Organizatör yaşlı çifti birinci sıradan kovdurmak istedi… CEO içeri girince hayatının dersini aldı
Lüks bir kongre salonunda, binlerce dolarlık takım elbiseler ve pırlantalar arasında, birinci sıradaki iki koltukta “yanlış” insanlar oturuyordu: yıpranmış yelekli bir ihtiyar ve el örgüsü hırkalı eşi. Organizasyon sorumlusu, mikrofonu eline alıp güvenliğe “Bu koltuklar yatırımcılar için, çıkarın onları” dediğinde, herkes bunun küçük bir protokol düzeltmesi olduğunu sandı.
O anda kimse bilmiyordu ki, o “yanlış” görünen ikili, salonun en önemli kişisinin anne babasıydı. Ve az sonra salona girecek olan o adam, 200 milyon dolarlık teknoloji imparatorluğunu onlara borçlu olduğunu tüm dünyaya açıklayacaktı.
O gece, bir etkinlik programından çok daha fazlası değişti: bir şirketin kültürü, yüzlerce yöneticinin vicdanı ve bir organizatörün hayatı.
Martínez Tech Innovation’ın yıllık zirvesi, şehrin en lüks kongre merkezinin en büyük salonunda yapılıyordu. Tavandan sarkan dev kristal avizeler, sahnenin arkasındaki LED ekranın parlaklığıyla yarışıyor, salonun her köşesi ışıkla yıkanıyordu.
Kapıda, “MTI INNOVATION SUMMIT” yazılı dev pankartın altında, misafirler birer birer içeri alınıyordu. Siyah takım elbiseli güvenlik görevlileri, beyaz eldivenli hostesler, tabletli asistanlar… Her şey kusursuz bir koreografiyle akıyordu.
Rebeca Andrade, bu koreografinin baş koreografıydı.
38 yaşındaydı, bu sektörde 15 yıllık deneyimi vardı ve şehrin en “ince” etkinlik organizatörlerinden biri olarak tanınıyordu. Saçları sıkı bir topuzla toplanmış, üzerine kusursuz oturan lacivert bir elbise giymişti. Sol bileğinde pahalı bir saat, elinde tablet; gözleri salonun her detayını tarıyordu.
—Işık seviyesi yüzde on kısın —dedi telsizine—. Sahne sağındaki çiçek aranjmanı simetriden çıkmış, düzeltin. VIP girişine şampanya kadehleri iki dakika içinde gelsin.
Asistanı Esteban, peşinde koşturuyordu.
—Rebeca, Japon yatırımcılar erken gelmiş, VIP lounge’da bekliyorlar. Flavio’nun toplantısı hâlâ bitmemiş ama…
—Onlara kahve ve küçük atıştırmalık gönder, bekleteceğiz. CEO’suz sahneye çıkamayız —dedi Rebeca.
Flavio Martínez, şirketin kurucusu ve CEO’su, henüz ortalıkta yoktu. Üst katta, Japon yatırımcılarla son dakika strateji toplantısındaydı. Rebeca için bu normaldi; önemli isimler her zaman son anda salona girerdi.
Rebeca için önemli olan, aşağıdaki görüntüydü.
Birinci sırada, kırmızı kadife kaplı, ekstra geniş, isimlikli koltuklar vardı. Oraya sadece en büyük yatırımcılar, stratejik ortaklar, devlet temsilcileri oturacaktı. Saatlerce liste kontrolü yapmış, isim kartlarını tek tek yerleştirmişti.
O yüzden, salona göz gezdirirken birinci sırada oturan iki figürü fark ettiğinde, içi sıkıştı.
Koltuklarda, üzerinde “Reserved – VIP” yazan kartların önünde, yaşlı bir çift oturuyordu.
Adam, gri bir pantolon, yılların izini taşıyan ama özenle ütülenmiş beyaz bir gömlek ve eskimiş bir yelek giymişti. Ayakkabıları cilalanmış ama eskiydi; burun kısmı hafifçe çatlamış.
Yanındaki kadın, diz altı kahverengi bir etek, kendi ördüğü belli olan desenli bir hırka ve düz, rahat ayakkabılar giymişti. Kucağında, kenarları aşınmış eski bir çanta, içini sıkı sıkı kavramış.
Saçları beyaz, gözleri etrafı merakla inceliyor ama aynı zamanda hafif çekingen bakıyordu.
Onlar, bu sahneye ait değilmiş gibi duruyorlardı.
Rebeca’nın zihni, saniyeler içinde hesap yaptı:
“Bu koltuklarda Salcedo Holding’den Augusto, Londra fonundan McKenna, Brezilya’dan Silva oturacaktı. Bu insanlar kim? Neden burada?”
Esteban’a döndü.
—Birinci sıraya bak —dedi, çenesini hafifçe uzatarak—. Böyle bir şey görmüş müydün?
Esteban, hemen tabletine baktı, listeyi kontrol etti.
