Nahçıvan Otağında Bir Suskunluk: Şehzade Mustafa’ya Giden Yol, Bir Bitin Gölgesi

1553 yılının kasvetli bir Ekim sabahıydı.

Nahçıvan seferinin ortasında, ordugâhın üstüne çöken sis, sanki sadece ovayı değil, insanların kalbini de örtüyordu.

Padişah otağının önünde bir hareketlilik vardı; ama bu hareketlilikte zafer hazırlığı değil, ağır bir bekleyiş sezilirdi.

Ben o günler, seferde defter tutan kalem ehli bir kul idim.

Bize öğretilen şuydu: Devlet işinin yanında duyguyu fazla gezdirmeyeceksin.

Lakin bazı anlar vardır ki, insanın içindeki ses, yazdığı satırların arasına sızar.

O sabah, Şehzade Mustafa’nın otağa çağrıldığı haberi yayıldı.

Şehzade, babasının çağrısına icabet etmek için çadıra yaklaşırken, yüzünde ne kibir vardı ne de korku.

İşte insanı yakan da budur: Bazen kader, en ağır hükmünü, habersiz bir yüreğin üzerine indirir.

Ona bakanların bir kısmı “şehzade geliyor” diye saygıyla eğildi.

Bir kısmı ise gözünü kaçırdı.

Gözünü kaçıranların hâlinde, açıklanamayan bir utanç seziliyordu.

Şehzade Mustafa, otağın kapısına geldi.

İzin istedi.

Ve içeri adım attı.

O an, çadırın içinde bekleyen hükmün ne kadar acımasız olacağını bilmiyordu.

Hâlbuki bu trajik sonun başlangıcı, yıllar önce saray koridorlarında dolaşan, inanılmaz derecede küçük ve basit bir detayla anılır olmuştu:

Bir bit.

Evet… yanlış duymadınız.

Osmanlı tarihinin en büyük trajedilerinden birinin tetikleyicisi olarak, rivayet diline düşen şey mikroskobik bir parazitti.

Sarayda dolaşan hikâyeye göre, Şehzade Mustafa’nın mektupları arasında bulunan bu küçük canlı, İran Şahı ile gizli muhaberat kurduğunun delili gibi sunulmuş…

Ve Kanunî Sultan Süleyman’ın şüphelerini sanki taş gibi bir “kanıt”a çevirmişti.

Ben o sabah otağın dışındaki sessizliğin içinde dururken, içimden tek bir soru geçiyordu:

Bu hikâye gerçek miydi?

Yoksa Hürrem Sultan ile Sadrazam Rüstem Paşa’nın ustaca ördüğü bir düzenin, küçük bir ayrıntıyla keskinleşmiş hâli miydi?

470 yıl geçse bile, bu sorunun ağırlığı insana aynı yerden dokunuyor.

Çünkü eğer rivayet doğruysa, tarihte bir bitin bir şehzadenin hayatına mal olduğu tek vaka bu olacaktı.

Ama bitin “doğruluğu”ndan önce, asıl gerçeği anlamak gerekir:

Şehzade Mustafa’nın hikâyesi yalnız bir şehzadenin sonu değildir.

Bu hikâye, Osmanlı’nın en parlak döneminde saray içinde yaşanan güç mücadelelerinin, aile içi çekişmelerin ve siyasetin ince gölgelerinin hikâyesidir.

Şehzade Mustafa, Kanunî Sultan Süleyman’ın Gülbahar Hatun’dan olan ilk oğluydu.

1515 yılında dünyaya geldiğinde Osmanlı İmparatorluğu yükselişinin zirvesindeydi.

Mustafa, daha çocukken bile “varis” denilen ağır kelimenin gölgesinde büyüdü.

Benim gibi kalem erbabı için şehzadeler, önce “isim”dir; sonra “haber” olur.

Halk içinse şehzade, geleceğin yüzüdür.

Mustafa’nın karakteri kaynaklarda hep olumlu sıfatlarla anlatılır: adil, cesur, halkı seven, askerin göz bebeği…

Bu sıfatlar yalnızca süslü sözler değildi.

Çünkü şehzadelik döneminde yönettiği Manisa’da gerçekten başarılı bir idare göstermişti.

Halk onu gelecekteki “Sultan Mustafa” gibi görüyordu.

Zira hem yaşça en büyük şehzadeydi, hem de liyakatli görünüyordu.

