ortasında tünel tamamlandı.
Test edildi.
Ayasofya’nın arka tarafına çıkıyordu.
6 Nisan 1453’e gelindiğinde, bütün hamleler yerli yerindeydi.
Casuslar içeride.
Hisar boğazı kilitliyor.
Dev top hazır.
Gemiler planlı.
Avrupa etkisiz.
Lojistik tamam.
Psikolojik savaş sürüyor.
Tünel hazır.
Ve Sultan, Edirne’de ordunun başına geçti.
150.000 asker…
20.000 at…
Toplar, arabalar…
Sultan 21 yaşındaydı, ama gözleri yorgun bir bilgelik taşıyordu.
Halil Paşa yaklaştı:
“Sultanım… ordu hazır.”
Sultan Edirne’ye son bir kez baktı.
Bu bakışta bir veda vardı.
“Haydi,” dedi. “İstanbul bizi bekliyor.”
Ordu hareket etti.
Kalabalıktı ama karmakarışık değildi.
Saat gibi işliyordu.
Çünkü Sultan yalnız savaşın kendisini değil, yolunu da planlamıştı.
8 Nisan’da Çatalca yakınlarına ulaşıldı.
Sultan bir tepeye çıktı.
Şehri uzaktan gördü: Surlar, kuleler, 1100 yıllık direnç.
Halil Paşa sordu:
“Sultanım… ne düşünürsünüz?”
Sultan gözlerini şehirden ayırmadan:
“Yarın akşam surların dibinde olacağız… ve elli gün sonra surların içinde.”
9 Nisan gecesi ordu şehrin birkaç mil dışında konakladı.
Sultan çadırında yalnız kaldı.
Haritaların başında son kez hesap yaptı.
Kendi kendine sorduğu sorular, insanın kaderle konuşması gibiydi:
“Casuslar içeride mi?”
“Evet.”
“Top hazır mı?”
“Evet.”
“Avrupa yardım gönderir mi?”
“Hayır.”
Ama yine de uykusu gelmedi.
Çünkü büyük kararların gecesi, göz kapaklarını ağırlaştırmaz; zihni ağırlaştırır.
10 Nisan sabahı Osmanlı ordusu Konstantinopolis surlarının önüne geldi.
Bizanslılar surlardan baktı.
Gördükleri manzara yüreklerine ağırlık oldu.
İmparator Konstantinos da oradaydı.
“Askerler!” diye seslendi. “Bu surlar 1100 yıldır duruyor. Bu da gidecek. Dayanın!”
Tezahürat yükseldi ama inancın içi boşalmıştı; bazı sesler yalnız alışkanlıkla çıkar.
Sultan çadırını stratejik bir yere kurdurdu.
Komutanlarını topladı:
“Kuşatma başlıyor… ama acele etmeyeceğiz.”
“Önce toplar yerleşecek. Sonra ateş başlayacak. Gemiler taşınacak. Altın Boynuz ele geçecek. Tünelden adam gönderilecek. Her şey planlandığı gibi olacak.”
11 Nisan toplar yerleştirildi.
Şahi dev top, Rumeli Hisarı arkasına kondu.
Diğer toplar farklı noktalara.
12 Nisan ilk atışlar yapıldı.
Ses… insanın içindeki düzeni bozar.
Şehir titredi.
Surlar zarar gördü.
Bizans’ta acil toplantılar…
“Gece onaracağız, gündüz yıkıyorlar.”
13 Nisan gecesi gemilerin taşınması başladı.
14 Nisan sabahı Bizanslılar Altın Boynuz’da Osmanlı gemilerini gördü.
Şok büyüdü.
Konstantinos’un öfkesi, çaresizliğin öfkesiydi.
15 Nisan gecesi ateş gemileri denendi.
Başarısız oldu.
Aynı gece beş gemi daha taşındı.
16 Nisan top ateşleri şiddetlendi.
Şahi günde yedi atış yapıyordu.
Her atış, surlarda yeni bir yorgunluk.
17 Nisan beş gemi daha.
18 Nisan şehirde sabotajlar arttı: su kanallarına zarar, depolarda küçük yangınlar.
Halkın morali daha da düştü.
19 Nisan beş gemi daha.
20 Nisan son grup.
Yirmi beş gemi Altın Boynuz’da.
Tarihi operasyon tamamlanmıştı.
21 Nisan’da tünel operasyonu başladı.
Gece yarısı elli seçkin asker tünele girdi.
Karanlık, dar… ama umut gibi sessiz.
Ayasofya arkasına yaklaşırken, beklenmedik bir şey oldu.
Toprağın altından gelen sesler fark edildi.
Bir Bizans subayı anladı.
Alarm verildi.
Karşı tünel kazıldı.
Tüneller kesişti.
Yer altında dar bir alanda çatışma çıktı.
Osmanlı askerleri geri çekilmek zorunda kaldı.
Tünel operasyonu başarısız olmuştu.
