İstanbul’un kalbinde, Gülhane Parkı’nın gölgeli ağaçları altında yazın serin ve huzurlu bir öğleden sonrası yaşanıyordu. Şehrin uğultusu uzaktan gelirken park, ziyaretçilerle doluydu: çocuklarıyla oynayan aileler, kitap okuyan gençler, banklarda dinlenen yaşlılar. Bu dinginliğin ortasında, son derece pahalı, kusursuz ve sade bir İtalyan takım elbisesiyle yürüyen bir adam dikkat çekiyordu. Otuz üç yaşındaki Mehdi Almanuri, Dubai merkezli bir holdingin sahibi, milyarlarca dolarlık bir iş insanıydı. O gün yoğun toplantılardan kaçıp parkta biraz soluklanmak istemişti; telefonunu sessize almış, şoförüne de iki saat sonra kendisini almaya gelmesini söylemişti.

Yürürken küçük bir pizza tezgâhı gördü. Tezgâhın sahibi yaşlı bir amca, müşterilere sıcak mini pizzalar servis ediyordu. Mehdi’nin midesi guruldadı; sabahtan beri sadece kahve içmişti. Lüks restoranlara alışık olsa da bu sade tezgâh ona cazip geldi. “Bir pizza lütfen,” dedi, cüzdanından para çıkarırken. Yaşlı adam, böylesine şık giyinmiş birinin burada pizza almasına şaşırdı. “Elbette, hemen hazırlıyorum,” diye karşılık verdi.

Mehdi beklerken etrafına baktı ve yakındaki bir banka oturmaya karar verdi. Hayatında ilk kez bu kadar sade bir ortamda yemek yiyecekti; belki de bu deneyim ona iyi gelecekti. Pizza elinde bankın yanına yaklaşırken uzakta küçük bir gölge fark etti: yırtık kıyafetli, saçı dağınık bir çocuğun silueti. Umursamadı; sadece sessizce oturup pizzasını yemek istiyordu. Pizzayı dudaklarına yaklaştırdığı anda hayatının en beklenmedik anı gerçekleşmek üzereydi.

Tam ısıracakken, parkın dinginliğini yırtan küçük bir çığlık duyuldu: “O pizzayı yemeyin! Nişanlınız içine bir şey koydu!” Mehdi irkilip pizzayı düşürdü, etrafa bakındı ve sesin geldiği yönü gördü. Yaklaşık dokuz yaşında, kirli kıyafetli, saçı karmakarışık bir kız ona doğru koşuyordu. Gözleri korkuyla doluydu. “Ne diyorsun küçük hanım?” dedi Mehdi, kalbi hızla çarparak. Kız durdu, soluk soluğa: “Efendim, onu yemeyin. Çok tehlikeli.”

Mehdi ayağa kalktı. Bu kız nereden gelmişti ve nişanlısı hakkında nasıl bir şey biliyordu? “Sen kimsin? Beni nasıl tanıyorsun?” “Ben… ben sadece sizi korumaya çalışıyorum,” dedi kız, titreyerek. “Lütfen bana inanın.” Parktaki insanlar sahneyi fark etmeye başlamıştı: bazıları merakla bakıyor, bazıları uzaklaşıyordu; yaşlı pizzacı da olan biteni anlamaya çalışıyordu. Mehdi, kıza dikkatle baktı. Yüzünde yaşına göre fazla acı ve olgunluk vardı; gözleri, dokuz yaşında görülmeyecek bir kararlılıkla açılıyordu. “Küçük hanım, çok ciddi şeyler söylüyorsun. Neden böyle diyorsun?”

Kız etrafına baktı; insanların bakışları onu rahatsız ediyordu. “Burada konuşamam. Çok tehlikeli.” “Tehlikeli mi?” Mehdi iyice şaşırmıştı. “Neden tehlikeli?” O anda telefonu çaldı. Ekrandaki ismi görünce yüzü değişti: arayan nişanlısı Zehra’ydı. Normalde hemen açardı ama kafası karmakarışıktı. Kız telefonu görünce “Açmayın,” dedi. “O da planın parçası.” Bu söz Mehdi’yi donup kaldı. “Nasıl…?”

