PEMBE PATİK VE KARA KUTU: ÖLÜMÜN GÖLGESİNDEN DOĞAN BİR İNTİKAMIN SESSİZ ÇIĞLIĞI.
Herkes ona baktığında ne görüyordu biliyor musunuz? Kocası kara toprağa verilmiş, beş parasız, eski evin soğuk duvarları arasına sıkışıp kalmış kaderine razı bir kadın: Semiha. Mahalleye siyah, lüks arabalar girdiğinde herkes onun için endişelendi. Şehrin en karanlık, en güçlü adamları peşindeydi. Hepsi, geride kalan o yüklü borcun ve kayıp bir servetin hesabını soruyordu. Ama herkesin, o güçlü adamların bile yanıldığı çok büyük bir şey vardı: Onlar Semiha’nın sadece korkup kaçacak bir av olduğunu sandılar. Oysa Semiha, yıllarca susarak büyüttüğü bir akla ve demir gibi bir iradeye sahipti.
Evin ahşap kapısının önü, birbirinin üzerine yığılmış, çamurlu ve eskimiş onlarca ayakkabıyla doluydu. Dışarıdan sızan soğuk hava, içerideki ağır gül suyu ve rutubet kokusunu dağıtmaya yetmiyordu. Köşedeki eski soba son odunlarını tüketmiş, geriye sadece cılız bir çıtırtı bırakmıştı.
Semiha, yirmi dokuz yaşında, nasır tutmuş ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi ve başındaki siyah yazmayı düzeltti. Gözleri kuru, bakışları donuktu. Herkes ağlıyordu, ama o sadece midesindeki o derin boşluğu hissediyordu. Kocasının resmi, duvarda asılı duran çatlak aynanın kenarına iliştirilmişti. Fotoğraftaki adam gülümsüyordu; ancak Semiha, o gülüşün arkasındaki tehdidi, o evin duvarlarına sinmiş bağırışları ve geceleri gelen sessiz, ölümcül telefonları hatırlıyordu.
Yanına oturan yaşlı bir kadın, elini omzuna koydu ve “Ne iyi adamdı, karıncayı bile incitmezdi,” dedi. Semiha başını yavaşça çevirdi, yaşlı kadının nemli gözlerine baktı. “Öyleydi,” dedi. Sesi o kadar kısıktı ki, kendi bile duymakta zorlandı.
İçerideki kalabalık, siyahlar giymiş kadınlar ve köşede tespih çeken yaşlı adamlar, bir yaz tiyatrosunun figüranları gibiydi. Semiha, odanın diğer ucunda dizlerini karnına çekmiş oturan küçük oğluna baktı. Çocuğun üzerindeki kazağın kolları kısaydı ve bilekleri soğuktan kızarmıştı. Babasının yokluğunu henüz tam olarak kavrayamamış, sadece evdeki kalabalığın ve annesinin sessizliğinin verdiği huzursuzlukla büzülmüştü.
Kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladı. Her giden, kapının önündeki ayakkabı yığınından kendi payını alıp eksiltirken, evin içi daha da sessizleşti ve soğudu. En son, kocasının annesi, yaşlı kayınvalide, kapıda durdu. Bastonunu yere sertçe vurdu. “Oğlumu toprağa verdik. Şimdi ne yapacaksın?” dedi.
Semiha, kapının pervazına tutundu. “Allah büyük. Bir çaresine bakacağız,” dedi.
Yaşlı kadın yüzünü buruşturarak gelinine baktı. “Borçları var. Ocağına incir ağacı dikti de gitti. Bu ev de ipotekli. Haberin var mıydı?”
Semiha yutkundu. Boğazına bir yumru oturdu. “Bilmiyordum,” dedi.
Yaşlı kadın cevap beklemeden arkasını döndü ve karanlık sokağa doğru yürüdü. Kapı kapandığında, Semiha sırtını o soğuk ahşaba yasladı ve yere çöktü. Bacakları artık onu taşıyamıyordu.
Odanın ortasında kalan küçük oğlan, annesinin yanına geldi. “Anne, babam ne zaman gelecek?” dedi.
Semiha, oğlunun saçlarını okşadı. Elleri titriyordu. “Gelmeyecek oğlum. O gitti.”
Çocuk, anlamayan gözlerle baktı. “Nereye gitti? Bize ekmek getirecek mi?”
Bu soru, kadının yüreğine bir bıçak gibi saplandı. Ekmek. Evde bir lokma ekmek kalmamıştı. Cenaze için gelenler börekler, helvalar yemiş, çaylar içmiş ama giderken geriye sadece bulaşık ve kırıntı bırakmışlardı. Kocasının cebinden çıkan bozuk paralarsa, kefen parasına ancak yetmişti.
Semiha, mutfağa yöneldi. Mutfak, evin en soğuk yeriydi. Dolapları açtı. Boş kavanozlar, dibinde küf tutmuş bir salça kutusu ve yarım paket kuru makarna. Başka hiçbir şey yoktu.