Amasya’da, sonra Manisa’da sancakbeyliği yaptığı dönemlerde adaletli idaresiyle tanındı.

Adalet denilen şey, bazen bir davayı doğru karara bağlamaktan ibaret sanılır.

Oysa adalet, insanın kendini emniyette hissetmesidir.

Mustafa’nın kazandığı itimat, onu sarayda güçlü kıldı.

Ve sarayda güçlü olan, aynı zamanda hedef olur.

Mustafa’nın en büyük avantajı, askerlerin ona duyduğu sevgiydi.

Özellikle yeniçeriler onu adeta evlat edinmişti.

Bu sevginin temelinde, savaşlardaki cesareti ve askere yakın duruşu vardı.

1549’da Safevî seferine katıldığında, savaş alanındaki hâli herkesin dikkatini çekmişti.

Düşmanla göğüs göğüse çarpışmaktan çekinmiyor…

Askerleriyle aynı koşullarda yaşıyor…

Aynı ekmeği bölüşüyor…

Aynı çadırın soğuğunu hissediyordu.

Bir şehzadenin bu kadar “yakın” olması, askeri kendine bağlar.

Fakat sarayda bazı gözler, bu yakınlığı başka türlü okur:

“Bu kadar sevilen şehzade, babası hayattayken tahta heves eder mi?”

İşte tehlike burada başlar.

Mustafa’nın popülaritesi, hem güç kaynağıydı hem de bir şüphe bahanesi.

Asıl düğüm, Kanunî’nin ikinci eşi Hürrem Sultan’ın sarayda güç kazanmasıyla sıkılaştı.

Hürrem, Ukrayna kökenli bir cariye olarak saraya gelmişti.

Zamanla Kanunî’nin en güvendiği eşi hâline gelmişti.

Ve Hürrem’in kendi oğulları vardı: Şehzade Mehmet, Şehzade Selim, Şehzade Bayezid.

Bu çocukların tahta çıkması için önlerindeki en büyük engel Mustafa’ydı.

Hürrem Sultan’ın zekâsı ve siyasi becerileri tartışılmazdı.

O yalnız bir eş değildi.

Aynı zamanda çok mahir bir stratejistti.

Stratejisi de netti:

Mustafa’yı taht yarışından çıkarmak.

Bu amaç uğruna sarayın en karmaşık entrika ağlarının örüldüğünü, sarayda hizmet gören herkes az çok sezmişti.

Ve Hürrem Sultan’ın en büyük müttefiki, damadı Rüstem Paşa idi.

Rüstem Paşa hem sadrazam, hem de soğukkanlı bir devlet adamıydı.

İkisi birlikte, Mustafa’ya karşı sistematik bir kampanya başlattılar.

Bu kampanyanın ilk aşaması, Kanunî’nin gözünde Mustafa’nın imajını zedelemekti.

Çeşitli söylentiler dolaştı:

“Mustafa tahta sabırsızlanıyor.”

“Asker ona aşırı bağlı.”

“Babası hayattayken tahta geçmeyi planlıyor.”

Ve en tehlikelisi:

“İran’la gizli temas kuruyor.”

İran, Osmanlı’nın büyük hasmıydı.

Bu yüzden böyle bir itham, yalnız bir dedikodu olmazdı.

Eğer “kanıt” diye sunulabilirse, bir şehzadenin kaderi mühürlenebilirdi.

Kanunî başlangıçta bu söylentilere inanmamıştı.

Mustafa’yı seviyor, karakterini biliyordu.

Lakin zamanla kulağına sürekli fısıldanan şüpheler, insanın zihninde taş gibi ağırlaşır.

Özellikle 1550’den sonra Kanunî’nin Mustafa’ya bakışında bir değişiklik olduğu fark ediliyordu.

Artık eskisi kadar sıcak değildi.

Bu değişimin temelinde, Kanunî’nin yaşlanması ve şüpheciliğinin artması da vardı.

56 yaşına gelmişti.

Otoritesinin sorgulanmasından korkuyordu.

Yaşın getirdiği tedirginlik, sarayın oyunlarına uygun bir zemin oluşturur.

Bir hükümdar, imparatorluğu düşünürken bazen kendi kalbinin sesini işitmez olur.

Ve bazıları, tam da bu sessizlikten faydalanır.

1552 yılında durumu dramatik şekilde değiştiren bir hadise yaşandı.

Mustafa’nın yanında ele geçirilen mektuplar büyük skandal yarattı.

