İstanbul’da Temmuz acımasızdı. Güneş asfaltı öyle yakıyordu ki hava dalgalanıyor, caddeler sıvı serap nehirlerine dönüyordu. Kadıköy’deki Oto Yılmaz tamirhanesinde iç sıcaklık 40 dereceyi bulmuştu; klima yok, sadece sıcak havayı çorba gibi döndüren eski bir vantilatör. Mehmet Yılmaz, açık kaputlu bir Toyota Corolla’nın yanında diz çökmüş, alnından ter damlayarak motora akıyordu. 35 yaşındaydı ama daha yaşlı görünüyordu: izlerle kaplı eller, güneşten yanmış yüz, yıllarca kaput altında çalışmaktan seyrekleşmiş saçlar. Kirli mavi tulumunun göğsünde “Mehmet” yazılıydı.

Mehmet 15 yıldır buradaydı; liseyi bitirmemiş, üniversiteye gitmemişti. Paraya ihtiyacı vardı; annesi hastaydı ve bulabildiği ilk işe girip kalmıştı. İyi, hızlı, güvenilir bir tamirciydi ama hiçbir zaman terfi etmedi, maaşı artmadı. Patronu Hakan Yılmaz — 50’lerinde, bira göbekli, hep birini suçlayan — asgari ücret + altından biraz nakit vergi kaçırmak için; çalışanlar işe yaradıkları sürece faydalı, bozulduklarında değiştirilebilir “makine”lerdi.

O öğleden sonra tamirhane doluydu; dört araba bekliyordu. Müşteriler sinirli, Hakan bir aşağı bir yukarı bağırıyordu. “Mehmet, kaç kere söyleyeceğim; Toyota 4’te hazır olmalı!” Mehmet “Neredeyse bitti,” dediğinde Hakan “Neredeyse yetmez; müşteri 1,5 saattir bekliyor!” diye patladı. Tam o anda açık kapıdan bir çığlık geldi. Panik dolu bir kadın: “Yardım, lütfen!”

Mehmet başını kaldırdı; kaldırımda, orta yaşlı bir kadın betonun üzerinde yatan küçük bir kızın yanında diz çökmüştü. Çocuk hareketsizdi. Mehmet aletleri bırakıp dışarı fırladı. “Ne oluyor?” Kadının yüzü kırmızı, terli, umutsuz: “Torunum bayıldı!” Kız 10–11 yaşlarındaydı; cilt solgun, gözler kapalı, nefes yüzeyseldi. Mehmet alnına dokundu: alev gibi sıcak — ateş, muhtemelen sıcak çarpması.

Arkasından Hakan’ın sesi: “Yılmaz, ne yapıyorsun? Bitmemiş işin var!” Mehmet dönmedi: “Bu kızın yardıma ihtiyacı var.” “Sen doktor değilsin; tamirhaneye dön.” Kadın “En yakın hastane?” diye fısıldadı. “Göztepe,” dedi; “Ama üç sokak ötede.” Mehmet nazikçe kızı kucağına aldı; tüy kadar hafif ama fırın kadar sıcaktı. Hakan’ın son tehdidi kapıyı çınlattı: “Şimdi gidersen geri gelme!” Mehmet koştu. Üç sokak, 40 derecede bir çocuk taşıyarak; ciğerleri yanıyor, bacakları tutuşuyor ama yavaşlamadı.

Acil servis kızı aldı; doktor muayene etti: ciddi dehidrasyon ve sıcak çarpması — 10 dakika daha geç kalsaydı, çok geç olabilirdi. Nine ağlıyordu; Mehmet’e sarılıp tekrar tekrar teşekkür ediyordu. Mehmet yarım saat bekleme odasında soluklandı; sonra tamirhaneye döndü.

Hakan girişte elinde bir zarfla bekliyordu: “Bu ayki paran. Yarın gelme.” Mehmet “Kovuldun,” sözcüğünü Hakan’ın sert yüzünden okudu. “İş ortasında çıktın, emirlerimi görmezden geldin.” Mehmet sakin: “O kız ölebilirdi.” Hakan omuz silkti: “Benim sorunum değil, senin de değil.” Mehmet zarfı aldı; saymadı. Her zaman eksik olurdu; bu kez 2.800 liraydı.

