O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması

Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun derinliklerinde saklıdır. Bu, Gelibolu Cephesi’nin unutulmuş bir köşesinde, imkânsız denilen bir rotayı gerçeğe dönüştüren bir yüzbaşının hikâyesidir. Adı, Yüzbaşı Mehmet. Rütbesi ve görevi, kaderin ince bir çizgide yürüdüğü bir anın kahramanını tanımlar.

Saçmalık. Ses, çadırın kalın, askeri duvarlarında yankılandı. İngiliz General Smith’in gürlemesi, sanki sadece sesiyle bile haritayı titretmek ister gibiydi. Masaya vurdu, sert ve öfkeli. Harita gerçekten de hafifçe titredi.

General Smith, masanın karşısında dimdik duran Türk subayına baktı. Uzun, değerlendiren bir bakış… gözlerinde küçümseme, alay ve sarsılmaz bir kibir vardı. “Siz,” dedi, nefesini zorlukla alarak, “bunu ciddi mi söylüyorsunuz?”

Odada ağır bir sessizlik çöktü. Türk subay, Yüzbaşı Mehmet, haritanın karşı tarafında, ellerini arkasında birleştirmiş vaziyette duruyordu. Konuşmadı. Sadece General Smith’e baktı. Ve o bakış, ne bir meydan okumaydı ne de bir savunma. Sadece sabırlıydı. Mehmet’in bakışında, acele etmeyen, kendi hakikatine güvenen bir ruhun derinliği vardı.

Albay Henderson öne eğildi. Haritayı inceledi, kaşlarını çattı. General Smith’e döndü. “Eğer doğru anladımsa,” parmağıyla harita üzerindeki rotayı takip etti, “Türkler buradan buraya, bu şekilde, o dağlık araziden hareket etmeyi mi öneriyorlar?”

“Evet,” dedi Smith. Sesi soğuktu. “Aynen öyle.”

Henderson geriye yaslandı. Dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi. Başını iki yana salladı. “İmkansız.”

Odada, diğer İngiliz subayların mırıltıları yayıldı. Onaylayan sesler. Birbirlerine baktılar, kafalar sallandı. “Tamamen mantıksız,” dedi Binbaşı Crawford. “O rotadan hareket etmek… coğrafya bile izin vermez.”

Smith, parmağıyla haritaya vurdu. “Evet. Dağlar, vadiler, nehir…” Durdu. Türk subaya baktı ve sesine iğneleyici bir ton ekledi: “…ve hiçbir lojistik destek yok. Hiçbir şekilde top taşıyamazsınız oradan.”

Yüzbaşı Mehmet hala konuşmuyordu. Sadece dinliyordu. İngilizlerin yüzlerindeki kibirli kesinliği, kendilerinden emin rahatlıklarını seyrediyordu. Bu sessizlik, Mehmet için bir teslimiyet değil, tam tersine, bir stratejiydi. Onların kibrini dinlemek, onların savunmasını çözmek demekti.

Albay Henderson ayağa kalktı. Haritanın yanına geldi. “Bakın,” dedi. Tonu açıklayıcıydı, sabırlıydı, sanki bir çocuğa ders anlatıyordu. “Bu rota teoride güzel görünebilir, ama pratikte…” Başını salladı. “Çılgınca. Askerleriniz yorulur, toplarınız hareket edemez ve bizim savunmamıza ulaştığınızda…” Gülümsedi, zaferden emin bir edayla. “Eğer ulaşırsanız, zaten savaşamayacak durumda olacaksınız.”

Binbaşı Crawford kahve fincanını kaldırdı, yudum aldı. “Ayrıca,” dedi, “Biz buradayız.” Haritada bir noktayı işaret etti. “Sağlam pozisyonda, yüksek arazide. Her açıdan görüş avantajımız var. Siz o rotayı kullanırsanız…” Güldü. “Sizi saatler önceden görürüz.”

Subaylar hep bir ağızdan gülüştüler, başlarını salladılar. “Tam bir intihar,” dedi biri. “Strateji değil, hayal,” dedi bir diğeri.

General Smith tekrar masaya vurdu, ama bu sefer daha hafifti; konuşmayı bitirme vuruşuydu. “Bakın,” dedi. Sesi şimdi daha sakindi ama hala sertti. “Türk cesaretini takdir ediyoruz, gerçekten. Ama…” Durdu. Türk subaya doğrudan baktı. “Cesaret tek başına yeterli değil. Bu modern savaş, lojistik, coğrafya, taktik gerektirir. Bunlar duygulardan daha önemlidir.”