Bu mektupların bir kısmı gerçekten İran’dan gelmiş gibi görünüyordu.

Lakin içerikleri, ilk bakışta masumdu.

Çoğu diplomatik nezaket satırlarıydı.

Ama Hürrem Sultan ile Rüstem Paşa, o satırlara başka gözle bakmayı tercih etti.

Onlara göre bu mektuplar, Mustafa’nın İran’la gizli ittifakının işaretiydi.

İşte tam bu noktada, o meşhur bit hikâyesi ortaya çıktı.

Rivayete göre mektuplardan birinin arasında küçük bir bit bulunmuştu.

Rüstem Paşa bunu Kanunî’ye gösterirken şöyle demişti:

“Padişahım, bu bit İran’dan gelmiş. Bizim ülkemizde böyle bit yoktur. Bu mektubun gerçekten İran’dan geldiğinin kesin kanıtıdır.”

O devrin ilminde, coğrafyalara göre canlıların farklı olabileceği fikri yabancı değildi.

Modern bilim yaygın değildi; gözle görülen şey, insanı kolay ikna ederdi.

Kanunî bu delili görünce sarsılmıştı.

Çünkü artık şüpheleri, “elle tutulur” bir işarete dönüştü sanılıyordu.

Oğlunun gerçekten İran’la gizli irtibatı olabilir miydi?

Bu düşünce, padişahı dehşete düşürür.

Zira mesele yalnız ihanet değil…

Hanedanın ve devletin istikbalidir.

O geceden sonra Kanunî’nin Mustafa’ya bakışı tamamen değişti.

Artık onu potansiyel tehlike gibi görmeye başladı.

Sarayda bu soğukluk hemen fark edildi.

Padişahın kelimeleri kısaldı.

Mektupları daha kısa cevapladı.

Mustafa’nın adı geçtiğinde bir sessizlik çöker oldu.

Ve şüphe, insanın içini kemiren bir kurt gibi büyüdü.

Mustafa’nın askerdeki popülaritesi, artık Kanunî’ye huzur vermiyor, aksine rahatsızlık veriyordu.

“Acaba oğlum darbe mi düşünüyor?” diye içinden geçirmeye başladı.

1553’te bu şüpheler doruğa ulaştı.

Kanunî, Mustafa’nın ortadan kaldırılması gerektiğine inanmaya meyletti.

Devletin selameti, bir baba kalbini bile geri çekilmeye zorlayabilir.

Yine de bu kararın ne kadar ağır olduğunu, otağın içindeki havadan anlamak mümkündü.

1550 yılının soğuk bir kış gecesini, sarayın en sessiz köşelerinden birinde anlatırlardı.

Topkapı Sarayı’nın gizli odalarında, ipek perdeler arasında Hürrem Sultan oturmuş…

Karşısında damadı Rüstem Paşa…

Rüstem’in gözlerinde soğuk bir kararlılık parlıyormuş.

“Ana,” demiş Rüstem alçak sesle, “Mustafa’nın popülaritesi her gün artıyor. Yeniçeriler onu putlaştırır gibi. Böyle giderse Selim’in, Bayezid’in şansı kalmayacak.”

Hürrem Sultan gülümsemiş.

Ama o gülümseme sevgi değil, hesap taşırmış.

“Rüstem,” demiş, “acele ediyorsun. Büyük oyunlar sabır ister. Mustafa’ya doğrudan saldırarak yıkamayız. Onu kendi ayağına dolanacak bir tuzağa düşürmek gerek.”

Bu konuşma, Mustafa’nın kaderini belirleyecek stratejinin temeli sayılırdı.

Hürrem Sultan sadece güzel bir kadın değildi.

Kanunî’nin duygularını, sarayın dengelerini, insanın zaaflarını okumayı bilirdi.

Rüstem Paşa da bu stratejiyi hayata geçirecek icracıydı.

Bu ittifak tesadüf değildi.

İkisi de aynı hedefe yürüyordu:

Hürrem’in oğullarından birini tahta çıkarmak.

Ve önlerindeki en büyük engeli kaldırmak.

Hürrem’in saraydaki gücü zamanla artmıştı.

1534’te Kanunî’nin ilk eşi ve Mustafa’nın annesi Gülbahar Hatun’un saraydan uzaklaştırılması, bu gücün boyutunu göstermişti.

Artık sarayın içinde rüzgârın yönü değişmişti.