Eve döndüğünde — Üsküdar’da iki odalı küçük daire — zarfı masaya koydu, faturaları ve yiyecek giderlerini hesapladı. Pişman değildi; olamazdı. Ama şimdi ne olacaktı? 35 yaşında, tamirciliğin dışında hiçbir nitelik; birikim yok; her kuruş yaşamaya gidiyordu. Kanepede, yorgunluktan baygın gibi uyuyakaldı.

Ertesi sabah motor sesleriyle uyandı. Bir değil, birkaç motor; hepsi rölantide, hepsi yakın. Pencereye koştu: Apartman girişinde yarım daire şeklinde park edilmiş beş siyah lüks araba — Mercedes S-Class, iki BMW 7 Serisi, Audi A8 ve Range Rover. Hepsi koyu camlı, sessiz bekçiler gibi. Mehmet’in aklından yardım değil, “Ne yaptım ben?” geçti. Çünkü o, zenginlik ve gücün dikkat çektiğinde çoğu zaman iyi haber olmadığını öğrenmişti.

Mercedes’in kapısı açıldı; uzun, zarif bir adam indi. Takımı Mehmet’in yıllık maaşından pahalı görünüyordu; gri saçlar özenle taranmış; 60’larında ama dinç. Doğrudan Mehmet’e yürüdü: “Mehmet Yılmaz bey misiniz?” “Evet,” dedi Mehmet, boğazı kuruyarak. Adam elini uzattı: “Ben Ali Öztürk. Dün kurtardığınız kızın babası.”

Mehmet “Ben sadece onu hastaneye götürdüm,” demeye kalmadan Ali: “Ve bununla hayatını kurtardınız. Doktor, 10 dakika daha olsaydı… çok geç.” Ali devam etti: “Kızım Ayşe — Elif’in annesi — Londra’da çalışıyor; annem, Elif’in ninesi, yaptıklarınızı anlattı. İşinizi bırakıp onu kucağınızda üç sokak taşıdığınızı; bir an tereddüt etmediğinizi…”

“Bunu herkes yapardı,” dedi Mehmet. Ali başını salladı: “Hayır, herkes yapmazdı. Çoğu insan yanından geçer; ‘Benim sorunum değil’ der. Ama siz yapmadınız; bu yüzden buradayım.” Diğer arabaların kapıları açıldı; takım elbiseli adamlar tek tek yaklaştı. Ali tanıttı: “Bunlar arkadaşlarım; güvendiğim insanlar. Hepsi yaptığınızı duydu ve teşekkür etmek istiyor.”

İlk adam, Kemal Demir — bir inşaat firması sahibi — elinde zarf: “Bu sizin insanlığınız için.” 10.000 lira. Mehmet “Alamam,” dedi; Kemal: “Lütfen; eksik değil, bir nebze katkı.” Sonraki adamlar da zarf uzattı: her biri 10.000 lira. Sonunda Mehmet’in elinde beş zarf vardı — 50.000 lira. Bacakları titredi; bu, bir yıldan fazla kazançtı. “Neden bunu yapıyorsunuz?” dedi şaşkınlıkla.

Ali’nin gülümsemesi hüzünlüydü: “Torunum her şeyim. Babası üç yıl önce öldüğünden beri, kızım yurt dışında çalışıp ailesini geçindirirken, Elif annemle yaşıyor; o bizim ışığımız. Onu sıcak gibi ‘aptalca’ bir şeyden kaybetmeyi düşünmek…” Sesi kırıldı; Mehmet elini omzuna koydu: “Önemlisi, şimdi iyi.” Ali başını salladı: “Sizin sayenizde. Ve hepsi bu değil.” Cebinden bir kartvizit çıkardı: “İthalat-ihracat şirketi işletiyorum. Güvenilir insanlara ihtiyacım var. Karakterli insanlara. İlgilenirseniz arayın; size iş veririm.”

