
Yağmur, toprağın kuru ve çatlak yüzeyine sertçe çarparken, Ayşe tekerlekli sandalyesinde oturduğu yerden uzaklaşan arabanın ardından havalanan toz bulutunu izledi. Elleri, tekerleklerin demir jantları üzerinde titriyordu. Bu titreme, ufukta toplanan simsiyah bulutların getirdiği ani soğuktan kaynaklanmıyordu; az önce gerçekleştirdiği eylemin yıkıcı kesinliğinden geliyordu. Tek oğlu Mehmet, bütün bir sabah süren ve her kelimesinin acı bir balyoz gibi indiği tartışmanın ardından, arabanın kapısını hızla çarpıp gitmişti. “Anne, artık dayanamıyorum,” olmuştu son sözleri. Arabayı çamurlu yolda durdurup, bir daha arkasına bakmadan yürümeden önceki o son feryat. Ayşe, bu anın geleceğini biliyordu. Onu tam bu kopma noktasına getirecek her kelimeyi, her hareketi, hatta aralarındaki her sessizlik anını, soğukkanlılıkla planlamıştı.
Aylar süren kemoterapi tedavisinin ardından hâlâ hassas olan çıplak başına düşen ilk iri damlayla gözlerini kapattı. Ayşe’nin zihninde, üç gün önce keşfettiği kâğıtlar canlandı. Mehmet’in odasındaki çekmecede özensizce saklanmışlardı: Ev tapusu, emlak değerleme raporları ve yarı doldurulmuş satış sözleşmeleri. 32 yaşındaki oğlu, aile yadigârı mülklerini gizlice satıyordu. En çok acıtan şey ihanet değildi; Ayşe’nin aylardır onun gözlerinde gözlemlediği sessiz, boğucu çaresizlikti. Gizemli gece yarısı çıkışları, fısıltıyla yapılan telefon konuşmaları, birinin para veya mali durumdan bahsettiğinde gözlerini kaçırma şekli… Mehmet, kumar borçlarına batmıştı ve Ayşe bu gerçeği en ağır şekilde öğrenmişti.
Yağmur giderek şiddetlendi, Ayşe’nin soluk pembe bluzunu sırılsıklam ederek tenine yapıştırdı. Ayşe, Mehmet’in artık bakım yükünü tek başına taşıyamayacağını haykırarak onu bıraktığı yerde, tekerlekli sandalyesinde kaskatı bir şekilde bekledi. Tenine değen her damla, planının o ana kadar kusursuz bir şekilde işlediğinin kanıtıydı.
Eski, paslı bir kamyonet, yolun tozunu daha da artırarak yanında durdu. Yan camın lekeli dikiz aynasından, yaklaşık üç kilometre ileride yaşayan komşusu Hasan Amca’nın endişeli yüzünü gördü. Hasan Amca telaşla kamyonetten indi, başındaki yıpranmış şapkayı düzeltti. Elleri kırsalda çalışmaktan nasır tutmuş, ailesine her zaman saygı duyan, temiz yürekli bir adamdı. “Ayşe Hanım, Allah aşkına, bu yağmur yaklaşırken siz burada tek başınıza ne yapıyorsunuz?” diye sordu, sesi gerçek bir kaygı taşıyordu.
“Birini bekliyorum Hasan Amca. Benim için endişelenmeyin.” Ayşe, ses tonunu kararlı ama kibar tuttu. Bu aşamada yardım kabul edemezdi. İnsanların tam olarak görmesi gereken sahne buydu: Hasta bir kadın, kendi oğlu tarafından yağmurda terk edilmiş. “Ama Hanımefendi, bu yağmur sağanağa dönecek. Yol geçilmez hâle gelecek!” Hasan Amca, alnını kırıştırarak karanlık gökyüzüne baktı. “Mehmet nerede?” Ayşe’nin dudaklarından prova edilmiş yalan akıp gitti: “Mehmet’in şehirde acil bir işi çıktı.” Son üç gündür, Ayşe oğlunun nerede olduğunu soranlara vereceği her cevabı prova etmişti. Hasan Amca, Ayşe’nin güçlü kişiliğini bildiğinden, açıkça hoşnut olmasa da daha fazla ısrar etmedi. “Bir şeye ihtiyacınız olursa beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz.” Kamyonete geri bindi ve vedalaşmak için iki kez korna çalarak yoluna devam etti. Ayşe, şehirden birinin buradan geçmesine daha birkaç saat olduğunu hesapladı. Yaşadıkları kırsal yol, özellikle sağanak tehdidi altındayken, pek kalabalık olmazdı; olmasını istediği şey için mükemmel bir yerdi.