Kocasının ölümü bir trafik kazası denmişti. Freni patlayan bir kamyonet. Ama Semiha, kocasının son zamanlardaki huzursuzluğunu, gece yarıları gelen telefonları ve eve sürekli sarhoş gelişlerini biliyordu. Bir şeyler yanlıştı, ama şimdi düşüneceği şey bu değildi. Şimdi düşünmesi gereken tek şey yarına çıkabilmekti.
Oğlunu yatağına yatırdı. Yorganı üzerine örttü. Çocuğun nefesi, soğuk odada buharlaşıyordu. Semiha, oturma odasına geri döndü. Kocasının ceketinin asılı olduğu askıya doğru yürüdü. Ceket hâlâ sigara ve ucuz kolonya kokuyordu. Ceplerini yokladı. Belki, belki kıyıda köşede unutulmuş bir kağıt para vardır, diye umut etti.
İç cebi yokladı. Eline sert bir kağıt parçası geldi. Kağıdı çıkardı. Bu, bir rehin dükkânının fişiydi. Tarih, kocasının öldüğü günden sadece bir gün öncesini gösteriyordu. ‘Altın Kolye’ yazıyordu fişte.
Semiha, elini boynuna götürdü. Kendi annesinden kalan, düğünde taktığı o ince kolyeyi, kocası tamire götüreceğim diye almıştı. Demek satmıştı. Gözlerinden ilk defa bir damla yaş süzüldü. Üzüntüden değil, öfkeden. O kolyeyi satıp parayı ne yapmıştı?
Ertesi sabah, güneş doğmadan uyandı. Ev buz gibiydi. Çocuğu uyandırmadan, eski kalın paltosunu giydi ve sokağa çıktı. Mahalle bakkalına gitmek zorundaydı ama yüzü yoktu. Veresiye defteri çoktan kabarmıştı.
Bakkalın kepenkleri henüz açılıyordu. Bakkal orta yaşlı, göbekli bir adamdı. Semiha’yı görünce yüzündeki gülümseme soldu. “Başın sağ olsun kızım,” dedi.
“Dostlar sağ olsun,” dedi Semiha. Kısa bir sessizlik. “İki ekmek, biraz da zeytin alabilir miyim?” dedi.
Bakkal, tezgâhın üzerindeki veresiye defterine elini koydu. “Kızım, rahmetlinin borcu çok. Daha fazla yazamam. Patron kızıyor.”
Semiha olduğu yerde dondu kaldı. Utanç, yüzünü ateş gibi yaktı. Tek kelime etmeden arkasını döndü. Bakkaldan çıkarken bacaklarının titrediğini hissetti. Eve eli boş dönemezdi. Oğlu uyanınca, “Anne, ekmek,” diyecekti.
Mahallenin çıkışındaki fırına doğru yürüdü. Tam o sırada, fırının yan sokağından lüks, siyah bir araba geçti. Araba yavaşladı ve kadının hizasında durdu. Cam yavaşça indi. İçeride, koyu renk güneş gözlüklü, şık giyimli bir adam vardı.
Adam, kadına dikkatle baktı. “Sen o şoförün karısı mısın?” dedi.
Semiha korkuyla geri çekildi. “Siz kimsiniz?”
Adam güneş gözlüğünü çıkardı. Gözleri soğuk ve mesafeliydi. “Kocan bana bir emanet bırakacaktı. Teslim etmedi. O emanet nerede?”
Semiha başını iki yana salladı. “Bilmiyorum. Hiçbir şeyden haberim yok.”
Adam, ceketinin cebinden bir kartvizit çıkardı ve kadının ayaklarının ucuna attı. “Eğer hatırlarsan ya da bulursan, beni ara. Yoksa o ev başına yıkılır.” Araba hızla uzaklaştı.
Semiha, yerdeki kartvizite baktı. Üzerinde sadece bir telefon numarası vardı, isim yoktu. Eğildi, kartviziti aldı ve cebine koydu. Korku, açlığın önüne geçmişti.
O sırada içeriden oğlunun sesi geldi. “Anne, karnım acıktı.”
Semiha, mutfağa gitti. Dolabın en arkasında, bir kavanozun dibinde kalmış biraz tarhanayı buldu. Sadece suyla karıştırıp kaynatmaya başladı. Yağ yoktu, salça yoktu. Sadece su ve un kokusu.
O gün akşama kadar evden çıkmadı. Akşam olduğunda, kapı sertçe çalındı. Semiha irkildi. Oğlunu kucağına aldı. Kapı tekrar, daha sert vuruldu. Kapının altından içeriye, beyaz bir zarf itildi.
Semiha, titreyen elleriyle zarfı aldı. İçinden bir miktar para ve bir not çıktı. Notta, el yazısıyla şöyle yazıyordu: “Sus payı değil, vicdan parası. Kocasının ne yaptığını öğrenme, sadece yaşa.”