Mehmet kartvizite baktı: “Ama ben sadece tamirciyim.” Ali net: “Masrafa mal olsa bile doğru olanı seçen bir adamsınız. Bu, herhangi bir nitelikten daha değerlidir.” Adamlar arabalarına bindi, sessizce uzaklaştı. Mehmet kaldırımda beş zarf ve bir kartvizit tutuyor, komşular hayalet görmüş gibi bakıyordu. Hayatında ilk kez “zar zor geçinen bir tamirci”den fazlası gibi hissetti; görülmüş hissetti.

Sonraki günlerde 50.000 liranın şaşkınlığını işlemeye çalıştı: bir kısmını biriktirdi, kalanla ihtiyaçlarını karşıladı — yeni kıyafetler, banyodaki bozuk musluğun tamiri, yıllardır ilk kez “kuruş saymadan” market alışverişi. Ama en önemlisi kartvizitti. Bir hafta boyunca ona baktı, parmaklarının arasında çevirdi: “Gerçek mi? Sadece duygusal bir nezaket mi?”

Sekiz gün sonra aradı. “Ali Öztürk’ün ofisi,” dedi sekreter. “Ben Mehmet Yılmaz; Sayın Öztürk kartını verdi, aramamı söyledi.” Birkaç dakika sonra Ali’nin sesi: “Mehmet, aramana sevindim. Ciddi olup olmadığımı merak ediyordun, değil mi? Ciddiyim. Ne zaman gelebilirsin?” “Yarın 10,” dedi Mehmet. Adres mesajla geldi.

Ertesi sabah metro ile cam-çelik bir merkez binaya gitti. Beyaz-gri iç mekân, güler yüzlü resepsiyonist, 20. kat. Ali, zeminden tavana pencerelerle İstanbul’a bakan büyük ofisinde Mehmet’i sıcak karşıladı. “Dürüst olayım,” dedi: “Sizin için standart bir işim yok; tamirci olarak işe almak için burada değilim.”

Mehmet kaşlarını çattı: “Neye ihtiyacınız var?” “Filo yönetecek birine. 20 şirket aracım var — teslimat kamyonetleri, yönetim arabaları, kamyonlar. Hepsinin bakım, onarım, denetimleri var. Şu an pahalı ve güvenilmez bir dış firma ile çalışıyorum; bunu sizin yönetmenizi istiyorum. Gerekirse ekip kurun. Maaş ayda 5.000 lira, şirkete tasarruf sağlarsanız prim.”

Mehmet dondu: 5.000 lira, tamirhanede kazandığının neredeyse iki katı. “Yönetim deneyimim yok,” dedi. Ali gülümsedi: “Öğrenirsiniz. Yardım ederim, zaman veririm. Bana çalmayacak, güvenilir biri lazım — gördüğüm şeyden sonra o kişi sizsiniz.” Mehmet derin bir nefes aldı: “Ne zaman başlıyorum?” Ali: “Pazartesi.”

Ve böylece sıcak bir öğleden sonra verilen bir kararla Mehmet’in hayatı değişti. Bir gecede değil, sihirli değil, ama derin ve kalıcı. Hızla öğrenmeye koyuldu: bakım programları, ekip yönetimi, tedarikçilerle müzakere… Ali sabırlı bir öğretmendi; bağırmaz, zorlamaz, yönlendirirdi.

Üçüncü ayda Mehmet, parça tedarikçisiyle sözleşmeyi yeniden müzakere ederek şirkete 20.000 lira tasarruf sağladı; Ali 10.000 lira prim verdi. Altıncı ayda duruş sürelerini %30 azaltan bir takip sistemi kurdu; başka bir prim. Hayat, Mehmet’in yıllardır görmediği renklere büründü: kirayı stressiz ödeyebiliyor, saymadan yiyecek alabiliyor, daireyi tamir edebiliyordu — yeni buzdolabı, yeni kanepe, artık “kedi gibi ötmeyen” çamaşır makinesi.

