Otluk Beli’nde Çakan Şimşek: Bir Milletin Kaderini Değiştiren Topun Sırrı ve O Adsız Yeniçeri

20 Mayıs 1473, Otluk Beli Ovası. Sabah 07:00.

Otluk Beli, Erzincan’ın kuzeyinde, dağların arasına sıkışmış bir avuç toprak. Güneş yeni doğmuş, ama gökyüzü sessizdi. Bu sessizlik, her an patlayacak bir gök gürültüsünün öncesindeki korkunç bekleyiş gibiydi.

Karşılıklı iki ordu.

Bir yanda, Uzun Hasan’ın 70.000 atlısı. Doğu’nun gururu. Her bir atlı, bir mızrak ve bir kılıç kadar keskin, bir rüzgâr kadar hızlıydı. Geleneksel savaşın son devleri…

Diğer yanda, Fatih Sultan Mehmet’in 80.000 kişilik ordusu. Tepelik bir araziye yerleşmişlerdi. Onların kalkanı, süvari değil, dökme demirdendi.

Ve bu hikâye, o 80.000 kişilik ordunun ortasındaki küçük bir adamla başlıyordu: Yeniçeri Ali.

Ali, yirmi iki yaşındaydı. Boyu kısa, omuzları genişti. Gözleri, ne babasını ne de annesini hatırlıyordu; onun tek evi Ocağı’ydı, tek ailesi bölüğü. O, Fatih’in “Kullar”ından biriydi.

O sabah, Ali soğuk toprağa çökmüş, dizlerinin üzerindeydi. Ellerinde, sıradan bir yay ve ok yerine, yeni verilmiş, ağır ve karmaşık bir alet vardı: “Tüfenk.”

Barut kokusu, Ali’nin hayatının kokusuydu. Ama bu tüfekler başkaydı. Daha büyük, daha uzun namlulu. Ve Sultan’ın emri kesindi: “Artık ok değil, barut konuşacak.”

Ali, tüfeğinin metalini okşadı. Osmanlı’nın bu yeni, ölümcül oyuncağı, onun kaderini belirleyecekti.

1471 yılı, Edirne.

Ali, henüz Edirne’deki Yeniçeri Kışlası’ndaydı. Kışla, Sultan’ın demir disipliniyle yönetiliyordu. Ali, atış talimlerinde başarılıydı, ancak aklı hep İstanbul’daki yadigâr evindeydi.

Bir öğleden sonra, komutanı Derviş Ağa, Ali’yi çağırdı. Derviş Ağa, 1453’te Fatih’le birlikte surlara tırmanmış, sert ama adil bir adamdı.

“Ali,” dedi Derviş Ağa, sesi alçaktı. “Sultanımız, Doğu’ya büyük bir sefer hazırlığı yapıyor. Uzun Hasan büyük bir tehlike. Ama bu savaş, eskisi gibi olmayacak.”

“Nasıl olacak Ağa’m?” diye sordu Ali.

“Sultan, süvariye karşı ateşli silahı koyacak. Yeni tüfekler, ‘Şâhi’ toplarının küçük kardeşleri. Sizin bölüğünüz, bu yeni silahı kullanan ilk birliklerden olacak. Sen de en iyilerden birisin.”

Ali’nin omuzlarına büyük bir sorumluluk yüklenmişti. Bu sadece bir talim değildi; bu, Doğu ve Batı savaş felsefesinin kesişim noktasıydı. Bir milleti, atlılardan oluşan bir imparatorluğa karşı tüfekle savunmak… Bu bir devrimdi.

Mart 1473. İstanbul. Anadolu Yolu.

Ali, 80.000 askerin bir parçası olarak İstanbul’dan ayrılırken, devasa kafileye hayran kaldı. Asıl şaşkınlığı ise gördüğü manzaraydı: 200 adet top.

İstanbul’un surlarını yıkan o korkunç demir gülleler, şimdi her biri 10 öküzün çektiği özel arabalarla taşınıyordu. Yol, bir eziyetti.

Mart yağmurları yolları çamura çevirmişti. Ali ve binlerce piyade, top arabaları çamura saplandığında hemen harekete geçiyorlardı. Topları çamurdan çıkarmak, onları sırtlamak kadar zordu.

Bir keresinde, Bolu Dağları’nda büyük bir top devrildi. Parçalandı. Subaylar öfkeyle bağırıyordu. Fatih Sultan Mehmet, atından indi. Ali, Sultan’ın hemen yanındaydı.