Telefon çalmaya devam ederken kız çaresizce etrafına bakındı. “Efendim, bana inanmıyorsanız o pizzayı en azından bir köpeğe verin. Ne olduğunu göreceksiniz.” Mehdi’nin zihninde binlerce düşünce dolaşıyordu. Bu kız ya inanılmaz bir yalancıydı ya da gerçekten korkunç bir şey biliyordu. Ama yeni aldığı pizzada ne olabilirdi? “Önce senin kim olduğunu ve bunu nereden bildiğini söyle,” dedi Mehdi, yerdeki pizzaya bakarak. Kız başını salladı. “Söyleyeceğim ama burada değil. Beni takip edin.”

Mehdi duraksadı. Dokuz yaşında bir çocuğu takip etmek mantıklı mıydı? Ama içindeki bir ses, bu kızın yalan söylemediğini fısıldıyordu. “Bekle,” dedi Mehdi. Yerdeki pizzayı aldı ve parkta dolaşan bir sokak köpeğine doğru yürüdü. Köpek pizzayı görünce sevinçle yaklaştı. Mehdi pizzayı köpeğin önüne koydu; köpek hemen yemeye başladı. Dakikalar geçti. Birden köpek sendelemeye başladı, gözleri bulandı ve yere yığıldı. Mehdi’nin kanı dondu. “Tanrım, bu nasıl mümkün?” Kızın gözlerinden yaşlar akıyordu. “İşte bu yüzden sizi uyardım. O pizza zehirliydi.”

Parkta panik çıktı. Biri veteriner çağırmak için koştu. Mehdi, şok içinde kıza baktı. “Sen… hayatımı kurtardın,” dedi titreyerek. “Ama bunu nasıl bildin?” “Uzun hikâye,” dedi kız, hâlâ ağlayarak. “Şimdi çok tehlikedeyiz. Onlar beni gördüler.” “Kimler?” “Nişanlınız ve ortakları. Her şeyi gördüm.”

Mehdi’nin dünyası bir anda ters yüz oldu. Zehra ile iki yıldır birlikteydi; gelecek ay evleneceklerdi. Zengin bir aileden geliyordu, güzeldi, eğitimliydi. Ama şimdi bu küçük kız, onun kendisini öldürmeye çalıştığını söylüyordu. “Gidelim,” dedi kız, Mehdi’nin kolunu çekerek. “Eğer planın işlemediğini anlarsa bizi bulurlar.” Mehdi, hâlâ şokta, kızı parkın daha sakin bir köşesine, büyük bir çınarın altına kadar takip etti. “Şimdi anlat,” dedi; çömelip göz hizasına indi. “Sen kimsin ve bunları nasıl biliyorsun?”

Kız derin bir nefes aldı. “Adım Ayşe. Sokakta yaşıyorum. Annem çok hasta, babam yok. Her gün yemek arıyorum.” Mehdi’nin kalbi sıkıştı: bu yaşta bir çocuğun böyle yaşaması dayanılmazdı. “Dün gece,” diye devam etti Ayşe, “nişanlınızın oturduğu binanın çöp konteynerlerinde yemek arıyordum. Pencereler açıktı, seslerini duydum.” “Ne duydun?” “Nişanlınız bir erkekle konuşuyordu; çok sinirliydi. ‘Plan mükemmel olmalı. Mehdi ölürse miras benim olacak. Pizza tezgâhının sahibi bizimle çalışıyor,’ diyordu.” Mehdi nefessiz kaldı. “Bu imkânsız. Zehra böyle bir şey yapmaz.”

“Efendim, yalan söylemem. Çok net duydum. O adam ‘yarın öğleden sonra parkta olacak, pizza alacak’ dedi. Nişanlınız ve satıcı zehri koyacak, sonra şehri terk edecek.” Mehdi ayağa kalktı, gidip geldi. Zehra’yı seviyordu, ona güveniyordu. Ama köpeğin başına gelen gerçekti. “Peki o adam kimdi?” “Bilmiyorum, ama çok şıktı. Nişanlınız ona ‘Kerim’ diye hitap etti.” Mehdi’nin yüzü bembeyaz oldu. Kerim, en yakın arkadaşı ve şirketin mali işler müdürüydü. O da işin içindeyse, durum vahimdi. “Ayşe,” dedi Mehdi titreyerek, “çok büyük risk aldın. Neden beni uyardın? Beni tanımıyorsun.” Ayşe, gözleri dolu dolu, “Çünkü kimse ölmeyi hak etmiyor. Çok acı çektim ama kimsenin kötülük görmesini istemem,” dedi.