Ama en büyük değişim cüzdanda değil, içindeydi: hayatında ilk kez saygı görüyordu. Değiştirilebilir bir işçi değil, fikirleri ve değeri olan bir insan olarak. Ali’yi her gördüğünde bir şey daha görüyordu: minnettarlık. Çünkü o sadece bir kızı kurtarmamıştı; bir ailenin “ışığını” korumuştu.

Altı ay sonra Ali, Mehmet’i akşam yemeğine — restoranda değil, evde — davet etti: “Ailemi tanı; özellikle Elif sürekli seni soruyor.” Mehmet gerildi; zengin insanların evlerine alışık değildi ama gitti. Beykoz’da, büyük beyaz bir ev; park gibi bahçe; içeride ev yapımı yemek ve sıcaklık kokusu. Ali tanıştırdı: eşi Zeynep, anne Fatma Hanım (o gün orada olan nine) ve Elif — 10 yaşında, sarı örgülü saçlar, mavi gözler, odayı aydınlatan gülümseme.

Elif Mehmet’i görünce koştu: “Beni kurtaran sizsiniz!” Mehmet onun seviyesine çömeldi: “Merhaba, nasılsın?” “Harikayım; doktor, hayatımı kurtardığınızı söyledi. Siz olmasaydınız…” Samimiyeti sarsıcıydı; korku yok, travma değil, sadece minnettarlık. “Nine, benim yüzümden işini kaybettiğini söyledi; üzgünüm,” dedi. Mehmet gülümsedi: “Senin hatan değil; her şey iyi oldu.”

Akşam yemeği sohbet ve kahkaha doluydu. Mehmet işten hikâyeler anlattı; Elif arkadaşlarını ve veteriner olma hayalini. Sonra Elif onu köşedeki küçük masaya götürdü; çizim dolu bir defter açtı: “Önemli olan her şeyi çizerim. Bu sensin.” Çizimde küçük bir kızı taşıyan bir adam, arkada güneş, etrafta kalpler. Mehmet’in gözleri doldu: “Bu çok güzel.” Elif: “Tutabilirsiniz; kahraman olduğunuzu hatırlayın.” Mehmet çizimi dikkatle katladı: “Kahraman değilim; sadece doğru olanı yaptım.” Elif gülümsedi: “İşte bu, sizi kahraman yapıyor.”

Metroda dönüş yolunda Mehmet çizime baktı; o gün, “Benim sorunum değil,” demenin ne kadar kolay olacağını düşündü… ama yapmamıştı. Şimdi işi, saygısı, amacı vardı. En önemlisi: bir iyi eylemin sadece kurtarılanın değil, kurtaranın da hayatını değiştirebileceği bilgisi.

Bir yıl sonra Mehmet dışarıdan aynı görünse de içeride bambaşkaydı: 25 araçlık filoyu yönetiyor, altında 5 kişilik ekip, ayda 7.000 lira + primler; birikimi, güvenliği vardı. O sırada Ali bir teklif getirdi: “Bir vakıf kurmak istiyorum: konfor yerine insanlığı seçtikleri için zor durumda kalan insanlar için. İşi, parayı, güvenliği kaybedenler… Sizin de bir parçası olmanızı, kurucu ortak olmanızı istiyorum.”

Mehmet şaşkın: “Ben mi? Vakıflar hakkında hiçbir şey bilmiyorum.” Ali: “Ama o tarafta olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorsun — iyi olanı seçip cezalandırılmak. Bu, en değerli bilgi.” Mehmet düşündü: “Ne yaparız?” Ali: “Mali, yasal, duygusal destek sağlarız; iyi eylemlerin cezalandırılmadığı, ödüllendirildiği bir sistem kurarız.” Mehmet: “İlgileniyorum — kesinlikle.”