—İsimlikler yerinde, ama sistemde şu an kimlerin check-in yaptığı… —diye mırıldandı.
Rebeca onu duymuyordu bile. Onun için birinci sırada iki yaşlı insan, tek başına başlı başına bir “görüntü problemiydi”.
“Bu, yılın kurumsal etkinliği. Basın var, kameralar var… Birinci sırada böyle giyinmiş insanlar? Hayır. Olmaz.”
Kollarını kavuşturdu, derin bir nefes aldı ve birinci sıraya doğru yürümeye başladı.
Salondaki müzik hafif, jazz fonunda çalıyordu. Garsonlar şampanya dolaştırıyor, misafirler birbirine kartvizit uzatıyordu. Ama Rebeca’nın adımlarının sertliği, halının bile tono değiştirmesine neden oluyordu.
Koltukların önüne geldiğinde, yüzüne yapıştırdığı “profesyonel gülümseme”yi takındı. Gözleri gülmüyordu.
—İyi akşamlar —dedi, hafif eğilerek.
Yaşlı çift başlarını kaldırdılar. Adamın adı Orlando’ydu, kadınınki Margarita. Davetiyede öyle yazıyordu, ama Rebeca bunu henüz bilmiyordu.
—İyi akşamlar kızım —dedi Orlando, nazikçe—. Ne güzel yer burası.
Margarita, çekingen bir tebessümle ekledi:
—Oğlumuz çok övdü. İlk defa böyle bir şeye geliyoruz.
Rebeca, bu cümleleri duymazdan geldi. Gülümsemeyi sürdürdü.
—Küçük bir karışıklık olmuş —dedi—. Bu koltuklar, ana yatırımcılarımız için ayrıldı. Sizin yerleriniz başka tarafta olmalı.
Margarita çantasını sıktı.
—Ama… biletimizde… —diyecek oldu.
Rebeca hemen araya girdi.
—Hiç sorun değil, hemen yardımcı olacağız. Güvenlik arkadaşlar sizi daha uygun bir yere alır. Buradan daha iyi bile görebilirsiniz sahneyi.
Ses tonu yumuşaktı, kelimeleri saygılıydı, ama altındaki anlam netti:
“Buraya ait değilsiniz.”
Arka tarafta, üçüncü sırada oturan Paulina Figueroa, sahneyi izliyordu. Orta yaşlarında, ciddi bakışlı, başarılı bir yazılım şirketinin operasyon direktörüydü. Detayları kaçırmayı sevmezdi.
Biraz önce girişte, bu yaşlı çifte rastlamıştı. Ellerinde isimlerinin yazılı olduğu VIP kartları görmüştü. Şimdi olanlar, içini rahatsız etmeye başlamıştı.
Rebeca, güvenlik görevlilerine eliyle işaret etti. Kapı yanındaki iki genç adam, yelekleri ve kulaklıklarıyla, tereddütle birinci sıraya doğru yürüdü.
Salonun uğultusu bir anda değişti. İnsanlar, telefonlarını ellerine aldı; bazıları mesaj yazıyor, bazıları kamera uygulamasını açıyordu. “Drama” kokusu alınmıştı.
Ve henüz kimse bilmiyordu ki, üst katta bir odada, saatine bakıp duran Flavio Martínez, birazdan bu dramatik sahnenin tam ortasına düşecekti.
Güvenlik görevlilerinden Ricardo olanı, bir adım öne çıktı. Yaşı Orlando’dan çok küçüktü; ancak yüzündeki ifade, durumdan rahatsız olduğunu gösteriyordu.
—Beyefendi, hanımefendi… —dedi çekingen bir sesle—. Lütfen bizimle gelir misiniz? Sizi başka bir bölüme almamız gerekiyor.
Orlando, Margarita’ya baktı. Kadının gözlerinde kırılgan bir soru vardı: “Bir hata mı yaptık?”
Orlando yavaşça ayağa kalktı. Dizlerinden çıtırtılar geldi. Margarita da çantasına sarılarak kaldırdı kendini.
—Bizim… biletlerimiz burada —dedi Orlando, cebinden katlanmış bir kağıt çıkararak—. Oğlumuz davet etti bizi. Birinci sıra yazıyordu.
Rebeca, Esteban’a bir bakış attı. Esteban hemen yanlarına geldi, elindeki tabletten QR kodu okuttu.
—Sistem… —dedi Esteban, şaşkınlıkla—. Evet, VIP görünüyorsunuz. Birinci sıra.
Rebeca dudaklarını sıkıp alçak sesle fısıldadı:
—Sistem bazen hata yapar.
Esteban itiraz edecek gibi oldu, ama Rebeca’nın gözlerindeki “konuyu kapat” bakışını görünce sustu.
Tam bu sırada, üçüncü sırada oturan Paulina ayağa kalktı.
—Affedersiniz —dedi, sesi net ve duyulur bir tondaydı.
Rebeca, bozulmuş bir ifadeyle ona döndü.
