
Ona yük, ona fakir bela dediler. Kız kardeşler arkasından güldü. Gelinin babası ise nefretini saklayamadı. Ama nikah masasında, yüzünde sakin bir gülümsemeyle yıllardır sakladığı sırrı açıklayan damat, bütün ezberleri bozdu. Serhan cebinden bir evrak dosyası çıkarıp konuşmaya başladığında, zarif düğün töreni bir anda durdu; fısıltılar sustu, bakışlar aynı yere kilitlendi. “Bu evlilik sözleşmesini imzalamadan önce,” dedi, “bence gerçekte kim olduğumu öğrenmeniz gerekiyor.” Birkaç dakika önce temizlikçi damadıyla alay eden Tarık Bey’in yüzü bir anda bembeyaz kesildi. Esin’in kız kardeşleri Canan ve Pelin, aylarca “fakir adam” diye küçümsedikleri kişinin karşısında şokla donup kaldılar.
Oysa her şey aylar önce başlamıştı. Otuz beş yaşındaki Serhan Yıldız, iş hayatının zirvesinde, ülkenin en büyük teknoloji şirketlerinden birinin sahibi, üç fabrikası ve binden fazla çalışanıyla paranın satın alabileceği her şeye sahipti. Tek bir şey dışında: Yalnızlık. Gösterişli Bursa evinin balkonundan Uludağ’a bakarken, “Beni gerçekten tanıyacak ve sevecek birini nasıl bulacağım?” diye kendi kendine sormuştu. İzmir’deki lüks yazlığı, antika arabaları, yatları, dünya seyahatleri… Hiçbiri içindeki boşluğu doldurmuyordu.
Son darbe, sekiz aydır birlikte olduğu manken Melissa olmuştu. Telefonunda, istediği pahalı hediyelerin listesini bulmuştu: Rolex saat, Hermès çanta, Paris seyahati… Onun için Serhan sadece lüksünü finanse eden bir araçtı. O akşam Kapadokya’daki taş evinde tek başına çay içerken, hizmetçinin gülümsemesinin bile maaş bordrosuna bağlı olduğunu hissetti. O an, radikal bir karar aldı: Kendini “sıradan” biri olarak gizleyecekti. Yalan söylemek için değil; zenginliğini göstermezse, belki biri onu özü için severdi.
Plan basit ama cesurdu. Çankırı’nın kenar mahallelerinden Umut Sokağı’nda rutubet kokulu, küçük bir daire kiraladı. İkinci el eşyacıdan 2009 model mavi bir Tofaş Şahin aldı; kapıları gıcırdıyor, koltukları yırtıktı. İtalyan terzisinin diktiği takımlar, pahalı gömlekler dolapta kaldı; yerine pazardan alınmış kotlar, düz tişörtler, markasız ayakkabılar geldi. Kuaför yerine küçük bir berbere gitti; saçını “bakımlı durmayacak” şekilde kestirdi. Ve son adım: Kızılay’daki bir iş hanında temizlikçi olarak çalışmaya başladı. Kendi şirketlerinden birine, kimliğini gizleyerek.
Mart ayının yağmurlu bir salı günü, İnce Memed’i iade etmek için Çankırı İl Halk Kütüphanesi’ne girdi. Islak havanın, eski kitapların kokusuna karıştığı o an, yumuşak bir ses duydu: “Yaşar Kemal’i beğendiniz mi?” Kitap dönüş bölümünde çalışan genç kadınla göz göze geldi. Yakasındaki kartta “Esin” yazıyordu. Bal rengi gözleri, doğal dalgalı saçları, makyajsız yüzünün dingin güzelliği… Serhan, sayfalar arasında kendini bulduğunu söylediğinde, Esin içten bir gülümsemeyle karşılık verdi. Esin’in Dostoyevski’den Sabahattin Ali’ye uzanan önerileri, Serhan’ın çoktan unuttuğu bir sıcaklığı, sahici merakı uyandırdı. O gün yağmurun camları dövdüğü kütüphanede başlayan sohbet, köşedeki çay ocağında süzülmüş çayla devam etti.