Bu sözler Mehdi’nin kalbini paramparça etti. Hiçbir şeyi olmayan bu küçük kız, tanımadığı bir adam için kendi güvenliğini tehlikeye atmıştı. “Cesursun Ayşe, ama şimdi çok büyük tehlikedesin. Eğer her şeyi bildiğini anlarlarsa…” “Biliyorum,” dedi Ayşe. “Bu yüzden sizinle konuştuktan sonra şehri terk etmeyi düşünüyordum.” “Hayır,” dedi Mehdi kararlılıkla. “Hiçbir yere gitmeyeceksin. Seni koruyacağım.” Ayşe şaşkınlıkla baktı. “Ama efendim, ben sokak çocuğuyum. Siz çok önemli birisiniz. Benim için risk almayın.” Mehdi çömelip Ayşe’nin ellerini tuttu. “Beni dinle, küçük hanım. Hayatımı kurtardın. Bu çok büyük bir şey. Seni asla yalnız bırakmam.”

O anda telefon tekrar çaldı. Bu kez Kerim arıyordu. Mehdi ekrana baktı, sonra Ayşe’ye döndü. “Artık çok dikkatli olmalıyız. Onlara planın işlediğini düşündürmeliyiz ama aynı zamanda delil toplamalıyız.” “Ne yapacağız?” diye sordu Ayşe. Mehdi, uzun zaman sonra ilk kez gerçek bir amaçla gülümsedi: bu küçük kızı korumak ve gerçeği ortaya çıkarmak. “Önce seni güvenli bir yere götüreceğim. Sonra bu alçakları yakalayacağız.”

Yeniden çaldı; Mehdi açtı. “Merhaba Kerim,” dedi, normal olmaya çalışarak. “Mehdi, neredesin? Her yerde arıyorum. Zehra da çok merak ediyor.” “Parkta biraz dolaşıyorum, kafamı dinliyorum.” “Harika. Bugün nasıl geçti? İyi vakit geçirdin mi?” Mehdi Ayşe’ye baktı; Kerim’in merakı yapay geliyordu. “Evet, güzeldi. Biraz pizza yedim, dinlendim.” Kerim’in sesindeki gerginlik azaldı. “Pizza mı? Nerede yedin?” “Parktaki küçük tezgâhta. Çok lezzetliydi.” “İyi, iyi… Bu akşam Zehra ile yemeği unutma.” “Tabii.”

Kapattı, Ayşe’ye döndü. “Gördün mü? Kerim pizzaya çok meraklıydı. Bu onun da işin içinde olduğunu doğruluyor.” “Şimdi ne yapacağız?” “Önce seni güvenli bir yere götürmeliyim. Annen nerede?” Ayşe’nin yüzü karardı. “Şişli’deki devlet hastanesinde. Çok hasta ve parası yok. Her gün gidiyorum ama doktorlar para olmadan tedavi etmiyor.” Mehdi’nin yüreği yine sızladı: bu küçük kız sadece hayatını kurtarmamış, annesi için de mücadele ediyordu. “Hangi hastane?” “Şişli Devlet Hastanesi. Ama efendim, endişelenmeyin, o benim sorunum.” “Hayır Ayşe. Sen benim hayatımı kurtardın. Artık senin sorunların benim sorunlarım.”

Parkta güvenlik kameraları vardı; bu ileride lehine olabilirdi. “Dinle Ayşe, önce annenin durumunu halledeceğiz, sonra da bu komployu çözeceğiz. Ama bana güvenmen gerek.” “Güveniyorum efendim. Siz iyi bir insansınız.” Mehdi gülümsedi; bu saf güven ona iyi geliyordu. “Önce annenin yanına gidelim.” Parktan çıkarken şoförünü aradı: “Hasan, beni Şişli Devlet Hastanesine götür. Acele et.” “Efendim, bugün başka planlarınız vardı…” “Planlar değişti. Hemen gel.”