Sonra 1539’da, Hürrem’in kızı Mihrimah Sultan ile Rüstem Paşa’nın evliliği gerçekleşti.

Bu evlilik yalnız aile işi değil, bir ittifaktı.

1544’te Rüstem Paşa sadrazam olunca, Hürrem’in etkisi daha da kurumsallaştı.

Ve 1545’ten itibaren Mustafa aleyhine yürütülen kampanya, daha ince ve daha sık örülmeye başladı.

Mustafa’nın başarıları bile aleyhine çevrildi.

Manisa’daki adil idare, “halkı kendine bağlama” diye yorumlandı.

Savaşlardaki cesaret, “padişahtan üstün görünme” diye fısıldandı.

Ve en büyük hamle, İran meselesi oldu.

Mektuplar…

Belirsiz ifadeler…

Gizli ulaklar…

Ve sonunda “bit”.

Belirsizlik, entrikanın en sevdiği zemindir.

Bir cümle hem nezaket olabilir, hem ittifak çağrısı diye sunulabilir.

Kanunî’nin yaşla artan şüpheciliği, bu yorumları daha da etkili kıldı.

1553’te Nahçıvan seferi, bu hikâyenin son perdesine sahne oldu.

Kanunî, oğlunu orduya çağırmıştı.

Mustafa da hiçbir şüphe duymadan geldi.

Çünkü hâlâ babasının sevgisine güveniyordu.

Bir bit yüzünden hayatının tehlikede olduğunu düşünmek, onun dünyasına sığmazdı.

Manisa’dan ayrılmadan önce hazırlıklarını yaptı.

Yanına güvendiği adamlarını aldı.

İtaatle yola çıktı.

Bazıları endişeliydi; ama Mustafa, bu endişeleri “kuruntu” saydı.

“Babam beni yanına çağırıyor,” diye düşündü. “Demek ki yine bana güveniyor.”

Oysa Nahçıvan’daki ordugâhta başka hazırlıklar vardı.

Padişah otağının düzeni değişmişti.

İçeriye özel muhafızlar yerleştirilmişti.

Bu muhafızların görevi sadece koruma değildi.

Kanunî’nin ruh hâli de ağırdı.

Bir baba kalbiyle bir padişah aklı, aynı göğüste kavga ediyordu.

Rüstem Paşa, padişahın kararsızlığını sezdiğinde, onu “devlet güvenliği” sözleriyle sıkıştırırdı.

“Padişahım,” der gibiydi, “geri dönüş yok.”

Mustafa’nın gelişine yakın, ordugâhta gerginlik hissedildi.

Yeniçeriler arasında fısıltılar dolaştı.

Mustafa’yı sevenler, “şehzademize bir şey olur mu?” diye içten içe korktu.

Ama korku bile yüksek sesle söylenemezdi.

Çünkü ordu içinde söz, bazen kılıç kadar tehlikelidir.

Kanunî, Mustafa gelmeden önceki gece uyuyamamıştı.

“Yarın oğlumu göreceğim,” diye düşündü.

“Ama hangi oğlumu? Sevdiğim evladımı mı… yoksa bana hain olduğu söylenen kişiyi mi?”

14 Ekim 1553 öğle vaktiydi.

Nahçıvan ovalarında kurulan ordugâhta, tarihin en acı baba-oğul karşılaşmalarından biri yaşanmak üzereydi.

Şehzade Mustafa, otağın önünde durdu.

Kalbi heyecanla çarpıyordu.

Uzun zamandır babasıyla bu kadar yakın olma fırsatı bulamamıştı.

Otağın dışındaki yeniçeriler bile bu buluşmanın sonucunu merakla bekliyordu.

Mustafa içeri girdi.

Babasını masanın ardında oturur buldu.

Kanunî Sultan Süleyman’ın yüzünde ne sevgi ne öfke vardı.

Sadece yorgun bir boşluk…

Mustafa saygıyla eğildi:

“Babacığım… çağrınıza icabet ettim. Emrinizi beklerim.”

Kanunî’nin dudakları titredi.

Karşısındaki adam hâlâ onun evladıydı.

Ama zihninde büyüyen şüphelerin merkezinde de aynı adam vardı.

Mustafa, otağın bir köşesinde Rüstem Paşa’yı gördü.

İşte o an, içindeki sevinç bir parça söndü.

Çünkü aile buluşmalarında üçüncü kişi, çoğu zaman “aile”den daha büyük bir şeyi temsil eder: Devletin soğuk yüzünü.