Henderson başını salladı. “General haklı. Sizin öneriniz, dürüst olmak gerekirse, taktik değil. Sadece umut.” “Ve umut,” diye ekledi Crawford, iğneleyici bir tınıyla, “bir savaş stratejisi değildir.”

Odada hafif ama aşağılayıcı bir gülüş dalgası yayıldı.

Yüzbaşı Mehmet nihayet hareket etti. Hafifçe başını eğdi. “Anlaşıldı,” dedi. Sesi sakindi, vurgusuzdu. “Teşekkürler generallerim.”

Döndü. Çadırdan çıkmaya başladı.

“Subay!” General Smith seslendi. Türk subay döndü. “Başka bir planınız varsa,” dedi Smith, sesi kibarca bir tehdit içeriyordu, “dinlemeye açığız. Ama mantıklı bir plan, gerçekçi bir plan.”

Türk subay başını salladı. Hiçbir şey söylemedi. Çadırdan çıktı.

Kapı kapandığında, Henderson derin bir nefes aldı. “Zavallılar,” dedi. “Gerçekten deneyimsizler.” Crawford kahvesini bitirdi. “Deneyim, savaşta her şeydir. Ve bizim…” Gülümsedi. “Bizim çok deneyimimiz var.”

Smith haritayı topladı. “Yarın sabah,” dedi. “Normal devriyeler, normal savunma hattı. Türkler muhtemelen başka bir rota deneyecek. Daha gerçekçi bir şey.” “Evet efendim,” dediler subaylar. Odadan çıktılar. Birer birer çadır boşaldı. Sadece harita kaldı masada. Türk subayın işaret ettiği rota hala görünüyordu. O çılgın rota, o imkânsız rota.

Dışarıda gece soğuktu. Yüzbaşı Mehmet yürüdü. Yavaş adımlarla kendi çadırına doğru ilerliyordu. Yanından geçen İngiliz askerler selam verdi. O da karşılık verdi. Kimse dikkat etmedi ona. Sadece bir subaydı. Çadırlardan biriydi, önemsizdi. Ama o yürürken düşünüyordu.

General Smith’in sesini hatırladı: “Saçmalık.” Henderson’ın gülüşünü, Crawford’un küçümsemesini… ve hepsinin o emniyetini. O sarsılmaz kesin emniyetini.

Çadırına ulaştı. İçeri girdi. Bir mum yaktı. Hafif ışık, odayı aydınlattı. Kendi haritasını açtı. Masaya serdi. Parmağıyla rotayı takip etti. Dağlar, vadiler, nehir… “İmkânsız,” demişlerdi. “Çılgınca,” demişlerdi.

Gülümsedi. Hafif, yorgun bir gülümseme. Sonra kâğıt ve kalem aldı. Yazmaya başladı.

Rapor karargâha: İngiliz generaller planı reddetti. Beklendiği gibi, kendilerinden çok eminler. Savunma pozisyonlarını değiştirmeyecekler.

Durdu. Kalemi ağzına götürdü. Düşündü. Sonra ekledi:

Operasyon onaylanırsa, sürpriz tam olacak.

Kâğıdı katladı, mühürledi. Mumun ışığında oturdu uzun süre ve düşündü. Kırk sekiz saat… Sadece kırk sekiz saat kalmıştı. Ve o kırk sekiz saat içinde o çılgın plan, o imkânsız rota her şeyi değiştirecekti.

Ama İngiliz generaller bilmiyordu. Onlar çadırlarındaydı. Kahve içiyorlardı, gülüyorlardı, eminlerdi, rahattılar. Ve o emniyet, o rahatlık tarihin en pahalı hatasını yaratacaktı. Ama şimdi, şimdi sadece sessizlik vardı. Soğuk gece sessizliği ve o sessizlik içinde bir plan harekete geçiyordu. Görünmez, sessiz, ölümcül.

Ertesi sabah güneş yavaşça doğdu. Soğuk bir sabahtı, sisli. İngiliz kampı uyandı. Her zamanki gibi rutin, düzenli. Askerler çadırlarından çıktı. Esnediler, gerindiler. Kahvaltı sırası normal. Devriye birlikleri değişti. Yeni vardiya başladı.