Ve böylece “İyi Seçim Vakfı” doğdu. Kurucu ortaklar: Ali ve Mehmet. O sabah zarfları veren Kemal Demir ve diğerleri sponsor oldu. İlk yararlanıcı: hasta belgesini tahrif etmeyi reddettiği için işten atılan bir hemşire — ona yaşam desteği ve yasal yardım sağladılar; davayı kazandı. İkincisi: bir öğrenciyi zorbalıktan koruduğu için işten çıkarılan bir öğretmen — ona yeni iş bulundu, okul aleyhine dava masrafları karşılandı. Üçüncü, dördüncü, beşinci… doğru olanı seçip bedel ödeyen insanların hikâyeleri. Mehmet, sadece para vermekle kalmayıp onları dinledi; anladı. Çünkü “o adamdı” ve şimdi başkalarının yalnız olmamasına yardım edecek güce sahipti.

Üç yıl sonra Mehmet Yılmaz, Oto Yılmaz tamirhanesinin önünde duruyordu — ama tamirci olarak değil, yeni sahibi olarak. Hakan Yılmaz içki, kötü yönetim ve para kaybı yüzünden iflas etmiş, satmak zorunda kalmıştı. Mehmet, kötü niyetle değil, “daha iyiye” dönüştürebileceğini bildiği için tamirhaneyi satın aldı. Eski çalışanların hepsini — Hakan hariç — geri aldı; maaşları artırdı, koşulları iyileştirdi: klima, yeni aletler, eğitim… ve bir politika ekledi: “Bir tamirci tehlikedeki birine yardım etmek için ayrılmak zorundaysa hakkı var — sonuç yok, ceza yok.” Çünkü bazı şeyler işten daha önemliydi.

Açılış gününde Ali ve Elif oradaydı. Elif şimdi 13 yaşındaydı; uzun, kendinden emin; aynı sıcak gülümsemeyle Mehmet’e sarılıp, “Seninle gurur duyuyorum,” dedi. “Ben de hep beşler alıyorum; çünkü doktor olmak istiyorum — senin beni kurtardığın gibi insanları kurtarmak.” Mehmet’in gözleri doldu; “Harika bir doktor olacaksın,” dedi.

Akşam herkes gittikten sonra Mehmet tamirhanede oturdu. Üç yıl önce Toyota’nın yanında diz çöktüğü aynı yerde, şimdi bu mekân ona aitti. Saygı duyduğu bir ekip, insanlara yardım eden bir vakıf ve net bir amacı vardı. Hepsi, sıcak bir öğleden sonra yardıma ihtiyacı olan bir çocuğu gördüğünde, korku yerine insanlığı seçtiği için. Bir an, bir seçim… her şeyi değiştirmişti. Hemen değil; sihirli değil ama derin ve sonsuza kadar.

Bazen doğru olanı yaparsın ve bedel ödersin. Bazen “her şeyi kaybetmek”, önemli olan her şeyi kazanmanın başlangıcıdır. Mehmet milyoner ya da ünlü olmadı; ama seçimlerin bizi tanımladığını bilen bir adam oldu. Bir insanlık anının sadece birinin hayatını değil, kendi hayatını da değiştirebileceğini öğrendi. Ve bazen evinin önündeki beş siyah araba bir tehdit değildir; güzel bir şeyin başlangıcıdır.

Bu hikâye, kavurucu bir günün ortasında “Benim sorunum değil” demek yerine koşmayı, bir çocuğu kucağına alıp üç sokak taşımayı seçen bir adamın dönüşümünü anlatır. Önce kovuldu; sonra beklenmedik kapılar açıldı: beş zarf, bir kartvizit, bir güven. Ardından emeği ve dürüstlüğüyle yeni bir kariyer, saygı ve amaç buldu; “İyi Seçim Vakfı”yla başkalarına aynı gücü verdi; yıllar sonra, bir zamanlar bağırışların dolduğu tamirhaneyi “insanlık” ilkesiyle yeniden kurdu.

Ana fikir yalın: doğru olanı seçmek bazen pahalıdır; ama uzun vadede, değerini geri verir. Bir anlık cesaret, bir ömürlük yön tayin eder. Ve belki, bu satırları okuyan birileri, konfor ile insanlık arasında bir seçim yaparken hatırlar: doğru olanı seçmek, daima birinin hayatını; çoğu zaman da kendi hayatını değiştirir.