Yağmur şiddetlendikçe, Ayşe kendini buraya getiren olayları zihninde yeniden canlandırdı. Üç ay önce, son kemoterapi seansını bitirdiğinde, nihayet bağımsızlığını geri kazanacağına inanmıştı. Kanser erken evrede tespit edilmişti ve doktorlar iyileşme konusunda iyimserdi. Ancak Mehmet, tedavi süresince aşırı korumacı birine dönüşmüştü. Onu tüm muayenelere kadar takip etme konusunda ısrar ediyor, beslenmesini titizlikle kontrol ediyor ve neredeyse tüm ev kararlarını üstlenmişti. Başlangıçta bu ilgiye minnettardı. Ancak zamanla, kendi evinde bir mahkûma dönüştüğünü fark etti. Aralarındaki bu bağımlılık, ikisi için de boğucuydu. Mehmet, tam zamanlı bakmak için bilgisayar teknisyeni işini bırakmıştı. Ayşe ise, hâlâ yapabileceği sorumlulukları onun üstlenmesine izin vermiş, kendine, “Bırak o halletsin, böyle daha kolay,” diyordu.
Sıradan bir doktor ziyareti sırasında, Mehmet’in Doktor Yılmaz’a kendi mali durumu hakkında yalan söylediğini duydu. Doktor ücretsiz ilaç almak için sosyal programlar önerdiğinde, Mehmet, “Her şey yolunda doktor, her ihtimale karşı yeterli birikimim var,” demişti. O gece Ayşe, uyuyormuş gibi yaparak Mehmet’in salondaki telefon konuşmasını dinledi. Konuşma uzun duraklamalar ve umutsuz fısıltılarla kesiliyordu. “Geciktiğimi biliyorum… Bir hafta daha söz veriyorum… Hayır, annem bunlardan hiçbirini öğrenmemeli. O hasta. Anlamıyor musunuz?”
Sonraki günlerde, daha önce görmezden geldiği detaylara dikkat etmeye başladı: Postayla gelip hızla kaybolan mektuplar; Mehmet’in her zaman başka bir odada cevapladığı telefonlar; para veya gelecek planları hakkında konuşmaktan kaçınma şekli. Sonunda, yatak odasında saklı olan evrakları bulduğunda, gerçek apaçık ortaya çıktı. Mehmet, mülkü satıyordu. Zira, Ayşe’nin tamamlayıcı tedavilerini ödemeye çalışırken borca girmiş ve teşhisin ilk aylarında uykusuz geceler geçirirken, online bahis bağımlılığı geliştirmişti. Bu keşif, başlangıçta Ayşe’yi mahvetti. Sonra, içinde yıllardır hissetmediği bir kararlılık uyandırdı. Ayşe, bağımlılığın, dünyadaki her şeyden çok sevdiği oğlunun hayatını mahvettiğini fark etti. Bu yıkıcı döngüyü kırmak için radikal bir şey yapması gerekiyordu.
Tasarladığı plan riskliydi ama gerekliydi: Aralarında tam bir kopuş yaratacak, Mehmet’i kesin bir karar vermeye zorlayacaktı. Onu tamamen terk etmek ya da ona sevgiden dolayı bakmak istediğini bilinçli olarak kabul etmek.
Yağmur şimdi şiddetli bir şekilde yağıyordu, Ayşe’nin giysilerini tamamen ıslatmıştı. Ayşe gerçekten üşümeye başlamıştı ama kararlılığını korudu. Planının bir parçası, birinin onu bu halde bulmasıydı. Onu ilk gören, yaşadıkları küçük kırsal toplulukta terk edilme haberini yaymak için kilit rol oynayacaktı.