Sultan haberi alınca üzüldü.
Ama yılmadı.
“Tünel olmazsa da başka yollar var.”
22 Nisan top ateşi sürdü.
23 Nisan Sultan bir genel saldırı denedi; Bizans’ın direncini ölçmek için.
Merdivenler kuruldu.
Bizans direndi ve saldırı püskürtüldü.
Sultan geri çekildi.
“Henüz değil… Sabır.”
24 Nisan’da şehirde yiyecek azaldı, fiyatlar yükseldi, açlık başladı.
25 Nisan’da Sultan komutanlarını topladı:
“Daha üç hafta bekleyeceğiz. Surlar daha fazla yıkılacak. Moral daha fazla bozulacak. Sonra tek seferde bitecek.”
Bazı komutanlar şaşırdı.
Ama Sultan’ın bakışı, “kesin zafer” diyordu.
26 Nisan’da psikolojik savaş sürdü.
Söylentiler büyüdü.
“Osmanlı ordusu iki yüz bin oldu.”
Yalanın amacı, gerçeğin işini kolaylaştırmaktı.
27 Nisan’da Sultan, Konstantinos’a barış teklifi gönderdi:
“Şehri teslim et. Canın bağışlansın. Halkına zarar gelmesin.”
Konstantinos düşündü.
Sonra reddetti:
“Şehir benim canımdan önemli.”
Sultan, cevabı alınca gülümsedi:
“Beklediğim cevap.”
28 Nisan’da Sultan, en yakınlarıyla toplantı yaptı:
“1 Mayıs’a kadar bekleyeceğiz. Sonra asıl saldırı.”
29 Nisan’da Şahi daha sık atmaya başladı.
Gedik büyüdü.
Konstantinos bizzat surlarda çalıştı; taş taşıdı, askerle konuştu.
Bu, düşenin değil direnenin tavrıydı.
30 Nisan’da casuslar son hamlelerini yaptı; sarnıçlara zarar, depolarda yangınlar…
Şehir susuzlukla daha çok yoruldu.
1 Mayıs’ta Sultan son toplantısını yaptı:
“Yarın gece genel saldırı.”
2 Mayıs’ta iki tarafta da sessizlik arttı.
Osmanlı’da hazırlık…
Bizans’ta dua ve ağır bekleyiş…
3 Mayıs şafak vakti beklenmedik bir haber geldi: Bizans elçisi.
İmparator, son bir barış teklifi sunuyordu:
“Şehri vermeyiz… ama yıllık yüz bin altın haraç öderiz. Kuşatmayı kaldırın.”
Sultan düşündü.
“İstanbul daha değerlidir,” dedi ve reddetti:
“Artık dönüş yok. Ya şehir benim olacak ya da hepimiz burada öleceğiz.”
Elçi döndü.
O gün Sultan komutanlarını topladı.
Harita açıldı.
Kuzey duvarı işaret edildi.
“Gedik en büyük. Asıl saldırı burada.”
Karaca Paşa’ya elli bin asker.
Altın Kapı’ya dikkat dağıtmak için Saruca Paşa’ya yirmi bin.
Altın Boynuz’da Baltaoğlu’na deniz baskısı.
Zağanos Paşa tüneli sordu.
Sultan:
“Tünel başarısız oldu. Artık ihtiyacımız yok.”
Saldırı üç dalga olacaktı:
İlk dalga fedailer ve azaplar…
İkinci dalga Anadolu askerleri…
Üçüncü dalga yeniçeriler…
Halil Paşa kayıp endişesini dile getirdi.
Sultan’ın yüzü sertleşti ama sesi ağırbaşlı kaldı:
“Erken saldırı daha çok kayıp demektir. Ben askerimi boşuna feda etmem. Ama zaman uzarsa Avrupa yardım edebilir. Bir an önce bitmeli.”
Saldırı tarihi kesinleşti:
“28 Mayıs gecesi.”
Sonraki günler hazırlıkla geçti.
Merdivenler yapıldı.
Kalkanlar hazırlandı.
Halatlar ölçüldü.
Askerler eğitildi.
Sultan ordugâhı dolaştı; konuştu, cesaret verdi:
“Bu yalnız savaş değil… vazife.”
Bizans’ta ise açlık büyüdü.
Su azaldı.
Bazı paralı askerlerin kaçtığı konuşuldu.
İmparator Konstantinos yine surlarda dolaştı; yorgun ama dimdik.
15 Mayıs’ta top ateşi aralıksız sürdü.
Şahi güm güm vurdukça, şehirde taşlar değil umutlar da çatlıyordu.
20 Mayıs’ta açlık zirveye çıktı.
25 Mayıs’ta Sultan, tüm orduya konuştu.
Sözleri ordugâhın üstünde dalga dalga yayıldı.
Bizans’ta bile duyuldu.
Konstantinos pencereden ateşlere baktı; “yıldızlar yere inmiş” derlerdi, öyleydi.