İlk buluşma büyülüydü. Sonraki günler de öyle: Mahalle sinemasında eski Türk filmleri, parkta yürüyüşler, çay ocaklarında uzun konuşmalar… Serhan hep mütevazı yerleri seçti; Esin, zaman zaman hesabı bölüşmekte ısrar etti. “Hep sen ödeme; ben de çalışıyorum,” dediğinde, Serhan kalbinde bir şeyin yerli yerine oturduğunu hissetti. Hıdırellez gecesi, kalabalık arasında Esin’in elini tuttu; Esin elini çekmedi.
Aylar boyunca Serhan, gerçek kimliğini açıklamadan, korkusunu içine gömerek yaşadı. Esin’in ailesiyle tanışma vakti geldiğinde, endişesi büyüdü. Bağbaşı’ndaki geniş bahçeli evin kapısını Tarık Menteşoğlu açtı. Eski Tofaş’a bakan gözlerindeki yargıyı Serhan kelimelerden önce hissetti. Salonun şıklığı, kız kardeşler Canan ve Pelin’in markalı halleri, Instagram’a gömülü bakışları… Masaya oturduklarında, soru yağmuru başladı. “Temizlikçi ha?” “İleride bir hedefin var mı?” “Maldivler’e gitmek ister misiniz?” Tarık Bey’in “Dürüst iş” vurgusu, alaycı bir şefkat gibi yüzeye çarpıp geçiyordu. Pelin ve Canan’ın “ekonomik-çevreci” iğneleri, masanın üzerinde keskinleşiyordu. Sevim Hanım arada gerilimi yumuşatmaya çalışsa da, ağırlık dinmedi.
Serhan sabretti. Bazı cümleler boğazında düğümlense de yutkundu. Esin’in gözlerindeki sevgi, her hakareti görünmez bir yumuşaklığa dönüştürüyordu. Yine de gece bitince, kendini bir savaş meydanından çıkmış gibi hissetti.
Zaman geçti, ilişkileri kök saldı. Üç ay sonra nişan yaptılar, düğün tarihi belirlendi. Esin’in ailesi “damadın seviyesine uygun” diyerek sade bir törene razı oldu. Canan’ın sosyal medyada imalı paylaşımları, Pelin’in “temizlik seti” esprisi, Tarık Bey’in masraflar üzerine küçümseyen sözleri… Hepsi Esin’in sabrını zorladı. Ama Esin, “Benim düğünüm, benim kararım,” diyerek Serhan’ın yanında dimdik durdu.
Tam düğün arifesinde, Menteşoğlu ailesinin üstüne kara bir bulut çöktü: Eczane zincirinin ana tedarikçisi Adalı Farma iflas etti. Tüm şubeler, kırk çalışan, yirmi yıllık emek birkaç gün içinde durma noktasına gelecekti. Tarık Bey çaresizce tedarikçi aradı; her kapı yüzüne kapandı. O gece, kendine bile itiraf edemediği bir korkuyla aynaya bakarken, telefon çaldı: Levent—Med İlaç. Yeni kurulmuş bir firma, acil tedarik, piyasanın altında fiyat, esnek vade… “Anonim bir yatırımcımız referans oldu,” dedi Levent. Tarık Bey, şüpheyle karışık büyük bir rahatlama içinde teklifi kabul etti. “Kim bu?” diye düşündü. Kafasından “Damat?” hayali geçtiyse de hemen savuşturdu: Bir temizlikçinin böyle bağlantıları olamazdı.
Cuma geceyi bir fırtına gibi geçirdi; sabah olduğunda, yüzündeki paniği gizleyip kızının düğününe gitti.
Düğün salonu Esin’in hayal ettiği gibi mütevazı ama zarifti. Beyaz çiçekler, köşede klasik Türk müziği icra eden küçük bir orkestra, kemençenin yumuşak ezgileri… Serhan sade ama şık bir takım giymişti; yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı. Tarık Bey kızını kolunda getirirken yüzünde ilk kez utanç ve hayranlığın yan yana geldiği bir ifade belirdi. Memur evrakları uzattı; imzalar atıldı, sözler edildi. Serhan, Esin’in gözlerinin içine bakarak, “Beni olduğum gibi kabul ettin,” dedi. “Bu seçimini hayatımız boyunca onurlandıracağıma söz veriyorum.” Esin de “Zenginlikte ve yoksullukta” sözüyle karşılık verdi. Serhan’ın kalbi titredi; az sonra gerçeği söyleyecekti.