Parayı avucunda sıktı. Bu para onlara bir ay yeterdi. Ama kimden gelmişti? Sabahki adamdan mı, yoksa kocasının ölümüne sebep olanlardan mı? Parayı kullanmak suça ortak olmak mıydı? Ama oğlunun aç bakışları gözünün önüne geldi. Gurur, aç karınları doyurmuyordu.
O gece, oğlu uyuduktan sonra, kocasının eski eşyalarını koyduğu sandığı açtı. Sandığın en dibinde, eski bir gazete kâğıdına sarılı, metal bir kutu buldu. Kutuyu açtı. İçinde, daha önce hiç görmediği, üzerinde numaralar olan paslı bir anahtar ve bir fotoğraf vardı.
Fotoğrafta kocası, başka bir kadın ve kucağında bir bebekle gülümsüyerek poz vermişti. Arkasında bir tarih ve bir isim yazılıydı: Leyla – 2018.
Semiha fotoğrafı elinden düşürdü. Kocası, 2018’de iş için şehir dışındayım dediği aylarda başka bir hayat yaşıyordu. Peki o bebek kimdi ve bu anahtar neyi açıyordu?
Tam o anda, dışarıdan bir cam kırılma sesi geldi. Evin salon camı, atılan bir taşla tuzla buz olmuştu. Taşın sarılı olduğu kâğıtta, kırmızı mürekkeple şu yazıyordu: “Aramayı bırak.”
Semiha, kırık cam parçalarının arasında, elinde kocasının ihanetinin belgesi, cebinde kimden geldiği belli olmayan parayla, karanlığın içinde kala kaldı. Bu sadece bir başlangıçtı. Hayat mücadelesi şimdi gerçek bir savaşa dönüşüyordu.
Kırılan camdan içeriye dolan rüzgâr, odanın ortasındaki perdeyi bir hayalet gibi havalandırıyordu. Semiha, oğlunu yatak odasına kilitlemiş, eline geçirdiği kalın bir karton parçasıyla kırık pencereyi kapatmaya çalışıyordu. Ellerine batan cam kırıklarını umursamıyordu. Canının acısı, yüreğindeki korkunun yanında hiç kalırdı. Koli bandıyla kartonu pencere pervazına yapıştırırken, dışarıdaki karanlığa son bir kez baktı. Sokakta kimse yoktu. Sadece rüzgârın ıslığı ve uzaktan geçen bir bekçinin düdük sesi duyuluyordu.
Sabah olduğunda, kartonla kaplı pencereden sızan cılız ışık, evin içindeki sefaleti daha net ortaya serdi. Semiha, aynaya baktı. Gözlerinin altı morarmış, elmacık kemikleri daha da belirginleşmişti. Artık sadece bir anne değil, aynı zamanda bir avcı olmak zorunda olduğunu hissetti. Eğer o av olmazsa, oğlu av olacaktı.
Cebindeki parayı saydı. İki aylık geçimlerini sağlayacak kadar banknot vardı. Önce karnını doyurmalı, sonra da bu kördüğümü çözmeliydi.
Oğlunu uyandırdı, giydirdi. “Nereye gidiyoruz anne?” dedi çocuk. Semiha, çocuğun ayakkabılarını bağlarken, “Bir hazine avına çıkacağız oğlum,” dedi.
İlk iş olarak camcıya gidip kırık pencere için ölçü verdi. Sonra, kocasının sandığından çıkan o paslı anahtarı cebinden çıkardı. Anahtarın üzerinde silik bir şekilde TC CDD harfleri ve 104 numarası kazılıydı. Bu, tren garındaki emanet dolaplarının anahtarıydı. Kocası, ölmeden önceki son haftalarda sık sık “İstasyonda işim var” diyerek evden çıkardı.
Şehrin tarihi tren garına gitmek için otobüse bindiler. Semiha, kucağındaki oğluna sıkıca sarıldı. Otobüs, şehrin kalabalık caddelerinden geçerken Semiha her siyah arabaya şüpheyle bakıyordu. O adamın kartviziti hâlâ cebindeydi. Ama onu aramak, aslanın inine silahsız girmek demekti. Önce elinde bir koz olmalıydı.
Gara vardıklarında, emanet dolaplarının olduğu bölüme yöneldi. Kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Ya dolap boşsa? Ya biri onları izliyorsa?
104 numaralı dolabı buldu. Titreyen elleriyle anahtarı kilide soktu. Anahtar zorlandı. Paslanmış mekanizma direndi. Semiha nefesini tuttu. Hafifçe zorladı ve tık sesiyle kilit açıldı. Dolabın kapağını araladı. İçeride orta boy, siyah, deri bir çanta duruyordu. Çantayı hızla alıp omzuna astı. Çanta ağırdı.