Mercedes geldiğinde Ayşe tereddüt etti. “Ne oldu?” “Hiç bu kadar lüks bir arabaya binmedim. Kıyafetlerim kirli…” “Ayşe, sen benim misafirimsin. Kimse senin hakkında kötü bir şey söyleyemez.” Hastaneye giderken Mehdi, annesinin hastalığı hakkında bilgi aldı: Fatma Hanım böbrek yetmezliği çekiyordu ve diyalize ihtiyacı vardı; mali durumları buna yetmiyordu. Hastaneye varınca Mehdi başhekimle görüştü, durumu anlattı ve tüm masrafları üstleneceğini söyledi. Başhekim şaşkın ama memnundu. Odaya gittiklerinde Ayşe annesine koştu: “Anne, bu beyefendi bana yardım etti.” Yatağında zayıf düşmüş olan Fatma’nın gözleri parladı. Mehdi’yi görünce şaşırdı. “Beyefendi, size ne kadar teşekkür etsem az. Kızım ne yaptı da bu kadar iyilik gördük?” Mehdi, “Kızınız benim hayatımı kurtardı. En azından bunu yapabilirim,” dedi. Doktorlarla konuştuktan sonra tedavinin başlamasını sağladı. Ayşe mutluluktan ağlıyordu. “Efendim, bu çok fazla. Bunu nasıl ödeyeceğiz?” “Ayşe, sen bana hayatımı verdin. Daha değerli ne olabilir?”

Hastaneden çıkarken Mehdi’nin telefonu çaldı. Bu kez Zehra arıyordu. Açmak zorundaydı. “Canım, neredesin? Çok merak ettim.” “Merhaba Zehra. Küçük bir iş çıktı. Hallediyorum.” “Ne gibi bir iş? Belki yardım edebilirim.” Mehdi, yanında sessizce duran Ayşe’ye baktı. “Basit bir şey. Bu akşamki yemeğe yetişeceğim.” “Tamam canım, seni seviyorum. Dikkatli ol.” Kapattıktan sonra Mehdi içinden geçenleri söyleyemedi: Bu kadın gerçekten onu öldürmeye mi çalışmıştı?

“Efendim,” dedi Ayşe, “Şimdi ne yapacağız?” “Şimdi delil toplama zamanı. Ama önce seni güvenli bir yere yerleştireceğim.” Mehdi, en güvendiği isimlerden güvenlik şefi Osman’ı aradı. Durumu anlattı, Ayşe’nin korunmasını istedi. “Efendim, bu çok ciddi. Hemen harekete geçeriz.” “Osman, bu kız çok önemli. Ona hiçbir zarar gelmemeli.” “Merak etmeyin.” Ayşe’yi ekibe teslim ederken kız endişeliydi. “Ya size bir şey olursa? Ben sizi uyardım ama hâlâ tehlikedesiniz.” “Ayşe, çok dikkatli olacağım. Sen güvende kal. Söz veriyorum, geri döneceğim.” Mehdi eğilip Ayşe’nin omuzlarını tuttu. “Söz veriyorum küçük hanım. Ben sözümü tutarım.”

Ayşe güvende olduktan sonra Mehdi planı yürürlüğe koydu. Pizza tezgâhına döndü; yaşlı satıcı yoktu, tezgâh kapalıydı. Bu şüpheliydi. Çevredeki satıcılara sordu: acil işi var deyip gitmiş. Mehdi anladı: komplonun parçası olarak kaçmıştı. Bu, planın gerçekten var olduğuna dair iyi bir işaretti.

Akşam Zehra ile buluştu; çok dikkatliydi. Zehra normal, sevgi dolu davranıyordu; düğün planlarından, balayından bahsetti. Mehdi onu izledi: gerçekten bu kadın onu öldürmek istemiş miydi? “Zehra, bir şey sorabilir miyim?” “Elbette canım. Ne oldu?” “Kerim’le çok mu yakınsın?” Zehra’nın yüzü bir an değişti, sonra toparlandı. “Kerim mi? O senin arkadaşın. Sadece senin sayende tanıyorum. Niye sordun?” “Öyle, aklıma geldi.” Mehdi o küçük titremeyi kaçırmadı: Kerim’in adı onu germişti. Eve dönerken Mehdi, yıllardır güvendiği özel dedektif Selim’i aradı. “Selim, çok önemli bir iş. Zehra Özkan ve Kerim Yılmaz’ı araştırmanı istiyorum.” “Ne tür?” “Her şey: mali durumları, ilişkileri, son hareketleri.” “Anladım. Bu gece başlıyorum.”