Serhan ceketinin iç cebine uzanıp dosyayı çıkaracakken, salonun kapısı açıldı. Altmışlarında, gri saçlı, karizmatik bir adam içeri girdi. Fısıltılar yayıldı. Adam doğruca Serhan’a yöneldi. “Affedersiniz, Serhan Yıldız siz misiniz? Ben Doktor Turgut Karadeniz, Umut Vakfı Başkanı. Şahsen teşekkür etmek istedim. Geçen ay yaptığınız anonim 500.000’lik bağış vakfımızı kurtardı. Sayenizde 300 çocuğu besleyip okutmaya devam edebileceğiz.”
Kadehler düştü, nefesler tutuldu. Esin’in bakışları kocasına kilitlendi. Tarık Bey’in yüzü bir anda kararırken, zihninde sabahki telefonun sesi yankılandı. “Bekleyin,” dedi, sesi titreyerek, “Med İlaç’la bir alakan yok, değil mi?” Serhan duraksadı. Tarık Bey’inki gibi bir aydınlanma, salona yayılan sessizliğin içinde büyüdü. “Benim şirketimi sen kurtardın. Sırf benim için bir şirket kurdun.” Doktor Karadeniz şaşkınlıkla ekledi: “Kayseri Devlet Hastanesi’nde 15 kanser hastasının tedavi masraflarını da üstlenmişsiniz. Hem de anonim.”
Artık dönüş yoktu. Serhan dosyayı çıkardı. “Öncelikle Esin’den özür dilerim,” dedi, salonun ortasında. “Sana yalan söylemedim; sadece gerçeğin tamamını anlatmadım. Ben bir binada çalışıyorum, evet. Ama temizlikçi olarak değil; o binanın ve içindeki şirketlerin sahibi olarak. Yıldız Teknoloji Grubu’nun kurucusu ve CEO’suyum.” Dosyadan çıkan resmi evraklar, gayrimenkul belgeleri, hesap özetleri… “Zenginliğimi aylardır gizledim. Çünkü koşulsuz bir aşk arıyordum: Parama değil, bana bakan bir kalp.”
Gözler Esin’e çevrildi. Şaşkınlık, incinme, hayranlık… hepsi yüzünde dans ediyordu. “Bütün bu zaman bana yalan mı söyledin?” dedi, sesi titreyerek. Serhan başını eğdi. “Evet ve hayır. Sana kim olduğumu gösterdim; sadece sahip olduklarımı sakladım.” Bir anlık sessizlik. Sonra Esin, gözyaşlarını silip elini ona uzattı: “Seni seviyorum Serhan. Zengin olsan da fakir olsan da. Beni şaşırttın ama kalbim değişmedi.” Salon bir anda nefes aldı. Alkışlar yükseldi. Serhan, Esin’i kucakladı.
Tarık Bey öne çıktı. “Sana çok kötü davrandık,” dedi boğuk bir sesle. “Seni küçümsedik, alay ettik… Sen ise şirketimi kurtardın.” Canan ve Pelin utançla başlarını eğdi. “Özür dileriz.” Serhan’ın gülümsemesi zafer değil, anlayış taşıyordu: “Hepimiz hata yaparız; önemli olan ders almaktır.” Tarık Bey gözyaşlarını tutamadı. “Oğlum, bizi affet. Kızımın yanına yakışan biri olduğunu şimdi anlıyorum—paran yüzünden değil.”
Serhan, Esin’in elini bırakmadan Tarık Bey’e yaklaştı. “Siz artık benim de babamsınız. Beni zengin damat olarak değil, kızınızı seven adam olarak kabul edin.” O an sarıldılar; içten, ağır ve bağışlayıcı bir sarılış.
Sonrası çabuk değişti: Orkestra neşeli bir melodiye geçti, davetliler alkışladı. Doktor Karadeniz mahcubiyetle özür diledi; “Sizi rahatsız etmek istemezdim, sadece teşekkür etmek istedim,” dedi. Sevim Hanım onu masalarına davet etti. Esin, kocasının koluna girip mırıldandı: “Demek bütün bu zaman kitapları gerçekten okumuşsun.” Serhan içtenlikle güldü: “O kitaplar benim kaçış noktam oldu. Paranın ağırlığına karşı edebiyat nefes verdi.”