—Evet, Paulina Hanım?
—Bu çiftin biletlerini gördüm —dedi Paulina—. Girişte. Üzerinde “VIP – Ön sıra” yazıyordu. Hem de isimleri basılıydı.
Salon bir anda uğuldadı. İnsanlar fısıldaştı. Kimileri “Haklı, ben de gördüm” diye eklemeye kalkıştı, kimileri sadece gözlemci kalmayı seçti.
Rebeca’nın yüzündeki profesyonel maske bir an titredi. Esteban’a eğilip fısıldadı:
—İsimleri neymiş?
Esteban tablete baktı.
—Orlando Martínez ve Margarita Martínez… —dedi.
İki soyadının birleşimi, Rebeca’nın kaşlarını hafifçe kaldırttı.
—Martínez… —dedi kendi kendine—. Flavio’yla bir ilgileri var mı acaba?
Ama sonra, yaşlı çiftin kıyafetlerine baktı. Yelek, eskimiş gömlek, el örgüsü hırka…
“Yok canım. Flavio’nun ailesi olsa, böyle gelmezdi.”
Sesini alçaltmaya çalışsa da, etrafındakilerin duyacağı kadar yüksek bir tonda konuştu:
—Beyefendi, hanımefendi… —dedi—. Bakın, burası çok özel bir alan. Belli prosedürlerimiz var. Yanlış anlaşılma olmuş olabilir. Sizleri asla küçük görmek istemem ama burası yatırımcılar ve iş ortakları için ayrıldı.
Orlando, gözlerini Rebeca’nın gözlerine dikti. Bakışı yumuşak ama dimdikti.
—Yatırımcılar… —dedi hafif bir gülümsemeyle—. Oğlumuz, sadece paramız olmadığı için bizi yatırımcı saymıyor sanırım. Ama 14 yaşından beri, ona yatırımdan daha fazlasını verdik.
Rebeca bu ironiyi anlamazdan geldi.
—Oğlunuz kim? —dedi, sabırsız.
—Flavio —dedi Orlando.
Bu isim, salonda bir anda yankılandı.
İkinci sıradaki bir yönetici dirseğiyle yanındakini dürttü.
—Flavio mu dedi? —dedi fısıltıyla.
Paulina’nin gözleri büyüdü. Arkadaki birkaç kişi fısıldadı: “Flavio Martínez mi? Şirketin kurucusu mu?”
Rebeca kısa bir kahkaha attı. Belli belirsiz, kibirli.
—Bay Flavio Martínez, bu şirketin CEO’su ve ülkenin en önemli teknoloji girişimcilerinden biri —dedi—. Öyle değil mi?
—Evet —dedi Orlando, sakin.
—Ve siz… onun babası olduğunuzu söylüyorsunuz? —dedi Rebeca, sesindeki kuşku hiç saklanmamıştı.
Margarita araya girdi.
—Biz kimseye bir şey ispat etmek zorunda değiliz kızım —dedi yumuşak bir sesle—. Oğlumuz bize buraya gelmemizi söyledi. “Ne isterseniz giyin” dedi. “Olduğunuz gibi gelin” dedi. “Başka türlüsü beni üzer” bile dedi.
Rebeca’nın dudak kenarı oynadı.
“Başka türlüsü beni üzer… Hah. PR cümlesi gibi.”
Orlando, eski cüzdanını çıkardı. Cüzdanın derisi, yılların dokunuşuyla yumuşamış ve çatlamıştı. İçinden küçük, kenarları yıpranmış bir fotoğraf çıkardı. Ricardo’ya uzattı.
Fotoğrafta, 10 yaşlarında bir çocuk, satış standının önünde duruyor, kolunu Orlando’nun omzuna atmış gülümsüyordu. Önlerinde, küçük bir karton kutu, içinde satmaya çalıştıkları bir şeyler…
Ricardo, fotoğrafın arkasını çevirdi.
El yazısıyla şöyle yazıyordu: “Babam ve ben, ilk satış günümüz – Flavio”.
Ricardo’nun yüzü yumuşadı. Fotoğrafı elinde bir an tuttu, sonra Rebeca’ya uzattı.
Rebeca fotoğrafa baktı, çenesini sıktı. O an, iki şeyi birden hissetti: durumun ciddileştiğini ve kontrolü kaybetmek üzere olduğunu.
—Fotoğraf her şeyi kanıtlamaz —dedi sertçe—. Bakın, ben burada görüntüden sorumluyum. Flavio Bey başka işlerindedir. Eğer gerçekten onun ailesi olsaydınız, emin olun, sizi yalnız bırakmazdı. Şu an yanınızda olurdu.
Bu cümle, tıpkı bir yay gibi gerilmiş havayı iyice sertleştirdi.
Çünkü o sırada, gerçekten de Flavio yanlarında değildi.
O, üst katta bir toplantı odasında, Japon yatırımcılarla video konferansta, saate bakıyor, sabırsızlanıyordu.