Eve vardığında Mehdi yorgundu ama zihni doluydu. Ayşe’nin sözleri doğruysa, en yakınları ihanet ediyordu. Gece yarısı Osman aradı: “Efendim, küçük hanım güvende. Ama binanızın çevresinde şüpheli hareketler var.” “Ne tür?” “Birkaç kişi binayı gözetliyor, sanki bir şeyi bekliyorlar.” Mehdi anladı: Zehra ve Kerim planın başarıp başarmadığını kontrol ediyorlardı. “Osman, görüntüleyin ama yakalamayın. Delil topluyoruz.” “Anlaşıldı.”

Mehdi uyuyamadı. Sabah zengin ve mutlu bir adamdı; şimdi hayatı tehlikedeydi. Ama Ayşe’yi tanıdıktan sonra içinde başka bir his doğmuştu: küçük kızın cesareti ve fedakârlığı ona çok şey öğretmişti. Belki bu komplo, hayatının gerçek anlamını bulması için bir işaretti.

Ertesi sabah Mehdi erken kalktı. Önce Ayşe’yi ziyaret etti. Güvenli evde güzel haberler verdi: annesinin durumu iyileşiyordu, doktorlar umutluydu. “Gerçekten mi?” dedi Ayşe, gözleri parıldayarak. “Evet küçük hanım. Annen çok güçlü. Sen de öyle.” “Size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.” “Sen bana gerçek dostluğu öğrettin Ayşe. Bu en büyük hediye.”

O sırada Selim aradı; bulgular şaşırtıcıydı: “Efendim, Zehra Hanım’ın mali durumu göründüğü gibi değil. Çok borcu var, kumar oynuyor. Kerim Bey ile ilişkisi çok eski: üniversite aşkı. Sizi tanıyınca planlarını değiştirmiş.” Mehdi’nin şüpheleri doğrulanıyordu. “Başka?” “Kerim şirketten para çalmış. Mali kayıtlarda tutarsızlıklar var. Sanırım sizin ölümünüzle birlikte bunları kapatmayı planlıyorlardı. Fotoğraflar ve ses kayıtları da var. Dün gece onları takip ettim. Çok açık konuştular.” “Hemen getir.”

Selim’in getirdikleri Mehdi’yi sarstı. Zehra ve Kerim, yalnızca onu öldürmek değil, şirketin kontrolünü de ele geçirmek için soğuk bir plan kurmuşlardı. Kayıtlarda Zehra’nın buz gibi sesi: “Mehdi öldükten sonra çok üzgün dul rolü yapacağım. Herkes bana acıyacak ve şirketin kontrolü bende olacak.” Kerim’in cevabı daha ürperticiydi: “Mükemmel plan. Yıllardır beklediğimiz fırsat. O aptal hiçbir şeyden şüphelenmiyor.” Ayşe kayıtları duyunca üzüldü. “Efendim, çok üzgünüm. İnsanlar nasıl bu kadar kötü olabilir, anlamıyorum.” “Ayşe, sen bana daha önemli bir şey öğrettin: Dünyadaki iyilik hâlâ kötülükten güçlü.” “Şimdi ne yapacağız?” “Adaleti sağlayacağız. Ama önce anneni gör.”

Hastanede Fatma Hanım çok daha iyi görünüyordu. Tedavi işe yarıyordu. “Mehdi Bey, siz melek gibisiniz,” dedi. “Kızım size ne yaptı da bu kadar iyilik gördük?” “Hanımefendi, kızınız hayatımı kurtardı. Bu çok büyük bir şey.” “Nasıl kurtardı?” Mehdi durumu anlattı. Fatma Hanım şok oldu: “Ya Rabbi, bu kadar küçük yaşta böyle bir cesaret. Ayşe çok özel bir kız.” “Siz ona çok iyi bir anne olmuşsunuz,” dedi Mehdi. Ayşe utanarak gülümsedi: “Anne, Mehdi amca çok iyi bir insan. O benim arkadaşım.” Mehdi’nin kalbi ısındı: küçük kız ona “amca” diyordu ve bu ona çok iyi geliyordu.