Albay Henderson karargâha yürüdü. Elinde bir fincan çay, sıcak buhar yükseliyordu. Çadıra girdi. General Smith masadaydı. Haritaya bakıyordu. “Günaydın efendim,” dedi Henderson. Smith başını kaldırdı. “Ah, Henderson. Günaydın. Gece raporu efendim.” Smith bir kâğıt uzattı. “Hiçbir şey. Tamamen sakin.”

Henderson okudu. Başını salladı. “Türk hareketleri hiç…” Smith gerindi. “Sanki tamamen durmuşlar. Muhtemelen dünkü toplantıdan sonra düşünüyorlardır.” Henderson gülümsedi. “Belki gerçekçi bir plan yapmaya çalışıyorlar.” Smith kahvesini yudumlayarak, “Umuyorum,” dedi. “Çünkü o dünkü önerdikleri…” Başını iki yana salladı. “Hala aklıma gelince gülüyorum.”

Henderson masaya oturdu. Çayını içti. “Ama efendim, bu ay…” Durdu. “Bir şey düşündüm. Ya gerçekten denerlerse?” Smith kaşlarını kaldırdı. “Neyi?” “O rotayı. O çılgın rotayı.”

Smith durdu. Henderson’a baktı. Sonra güldü. Kısa, sert bir kahkaha. “Henderson,” dedi. “Sen ciddi misin?” “Sadece teorik olarak efendim.” “Teorik olarak bile değil!” Smith sözünü kesti. “İmkânsız. Bak.” Haritayı çevirdi. “Bu dağlar minimum 400 metre yükseklik. Ve burada…” Parmağıyla işaret etti. “Nehir, derin, hızlı akış, köprü yok.” “Evet efendim.” “Ve,” Smith devam etti. “Onların toplarını biliyoruz. Ağır. Her biri en az 800 kilo. Nasıl taşıyacaklar? Sihirle mi?”

Henderson gülümsedi. “Haklısınız efendim.” “Biliyorum haklı olduğumu.” Smith haritayı kapattı. “Türkler cesur, evet. Kararlı, evet. Ama fizik kanunlarını değiştiremezler. Gravite değişmez, ağırlık değişmez.”

Binbaşı Crawford çadıra girdi. “Günaydın beyler.” “Günaydın Crawford,” Smith selam verdi. “Herhangi bir haber?” “Hiç,” Henderson cevapladı. “Gece tamamen sakindi.”

Crawford çayını doldurdu. “İyi. Demek ki Türkler mantık dinlemiş.” “Öyle görünüyor.” Smith ayağa kalktı. “Neyse, bugün devriyelerimizi güçlendirmeliyiz. Normal prosedür. Doğu cephesi, batı cephesi…” “Güney, kuzey ne olacak efendim?” Crawford sordu.

Smith durdu. Düşündü. “Kuzey.” Haritaya baktı. “Kuzey… O dağlık bölge değil mi?” “Evet efendim.” “O zaman gerek yok,” Smith dedi. “Kimse oradan gelemez. Arazi izin vermez. Devriye israfı olur.”

Henderson başını salladı. “Mantıklı efendim.” “Tamam.” Smith ellerini ovuşturdu. “O zaman planımız basit. Normal savunma, normal devriye… ve bekliyoruz.” “Türklerin saldırısını mı efendim?” “Evet. Ama gerçekçi bir saldırı. Güney cepheden muhtemelen, veya batıdan. Oraları izliyoruz.” “Anlaşıldı efendim.”

O sabah İngiliz kampında her şey normaldi. Rahatlardı, güvende. Pozisyonları sağlamdı. Ama aynı sabah, yirmi kilometre uzakta, Türk kampında sessizlik vardı. Farklı bir sessizlik. Yoğun, gergin, hazırlıklı bir sessizlik.

Çadırların birinde subaylar toplanmıştı. Harita masadaydı, büyük, detaylı. Yüzbaşı Mehmet haritaya bakıyordu. Parmağıyla rotayı takip etti. “Buradan,” dedi. Sesi alçaktı. “Gece yarısı hareket. Dağlara ulaşmak için dört saat, tırmanmak için altı saat, pozisyon almak için iki saat.”