Ama talimatlarını açıkça iletmişti: “Ailem salonun baş misafiridir. Onlara kimse dokunmayacak.”
Talimatın altına bile bir gülücük çizmişti.
Talimat, Rebeca’ya ulaşmış mıydı? Evet. Okumuş muydu? Evet. Ciddiye almış mıydı? Hayır.
Zihninde tek bir filtre vardı: “Kurumsal görüntü.”
Ve şu anda, o filtreye göre, Orlando ve Margarita, ilk sıraya yakışmıyordu.
Güvenlik görevlilerine döndü.
—Lütfen —dedi—. Salondan çıkarın. Misafir alanına alabilirsiniz, ama burası uygun değil.
O anda, salonun arka kapıları açıldı.
Ve sahneye, planlanan protokolden çok daha önce, olayın gidişatını değiştirecek kişi girdi: Flavio Martínez.
Flavio, hızlı adımlarla salona girdiğinde, gözleri alışkın olduğu sahne ışığından değil, gördüğü manzaradan kamaştı.
Birinci sırada, annesi ve babası ayakta, etrafları güvenlik görevlileriyle çevrili. Karşılarında Rebeca, yüzünde sahte bir gülümseme ama beden dili saldırgan. Çevrede, telefonları kameraya dönük, insanların bakışları, fısıldayan dudaklar…
Zaman bir an durdu.
Yanında yürüyen asistanı Daniela, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
—Efendim, etkinlik başlamak üzere, giriş videosu…
Flavio onu duymadı bile.
Göz bebekleri büyüdü, çenesi kilitlendi. Yumruk yaptığı ellerini, bilinçli bir hareketle gevşetti. Derin bir nefes aldı. Sahne ortasına doğru yürümeye başladı.
Adımlarının sesi, salonun sonuna kadar duyuldu. Uğultu yavaş yavaş kesildi. Bazıları onu görüp ayağa kalktı, alkışlamak istedi; Flavio elini kaldırarak sessizlik işareti yaptı.
Alkışlar cılız bir şekilde durdu. Tüm dikkatler şimdi ona çevrilmişti.
Rebeca hâlâ Flavio’nun geldiğini fark etmemişti. Orlando ve Margarita’ya dönmüş, “Gelin, sizi rahatsız etmeyeceğiz” diye ikna etmeye çalışıyordu.
Tam güvenlik görevlileri yaşlı çifti nazikçe kolundan tutmak üzereyken, Rebeca’nın omzuna bir el dokundu.
O el, Flavio’nundu.
Rebeca, bu dokunuşu tanıdı. Yavaşça arkasına döndü. Yüzündeki renk çekildi.
—Bay… Bay Martínez… —dedi kekeler gibi—. Ben… tam da aramak üzereydim sizi.
Flavio, onu susturur gibi bakışlarını sabitledi.
Ses tonu yükselmedi, bağırmadı. Ama her kelimesi, salonun her köşesine çelik gibi yayıldı.
—Burada ne oluyor, Rebeca? —dedi.
Rebeca yutkundu. Avuçları terliydi.
—Efendim… küçük bir karışıklık oldu —dedi—. Sistem, ilk sırayı yanlış kişilere atamış. Ben de… düzeltmeye çalışıyordum.
Flavio, başını hafifçe yana eğdi.
—Yanlış kişiler mi? —dedi—. Kimden bahsediyorsun?
Elini Orlando ve Margarita’ya doğru uzattı.
—Onlardan mı?
Rebeca, istemeden göz ucuyla yaşlı çifte baktı. Sonra tekrar Flavio’ya döndü.
—Ben… şey… Bu bey ve hanımefendi… kendilerini sizin anne babanız olarak tanıttılar. Ama… siz gibi bir iş insanının… yani… sizin… aile profiliniz…
Boğazında düğümlenen sözleri, Flavio’nun yüzümüzde bir an beliren hayal kırıklığı ifadesiyle kesildi.
—Cümleye dikkat et —dedi Flavio—. “Siz gibi bir iş insanının”… neyi?
Rebeca tamamen kilitlenmişti. Ortaya net bir cümle çıkarmak istiyor, ama beyninde dolaşan tüm cümleler patlayıcı malzeme gibiydi.
—Yani… şunu demek istiyorum… Burası çok yüksek profilli bir etkinlik. Yatırımcılar, önemli ortaklar… İmajımız…
Flavio, elini havaya kaldırdı.
—İmajımız mı? —dedi—. Bizim imajımız, iki yaşlı insanı, biletleri ve davetleri olduğu halde, kıyafetlerinden dolayı yerinden kaldırtmak mı?
Salon buz tuttu.
Flavio, bir adım geri çekildi, tüm salona dönerek konuşmaya başladı.
—Biliyor musunuz, bu şirketi kurarken bir hayalim vardı —dedi—. Sadece teknoloji alanında devrim yapmak değildi bu. Aynı zamanda, bu ülkede bizim gibi ailelerden gelen çocuklara fırsat açmak istiyordum.