Kanunî, sesi titreyerek konuştu:

“Oğlum… seninle konuşmamız gereken mühim meseleler var.”

Mustafa, babasının yüzündeki soğukluğu okumaya çalıştı.

“Babacığım… bir sorun mu var? Siz yorgun görünürsünüz.”

Bu samimi endişe, Kanunî’nin kalbine ağır geldi.

Fakat artık zihnini ele geçiren şüphe, merhametin üzerine bir perde çekmişti.

Kanunî, kelimeleri seçerek sordu:

“İran’la olan münasebetlerin hakkında ne söyleyeceksin?”

Mustafa’nın yüzü değişti.

İran’la münasebet?

Kendi iç dünyasında bunun bir karşılığı yoktu.

“Babacığım… benim İran’la gizli münasebetim olmaz. Devlete sadakatim bellidir.”

Rüstem Paşa bir adım öne çıktı.

Elinde mektuplar vardı.

“Şehzadem,” dedi, “bu mektupları nasıl açıklarsınız?”

Mustafa mektuplara baktı.

Şaşkınlığı daha da büyüdü.

“Bu mektupları ben görmedim,” dedi.

“Benim sarayımda bulundu deniyor; ama ben görmedim.”

Rüstem Paşa, mektupların arasından o küçük canlıyı gösterdiği rivayet edilen hareketi yaptı.

“Ve çok ilginç bir detay var,” dedi. “Bu bit… İran’dan gelmiş.”

Mustafa’nın gözleri büyüdü.

“Bir bit mi?” der gibi kaldı.

Kanunî’nin sesi sertleşti:

“Bir bit yüzünden mi sanırsın? Bu yalnız bit değil… Bu senin ihanetinin kanıtı diye önüme konan işaretlerdir.”

Mustafa’nın sesi titredi.

“Babacığım, ben vatana hıyanet etmedim. Bu mektupları kim koydu, nasıl geldi… bilmem. Lakin Allah şahidimdir.”

Kanunî bir an sustu.

Sanki içinde bir yer “dinle” dedi.

Ama şüphe, dinlemekten korkar.

“Artık yalanlarını dinlemek istemem,” dedi.

Mustafa, ilk kez kendini yalnız hissetti.

Otağın havası değişmişti.

Bu bir konuşma değil…

Bir yargılamaya dönmüştü.

Mustafa, Rüstem Paşa’ya döndü.

“Siz bu işin arkasında mısınız?” dedi; sesinde ilk kez sertlik belirdi.

Rüstem Paşa’nın cevabı soğuktu:

“Ben devletime hizmet ederim.”

Mustafa tekrar babasına döndü.

“Babacığım… siz bu oyuna geliyorsunuz. Bu mektuplar sahte olabilir. Bu bit hikâyesi…” dedi; kelimeleri boğazında kaldı.

Kanunî ayağa kalktı.

“Yeter,” dedi.

“Sen benim oğlumsun… ama devlet, her şeyden önce gelir.”

Mustafa’nın yüzünde bir kırılma oldu.

Çünkü bir evladın kulağına, babasının ağzından çıkan en ağır söz, sevginin üstüne vurulan bu cümledir.

Otağın dışında bekleyen muhafızlara seslenildi.

İçeri birkaç kişi girdi.

Mustafa, onları görünce artık kaçış olmadığını anladı.

“Babacığım,” dedi son kez, “ben masumum. Allah şahidimdir.”

Sonrası, kalemle uzun uzun anlatılacak bir şey değildir.

Çünkü bazı sonlar, ayrıntıyla büyütüldükçe hafifler.

Ben hafifletmek istemem.

Şunu söyleyeyim:

O gün, Osmanlı’nın en yetenekli şehzadesi hayattan çekildi.

Ve ordugâhın üstüne, sisin bile taşıyamayacağı bir ağırlık çöktü.

Otağın dışındaki yeniçeriler, içeriden gelen sesleri duyduklarında irkildi.

Fakat içeri girmeye cesaret edemediler.

Çünkü padişah otağı, yalnız bir çadır değildir; devletin kalbidir.

O kalbe eliyle dokunanın sonu, çoğu zaman bellidir.

Olay bittikten sonra Kanunî Sultan Süleyman uzun süre otağın içinde tek başına kaldı.

Yüzünde bir hüküm adamının soğukluğu değil…

Ağır bir insan yorgunluğu vardı.