Teymen Ali kaşlarını çattı. “Nasıl olacak efendim?” Mehmet ona baktı. “Parçalayacağız.” “Parçalayacak mıyız efendim?” “Evet. Her topu on iki parçaya. Her parça maksimum yetmiş kilo. İnsanlar taşıyabilir.”

Ali yutkundu. “Ve yukarıda, tekrar birleştirecek miyiz?” “Evet.” “Ama efendim,” başka bir subay, Teymen Hasan konuştu. “Bu hiç denenmiş mi? Bir topu parçalamak ve tekrar birleştirmek?” “Hayır,” Mehmet dürüstçe cevapladı. “İlk kez olacak.”

Sessizlik. Subaylar birbirlerine baktı. Hasan yutkundu. “Efendim… eğer çalışmazsa?” “Çalışacak,” Mehmet kesin konuştu. “Başka seçeneğimiz yok. İngilizler güneyde bizi bekliyor, batıda güçlüler, doğuda nehir var. Sadece kuzey açık. Ve kuzey…” Haritaya vurdu. “Kuzey, onların asla beklemedikleri yer.”

Ali derin bir nefes aldı. “Dün İngiliz generalleriyle görüştünüz, değil mi efendim?” “Evet.” “Ne dediler?” Mehmet gülümsedi. Yorgun bir gülümseme. “Çılgınlık dediler. İmkânsız dediler. Saçmalık dediler.” Hasan başını salladı. “Demek inanmadılar.” “Hayır,” Mehmet dedi. “İnanmadılar. Hatta güldüler.”

Subaylar birbirlerine baktılar. Ali yumruklarını sıktı. “O zaman,” dedi. “Onlara göstereceğiz.” Mehmet başını salladı. “Evet, Ali. Göstereceğiz. Ama…” Ciddi baktı. “Bu kolay olmayacak. Dağlar zor, gece karanlık, yükler ağır. Askerler yorulacak.” “Başarabilirler efendim,” Hasan dedi. “Türk askerleri güçlü.”

“Biliyorum,” Mehmet dedi. “Ama sadece güç yetmez. Disiplin lazım, sessizlik lazım. Tek bir hata…” Durdu. “Tek bir ses. İngilizler duyarsa, her şey biter.”

Sessizlik. Ağır, düşünceli bir sessizlik. Mehmet ayağa kalktı. “Hazırlık başladı mı?” “Evet efendim,” Ali cevapladı. “Toplar parçalanıyor, askerler eğitiliyor, halatlar hazırlanıyor.” “İyi. Bu gece saat 00:00’da hareket. Herkes hazır mı?” “Evet efendim.”

O zaman, Mehmet haritaya son bir kez baktı. O çılgın rotaya, İngilizlerin güldüğü rotaya, imkânsız dedikleri rotaya. Ve düşündü. Belki haklıydılar, belki gerçekten çılgıncaydı. Ama bazen… bazen çılgınlık dehayla aynı şeydir. Fark nedir? Sonuç. Eğer çalışırsa, deha; eğer başarısız olursa, çılgınlık. Ve yarın bu zaman, hangisi olduğunu bileceklerdi.

Dışarıda, sıcak bir öğleden sonra olacaktı. Türk askerleri çalışıyordu. Sessizce, kararlılıkla. Top parçaları taşınıyordu. Halatlar test ediliyordu. Rotalar ezberleniyordu. Kimse konuşmuyordu fazla. Herkes biliyordu. Bu gece her şey değişecekti. Ya zafer, ya felaket. Ama orta yol yoktu.

Gece 23:45. Türk kampı karanlıktı. Ateşler söndürülmüştü. Çadırlar sessizdi. Ama bu normal bir sessizlik değildi. Gergin bir sessizlikti. Hazır bekleyen bir sessizlikti. Yüzbaşı Mehmet çadırından çıktı. Yavaşça, sessizce. Gökyüzüne baktı. Ay yoktu. İyi. Bulutlar kalındı. Daha iyi. Karanlık tam olacaktı.

Saat 23:50. On dakika. Derin bir nefes aldı. Sonra yürüdü toplama noktasına. Askerler hazırdı. Sıralanmışlardı. Sessiz, düzenli. Her askerin sırtında bir şey vardı. Ağır bir şey. Metal parçaları.