Gözleri Orlando’ya döndü.
—Bu adam —dedi, parmağıyla babasını işaret ederek—, 32 yıl boyunca bir mobilya fabrikasında çalıştı. Her gün elleri talaşla dolu, sırtı ağrılı, eve geldi. Bazen maaşı tam yetmedi. Bazı akşamlar, pirincimiz azdı.
Orlando, utangaç bir gülümsemeyle başını eğdi.
—Bu kadın —dedi Flavio, annesine dönerek—, geceleri başkalarının kıyafetlerini dikti. Başka kadınların elbiselerini güzelleştirirken, kendi hiçbir zaman yeni bir şey giymedi. Ben, çocukken, en sevdiğim şey, onun ölçü aldığı kumaş parçalarıyla oynayıp hayal kurmaktı.
Margarita gözlerini kapatıp elini ağzına götürdü. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
—Ben bu şirketi 14 yaşında kurmaya başladım —dedi Flavio—. Sabahları gazete sattım, öğleden sonraları el ilanı dağıttım, geceleri ödünç bir bilgisayarda kod öğrendim. Ama bütün bunları yaparken, arkamda görünmeyen iki yatırımcı vardı: Şu anda birinci sıradan kaldırılmak istenen iki kişi.
Salondan hafif bir alkış sesi yükseldi, sonra herkes kendini tuttu. Atmosfer hâlâ gergindi.
Flavio, Rebeca’ya döndü.
—Bana “sistem hata yaptı” dedin —dedi—. Hayır, Rebeca. Sistem değil, sen hata yaptın. Daha doğrusu, senin kafandaki sistem. Şu kıyafeti giyen buraya oturur, bunu giyen oturamaz; şu soyadını taşıyan değerlidir, bu mahalleden gelen değildir…
Rebeca’nın gözleri doldu. Dudakları titredi.
—Ben… onlar gerçekten… —dedi, cümlesini tamamlayamadan.
Flavio, sesini hâlâ alçaltarak, ama daha da sertleştirerek devam etti:
—Ben bu koltukları bizzat onlar için ayırdım. İsimlerini listeye kendim yazdım. Tüm ekibe, “Anne ve babamın rahatını, benimkinden önemli görün” dedim. Sen bunların hepsini biliyordun. Ya da biliyor olman gerekiyordu.
Esteban, başını öne eğdi; o maili gördüğünü biliyordu.
Flavio, derin bir nefes aldı.
—Orlando, Margarita… —dedi, yüzünde yumuşayan bir ifadeyle—. Lütfen oturun. Burası sizin yeriniz. Bu şirketin var olma sebebi sizsiniz.
İki yaşlı insan, önce şaşkınlıkla birbirine baktı, sonra yavaşça koltuklarına geri oturdular. Flavio, önce annesinin alnından, sonra babasının elinden öptü.
Salonun arkasından, tek tük alkışlar yükseldi. Paulina ayağa kalkmış, coşkuyla alkışlıyordu. Kısa sürede tüm salon ayakta, gürültülü bir şekilde alkışlamaya başladı.
Rebeca, bu alkışların ortasında küçücük kaldı. Yüzünde kızarıklık, gözlerinde yaş, boğazında koca bir düğüm vardı.
Flavio, tekrar mikrofona döndü. Ses sistemi zaten hazırdı, sadece sahneye çıkması gerekiyordu. Ama bu kez, planlanan açılış konuşması yerine, doğaçlama bir manifesto okudu.
—Bugün bu etkinliğin gündemi, yapay zekâ, bulut mimarileri, ölçeklenebilir platformlar olacaktı —dedi—. Ama bence önce, şunu konuşmamız gerekiyor: Biz kimiz? Neye değer veriyoruz?
LED ekranda, arka planda logolar yerine eski fotoğraflar belirmeye başladı: Flavio’nun çocukluk fotoğrafları, Orlando’nun atölyede çekilmiş kareleri, Margarita’nın dikiş makinesi başındaki halleri.
Flavio’nun ses tonu titreşti:
—Bu şirketin değeri 200 milyon dolar olarak tanımlanıyor. Ama bu değerin temeli, borsadaki rakamlar değil, bu iki insanın 50 yıl boyunca yaptığı görünmez yatırımlar. Katkıları, hiçbir zaman haber sitelerinde manşet olmadı. Ama her satır kodumun arkasında onların alın teri var.
Salonda bazı yatırımcılar başlarını sallıyor, bazıları telefonuna not almaya çalışıyordu. Kimisi gerçekten etkilenmişti; kimisi ise bu duygusal konuşmanın “fazla” olduğunu düşünüyordu.
Flavio, bir an durdu. Sonra Rebeca’ya döndü.
—Şimdi… —dedi—. Rebeca, buraya, sahnenin önüne gelir misin?