Saat dörde doğru yaklaşan bir motor sesi duydu. En yakın komşusu, belediye okulunda öğretmen olan ve her zaman iş bitiminde o yoldan geçen Fatma’nın kırmızı Fiat Egea’sıydı. Fatma, sırılsıklam olmuş tekerlekli sandalyedeki Ayşe’yi görünce ani fren yaptı. Motoru çalışır vaziyette ve kapıyı açık bırakarak hızla arabadan fırladı. “Aman Tanrım Ayşe Teyze! Ne oldu? Mehmet nerede?” Fatma koşarak ona gitti, kendi ceketini çıkarıp yaşlı kadının omuzlarına örttü.
“O, artık dayanamadığını söyledi.” Ayşe, soğuk ve yağmurun yardımıyla, sesinin titremesine izin verdi. “Ona çok büyük bir yük olduğumu söyledi.”
“Bu doğru olamaz!” Fatma açıkça şok olmuştu. “Mehmet sana tapıyor. Bunu herkes bilir. Bir yanlış anlaşılma olmalı.”
“Hiçbir yanlış anlaşılma olmadı kızım.” Ayşe, prova ettiği boyun eğmiş tonu korudu. “Onun da yaşayacak bir hayatı var. Anlıyorum.”
Fatma, onu yağmurdan uzaklaştırmaya yardım etti, tekerlekli sandalyeyi zorlukla arabaya taşıdı. Şehre dönüş yolculuğunda, tam olarak ne olduğu hakkında birkaç soru sordu. Ayşe, belirsiz cevaplar veriyor, Mehmet’i hep gücünün sınırına gelmiş biri olarak gösteriyordu. “Bu gece benim evimde kalacaksın,” dedi Fatma kararlılıkla. “Yarın her şeyi sakin sakin konuşuruz.”
Fatma’nın Beyaztaş’ın merkezindeki evine vardıklarında, Ayşe planının tam olarak tasarladığı gibi işlediğini fark etti. Oturma odasının penceresinden, birkaç komşu kadının kaldırımda toplanıp, sırılsıklam ve gözle görülür şekilde sarsılmış haldeki Ayşe’nin gelişini izlerken fısıldaştığını gördü.
Fatma, Ayşe’ye sıcak bir duş almasına yardım etti ve kuru giysiler verdi. Bu sırada, ev telefonu susmak bilmiyordu. Arayanlar, komşular, Fatma’nın iş arkadaşları ve toplumdan o “zavallı kanser tedavisi gören kadına” ne olduğunu öğrenmek isteyen diğer kişilerdi. “İnsanlar senin için çok endişeleniyor,” dedi Fatma, arka arkaya beşinci çağrıyı yanıtladıktan sonra. “Herkes nasıl olduğunu ve Mehmet’in nerede olduğunu bilmek istiyor.” “İyiyim ve Mehmet kendi işleriyle ilgileniyor deyin,” Ayşe vakur duruşunu korudu ama tamamen sahte olmayan bir üzüntü belli ediyordu. Gerekli olduğunu bilse de, bu durumu provoke etmek gerçekten acıtıyordu.
Gece boyunca, Fatma uyurken Ayşe misafir yatağında uyanık kaldı, küçük kasabanın seslerini dinledi. Ertesi gün, terk edilme haberinin her köşe başındaki sohbette, marketteki her rastgele karşılaşmada, kasabanın her kahvehanesinde dolaşacağını biliyordu. Mehmet mutlaka birinden öğrenecekti. Beyaztaş topluluğu, özellikle de onlarınki gibi tanınmış aileleri içerdiğinde, sır saklamak için fazla küçüktü. Ayşe’nin ailesi bölgede üç nesildir yaşıyordu ve Mehmet herkes tarafından terbiyeli ve özverili bir genç olarak sevilerek büyümüştü.
Ertesi sabah Fatma işe giderken Ayşe’yi rahatça oturma odasına yerleştirdi ve öğle yemeğinde onu kontrol etmek için geri döneceğine söz verdi. Saat sekizi biraz geçtikten sonra kapı zili çaldı. Mahallenin en yaşlı ve saygı duyulan hanımı Zehra Teyze’ydi. Yanında ev yapımı yemek dolu kaplar taşıyan iki kadınla birlikte geldi. “Kızım, dün olanları duyduk,” dedi Zehra Teyze, öfke dolu bir sesle. “Mehmet’in sana böyle bir şey yapması mümkün değil!” Diğer iki kadın onaylayarak başlarını salladılar ve bu kadar terbiyeli bir gencin hasta annesini yağmurda terk etmesine inanmanın imkânsız olduğu hakkında yorumlar yaptılar.