Çıkarken Mehdi’nin aklına bir fikir geldi. “Ayşe, okula gidiyor musun?” “Hayır efendim. Annemin masrafları için çalışmam gerekiyordu.” “Peki gitmek ister misin?” Ayşe’nin yüzü aydınlandı. “Çok isterim ama…” “Okula gideceksin ve çok iyi eğitim alacaksın.” “Gerçekten mi?” “Elbette. Ve sadece okul değil; annenin de tüm ihtiyaçları karşılanacak.” Ayşe mutluluktan ağladı. “Mehdi amca, size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.” “Sen bana hayatın ne kadar değerli olduğunu hatırlattın. Bu en güzel hediye.”

Öğleden sonra Mehdi polise gitti. Delillerle birlikte durumu anlattı. Komiser şaşkındı: “Bu çok ciddi. Cinayete teşebbüs ve dolandırıcılık söz konusu.” “Ne zaman harekete geçebiliriz?” “Bu akşam.” “Hazırım. Artık bitsin.”

Akşam Zehra ile buluşurken Mehdi üzerinde gizli mikrofon vardı; polis yakındaydı. Restoranda Zehra yine sevgi doluydu. Kısa süre sonra Kerim de katıldı; görünüşte çok memnundu. “Mehdi nasılsın dostum? Dün seni çok aradım.” “İyiyim Kerim. Sen?” “Harika. Bu arada dün parktaki pizza nasıldı? Beğendin mi?” Bu soru Mehdi’nin tüylerini diken diken etti; Kerim çok meraklıydı. “Evet, lezzetliydi. Hepsini yedim.” Kerim ve Zehra kısa bir göz teması kurdu. Mehdi bunu fark etti ama belli etmedi. Kerim, “Şirkette küçük bir sorun var, mali konuları konuşmamız gerek,” dedi. Mehdi anladı: Kerim şirket hırsızlığını kapatmaya çalışıyordu.

Restorandan çıkınca polis harekete geçti. Kerim ve Zehra şok oldu. “Ne oluyor?” diye bağırdı Zehra. “Zehra Özkan ve Kerim Yılmaz, cinayete teşebbüs ve dolandırıcılık suçlarından tutuklusunuz,” dedi komiser. Kerim kaçmaya çalıştı, hemen yakalandı. “Mehdi, senin ölmüş olman gerekiyordu!” diye bağırdı. “Evet Kerim, senin planına göre ölmüş olmalıydım. Ama küçük bir melek beni uyardı.” Zehra çöktü: “Mehdi lütfen beni affet.” “Zehra, beni öldürmeye çalıştın. Affetmek kolay değil.” Polis onları götürürken Mehdi rahatladı: nihayet gerçek ortaya çıkmıştı.

Ertesi gün gazeteler manşet attı: “Milyonerin hayatını bir sokak çocuğu kurtardı.” Mehdi, Ayşe’yi haberlerden uzak tutmaya çalıştı; bu kadar dikkat için çok küçüktü. “Efendim, artık her şey bitti mi?” diye sordu Ayşe. “Evet küçük hanım. Artık güvendesin.” “Peki şimdi ne olacak? Ben nereye gideceğim?” Mehdi gülümsedi; beklediği soru buydu. “Ayşe, sana bir teklifim var. Benimle yaşamak ister misin? Annenle birlikte.” “Gerçekten mi?” “Evet. Artık ailemsiniz; aile birbirini terk etmez.” Ayşe sevinçle sarıldı. “Mehdi amca, gerçek bir aile olacak mıyız?” “Evet küçük hanım. Gerçek bir aile olacağız.” O gün Mehdi’nin duyduğu en güzel sözlerdi. Hayatını kurtaran bu küçük kız aynı zamanda ona gerçek mutluluğu getirmişti.

Ayşe’nin gelişiyle Mehdi’nin hayatı tamamen değişti. Artık sadece para ve iş büyütmek değil; Ayşe’nin eğitimi ve geleceği en büyük önceliğiydi. Ayşe ve annesi Fatma, Mehdi’nin Bebek’teki lüks villasına taşındılar. İlk günler Ayşe için zordu. “Mehdi amca, burası çok büyük. Kaybolacağım.” Mehdi güldü. “Merak etme küçük hanım. Birkaç güne alışırsın. Ve asla kaybolmayacaksın, çünkü hep yanında olacağım.” Fatma Hanım da zorlanıyordu. “Mehdi Bey, size yük oluyoruz. Bu kadar lüks…” “Fatma Hanım, siz benim ailem olduğunuz için buradasınız. Bu lüks değil; sizin hakkınız.”