Fatih, parçalanmış topa baktı. Yüzünde ne öfke ne de pişmanlık vardı, sadece derin bir hesap vardı. “Bir top kaybettik,” dedi sakin bir sesle. “Ama 199 topumuz var. Düşman, bu topun ağırlığını ve manevrasını bilmiyor. Bilişimizi pahalıya ödeyecekler.”

Ali, o an anladı. Bu seferin asıl gücü, askerin kol kası değil, Sultan’ın aklıydı.

Mayıs 1473. Erzincan Yakınları.

Aylar süren yorucu yürüyüş, nihayet bitmişti. Otluk Beli’ne varmışlardı. Osmanlı ordusu, Fatih’in emriyle tepelik bir araziye, hilal şeklinde yerleşti. Merkezde Yeniçeriler ve toplar, kanatlarda ise Sipahiler vardı.

Ali’nin bölüğü, merkezdeki topçu bataryalarının hemen arkasındaydı. Onların görevi basitti ve korkunçtu: Top atışlarından sonra hayatta kalan Akkoyunlu süvarilerini, tüfek ateşiyle bitirmek.

18 Mayıs.

İlk Akkoyunlu keşif birliği yaklaştı. 5.000 atlı. Geleneksel “vur-kaç” taktiğiyle Osmanlı hattına ok yağdırdılar.

Ali’nin komutanı bağırdı: “Ateş etmeyin! Boşa harcamayın!”

Süvariler yaklaştı, yaklaştı. Nefes mesafesinde…

“Tüfekler, Ateş!”

30.000 tüfeğin aynı anda patlaması, bir top gümbürtüsünden farksızdı. Geleneksel savaşta hiç duyulmamış, tanınmamış bir sesti bu. Ali’nin omuzları, tüfeğin şiddetli tepmesiyle sarsıldı.

Duman dağıldığında, Akkoyunlu atlılarının panik içinde kaçtığı görüldü. Yüzlerce at, yüzlerce asker yerdeydi. Onlar, ok atıyorlardı; Osmanlı ise kurşun yağdırıyordu. İlk şok başarıyla atlatılmıştı.

20 Mayıs 1473. Savaş Günü. Öğleden Önce.

Güneş tepeye çıkmıştı. Otluk Beli artık bir satranç tahtasıydı. Uzun Hasan, öfkeden deliye dönmüştü. 5.000 atlısının geri çekilmesi, gururunu kırmıştı.

Saat 08:00. Akkoyunlu ordusu, 25.000 süvariyle merkeze doğru hücuma kalktı.

Bu, bir nehirin akması gibiydi. Binlerce atın toynak sesleri, toprağı titretiyordu.

Ali’nin kalbi göğsünü dövüyordu. Tüfeğini toprağa dayadı, nişan aldı.

Fatih Sultan Mehmet, tepenin zirvesinde, elinde beyaz bir mendille duruyordu.

Süvariler 500 metre… 400 metre…

Fatih, mendili yavaşça kaldırdı. İşaret!

“BİRİNCİ SALVO! ATEŞ!”

70 hafif top, aynı anda ateşlendi. Ovada korkunç bir gümbürtü koptu. Gülleler, süvari saflarının ortasına düştü. Atlar şaha kalktı, adamlar düştü.

Ama geri çekilmediler. İlerliyorlardı.

“İKİNCİ SALVO! ATEŞ!”

80 orta top daha… Hasar daha büyüktü. Akkoyunlu saflarında kopukluklar başladı.

Ve ardından, Uzun Hasan’ın üçüncü ve son dalgası geldi. Tüm gücü merkeze yığmıştı. Toplar susmuştu, artık namluların soğuma zamanıydı.

Süvariler 100 metre… 50 metre…

“YENİÇERİLER! DÜŞMANIN GÖĞSÜNE! ATEŞ!”

Ali, tetiği çekti. Tüfek, omuzlarını ve ruhunu sarsarak patladı. Etrafındaki 30.000 tüfek, dehşet verici bir kurşun yağmuru başlattı.

Uzun Hasan’ın süvarileri, bir duvara çarpmış gibi durdu. Onlar, oklarla savaşmaya gelmişlerdi; ancak karşılarında barut ve çelikten bir fırtına buldular.

Ali, tüfeğini tekrar doldurdu, tekrar ateş etti. Bu, bir dövüş değil, bir imhaydı.

Öğleden Sonra: Kanat Oyunu.

Merkezdeki süvari hücumu püskürtülmüştü. Ancak Uzun Hasan inatçıydı. Geleneksel taktiğin son çaresini denedi: kanat saldırısı.

15.000 Akkoyunlu atlısı, Osmanlı’nın sağ kanadını yarmak için hızla harekete geçti. Rum Mehmet Paşa komutasındaki sipahiler, geri çekilmeye başladı.