Mehmet yaklaştı. İnceledi. Teymen Ali yanına geldi. Fısıldadı: “Herkes hazır efendim. İki yüz kırk asker. Her biri yetmiş kilo taşıyor.” Mehmet başını salladı. “Tamamen parçalandı mı?” “Evet efendim. Dört top on iki parçaya bölündü. Toplam kırk sekiz parça. Taşıyıcılar yüz yirmi asker. Altmış asker cephane. Kırk asker yol açıyor. Yirmi asker güvenlik. Mühendisler yanımızda efendim. Yukarıda tekrar birleştirecekler.”

Mehmet sessizce askerler arasında yürüdü. Yüzlerine baktı. Genç yüzler, gergindi ama kararlı. Birinin yanında durdu. “İsmin ne?” “Ahmet efendim.” “Kaç yaşındasın Ahmet?” “On dokuz efendim.” “Ağır mı?” Ahmet sırtındaki metal parçasına baktı. “Evet efendim. Ama taşıyabilirim.” “İyi.” Mehmet omzuna dokundu. “Çünkü bu parça…” Durdu. “Bu parça, yarın bir İngiliz topunu susturacak.” Ahmet’in gözleri parladı. “Anlıyorum efendim.”

Mehmet grubun sonuna geldi. Döndü. Hepsine baktı. Sonra konuştu. Alçak sesle, ama net. “Askerler,” dedi. “Bu gece tarihi bir gece. Sessizlik. Bu gece…” Devam etti. “Hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yapacağız. Dağlardan geçeceğiz, toplarla. İngilizler diyor ki imkânsız. Diyor ki çılgınca.” Durdu. “Belki haklılar. Belki çılgınca. Ama…” Gözleri parladı. “Bazen çılgınlık, düşmanı yenmek için tek yoldur.”

Askerler mırıldandı, onaylayan sesler. “Zor olacak,” Mehmet dürüst konuştu. “Dağlar dik, gece karanlık, yükler ağır. Bazılarınız yorulacak, bazılarınız düşmek isteyecek.” Durdu. Sesi sertleşti. “Düşmeyeceğiz. Durmayacağız. Çünkü yukarıda, zirvede bizi bekleyen şey…” Gülümsedi. “Zafer.”

Askerler başlarını salladı. “Sessizlik çok önemli,” Mehmet vurguladı. “Tek bir ses. İngilizler duyarsa, hepimiz ölürüz. Anladınız mı?” “Evet efendim,” fısıltılarla. “O zaman…” Saatini kontrol etti. “Hareket zamanı.”

Ve hareket ettiler. Sessizce, karanlıkta. İki yüz kırk asker. Her biri yetmiş kilo taşıyordu. İlk adımlar kolaydı, düz araziydi. Ama otuz dakika sonra arazi değişti. Taşlar başladı. Eğim arttı. Nefesler ağırlaştı.

Dağın eteklerine ulaştılar. Teymen Ali Mehmet’in yanına geldi. Fısıldadı. “Efendim, buradan itibaren çok dik.” “O zaman başlayalım.” Tırmanış başladı. Yavaş. Çok yavaş. Her adım bir mücadeleydi. Eller taşları kavradı. Ayaklar dayanak aradı. Sırtlarında o ağır metal parçaları. Kimse konuşmuyordu. Sadece nefes sesleri, taşların sürtünme sesleri ve uzakta, çok uzakta, İngiliz kampının hafif ışıkları.

Bir asker düştü. Sırtındaki parça yere çarptı. Çank! Ses yankılandı. Herkes dondu kaldı. Mehmet koştu. Hızlı ama sessiz. Askerin yanına çömeldi. “İyi misin?” Asker inledi. “Ayağım efendim. Burkuldu sanırım.” Mehmet kontrol etti hızlıca. “Ciddi değil, ama taşıyamazsın artık. Parçanı başkası taşıyacak. Sen aşağıda bekle, anladın mı?”

Mehmet ayağa kalktı. Ali’ye işaret etti. Ali, genç bir çocuk olan Hasan’a işaret etti. On sekiz yaşında belki. “Hasan, buraya gel. Bir parça daha taşıyabilir misin?” Hasan yutkundu. Sırtındaki yük zaten ağırdı ama başını salladı. “Evet efendim. Taşıyabilirim.” “Emin misin?” “Evet efendim. Babam demirciydi. Ağırlığa alışığım.”

Ali parçayı Hasan’ın sırtına bağladı. Hasan sallandı. Ağırlık çok fazlaydı ama dik durdu. “Hazırım efendim.” Mehmet omzuna dokundu. “Türksün sen Hasan. Gurur duydum.”