Rebeca, yutkundu. Ayakları geri geri gitmek istese de, bedenini zorlayarak sahnenin önüne geldi. Mikrofonu istemeden eline almaktan korkuyordu.
Herkes onun işten kovulacağını, kamuoyu önünde rezil edileceğini düşündü.
Flavio mikrofonu elinde tuttu ama Rebeca’ya vermedi. Ona değil, salona konuştu.
—Hepimiz hata yaparız —dedi—. Ben de yaptım. Yıllar önce, sırf CV’si zayıf diye bir genci işe almamıştım. Sonra o gencin başka bir şirkette nasıl yıldızlaştığını gördüm. O gün, “Bir daha sadece kâğıda bakmayacağım” dedim.
Ardından Rebeca’ya döndü.
—Sen bugün, çok ciddi bir hata yaptın —dedi—. Sadece prosedürü uygulamaya çalışmadın; aynı zamanda kendi önyargılarını da uyguladın. Bu iki insanın, “görüntüye uymadığı”na karar verdin.
Rebeca’nın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
—Beni… işten mi çıkaracaksınız? —dedi titrek bir sesle.
Bu soru, salonda yankılandı.
Flavio başını salladı.
—Hayır —dedi.
Bir uğultu yükseldi. Çoğu kişi şaşkındı. Rebeca bile.
—Seni işten çıkarmayacağım. Çünkü bu şirketin kültürüne göre, hata yapan herkesi kapı önüne koyup kurtulamayız. Hatalar, öğrenmek içindir. Eğer öğrenmeye hazırsan, sana ikinci bir şans vermek istiyorum.
Rebeca, bir an ne diyeceğini bilemedi.
—Ama… böyle bir hatadan sonra… —dedi.
—Bundan sonra, her ay “Raíces” programımızda gönüllü çalışacaksın —dedi Flavio—. Dezavantajlı gençlerle, deneyimlerini paylaşacaksın. Sadece sahne dekoru değil, hayatın dekorunu da değiştirmek için emek vereceksin.
Rebeca başını salladı. Gözlerinde ilk kez gerçek bir pişmanlık ve kararlılık belirdi.
Margarita, yavaşça ayağa kalktı. Rebeca’ya doğru yürüdü. Bütün salon nefesini tutmuş, ne yapacağını bekliyordu.
Yaşlı kadın, Rebeca’nın yanına geldi, ellerini tuttu ve onu kucakladı.
—Hepimiz hata yaparız kızım —dedi yumuşak bir sesle—. Önemli olan, hatadan sonra ne yaptığımız.
Bu sahne, en etkileyici teknoloji sunumundan daha fazla alkış topladı.
Ama gece henüz bitmemişti. Bir başka “küçük” detay daha vardı: otopark.
Flavio, konuşmasını bitirip, yeni burs programı “Raíces”ten bahsetmeye başlamışken, salonun yan kapısından, baş güvenlik şefi Javier koşar adımlarla içeri girdi.
Yüzü telaşlı, nefesi kesikti.
—Bay Martínez! —diye seslendi sahneye doğru—. Acil konuşmamız gerek.
Flavio, program akışını bir an kesti. Mikrofonu kapatarak Javier’e doğru yürüdü.
—Javier, şu an herkesin önünde misin? —dedi fısıltıyla.
Javier, gözleriyle salonu süzdü.
—Biliyorum efendim ama… bu da herkesin önünde öğrenmeniz gereken bir şey —dedi.
Flavio, derin bir nefes aldı.
—Peki, söyle.
Javier boğazını temizledi, mikrofona gerek duymadan yüksek sesle konuştu.
—Bu, sizin anne babanızın arabasıyla ilgili, efendim —dedi—. Gelirken, VIP otoparka almak istemişler. Görevli… onları reddetmiş.
Salonda yeni bir uğultu dalgası yükseldi.
Orlando ve Margarita birbirlerine baktı. Margarita utangaç bir ifadeyle başını önüne eğdi; bu olayı Flavio’ya anlatmamışlardı, onu üzmek istememişlerdi.
Flavio’nun yüzü karardı.
—Neden? —dedi.
—Kayıtlara göre… —dedi Javier—. Görevli, “Vip otopark sadece özel davetliler için, sizin gibi insanlar için değil” demiş.
Cümle salonun içinde defalarca yankılandı sanki: “Sizin gibi insanlar”.
Flavio, çenesini sıktı.
—Görevlinin adı?
—Vilches —dedi Javier—. Şu an üst katta, bekleme odasında.
Flavio mikrofona döndü.
—Vilches’i buraya alır mısınız? —dedi.
Bir iki dakika içinde, kırk yaşlarında, yüzü bembeyaz olmuş, ter içinde bir adam, salonun yan kapısından içeri girdi. Elleri önünde kenetlenmiş, adımları kararsızdı.
—Bay Martínez… —dedi, sesi titreyerek—. Ben… sadece protokolü uyguluyordum.