Garın tenha bir köşesindeki bekleme salonuna geçti. Oğlu camdan trenleri izlerken, Semiha çantayı kucağına aldı ve fermuarını açtı.
Çantanın içinden çıkanlar, Semiha’nın kanını dondurdu. Deste deste paralar yoktu. Onun yerine kalın kapaklı bir defter, bir ses kayıt cihazı ve bir bebek patiği vardı. Pembe, el örgüsü bir bebek patiği. Semiha, patiği eline aldı. Kocasının fotoğrafındaki o bebeğin patiği olmalıydı bu.
Defteri açtı. Sayfalar dolusu tarih, saat ve para miktarları not edilmişti. Ama asıl dikkatini çeken, sayfaların arasına sıkıştırılmış tapu fotokopileriydi. İsimlere baktı. Hepsi mahallenin, şehrin bilindik zengin iş adamlarının isimleriydi. Ve en son sayfada, kırmızı kalemle daire içine alınmış bir isim ve adres vardı: Leyla Yılmaz, Karanfil Sokak Numara 8.
Semiha defteri hızla kapattı. Kocası sadece borç batağına saplanmamış, belli ki tehlikeli bir şantaj oyununa da girmişti. Bu defter, o siyah arabalı adamın aradığı emanet olabilirdi.
Ses kayıt cihazını eline aldı. Üzerine “Dinle” yazan bir etiket yapıştırılmıştı. Kulaklığı taktı ve oynat tuşuna bastı.
Kasetin cızırtısı arasından kocasının titrek sesi duyuldu: “Eğer bu kaydı dinliyorsan, Semiha, ben ölmüşüm demektir. Seni üzdüm biliyorum ama her şeyi sizin için yaptım. O adamlar, tefeciler peşimi bırakmadı. Leyla… Leyla masum. Onu koru. O benim hatamın bedelini ödüyor. Bunu bulursan Leyla’ya götür. O her şeyin yerini, sadece o biliyor.”
Kayıt burada kesildi. Semiha, kulaklığı hışımla çıkardı. Kocası, ölürken bile başka bir kadını, Leyla’yı korumasını istiyordu. “Sizin için yaptım” diyordu ama Semiha’yı ve oğlunu ateşin ortasına atmıştı.
Öfke, korkusunu bastırdı. “Leyla’ya götür” demişti. Demek ki kilit nokta o kadındı.
Gardan çıktılar. Adres, şehrin eski ve tekinsiz mahallelerinden birindeydi. Karanfil Sokağa geldiklerinde, hava kararmaya yüz tutmuştu. 8 numaralı ev, iki katlı, cumbalı ama bakımsız eski bir İstanbul eviydi.
Semiha, oğlunun elini sıktı ve kapıya yaklaştı. Kapı zilini çaldı. Çalışmıyordu. Kapıyı yumrukladı. “Kimse yok mu?” Ses gelmedi. Kapıyı itti. Kapı kilitli değildi. Gıcırtıyla açıldı.
Semiha tereddüt etti. Girmeli miydi? Ama başka çaresi yoktu. İçeriye adımını attı. “Leyla Hanım!” diye seslendi. Koridor karanlık ve tozlu idi. Yerlerde çocuk oyuncakları, devrilmiş bir vazo ve dağılmış kağıtlar vardı. Sanki burada bir arbede yaşanmış, biri aceleyle kaçmış ya da zorla götürülmüştü.
Semiha, salonun kapısına geldiğinde durdu. Odanın ortasında yerde bir beşik duruyordu. Beşik boştu ama beşiğin üzerinde, Semiha’nın çantasındaki patiğin diğer eşi duruyordu.
Semiha beşiğe doğru yürüdü. Tam patiği alacakken, arkasından bir döşeme gıcırtısı duydu. Hızla arkasını döndü. Koridorun gölgesinde, elinde bir bıçakla duran, saçları darmadağınık, gözleri çılgınca bakan genç bir kadın vardı.
Kadın bıçağı Semiha’ya doğrulttu. “Bebeğimi sen mi aldın?”
Semiha ellerini havaya kaldırdı. “Ben kimseyi almadım. Ben Semiha. Kocam… kocam sizi bulmamı istedi.”
Kadın “Semiha” ismini duyunca duraksadı. Bıçağı tutan eli titredi. “Öldü mü? Onu öldürdüler mi?”
Semiha başını salladı. “Öldü.”
Genç kadın olduğu yere çöktü ve histerik bir şekilde gülmeye başladı. “Öldü demek. Kurtuldu. Ama bizi burada bıraktı. Onlar gelecek Semiha. Onlar bebeğimi aldı. Şimdi de beni almaya gelecekler.”
Tam o sırada, evin önünde bir arabanın fren sesi duyuldu. Araba kapıları sertçe kapandı. Semiha pencereye koşup perde aralığından baktı. Siyah araba ve o güneş gözlüklü adam. Yanında iki kişi daha vardı.