Tırmanış devam etti. Şafak’tan bir saat önce zirveye ulaştılar. Mehmet en son çıktı. Askerler yere çökmüştü. Yorgunluktan. Ama gözlerinde bir şey parıldıyordu. Başarmışlardı. İmkânsız dağa tırmanmışlardı. Toplarla.

Mehmet öne yürüdü. Kenardan aşağıya baktı ve gördü: İngiliz kampını. Aşağıda, iki kilometre uzakta. Işıklar yanıyordu, çadırlar görünüyordu. Ve hiçbir şeyden haberleri yoktu.

Ali yanına geldi. Fısıldadı. “Efendim… Başardık.” Mehmet gülümsedi. “Henüz değil, Ali. Şimdi asıl iş başlıyor. Topları birleştirmek mi efendim?” “Evet. Ve hızlı olmalıyız. Güneş doğmadan önce hazır olmalıyız.”

Döndü. Askerlere baktı. “Mühendisler! Hemen işe başlayın. Topları birleştirme zamanı.”

Aşağıda, İngiliz kampında, General Smith çadırında uyuyordu. Rahat, derin bir uyku. Bilmiyordu ki, iki kilometre yukarıda, dağın zirvesinde, kendi felaketi inşa ediliyordu. Parça parça, sessizce, ölümcül bir şekilde.

Şafak söktü. İlk ışıklar doğudan geldi. Dağın zirvesinde. Mehmet teleskopla aşağıya bakıyordu. Yanında mühendis. Son kontrol. “Tamamlandı efendim. Dört top hazır. Cephane yüklü. Nişangâhlar ayarlandı. Hedefler…” Mühendis haritayı gösterdi. “Birinci top komuta çadırı. İkinci top cephane deposu. Üçüncü top ana yol. Dördüncü top iletişim kulesi.”

Mehmet başını salladı. “İlk atıştan sonra kaos olacak. Hemen ikinci atış, sonra üçüncü. Durma fırsatı vermeyeceğiz.” “Anlaşıldı efendim.”

Mehmet saatine baktı. 05:47. Güneş tamamen doğmak üzereydi. “Askerler hazır mı?” “Evet efendim. Bekliyor.”

Mehmet derin bir nefes aldı. Son bir kez aşağıya baktı. İngiliz kampı hiçbir şeyden habersizdi. Rahat, güvenli. Tıpkı General Smith’in dediği gibi: İmkânsız. Çılgınca. Saçmalık.

Mehmet gülümsedi. Acı bir gülümseme. Sonra döndü. “Ateş!”

Bum.

İlk top patladı. Ses dağlarda yankılandı. Mermi havada vızıldadı. Aşağıya, aşağıya, aşağıya… ve patlama! İngiliz komuta çadırının on metre yanı. Toprak havaya fırladı. Çadır sallandı.

İçeride General Smith yatağından fırladı. “Ne?” Henderson koşarak içeri girdi. “Efendim! Top atışı!” “Ne? Nereden?” “Bilmiyorum efendim ama…”

Bum! İkinci atış. Bu sefer daha yakın. Cephane deposunun önü. Askerler çığlık attı, koştu.

Smith çadırdan fırladı, dışarı baktı. Kaos vardı. Askerler koşuyor, bağırıyordu. “Ne oluyor?” Smith bağırdı.

Crawford yanına geldi. Yüzü solgundu. “Efendim! Top atışı. Ama… ama anlamıyoruz. Nereden geliyor?” “Ne demek anlamıyorsun?” Smith çevresine baktı. Güney? Hayır. Batı? Hayır. Doğu? Hayır. “Açı hesapla!” Smith bağırdı. “Nereden geliyor bu atışlar?”

Bir topçu subay koşarak geldi. Nefes nefeseydi. “Efendim! Açı hesapladık. Mermi yukarıdan geliyor.” “Yukarıdan?” Smith kaşlarını çattı. “Ne demek yukarıdan?” Topçu subayın parmağı titredi. Yukarıyı işaret etti. Kuzeyi, dağları.

Smith başını çevirdi. Yukarıya baktı ve gördü: Dağın zirvesinde, iki kilometre yukarıda, duman. Top dumanı. Gözleri büyüdü. “Hayır…”

Bum! Üçüncü atış. Ana yola. Askerler dağıldı. Smith dondu kaldı. Bakıyordu yukarıya. O dağlara, o imkânsız dağlara.