Masa başında sohbet derinleşti. Doktor Karadeniz, Serhan’ın yıllardır kimliğini gizleyerek yaptığı bağışları anlattı: Deprem bölgeleri, yurtlar, burslar… Canan ve Pelin başlarını önlerine eğdi. Tarık Bey, “Madem bu kadar zengindin, neden benim küçük eczane zincirimi kurtarmakla uğraştın?” diye sordu. Serhan doğrudan gözlerine baktı: “Esin’i seviyorum. Siz onun ailesisiniz. İşiniz batsa Esin üzülürdü. O yüzden.”
“Sevgi intikam almaz; sevgi korur,” dedi, Esin’in elini tutarak. Bu söz, masadaki herkese dokundu. Doktor Karadeniz vedalaşırken, “Van’daki okul projesini de kış gelmeden bitirmemiz gerek,” diye bir ricada bulundu. Serhan gülümsedi: “Bugün bizim özel günümüz; yarın iş.” Gülüştüler.
Düğün ilerledikçe, birkaç saat önce küçümseyen bakışlar saygıya dönüştü. Serhan’ın gözleri ise sürekli Esin’i arıyordu. Esin cam kenarında, yağmurla yıkanmış bahçeye bakıyordu. “Seni hayal kırıklığına uğrattım mı?” diye sordu Serhan. Esin derin bir nefes aldı. “Hayır. Sadece düşünüyorum. Ben hep aynı adamı sevdim; sen sadece etrafındaki pahalı aksesuarları çıkardın,” dedi. Sonra şefkatle ama merakla ekledi: “Peki artık hayatımız nasıl olacak? Temizlikçi Serhan’la mı, milyarder Serhan’la mı yaşayacağım?”
Serhan gülümsedi. “Bu senin seçimin. İstersen küçük dairede kalırız; istersen Boğaz’daki yalıda. Ama unutma, büyük evlerde bile insan bazen çok yalnız hissedebilir.” Esin kahkaha attı: “Yalıda yaşayalım ama hafta sonları küçük daireye kaçalım. İki dünyayı da yaşayalım.” Serhan, “Sen harika bir kadınsın, Esin Yıldız,” dedi.
Tarık Bey yanlarına geldi. “Özel konuşabilir miyiz?” Esin nezaketle uzaklaştı. Salonun sakin bir köşesinde, Tarık Bey’in sesi titriyordu: “Teşekkür etmek istiyorum. Sadece şirketimi kurtardığın için değil; bize hayatta neyin önemli olduğunu hatırlattığın için. Ben insanları paralarına göre yargıladım. Kendi değerimi eczane zincirimle ölçtüm. Neredeyse her şeyi kaybedecekken, beni hiç tanımadığım biri kurtardı.” Serhan, “Artık yabancı değiliz; aileyiz,” dedi. “Sevgi hak edilmez, koşulsuz verilir.”
Müzik yumuşadı, pistte boşluk açıldı. Esin kocasına uzandı: “Dans eder misiniz, Serhan Bey?” “Memnuniyetle, Esin Hanım.” Yavaşça dönerlerken, Esin fısıldadı: “Küçük bir sorum var. Hiç gerçekten temizlik yaptın mı, yoksa o da mı yalandı?” Serhan güldü. “Evet, yaptım. Ve sana bir sır: Hoşuma da gitti. İlk kez kendi ellerimle yaptığım bir şeyin sonucunu görmek iyi geldi.” Esin gözlerinin içine baktı. “Belki de gerçek zenginlik budur: Hayatın bütün renklerini deneyimlemek.” Serhan başını salladı: “Ve birini maskelerin ardında değil, olduğu gibi sevmek.”
O gece, mütevazı başlayan bir düğün, içten bir aile şölenine dönüştü. Canan ve Pelin, enişteleriyle gerçek bir özürle tokalaştı. Sevim Hanım gözleri dolu dolu, Tarık Bey kızına gururla baktı. Serhan, Esin’i kollarında tutarken, hayatında ilk kez kendini gerçekten zengin hissetti—para ve statüyle değil; koşulsuz, sahici sevgiyle. Salonun ışıkları altında birbirlerine fısıldadıkları tek bir söz, tüm yaşananların özeti oldu: “İnsanın değeri, sahip olduklarıyla değil, nasıl davrandığıyla ölçülür.” Ve o gece, herkes bu cümlenin ağırlığını kalbinde hissetti. Koşulsuz gerçek sevgi, bütün maskeleri indirip gerçeği ortaya çıkarmıştı.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