Semiha, yere çökmüş ağlayan kadına döndü. “Kalk hemen kalk! Geldiler!”
Leyla denen kadın boş gözlerle baktı. “Gidecek yerimiz yok.”
Semiha, kadının kolundan tutup ayağa kaldırdı. Kendi oğlunu diğer eliyle kavradı. “Var!” dedi. “Arka kapı var mı bu evin?”
Leyla başını salladı. “Mutfaktan bahçeye çıkılıyor.”
Semiha, hayatında hiç olmadığı kadar güçlü hissetti kendini. İki kadının kaderi şimdi birleşmişti. Kocasının ihaneti şimdi hayatta kalma sebebine dönüşmüştü. “Koşun!”
Mutfak kapısından arka bahçeye çıktıklarında, ön kapının kırılma sesini duydular. Semiha, Leyla ve oğlu, karanlık bahçede dikenli tellerin arasından geçerek yan sokağa doğru koşmaya başladılar.
Yağmur şiddetini artırmıştı. Çamurlara bata çıka koşuyorlardı. Semiha nefes nefese arkasına bakmadan koşuyordu. Ama biliyordu ki, bu kaçış sonsuza kadar süremezdi. Artık sadece kaçmayacak, savaşacaktı. Elindeki o defter, onların sonu olabilirdi ama aynı zamanda kurtuluşu da olabilirdi.
Yağmur, sanki gökyüzü bu gece işlenen günahlara ağlıyormuş gibi bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Semiha, bir eliyle oğlunun bileğini o kadar sıkı kavramıştı ki, çocuğun parmakları beyazlaşmıştı. Diğer eliyle, çamurlu yokuşta sürekli ayağı kayan Leyla’yı çekiştiriyordu. Nefesleri kesik kesik çıkıyor, soğuk hava ciğerlerini bir bıçak gibi kesiyordu.
Şehrin bu tarafı, kentsel dönüşüm adı altında yıkılmış, yarım kalmış inşaatlarla doluydu. Karanlık hem dostları hem de düşmanlarıydı. Semiha, gözüne kestirdiği inşaat alanı içindeki paslı bir konteynerın arkasına sığındı. “Dur!” dedi.
Leyla, dizlerinin üzerine çöktü. “Bebeğim…” diye sayıkladı. “Üşüyordur şimdi. Acıkmıştır.”
Semiha, oğlunu konteynerin kuytu tarafına, yağmurun değmediği bir köşeye oturttu. Sonra hışımla Leyla’ya döndü. Onu omuzlarından tutup sarstı. “Kendine gel! Eğer şimdi dağılırsan, o bebeği asla bulamayız. Duyuyor musun beni? Kalk ayağa!”
Semiha, Leyla’nın gözlerinin içine baktı. Bu kadının yüzünü, yıllarca kocasının telefonunda gizli saklı fotoğraflarda görmüştü. Ondan nefret etmişti. Ama şimdi, hayatını kurtaran tek kişi oydu.
“Nereye gideceğiz?” dedi Leyla.
Semiha, etrafına bakındı. “Gidecek yerimiz yok. En azından sabah olana kadar burada gözden uzak durmalıyız. Şu defter, o defterde ne var, anlatacaksın.”
İnşaat alanının derinliklerinde, camları kırık, terk edilmiş bir baraka buldular. İçerisi rutubet ve kireç kokuyordu ama en azından kuru sayılırdı. Semiha, köşedeki eski çimento torbalarını üst üste koyarak oğluna bir yatak yaptı. Çocuk, yorgunluktan ve korkudan bitap düşmüş halde hemen kıvrılıp uyudu.
İki kadın, barakanın ortasında, dışarıdan sızan cılız ay ışığının altında karşı karşıya oturdu. Semiha, çantasından o kalın kapaklı defteri çıkardı. “Kocam bu defter yüzünden öldü. Senin bebeğin bu defter yüzünden kaçırıldı. Neyin nesi bu?”
Leyla, deftere korkuyla baktı. “O defter, Kuzgun’un kara kutusu.”
Semiha kaşlarını çattı. “Kuzgun kim?”
“Siyah arabalı adam. Adını kimse bilmez. Herkes ona Kuzgun der. Çünkü o geldiğinde ölüm de gelir. Kemal, yani kocan, onun muhasebecisiydi. Kuzgun’un kara paralarını aklardı. Ama Kemal son zamanlarda korkmaya başlamıştı. Polise gitmek istiyordu. Kendini sağlama almak için bu defteri tuttu. İçinde Kuzgun’un rüşvet verdiği bürokratlar, silah sevkiyatları, her şey var.”
Semiha, duyduklarına inanamıyordu. Kendi halinde bir şoför sandığı kocası, şehrin en karanlık suç örgütünün beyniyle çalışıyordu. “Peki bebek? Bebeği neden aldılar?” dedi Semiha.