Rüstem Paşa’nın planı, görünüşte başarıya ulaşmıştı.

Artık Hürrem Sultan’ın oğulları için yol açılmıştı.

Lakin bu yolun taşları, pahalı bir bedelle döşenmişti.

Şehzade Mustafa’nın ölüm haberi ordugâhta yıldırım gibi yayıldı.

İlk tepki şaşkınlıktı.

Sonra sessiz bir öfke yükseldi.

Yeniçeri ağaları çadırlarında toplanıp konuştu.

“Şehzademizi kaybettik,” diyenin sesi titrerdi.

Bazıları “haksızlık” diye içinden geçirirdi, ama yüksek sesle söylemek kolay değildi.

Çünkü devletin içinde itirazın dili, her zaman dikkat ister.

Yine de gerginlik büyüdü.

Bazı yeniçeriler padişah otağına doğru yürümeye yeltendi.

Komutanlar araya girdi.

“Sabır,” dediler. “Sabır, ocak terbiyesidir.”

O günlerde ordu içinde sabrın ne kadar zor olduğunu ilk kez bu kadar çıplak gördüm.

Kanunî, askere Mustafa’nın cezalandırılma gerekçesini açıkladı:

“Oğlum, düşmanla gizli irtibat kurmuştur.”

Fakat asker ikna olmadı.

Çünkü Mustafa’yı yakından tanıyorlardı.

Onun sadakatine inanıyorlardı.

Bu inanç sarsılınca, orduyla saray arasında görünmez bir çatlak oluşur.

Çatlak, ilk gün kırılmaz.

Ama zamanla büyür.

Kanunî’nin içindeki pişmanlık, günler geçtikçe ağırlaştı.

İnsan bir hüküm verirken “devlet” der.

Ama gece olunca “oğul” diye içinden geçer.

Kanunî uyuyamadı.

Zihninde Mustafa’nın son sözleri dolaştı:

“Ben masumum.”

Ve belki de en acısı şu oldu:

Bir baba, bir kez şüpheye yenilince, gerçeği artık geri çağıramaz.

İstanbul’a haber ulaştığında halkın gönlü de sarsıldı.

Mustafa’nın adı, halkın dilinde iyi anılırdı.

Adil, merhametli, güçlü bir şehzade diye bilinir.

Ölüm haberi yayıldığında, şehirde bir yas havası dolaştı.

Saray, bu duygunun büyüklüğünü gördü.

Hürrem Sultan, memnuniyetini açık etmedi.

Dışarıya karşı üzgün görünmeye çalıştı.

Ama sarayda herkes, kimin neyi istediğini az çok bilirdi.

Şehzade Selim ve Bayezid’in iç dünyası ise karışıktı.

Hem bir ağabey kaybı, hem de kaderin önlerini açması…

İnsanın gönlü böyle ikili yükleri taşırken sessizleşir.

Mustafa’nın ölümü, hanedanın geleceğinde de bir dönüm noktası oldu.

Çünkü Mustafa, pek çok kişinin gözünde en liyakatli şehzadeydi.

Bu kayıp, yalnız bir can kaybı değil; bir ihtimalin kapanmasıydı.

Yeniçeri ocağı ile saray arasındaki güven de yara aldı.

Güven yaralanınca, devletin içinde korku büyür.

Korku büyüyünce, herkes daha çok susar.

Ve bazen en büyük felaket, suskunluğun içine saklanır.

Ben yıllar sonra bu hatırayı yazarken, “bit” rivayetini hâlâ kesin bir hüküm gibi söyleyemem.

Kimisi “gerçekti” der.

Kimisi “kurguydu” der.

Kimisi de “o devirde delil diye görülen şeyler, bugün bize yalnızca bir gölge gibi gelir” der.

Lakin bir şey kesindir:

Bir şüphe zinciri, küçük bir ayrıntıyla kilitlenmiş…

Ve bir evlat, babasının otağına “emir beklerim” diyerek girip, geri dönememiştir.

Tarih bazen kılıçla yazılır sanılır.

Oysa bazen, bir mektubun arasına saklanan küçücük bir şeyin gölgesiyle de yazılır.

Ve insan, 470 yıl geçse bile aynı sorunun önünde durur:

Devletin menfaati için verilen karar mı ağırdı…

Yoksa o karara giden yolda büyüyen şüphe mi?

Nahçıvan sisinin içinde, hâlâ cevap vermeyen bir sessizlik gibi durur bu soru.