“Mehmet’i yargılamamalısınız,” dedi Ayşe, yumuşak ama kararlı bir sesle. “Tedavim boyunca, tüm bu aylar boyunca bana o baktı. Artık dayanamadığı bir noktaya geldi. Bunu tamamen anlıyorum.”
“Anlamak başka Ayşe,” diye karşılık verdi Zehra Teyze, “Anneyi yağmurda terk etmek tamamen farklı bir şey. Bu gencin bazı gerçekleri duyması gerekiyor.”
Ayşe, Mehmet’i savunmasının hanımların beklediğinin tersi bir etki yarattığını fark etti; onları sakinleştirmek yerine, oğlunun davranışına olan öfkelerini artırıyordu. Tam olarak planladığı buydu. Bütün sabah boyunca Fatma’nın evi sürekli ziyaretçi aldı: Komşular, tanıdıklar, durumu öğrenen Mehmet’in iş arkadaşları. Herkes şok ve öfke ifade ediyor ve herkese Ayşe’den oğlunun aynı ölçülü ve anlayışlı savunmasını alıyorlardı.
Öğle vakti civarında Fatma, öğle yemeği için döndüğünde evi insanlarla dolu buldu ve tüm konuşmalar aynı konu etrafında dönüyordu. Öğretmen durumdan gözle görülür şekilde rahatsız oldu. “Lütfen millet, Ayşe’yi biraz dinlendirelim,” diye diplomatik bir şekilde söyledi. “Dün çok zor bir durum yaşadı.” Ziyaretçiler gittikten sonra Fatma, endişeli bir ifadeyle Ayşe’nin yanına oturdu.
“Ayşe Teyze,” diye dikkatle konuştu, “Senin hayatına karışmak istemem ama bütün bu hikâyede bir şeyler tutarlı değil. Mehmet’i çocukluğundan beri tanırım. İnsanların anlattığı şekilde böyle bir şey yapmazdı.”
Ayşe, bir süre acı anılarla boğuşuyormuş gibi sessiz kaldı. “Haklısın Fatma. Olay tam olarak öyle değildi,” ağır bir iç çekti, “Ama sonuç aynı. Mehmet sınırına geldi ve şimdi gerçeği kabul etmemiz gerekiyor.”
“Hangi gerçek? Dün gerçekte ne oldu?”
“Tartıştık, çok fazla. O, söylememesi gereken şeyler söyledi. Ben de…” Ayşe devam etmekte zorlanıyormuş gibi duraksadı. “Onun yakın zamanda öğrendiğim sorunları var. Ciddi sorunlar.”
Fatma, ilgiyle öne eğildi. “Ne tür sorunlar?”
“Para, borçlar.” Ayşe bir sır açıklıyormuş gibi sesini alçalttı. “Mehmet, benim tedavim sırasında çok borca girdi. Bunu benden hep gizlediği için hiç haberim olmadı. Beni endişelendirmek istemediğini söyledi.”
“Bu seni yağmurda yalnız bırakmasını hâlâ açıklamıyor.”
“Çünkü evi arkamdan sattığını öğrendim.” İtiraf Ayşe’nin planladığından daha duygusal çıktı. “Onunla yüzleştiğimde, kontrolünü kaybetti. Dünyanın yükünü sırtlamaktan bıktığını, benim yaptığı fedakârlıktan hiç haberim olmadığını söyledi.”
Fatma sessizce bilgiyi özümsedi. Ayşe’nin anlattığı versiyon, kasabada dolaşan basit terk hikâyesinden çok daha karmaşıktı. “Peki sonra, yolda mı kavga ettiniz?”
“Bana, babamın çocukken beni götürdüğü yerde bırakmasını istedim. Düşünmek için yalnız kalmak istiyordum.” Ayşe o anı yeniden yaşıyormuş gibi pencereye baktı. “Yağmur başladığında düşüncelere o kadar dalmıştım ki fark etmedim. Tam o sırada Hasan Amca geçti ve sonra sen beni buldun.” Ayşe’nin Fatma’ya anlattığı düzenlenmiş gerçek versiyonu, ikna edici olmak için gerçeğin yeterli unsurlarını içeriyordu, ancak planının daha manipülatif yönlerini atlıyordu. En azından bir yakının duruma daha nüanslı bakması önemliydi.