Leyla hıçkırarak ağlamaya başladı. “Kemal defteri sakladı. Kuzgun defterin yerini öğrenmek için Kemal’i sıkıştırdı. Ama Kemal konuşmadı. Sonra Kemal öldü, ya da öldürüldü. Kuzgun, defterin bende olduğunu sandı. Eve geldiler. Defteri bulamayınca bebeğimi aldılar. ‘Defteri getir, oğlunu al’ dediler.”
Semiha, defterin kapağını sıktı. Bu defter, hem ölüm fermanları hem de kurtuluş biletleriydi.
“Kemal defteri bana bıraktı,” dedi Semiha. Sesi sertti. “Çünkü sana güvenmedi ya da seni korumak istedi. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Bu defteri onlara verirsek, ikimizi de sağ bırakmazlar, bebeği de.”
Leyla dehşetle gözlerini açtı. “Ne yapacağız peki? Oğlumu ölüme mi terk edeceğim?”
Semiha ayağa kalktı. Barakanın kırık penceresinden dışarıya, karanlığa baktı. “Hayır. Onlarla bir oyun oynayacağız. Ama kuralları biz koyacağız.”
Sabahın ilk ışıkları, şehrin üzerine gri bir örtü gibi serildiğinde, Semiha ve Leyla barakadan çıktılar. Semiha’nın planı basitti ama tehlikeliydi. Defterdeki isimlerden birine ulaşacaklardı: düşmanlarına değil, düşmanlarının düşmanına.
Defteri incelerken bir isim dikkatini çekmişti. Üzeri çizilmemiş, aksine yanına soru işareti konulmuş bir isim: Gazeteci Orhan Demir.
“Bu adamı bulacağız,” dedi Semiha.
Leyla, “Ya o da onlardan biriyse?” dedi.
“O zaman kaybedecek bir şeyimiz kalmamış demektir,” dedi Semiha.
Şehir merkezine inmek için ara sokakları kullandılar. Semiha, tanınmamak için başındaki yazmayı çıkarıp saçlarını açtı. Bir telefon kulübesi buldular. Semiha, cebindeki bozukluklarla defterde yazan numarayı çevirdi. Telefon uzun uzun çaldı. Tam kapatacakken, uykulu ve kalın bir erkek sesi açtı.
“Alo, kimsin?” dedi.
Semiha derin bir nefes aldı. “Kemal’in emaneti bende. Kuzgun’un peşinde olduğu emanet. Sizinle konuşmamız lazım.”
Hattın diğer ucunda bir sessizlik oldu. Sonra ses tonu değişti. Ciddileşti. “Yarım saat sonra, eski vapur iskelesinin arkasındaki çay bahçesinde. Tek gel!” Telefon kapandı.
Semiha Leyla’ya döndü. “Oğluma sen bakacaksın. Beni bırakma, korkuyorum deme! Ben dönene kadar o çocuk sana emanet. Eğer bana bir şey olursa, defteri al ve kaç. Polise git.”
Semiha, defterin fotokopisini çektirmek için bir kırtasiyeye uğradı. Orijinalini asla yanına almayacaktı. Orijinali, oğlunun sırt çantasının gizli bölmesine yerleştirdi.
Eski vapur iskelesi, martı çığlıkları ve dalga sesleriyle doluydu. Çay bahçesi tenhaydı. En köşedeki masada, saçı sakalı birbirine karışmış, üzerinde eski bir deri ceket olan, sigara içen bir adam oturuyordu. Bu gazeteci Orhan’dı.
Semiha masaya yaklaştı. Adam başını kaldırdı. “Kemal’in karısı sen misin?”
“Evet,” dedi Semiha.
Orhan, sigarasından derin bir nefes çekti. “Kemal iyi çocuktu ama yanlış sulara daldı. Defter nerede?“
Semiha, elindeki zarfı masaya koydu. “Bu sadece bir kopyası. Birkaç sayfa. Gerçeği güvenli bir yerde.”
Orhan zarfı açtı. Gözleri satırlarda gezindikçe kaşları çatıldı. “Aman Allah’ım… bu… bu her şeyi değiştirir!” Sonra Semiha’ya baktı. “Kuzgun bunun sende olduğunu biliyor mu?”
“Tahmin ediyor. Bebeği kaçırdılar. Defteri istiyorlar.”
Orhan yumruğunu masaya vurdu. “Şerefsizler! Tamam, dinle beni. Bu defteri yayımlayamam. En azından hemen değil. Eğer yayımlarsam, kimseyi yaşatmazlar. Seni de yaşatmazlar. Önce bebeği kurtarmalıyız.”
“Nasıl?” dedi Semiha.
Orhan cebinden bir telefon çıkardı. “Kuzgun güçten anlar. Ona elinde sadece defter olmadığını, aynı zamanda bu defterin kopyalarının dağıtıldığını göstereceğiz. Blöf yapacağız ama sağlam bir blöf.”