Akkoyunlu komutanları, zafer sarhoşluğuyla bağırdılar: “Kırıyoruz! Kovalayın! Korkaklar kaçıyor!”

Ama bu, Fatih’in son ve en zekice hamlesiydi: Tuzak.

Sipahiler geri çekilirken, Akkoyunlular Otluk Beli’nin dar boğazına girdi. Tam o anda, daha önce kimsenin görmediği bir yerden, ağaçların ve kayalıkların arkasından 10.000 kişilik gizli Azap ve Piyade birliği fırladı.

Düşman, üç koldan kuşatılmıştı.

Ali, merkezde duruyordu ama sağ kanattan gelen dehşet çığlıklarını duyuyordu. Akkoyunlu süvarileri, hem Azapların okları hem de geri dönen Sipahilerin kılıçları arasında kalmıştı. Savaş, kısa sürede bir katliama dönüştü.

Akşam: Sultan’ın Merhameti.

Güneş batarken, savaş bitmişti. Otluk Beli Ovası, bir mezarlıktı. 35.000 Akkoyunlu askeri ya ölmüş ya da esir düşmüştü. Uzun Hasan, ordusunun kalıntılarıyla Tebriz’e doğru kaçıyordu. Osmanlı’nın kaybı ise 5.000 şehit civarındaydı.

Ali, tüfeğinin sıcak namlusunu elinde tutuyordu. Yorgunluktan ayakta zor duruyordu ama ruhunda, daha önce hiç tatmadığı bir zafer duygusu vardı.

Akşam karanlığında, Fatih Sultan Mehmet, çadırından çıktı ve savaş alanına doğru yürüdü. Yanında sadece Derviş Ağa vardı.

Fatih, bir Akkoyunlu yaralısının yanına geldi. Genç bir süvariydi, bacağından vurulmuştu. Susuzluktan dudakları çatlamıştı.

Fatih, eğildi ve kendi su matarasını çıkardı. “Al, iç,” dedi.

Süvari, şaşkınlıkla baktı. “Siz… siz Osmanlı Sultanı mısınız? Beni neden öldürmüyorsunuz?”

Fatih, gülümsedi. O, bir cihan fatihiydi, ama aynı zamanda insandı. “Savaş bitti evlat,” dedi. “Sen artık düşman değil, bir yaralısın. Senin gibi cesur askerlere acı çektirmek, benim şanıma yakışmaz.”

Fatih, Mirza Yusuf da dahil olmak üzere esir alınan Akkoyunlu komutanlarını da çağırdı. Onlara, zincirlerini çıkarıp serbest bırakacaklarını söyledi.

“Geri dönün,” dedi Fatih, komutanlara. “Uzun Hasan’a deyin ki, ‘Osmanlı sadece kılıçla değil, akılla ve merhametle de savaşır.’ De ki, ‘Türkmen’in atlı gücü bitti. Artık barutun gücü başladı.’ Bunu tüm Doğu duysun.”

Otluk Beli, artık bir ders kitabıydı.

21 Mayıs 1473. Şafak Vakti.

Ali, sabaha karşı tüfeğini temizliyordu. Yüzündeki kurumuş kan lekelerini sildi. Bir subay geldi ve elinde bir kâğıtla ona yaklaştı.

“Yeniçeri Ali,” dedi subay, “Sultanımızın emri: Otluk Beli’ndeki cesaretin ve tüfek kullanımındaki başarından ötürü maaşına zam yapılmış ve sana ‘Hizmet Mührü’ verilmiştir.”

Ali, gururla göğsünü kabarttı. O, sadece bir asker değildi; o, çağ değiştiren bir savaşın adsız kahramanıydı.

Fatih Sultan Mehmet, Otluk Beli’nden sonra artık sırtını tamamen güvenceye almıştı. Batı’ya, Venedik’e dönebilirdi. Uzun Hasan sindirilmiş, Anadolu’nun birliği pekişmişti.

Ali, tüfeğini omzuna astı. Artık, sadece bir yeniçeri değil, Osmanlı’nın yeni kaderini taşıyan bir neferdi.

Anadolu’nun o dar boğazında, cesaret ve sadakat, top ve tüfekle buluşmuş; bin yıllık süvari savaşları sona ermişti. Ali gibi binlerce adsız kahramanın onurlu duruşu, Osmanlı İmparatorluğu’nun cihan devleti olma yolundaki en büyük mihenk taşı olmuştu.

Yeni bir çağ başlamıştı… Ve Ali, bu çağın ilk neferlerinden biriydi.