26 Mayıs’ta Sultan, Akşemseddin’le dua etti.
Sultan’ın içi huzur buldu.
27 Mayıs son gündü.
Kimse tam uyuyamadı.
Bizans’ta kiliseler doldu, gözyaşları vardı.
Konstantinos, onurla savaşmak için dua etti.
28 Mayıs sabahı geldi.
Güneş battığında, Konstantinopolis için son gün batımı gibi göründü.
Sultan çadırının önünde durdu.
Batmakta olan güneşe baktı.
“Yarın doğduğunda…” diye düşünürken, yüzüne ne kibir geldi ne de taşkın sevinç.
Sadece kaderin ağırlığı.
Saat 23 sularında ordu yerini aldı.
İlk dalga…
İkinci dalga…
Üçüncü dalga…
Gece yarısını geçince davullar çaldı, borular öttü.
Saldırı başladı.
İlk dalga surlara koştu.
Bizans askerleri şaşırdı ama direndi.
Çatışmanın ayrıntısını anlatmak, insanın kalbini sertleştirir; ben sertleşmek istemem.
Şunu söyleyeyim: O gece her iki taraf da vazifesine sarıldı.
İlk dalga çok yıprandı ama Bizans’ın gücünü tüketti.
Sonra ikinci dalga geldi.
Daha düzenli, daha güçlü.
Gediklerden içeri girenler oldu.
Panik büyüdü.
Konstantinos koştu; kılıcıyla bizzat direndi.
Sonra üçüncü dalga…
Yeniçeriler…
Ve Ulubatlı Hasan…
Bayrağı taşıyan o yiğit, sur tepesine ulaştı ve sancağı dikti.
Ok yedi; düştü.
Ama sancak orada kaldı.
Bizans askerleri o bayrağı görünce, morallerinin ipi koptu.
Kimi geri çekildi, kimi teslim olmayı düşündü, kimi son ana kadar direndi.
Saat ilerlerken Konstantinos hâlâ savaşın içindeydi.
Etrafındaki kalabalık azaldı.
Sonunda, bir imparator gibi öldü.
Onun ölümüyle bir devrin kapısı kapandı.
Şafak söktüğünde şehir düşmüştü.
Bir süvari Sultan’a haber getirdi:
“Sultanım… şehir düştü.”
Sultan’ın gözleri doldu.
O an, ben bir hükümdarın sevincinden çok bir insanın yükten boşalmasını gördüm.
Sultan atına bindi.
Şehre girdi.
Sokaklardan geçti.
Ayasofya’ya geldi.
Atından indi.
İçeri girdi.
Karanlıktı, sessizdi.
Secde etti.
Ağladı.
Şükretti.
Sonra kalktı.
“Yarın burası cami olacak,” dedi.
Güneş doğduğunda artık Konstantinopolis denmiyordu o güne.
İstanbul doğuyordu.
Öğleye doğru şehir sakinleşti.
Sultan emir verdi: Halka zarar verilmeyecek.
Kiliseler korunacak.
Ayasofya cami olacak.
Çarşılar yeniden nefes alacak.
Hayat, acının üstüne örtü gibi serilecek; çünkü şehirlerin yaşaması gerekir.
Halk yavaş yavaş evlerinden çıkmaya başladı.
Sultan duyuru yaptı: İstanbul artık başkent olacak.
Türk, Rum, Ermeni, Yahudi… herkes için adalet ve düzen sözü verildi.
Akşam Ayasofya’da ezan okundu.
Sultan önde, ordu arkada namaz kıldı.
Gözyaşları vardı; savaşın sonu her zaman sevinç kadar sükût da getirir.
O gece sarayda yalnız kaldığında, Sultan Mehmet’in iki yıl önceki o mum ışıklı odası aklıma geldi.
Halil Paşa’ya söylediği cümle…
“Ben karar verdim.”
Ve yedi gizli hamle…
Casuslar.
Rumeli Hisarı.
Dev top.
Gemileri karadan yürütmek.
Avrupa’yı etkisiz bırakmak.
Lojistik düzen.
Psikolojik savaş.
Hepsi bir araya gelince, 53 gün denen fetih, aslında iki yıl süren bir sabır işi olmuştu.
Ben bu hatırayı yazarken, kendi payıma şunu anladım:
Bazen tarih, meydanlarda değil…
Bir mumun titrek ışığında başlar.
Ve bazen bir şehrin düşüşü, bir milletin yükselişi kadar…
Bir gencin içindeki sükûnetle de ilgilidir.
29 Mayıs 1453’ü herkes bilir.
Ama ben, 6 Aralık 1452 gecesini de bilirim.
Haritaların üstüne eğilmiş bir yüz…
Ve “karar verdim” diyen bir ses…
O ses hâlâ kulağımdadır.
Sanki Edirne’nin taş duvarları bile unutmamış gibi.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