Flavio, onu baştan aşağı süzdü.
—Protokol mü? —dedi—. Protokol, “Sizin gibi insanlar” demeyi mi içeriyor?
Vilches yutkundu.
—Arabanın modeli eskiydi, efendim. Genelde VIP alanına lüks araçları alıyoruz. Sordum… davetiyelerini gösterdiler ama… ben… inanmamayı seçtim.
“İnanmamayı seçtim.”
Bu cümle, tıpkı Rebeca’nın “profil” kelimesi gibi, Flavio’nun sabrını zorlayan bir başka bıçaktı.
—Biliyor musun Vilches —dedi Flavio, artık sesini yükseltme gereği bile duymadan—. Sen, benim talimatımı çiğnemenin ötesinde bir şey yaptın. Bu iki insan, dizleri ağrıya ağrıya üç sokak yürüdü. Arabaları, güvensiz bir yere park etmek zorunda kaldı. Ve sonra birileri arabayı zorlamaya çalıştı. Sırf sen, “Sizin gibi insanlar” demeyi uygun gördüğün için.
Vilches’in yüzünden terler süzülüyordu.
—Ben… çok özür dilerim —dedi—. Üç çocuğum var. Bu işe ihtiyacım var. Bir anlık… yanlış bir…
Flavio, başını salladı.
—Javier —dedi—. Bugün itibariyle iş akdini feshediyoruz. Tüm haklarını alacak, ama burada çalışmaya devam etmeyecek.
Salonda sessiz bir şok oldu.
Rebeca, bu sahneyi izlerken irkildi. Kendisine ikinci bir şans verilmişken, Vilches’in doğrudan kovulması kalbini karıştırdı. Yavaşça sahneye yaklaştı.
—Bay Martínez… —dedi tereddütle—. Bana ikinci bir şans verdiniz. Ben de aynı hatayı yaptım. Neden ona vermiyorsunuz?
Bu soru, Flavio’yu bir an durdurdu. Gözleri Rebeca’ya döndü.
—Aranızdaki fark şu, Rebeca —dedi—. Sen, hatanı kabul ettin. Açıkça özür diledin, değişmek için adım attın. Vilches ise şu ana kadar sadece “işimi kaybedeceğim” korkusunu dile getirdi. Yaptığının, bu iki insanda bıraktığı iz hakkında tek bir kelime söylemedi.
Vilches, panik içinde ağlayarak araya girdi.
—Haklısınız, efendim. Bana ikinci bir şans verin. Yalvarırım. Yaptığımın yanlış olduğunu şimdi anlıyorum. Lütfen…
Şu an, salondaki herkesin kalbi ikiye bölünmüş gibiydi: bir yanda adalet, diğer yanda merhamet.
Tam o anda, Orlando ayağa kalktı.
—Bir şey söyleyebilir miyim? —dedi.
Flavio, babasına saygıyla başını eğdi.
—Elbette, baba.
Orlando, Vilches’e doğru yürüdü. Adımları yavaş ama kararlıydı.
—Beyefendi —dedi—. Kaç çocuğunuz var?
Vilches hıçkırarak cevap verdi:
—Üç… İki kız, bir oğlan.
Orlando, cebinden eski cüzdanını çıkardı. İçinden birkaç banknot çıkardı. Toplam 150 dolar civarında bir meblağ.
—Bu… —dedi—. Çok büyük bir para değil. Ama bu ay sonunu getirmenize yardım edebilir. Bu, sizin için.
Vilches gözlerine inanamadı.
—Nasıl… neden…? —dedi—. Size bunu yapmışken…
—Çünkü —dedi Orlando—. 30 yıl önce, ben de büyük bir hata yaptım. Fabrikada, yanlış ölçüyle kestiğim malzemeden dolayı bütün sipariş bozuldu. Patronum, beni kapı önüne koyabilirdi. Yeni doğmuş bir bebeğim vardı, kira ödeyecektim. Ama o, beni kovmak yerine, “Hata yaptın, bedelini ödedin, şimdi öğren ve devam et” dedi. O gün “merhamet” diye bir şeyin iş dünyasında bile mümkün olduğunu gördüm.
Bir an durdu, Flavio’ya baktı.
—O günü unutmadım —dedi—. O dersi oğluma da anlattım. Şimdi o, seni işten çıkararak adaleti sağlıyor. Ben de, küçük bir merhamet dokunuşu eklemek istiyorum. İkisi birden olursa, hayat daha dengeli olur.
Vilches, gözyaşları içinde banknotları aldı.
—Söz veriyorum —dedi—. Bir daha kimseye böyle davranmayacağım. Çocuklarıma da anlatacağım bugün olanları.
Orlando’nun yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
—Öyle yap —dedi—. Bizim bu yaşta sokakta kalmamız bir şekilde telafi edilir. Ama senin çocuklarının babasını bir daha böyle görmemesi… daha önemli.
Flavio, babasına sarıldı.