Tam o sırada, çay bahçesinin girişinde bir hareketlilik oldu. İki takım elbiseli adam, etrafa bakınarak içeri girdi. Orhan, Semiha’nın elini tuttu. “Hemen kalk! Takip edilmişsin!” dedi.
Semiha panikle arkasına baktı. Adamlar onları görmüştü. “Arka taraftan, mutfağın çıkışından koş!” diye bağırdı Orhan. Masayı devirip adamların üzerine doğru itti. Semiha koşmaya başladı.
Leyla ve oğlunu bıraktığı parka geldiğinde nefes nefeseydi. Ama gördüğü manzara, kanını dondurdu. Parktaki bank boştu. Oğlu yoktu. Leyla yoktu. Sadece bankın üzerinde duran, rüzgârda savrulan bir kâğıt parçası vardı. Kâğıdın üzerinde siyah bir tüy çizilmişti. Bir kuzgun tüyü. Ve altında şu yazıyordu: “Aile birleşimi zamanı.”
Semiha olduğu yere yığıldı. Gökyüzüne baktı ve ilk defa, tüm gücüyle, ciğerleri yırtılırcasına bağırdı. Bu bir yenilgi çığlığı değildi. Bu bir annenin savaş ilanıydı. Artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Ve kaybedecek şeyi olmayan bir kadın, dünyadaki en tehlikeli varlıktı.
Parkın ortasında diz çökmüş, gökyüzüne haykıran Semiha’nın sesi kesildiğinde, geriye sadece rüzgârın uğultusu kalmıştı. Orhan, nefes nefese parkın girişine geldi.
“Kalk!” dedi Orhan. “Ağlayarak onları geri getiremezsin. Eğer şimdi yıkılırsan, oğlunu bir daha asla göremezsin.”
Semiha, boş gözlerle Orhan’a baktı. Yüzündeki ifade acıdan öte bir şeye, saf bir nefrete dönüşmüştü. Ayağa kalktı. Bacakları titriyordu ama duruşu dikti. “Beni onların yanına götür,” dedi.
Orhan, Semiha’yı eski bir matbaa atölyesine götürdü. Burası Orhan’ın güvenli eviydi. “Dinle beni,” dedi Orhan. “Kuzgun, yani asıl adıyla Vedat Karaman, bu şehrin gölgedeki kralıdır. Bebeği ve oğlunu koz olarak kullanıyor. Defteri istiyor. Ama defteri verirsen, tanık bırakmamak için hepinizi öldürür.”
Semiha, masanın üzerinde duran büyük makası gördü. Eline aldı. Orhan şaşkınlıkla ona baktı. “Ne yapıyorsun?” dedi.
Semiha cevap vermedi. Makası saçlarına götürdü. Omuzlarına dökülen uzun siyah saçlarını tereddüt etmeden kesti. Her makas darbesinde, geçmişin ağırlığından, o ezilmiş dul kadın kimliğinden bir parça yere düşüyordu. Saçları artık kısacıktı.
Orhan’ın yedek kıyafetlerinin olduğu dolabı açtı. Bol bir pantolon, siyah bir boğazlı kazak ve bir kasket aldı. Giysileri üzerine geçirdiğinde, aynadaki kadın artık Semiha değildi. O, isimsiz bir gölgeydi. “Bana planı anlat,” dedi.
Gece yarısı, eski liman bölgesi sis ve yağmur altındaydı. Konteyner yığınları devasa labirentler oluşturuyordu. Kuzgun’un deposu, dikenli tellerle çevrili, silahlı adamların koruduğu bir kaleydi.
Orhan ve Semiha, tellerin yırtık olduğu kör bir noktada durdular. Orhan elindeki telsizi kontrol etti. “Ben ana kapıda bir olay çıkaracağım. Yangın alarmını çalıştırıp dikkatleri üzerime çekeceğim. O karmaşada sen personel girişinden sızacaksın. Sana bir harita çizdim. Rehinelerin tutulduğu yer, deponun en arka ofis katı.”
Semiha, Orhan’ın elini tuttu. “Teşekkür ederim, Orhan. Dönüşte bu defter, senin en büyük haberin olacak.”
Orhan başını salladı. “Sen sadece sağ dön, Semiha.”
Orhan, telsizden bir düğmeye bastı. Ana kapıdan büyük bir kamyon hızla depoya daldı ve bir konteynere çarptı. Hemen ardından yangın alarmı çalmaya başladı. Silahlı adamlar, şaşkınlıkla ana kapıya doğru koşuştular.
Semiha, bu kargaşayı fırsat bilerek, tel örgülerden kayıp personel girişine doğru koştu. Siyah kıyafetleri onu karanlıkta görünmez kılıyordu. Koridorlar, ağır nem ve makine yağı kokuyordu.