“Ayşe Teyze, Mehmet’le konuşmalısın,” diye konuştu Fatma, birkaç dakikalık düşünmeden sonra. “Bu durum böyle kalamaz.”
“Benimle konuşmaya karar vermesi gereken o,” diye karşılık verdi Ayşe kararlılıkla. “Artık beni yanında istemeyen birinin peşinden koşmayacağım.”
Öğleden sonra, Ayşe Fatma’nın evinde yalnız kaldı. Aylardır ilk kez Mehmet’in sürekli varlığı olmadan düşünecek zamanı oluyordu. Özgürleştirici olması gereken yalnızlık, beklenmedik bir özeleştiri dalgası getirdi. Durumu bu şekilde manipüle etmekte haklı mıydı? Plan kafasında mantıklı görünüyordu, ama topluluğun tepkisini görünce, sorunu çözmenin daha az sert bir yolu olup olmadığını sorgulamaya başladı. Mehmet temelde iyi bir insandı; bu, insanların sözde terk haberi karşısındaki tepkilerinden belliydi. Kimse onun böyle bir şey yapabileceğine inanamıyordu. Belki de onunla borçlar ve evin satışı hakkında sadece konuşabilirdi. Ama Ayşe oğlunu da iyi tanıyordu. Mehmet, çok fazla sorumluluk alma ve asla yardım istememe eğilimindeydi. Sadece finansal sorunları yüzleşseydi, herhangi bir bahane uydurur ve yükü tek başına taşımaya devam ederdi.
Telefon çalarak düşüncelerini böldü. Okuldan arayan Fatma’ydı. “Ayşe Teyze, Mehmet burada göründü. Çok gergin. Nerede olduğunu öğrenmek istiyor.” Fatma’nın sesinde bir aciliyet tonu vardı. “Ben senin iyi olduğunu söyledim ama o seninle konuşmakta ısrar ediyor.”
“Başka ne dedi?”
“Şehirde dolaşan hikâyenin doğru olmadığını, gerçekten tartıştığınızı ama seni asla bilerek terk etmediğini… Fatma bir an duraksadı. O çok heyecanlı Ayşe Teyze. Bence onunla konuşmalısın.”
“Telefonla değil. Eğer benimle gerçekten konuşmak istiyorsa buraya şahsen gelsin.”
“Peki. Bunu ona söyleyeceğim.”
Yirmi dakika sonra Ayşe, Mehmet’in arabasının tanıdık sesini evin önünde dururken duydu. Kendini giriş kapısını net görebileceği şekilde salona yerleştirdi ve bekledi. Mehmet, çalmadan içeri girdi. Gözle görülür şekilde heyecanlıydı. Saçları dağınık, gömleği buruşuktu ve gözlerinde uykusuz bir gecenin izleri vardı.
“Anne, Allah aşkına ne yaptın?” Bunlar, umutsuzluk ve kafa karışıklığı yüklü ilk sözleriydi.
“Ben hiçbir şey yapmadım Mehmet. Sadece dünkü kararını kabul ettim.”
“Hangi karar? Seni terk etmek istediğimi asla söylemedim.” Tekerlekli sandalyeye yaklaştı, önünde diz çöktü. “Sinirliydim. Söylememem gereken şeyler söyledim ama seni yağmurda yalnız bırakmak asla istemedim.”
“Ama tam olarak buydu.” Ayşe sakin tonunu korudu, oğlunun tepkilerini dikkatle gözlemliyordu. “Gittin ve beni orada bıraktın. Çünkü sen öyle istedin.”
Mehmet elleriyle saçlarını taradı, açıkça hayal kırıklığına uğramıştı. “Düşünmek için yalnız kalmak istediğini söyledin. Emin misin diye üç kez sordum.”
“Ve hasta bir kadını yağmur yaklaşırken kırsal bir yolda yalnız bırakmayı normal mi buluyordun?” Soru Mehmet’e midesine yumruk yemiş gibi geldi. Ayağa kalktı ve salonda bir o yana bir bu yana yürümeye başladı. Ayşe, bunun onu derinden rahatsız eden bir farkındalığı işlediğinin işareti olduğunu anladı.