Henderson yanına geldi. “Efendim! Bu… bu nasıl mümkün?”

Ve o anda, o tek anda, Smith anladı. O plan. O çılgın plan. O Türk subayın önerdiği plan. Güldükleri plan. Saçmalık dedikleri plan. O plan işe yaramıştı. Türkler gerçekten yapmıştı. Dağları tırmanmışlardı. Toplarla. İmkânsız olanı yapmışlardı.

Smith’in yüzü bembeyaz oldu. “Hayır… Hayır… Hayır…”

Boom, boom! Dördüncü ve beşinci atış. İletişim kulesi vuruldu, yıkıldı. Cephane deposu yandı. Alev, duman, kaos.

Crawford Smith’in kolunu tuttu. “Efendim, ne yapacağız?”

Smith cevap vermedi. Sadece bakıyordu o dağlara. Aklında bir ses yankılanıyordu. Türk subayın sesi. Sakin, vakarlı: “Bu rotadan hareket edebiliriz.” Ve Smith’in cevabı: “Saçmalık, imkânsız.”

Henderson’ın gülüşü. Crawford’un küçümsemesi. “Çılgınca, hiç şansı yok. Teorik olarak bile imkânsız.”

Ve şimdi, o imkânsız plan kamplarını bombalıyordu.

Smith yavaşça dizlerinin üstüne çöktü. Ellerini yüzüne götürdü. “Aptal,” diye fısıldadı. “Aptalım.”

Henderson eğildi. “Efendim?”

“Biz aptalız!” Smith bağırdı. “Dinlemedik. Güldük. Küçümsedik.” Başını iki yana salladı. “Ve şimdi… şimdi ödüyoruz.”

Atışlar durdu ama hasar çoktan yapılmıştı. Cephane deposu yanıyordu. İletişim kulesi yıkıktı. Ve en kötüsü, moral çökmüştü.

Dağın zirvesinde. Mehmet teleskobu indirdi. Dönüp arkasına baktı. Askerler yorgundu, bitkindi. Ama yüzlerinde bir şey vardı. Gurur. Saf, derin gurur. Yaptılar. İmkânsız olanı yaptılar.

Teymen Ali yanına geldi. “Efendim, başardık.” Mehmet başını salladı. “Evet Ali, başardık. İngilizler şoktalar.” Ali gülümsedi. “Bizim çılgın planımız işe yaradı.” Mehmet ona baktı. “Çılgın mıydı gerçekten?” Ali düşündü. “Hayır efendim. Cesurdu, farklıydı, beklenmedikti. Ama çılgın değildi. Kesinlikle.”

Mehmet dağlara baktı. “Sadece onlar hayal edemediler. Onlar için hayal edilemeyen şey, imkânsız oldu. Ama biz hayal ettik efendim.” “Evet.” Mehmet gülümsedi. “Biz hayal ettik ve yaptık.” Durdu. “Bazen Ali, düşmanı yenmenin en iyi yolu, onun aklından geçmeyecek şeyi yapmaktır.”

Aşağıda İngiliz kampında Smith ayağa kalktı. Yüzü kirliydi. Gözleri kızardı. Ama artık şok geçmişti. Şimdi sadece yorgunluk vardı. Ve utanç. Derin, acı bir utanç. “Geri çekileceğiz,” dedi Smith. “Bu pozisyon tutulmuyor artık.”

Henderson yutkundu. “Evet efendim.”

Smith son bir kez yukarıya baktı. O dağlara, o imkânsız dağlara. Ve bir şey fısıldadı. Çok alçak. “Özür dilerim. Dinlemeliydim.”

Ve o gün, İngiliz ordusu geri çekildi. İlk kez o cepheden. Türklerin çılgın planı yüzünden. O gün dünya bir şeyi öğrendi: Asla imkânsız deme. Özellikle Türklere. Çünkü onlar için imkânsız sadece, henüz denenmemiş demekti. O toplantı odasındaki gülüşler, o küçümseyen kibir, o sarsılmaz emniyet… Sadece kırk sekiz saat sonra tarihin en acı dersini vermişti. Yüzbaşı Mehmet, sözün gücünü değil, sessizliğin ve fedakârlığın gücünü kullanmıştı. Ve bu, tarihin en asil zaferlerinden biriydi.