—Ben senden hâlâ öğreniyorum baba —dedi fısıldayarak.
Margarita da yanlarına gelip üçlü bir sarılma anı yarattı. Salon bir süre, bu manzarayı sessizce izledi.
O an, hiçbir LED ekran, hiçbir ürün lansmanı, hiçbir grafik bu anın yerini tutamazdı.
O gecenin resmi programı, tüm bu sahnelerden sonra, neredeyse ikinci planda kaldı.
Flavio, sahneye tekrar çıktı, planlanan ürünlerini, yeni yapay zekâ platformlarını, bulut altyapısını anlattı. Slaytlar geçti, grafikler gösterildi, yatırımcı soruları cevaplandı.
Ama herkesin aklında, kalbinde kalan, Orlando’nun “saygı satın alınmaz, kazanılır” cümlesi ve Margarita’nın Rebeca’yı bağrına basışıydı.
Etkinlik sonunda, insanlar sırayla Orlando ve Margarita’nın yanına geldi. Paulina, elini sıktı.
—Bugün, yıllardır katıldığım en değerli etkinlikti —dedi—. Teknoloji değil, insanlık anlatıldı.
Rebeca en son geldi. Gözleri hâlâ kızarıktı ama yüzünde farklı bir ifade vardı: savunmada değil, teslim olmuş bir öğrenme isteğinde.
—Bay ve Bayan Martínez… —dedi—. Size yaptığım şey için hiçbir kelime yeterli değil. Ama… söz veriyorum. Bu hatayı sadece bugün değil, hayatımın geri kalanında hatırlayacağım. Ve her seferinde, başka birine daha adil davranmaya çalışacağım.
Margarita onun elini tuttu.
—Kızım… —dedi—. Önemli olan, bugün ne yaptığın değil, yarın kim olmayı seçtiğin.
Üç ay sonra, Raíces programının ilk merkezinde, Rebeca, 20 gençle birlikte bir salondaydı. Onlara, sunum teknikleri, etkinlik nasıl organize edilir, sahne arkasında neler olur, bunları anlatıyordu. Her derste, ilk sırada oturan iki yaşlı insanı ve yaptığı hatayı hatırlıyordu.
Vilches, bir sivil toplum kuruluşunda, iş arayan insanlara mülakat hazırlığı konusunda yardımcı olmaya başlamıştı. Artık otopark değil, insan ilişkileri yönetiyordu. Her yeni yüz gördüğünde, kafasında tek bir cümle yankılanıyordu:
“Bu otoparka sizin gibi insanlar giremez” demiştim. Artık “Sizin hikâyeniz nedir?” diye soruyorum.
Flavio, her yeni ürün lansmanında, strateji sunumunun bir köşesine ailesinin fotoğrafını koymaya başladı. Çalışanlarına şunu anlatıyordu:
—Biz, teknoloji yapıyor olabiliriz. Ama işimiz insanla. Eğer burada, bir ofis çalışanı, bir temizlik görevlisi, bir güvenlik görevlisi, kıyafetinden veya soyadından ötürü kendini değersiz hissederse, bütün yazdığımız kodlar çöptür.
Martínez Tech Innovation, işe alım politikasını değiştirdi. Artık, sadece prestijli üniversitelerin CV’leri değil, gece kurslarına gidenler, uzaktan sertifika alanlar, mahalle dershanelerinde kendi kendine öğrenenler de çağrılmaya başlandı.
Raíces programı, üç yıl içinde yüzlerce gence burs, mentorluk ve iş fırsatı sundu. Programın duvarında, Orlando ve Margarita’nın gençlik fotoğrafları asılıydı. Altında şöyle yazıyordu:
“Bir çocuğun başarı hikâyesi, iki yetişkinin görünmez fedakârlığıyla başlar.”
Yıllar sonra bile, o geceye katılanlar, “O muhteşem yapay zekâ sunumunu” değil, “Flavio’nun anne babası için verdiği dersi” anlatıyordu.
Ve Rebeca, her yeni etkinlikte, birinci sıraya isim yerleştirirken, önce şu soruyu soruyordu:
“Bu koltukta oturmayı en çok kim hak ediyor? Parası olan mı, yoksa bugün olup bitenleri en çok duyması gereken mi?”
Bazı geceler, salon boşaldıktan sonra, sahneye çıkıp tek başına ışıklara bakarken, Margarita’nın sarılışını hissediyor, Orlando’nun verdiği o 150 doları hatırlıyor, içinden şunu fısıldıyordu:
—İyi ki o gün beni rezil etmişler. Yoksa bugün nasıl insan olacağımı öğrenemezdim.
O gece, bir kurumsal etkinlik takvime “başarılı lansman” diye geçti belki. Ama gerçekte, orada olan herkes için başka bir başlık yazılması gerekiyordu:
“Ders: Dignidad 101 – İnsan onurunun, herhangi bir protokolden daha yüksek olduğu gün.”
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load