“Haklısın,” dedi birkaç dakika sonra. “Sen istemiş olsan bile gitmemeliydim. Ama Anne, bu bölgeyi iyi tanıyorsun. Hasan Amca’nın öğleden sonra oradan geçeceğini biliyordun. Ah, yani her şeyi planladın mı?”
Ayşe şaşırmış gibi yaptı. “Beni birinin bulacağını mı düşünüyordun?”
“Öyle değildi. Yani, evet öyleydi,” Mehmet yürümeyi bıraktı ve ona doğrudan baktı. “Senin iyi olacağını biliyordum çünkü seni tanıyorum. Ama bu yaptığımı haklı çıkarmaz.”
Ayşe’nin beklediği an buydu. Mehmet eylemlerinin ciddiyetini anlamaya başlıyordu. Ama henüz onun fark etmesini istediği asıl noktaya ulaşmamıştı. “Bütün bunlarda beni en çok neyin incittiğini biliyor musun oğlum?” Sesini tekrar duygusal bir tonda bıraktı. “Beni yağmurda bırakmış olman değil… benden bu kadar ciddi sorunları sakladığını öğrenmek.”
Mehmet hemen gerildi. “Neden bahsediyorsun?”
“Yatak odandaki ev belgelerinden, gizlice girdiğin borçlardan, gizlice açtığın telefon görüşmelerinden.” Ayşe onun yüzünün giderek solduğunu gözlemledi. “Bu aylar boyunca beni, senin kendini mahvettiğini fark edemeyen bir akıl hastası sanarak yaptığın her şeyden.”
Ardından gelen sessizlik, yoğun ve söze dökülmemiş duygularla doluydu. Mehmet ağır bir şekilde kanepeye oturdu, başını ellerinin arasına aldı. “Nasıl öğrendin?”
“Nasıl olduğu önemli değil. Önemli olan evimizi bana danışmadan satabileceğini düşünmüş olman.” Ayşe, tekerlekli sandalyeyle ona yaklaştı. “Mehmet, sen gerçekten beni o kadar bencil mi sanıyorsun ki, benimle ilgilenmek için kendini borca sokmana izin veririm?”
“Sen hastaydın,” dedi başını kaldırmadan. “Sana bakmak benim sorumluluğumdu.”
“Beni, ailemizi, evimizi, geleceğimizi etkileyen kararlara dahil etmek de senin sorumluluğundaydı.” Mehmet nihayet yüzünü kaldırdı ve Ayşe gözlerinde yaşlar gördü. “Tedavi sırasında paran için endişelenmeni istemedim. Doktorlar stresin iyileşmeyi engelleyebileceğini söylemişti.”
“Peki sen, oğlumun evimizi arkamdan sattığını öğrenmenin daha az stresli olacağını mı düşündün?” Sorunun basit mantığı Mehmet’i cevapsız bıraktı. Annesine aylardır ilk defa onu net bir şekilde görüyormuş gibi baktı. “Her şeyi yanlış mı yaptım?”
“İyi niyetle yaptın ama evet, her şeyi yanlış yaptın.” Ayşe elini uzatıp yüzüne dokundu. “Ben de sadece senin olmayan sorumlulukları üstlenmene izin vererek her şeyi yanlış yaptım.”
İşte o zaman Mehmet, onun beklediği soruyu sordu. “Şimdi ne yapacağız?”
“Öncelikle, bana kime ve tam olarak ne kadar borcun olduğunu anlatacaksın, hiçbir şey atlamadan.” Ayşe elini yüzünden çekti ve daha kararlı bir ton takındı. “İkincisi, bu durumu evi satmadan nasıl çözeceğimizi birlikte bulacağız. Üçüncüsü, kanser olmama rağmen kendi hayatımla ilgili kararlar alabilen bir yetişkin olduğumu kabul edeceksin. Peki evi satmadan çözemezsek? O zaman satıp daha küçük bir ev alacağız, birlikte. Benim sürece tam katılımımla.” Bir an duraksadı. “Fark şu ki, bu bizim kararımız olacak. Yalnız senin değil.”
Mehmet başını salladı, aylardır tek başına taşıdığı yükü nihayet paylaşabildiği için rahatlamış görünüyordu. “Borçlar 38.000 Türk Lirası. Çoğu, sağlık sigortasının karşılamadığı özel tedavileri ödemek için kullandığım kredi kartından.”