Haritayı takip ederek ofis katına ulaştı. Kapı, demir bir sürgüyle kilitliydi. Makası silah gibi kullanamazdı. O anda aklına Kemal’in emanet çantası geldi. Fermuarını açtı ve içindeki o paslı anahtarı çıkardı.
Anahtarı kilide soktu. Elbette, bu kilit Kemal’in emanet dolabındakiyle aynıydı. Tık! Kilit açıldı.
İçeride loş bir ışık vardı. Leyla, yere çökmüş, titriyordu. Yanında Semiha’nın oğlu ve Leyla’nın bebeği, kirli bir battaniyenin altında yatıyorlardı. Kuzgun, Leyla’nın tam karşısında bir masaya oturmuş, sigara içiyordu.
Semiha içeri girdi. Siyah kasketini çıkardı. Saçları kısaydı.
Kuzgun, şaşkınlıkla ona baktı. “Ev kadını Semiha? Ne cüretle buraya geldin?”
Semiha’nın sesi, soğuk bir çelik gibiydi. “Oğlumu ve Leyla’nın çocuğunu almaya geldim. Ve sana emanetini vermeye.”
Kuzgun güldü. “Emanet? Elinde sadece fotokopi var. Çocukların hayatı bir fotokopiye değmez.”
Semiha gülümsedi. Acı bir gülümsemeydi bu. “Yanılıyorsun, Vedat Karaman. Bu defterin aslı bende. Ama kopyası da çoktan polisin, savcıların ve yedi farklı gazetenin elinde. Eğer şimdi sana bir şey olursa, sabaha kalmaz bu defter tüm Türkiye’de yayımlanır.”
Kuzgun’un yüzündeki gülümseme dondu. Bu bir blöftü, ama Semiha’nın bakışındaki kararlılık, onu tereddüde düşürdü.
“Yalan söylüyorsun,” dedi Kuzgun.
“O zaman deneyelim,” dedi Semiha. Elindeki telefonla Kuzgun’un karşısındaki masaya vurdu. Telefon paramparça oldu. “Bu, benim size son sözümdü. Şimdi çocuklarımı alacağım. Bir adım daha atarsan, o telefonun çipi, bulunduğumuz yeri tam olarak polise iletir.”
Kuzgun yerinden kalkmadı. Semiha’nın blöfü işe yaramıştı. Kimse, Kuzgun kadar güçlü bir adamın bile, bir ev kadınının soğukkanlılığı karşısında bu kadar çaresiz kalacağını tahmin edemezdi. Semiha, hızla Leyla’ya yürüdü. Leyla, bebeğini ve Semiha’nın oğlunu kucakladı.
Kapıdan çıkarlarken, Kuzgun’un sesi arkalarından geldi: “Bu iş burada bitmedi, Semiha. O defteri alacağım. Ve hepinizi bulacağım.”
Semiha durdu. Geri dönüp Kuzgun’a baktı. Cebinden pembe, el örgüsü bebek patiğini çıkardı. Kuzgun’un masasına attı. “Bu, senin hatıran. Bir daha kimsenin ocağına incir ağacı dikmene izin vermeyeceğim. Sen artık sadece bir kurban değil, bir tanıksın. Ve ben, seni koruyacağım.”
Karanlık limandan, üç çocuk ve iki kadın, sabaha doğru şehre doğru yürüyorlardı. Orhan, onları bir ara sokakta bekliyordu. Semiha, defterin orijinalini Orhan’a teslim etti. Orhan’ın yüzünde, kariyerinin en büyük haberiyle karşılaşmanın heyecanı vardı.
Leyla ve bebeği, polisin koruması altında güvenli bir yere yerleştirildi. Semiha ve oğlu, o eski, ipotekli eve geri döndüler. Ama bu kez, ev soğuk değildi. İçinde bir umut ateşi yanıyordu.
Bir hafta sonra, Kuzgun’un imparatorluğu çöktü. Gazeteci Orhan Demir’in yayımladığı belgeler, şehirdeki tüm karanlık ilişkileri ortaya çıkardı. Polis, Vedat Karaman’ı yakaladı.
Semiha, oğlunu kucağına aldı ve camları tamir edilmiş pencerelerden dışarıya baktı. Güneş, mahalledeki dar sokağa vuruyordu.
Kocasının ihaneti, onu bir mağdurdan bir savaşçıya dönüştürmüştü. Bir imparatorluğu devirmek için kaba kuvvete ya da tehditlere ihtiyacı yoktu. Onun en büyük gücü, herkesin masum bir bebek hatırası sandığı, o sandığın en dibinde saklanan küçücük pembe örgü patikti.
Semiha, artık sadece bir dul değildi; o, sessizliğin en büyük çığlık, sabrınsa en keskin güç olduğunu kanıtlayan, küllerinden doğan bir kraliçeydi.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