“Peki geri kalanı?”
Cevap vermeden önce tereddüt etti. “Çevrimiçi bahisler. İlk aylarda, seni gece bakarken uyanık kaldığım gecelerde başladım. Sadece bir oyalanma olacaktı ama… ama bağımlılığa dönüştü.”
Ayşe cümleyi sesinde hiç yargı olmadan tamamladı. “Ne zamandır bahis oynamıyorsun?”
“Üç haftadır. Evi satmak zorunda kalacağımı fark ettiğimden beri,” Mehmet kendi ellerine baktı. “O zaman tamamen kontrolü kaybettiğimi anladım.”
Konuşma iki saatten fazla sürdü. Mehmet aylardır sakladığı detayları anlattı. Ayşe ise, gözlemlediği ama hiç dile getirmediği aile dinamikleri hakkındaki görüşlerini paylaştı. Fatma okuldan akşamüstü döndüğünde, anne ile oğlunu salonda sakin bir şekilde konuşurken, sehpanın üzeri dağılmış kâğıt ve belgelerle çevrili halde buldu.
“Görünüşe göre konuşmayı başarmışsınız,” diyerek rahatlamış bir gülümsemeyle konuştu.
“Yaptığımız karmaşayı düzeltmeye çalışıyoruz,” diye yanıtladı Ayşe. “Fatma, dün ve bugün beni ağırladığın için çok teşekkür ederim ama sanırım artık eve dönebilirim.”
“Aranızda her şeyin yolunda olduğundan emin misiniz?”
Mehmet ve Ayşe cevap vermeden önce birbirlerine baktılar. “Önümüzde daha çok iş var,” dedi Mehmet. “Ama en azından artık birlikte yapacağız.”
Eve dönüş yolunda pratik konular hakkında konuştular. Mehmet normalden daha yavaş sürüyordu, sanki o yeniden bağlanma anını uzatmaya çalışıyor gibiydi. “Anne, hâlâ anlamadığım bir şey var,” dedi, şehir çıkışındaki bir trafik ışığında durduklarında. “Neden borçlar ve evin satışı konusunda benimle doğrudan yüzleşmedin? Neden her şeyi patlatmak için düne kadar bekledin?”
Ayşe cevap vermeden önce camdan dışarı baktı. Adil bir soruydu ve dürüst bir cevap vermesi gerektiğini biliyordu. “Çünkü sen çok fazla sorumluluk alma ve asla yardım istememe eğilimindesin,” Doğrudan ona bakmak için döndü. “Eğer sana belgelerle ilgili doğrudan sorsaydım, herhangi bir bahane uydurur ve her şeyi tek başına çözmeye çalışmaya devam ederdin.”
“Yani dünkü kavganı bilerek mi çıkardın?”
“Ben, zaten devam eden bir süreci hızlandırdım.” Ayşe kelimeleri dikkatle seçti. “Haftalardır sınırdaydın. Patlaman an meselesiydi. Sadece patlamayı, en faydalı olacağını düşündüğüm yere yönlendirdim.”
Mehmet birkaç kilometre boyunca sessiz kaldı, bu açıklamayı sindirmeye çalışarak. “Yani beni o tepkiyi vermem için manipüle mi ettin?”
“Senin her şeyin yolunda gidiyormuş gibi davranmak yerine, gerçekten hissettiklerini ifade etmen için koşulları yarattım.” İki tanım arasındaki fark inceydi ama önemliydi. Ayşe, Mehmet’in kendini manipülasyon kurbanı gibi hissetmesini istemiyordu. Ancak kasıtlı olarak bir kriz tetiklemeyi planladığını da inkâr edemezdi.
“Peki ya ben seni gerçekten terk etseydim? Bugün geri dönmeseydim?” Bu soru Ayşe’nin planının en savunmasız noktasına isabet etti. Oğlunun karakterine tamamen güvenmişti, ancak onun beklenen şekilde tepki vereceğine dair hiçbir garantisi yoktu.
“O zaman senin hakkında çok önemli bir şey öğrenmiş olurdum,” diye cevapladı bir an sonra, “ve kendi seçimimin sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalırdım.”
“Tüm ilişkimizi bir varsayım üzerine riske attın.”
“Tüm ilişkimizi riske attım,” Ayşe tamamen dönerek oğlunun bakışlarıyla yüzleşti. “Çünkü zaten aramızdaki dürüstlük eksikliği yüzünden yok oluyordu. Mehmet, son aylarda bana zihinsel bir engelliymişim gibi davranıyorsun. Ben de buna izin verdim, çünkü bağımsızlığım için savaşmaktan daha kolaydı.”
Eve güneş batarken vardılar. Ayşe, tekerlekli sandalyesini bırakıp birkaç adım attı ve kapının önünde durdu. “Akşam yemeğini birlikte hazırlayacağız,” diye düzeltti Mehmet’i. “Tekerlekli sandalyede gayet iyi yemek pişirebilirim.”
Birlikte yemek pişirirken pratik konular hakkında konuşmaya devam ettiler. Ayşe, finansal birikimlerinin Mehmet’in borçlu olduğu miktarın neredeyse %80’ini karşılamaya yeteceğini öğrendi.
“Yarın birlikte bankaya gideceğiz,” dedi. “Parayı transfer edip mümkün olanı ödeyeceğiz. Geri kalanını bütçene uygun küçük taksitlerle ödersin. Ya tıbbi bir acil durum için paraya ihtiyacın olursa? O zaman evi satarız ve daha küçük bir tane alırız. Ama bu, tüm seçenekleri değerlendirdikten sonra birlikte alacağımız bir karar olacak.”
Akşam yemeğini verandada, gecenin serin havasının tadını çıkararak yediler. Mehmet, tatlı sırasında bahisler konusuna geldi. “Sanırım tamamen durdurmak için profesyonel yardıma ihtiyacım olacak.”
“Tedavi hakkında araştırma yaptın mı?”
“Biraz. Şehirde destek grupları var. Ayrıca uzman psikolojik destek de mevcut. Mesele şu ki, para gerektiriyor ve ben zaten çok şey borçluyum.”
“Mehmet, dur.” Ayşe onun finansal endişelerin kısır döngüsüne girmesini engelledi. “Önce borçları çözeceğiz. Sonra tedavine bakacağız. Her seferinde bir şey.”
Ayşe, yatak odasına doğru ilerledi ama kapıda durdu. “Mehmet, farkı anlıyor musun?”
“Anlıyorum. Fark şu ki, artık seni koruduğumu düşünerek önemli kararları tek başıma almayacağım.”
“Aynen.”
Ertesi sabah, banka ziyaretinden sonra, Mehmet’in kumar bağımlılığı için tedaviye başlayabileceği psikolojik danışma merkezini ziyaret ettiler. Psikolog, sürecin uzun olacağını ve gerilemeler yaşanabileceğini açıkladı, ancak ailenin katılımının başarı için temel olduğunu vurguladı. “İdeal olarak, sizlerin de birkaç aile terapisi seansına katılmanız iyi olur,” diye önerdi. “Bağımlılıklar genellikle, üzerinde çalışılması gereken aile dinamikleri ile bağlantılıdır.” Ayşe ve Mehmet hemen kabul etti.
Kasabanın basit bir restoranında öğle yemeği yerken, tanıdıklar onları selamlamaya geldi. Küçük topluluk onları barışmış halde görmekten açıkça mutluydu ve Ayşe, önceki günün dramasının kasabanın kolektif anlatısında mutlu sonla biten bir hikâyeye dönüştüğünü fark etti.
Masada, Mehmet elini uzatıp annesinin elini tuttu. “Anne sana nasıl geri ödeyeceğimi bilmiyorum.”
“Geri ödeyerek değil,” diye kararlılıkla söyledi Ayşe. “Artık birbirimizden sorunları saklamadığımız sağlıklı bir aile ilişkisi kurarak.”
Ayşe’nin kasıtlı olarak tetiklediği kriz, acı verici ve riskli bir yolculuk olmuştu ama amacına ulaşmıştı. Borçlar hafiflemişti, evin satışı önlenmişti ve en önemlisi, anne ile oğul arasındaki sahte bağımlılık zinciri kırılmıştı. Önlerinde zorlu bir iyileşme ve yeniden yapılanma yolu vardı; ama en azından artık, birlikte yürüyeceklerdi.
News
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
End of content
No more pages to load