Mehdi Ayşe için en iyi okulları araştırdı. Okul müdürü tereddüt etti: Ayşe’nin geçmişi çok farklıydı, öğrenciler seçkin ailelerden geliyordu. “Müdür Hanım,” dedi Mehdi sertçe, “Ayşe benim kızım ve bu okuldaki herhangi bir çocuktan daha değerlidir. Kabul etmezseniz yaptığım tüm bağışları keserim.” Müdür hemen geri adım attı: “Elbette Ayşe’yi memnuniyetle kabul ederiz.”

İlk gün Mehdi onu bizzat okula götürdü. “Korkuyor musun?” “Biraz. Ya beni sevmezlerse?” “Ayşe, sen çok özel bir kızsın. Seni tanıyan sevecek. Unutma, hiç kimseden aşağı değilsin.” Okulda çocuklar onu merakla karşıladı; bazıları hikâyesini gazetelerden okumuştu. “Gerçekten bir milyonerin hayatını mı kurtardın?” Ayşe utanarak başını salladı: “Evet ama bu önemli değil.” “Nasıl önemli değil? Sen kahramansın.” Bu ilgi Ayşe’yi rahatsız ediyordu; o sadece normal bir çocuk olmak istiyordu. Akşam Mehdi’ye anlattı: “Herkes beni farklı görüyor. Sıradan bir öğrenci olmak istiyorum.” “Anlıyorum. Ama unutma, farklı olman kötü değil; cesur ve iyi kalplisin.” “Ama bunun için ünlü olmak istemiyorum.” “Merak etme, zamanla herkes alışacak.”

Haftalar geçtikçe Ayşe uyum sağladı. Öğretmenler onun ne kadar zeki olduğunu fark etti; özellikle matematik ve fen alanında parlıyordu. Sosyal olarak başta çekingen olsa da güzel arkadaşlıklar kurdu. Mehdi evde ödevlerine yardım etmeyi çok seviyordu. Bir akşam Ayşe sordu: “Hiç çocuk sahibi olmak istemediniz mi?” Mehdi durdu; düşünmemişti. “Aslında düşünmedim.” “Peki şimdi? Beni evlat edinmek ister misiniz?” Bu soru Mehdi’yi derinden etkiledi. “Ayşe, sen zaten benim kızımsın. Kâğıt üzerinde olsun olmasın fark etmez.” “Ama ben gerçekten sizin kızınız olmak istiyorum. Soyadınızı taşımak istiyorum.” Mehdi’nin gözleri doldu. “Gerçekten istiyor musun?” “Evet.” Ertesi gün avukatını aradı; evlat edinme süreci başladı. Fatma Hanım çok duygulandı: “Mehdi Bey, gerçek bir melek gibisiniz. Kızımı bu kadar sevmeniz beni mutlu ediyor.” “Ayşe hayatıma anlam verdi. Onun babası olmaktan gurur duyarım.”

Sosyal hizmet uzmanları gelip durumu değerlendirdi; baba-kız ilişkilerinin samimiyeti onları etkiledi. “Ayşe sizinle çok mutlu,” dediler. Mehdi, Ayşe ile daha çok vakit geçirmeye başladı: hafta sonları farklı yerlere gittiler, dil, müzik, spor dersleri aldı. “Mehdi Bey,” dedi Fatma, “kızıma çok yatırım yapıyorsunuz. Ya başaramazsa?” “Bu yatırım değil; minnet borcu. Ve Ayşe başaracak.”

Ayşe daha da başarılı oldu. Okul, üstün yetenek programı önerdi. Ayşe hevesle kabul etti. Sadece derslerde değil, sosyal projelerde de aktifti; özellikle sokak çocuklarıyla ilgili projelerde. “Mehdi amca, okulda sokak çocukları için bir proje yapıyoruz. Katılır mısınız?” “Elbette.” “Onlara yemek ve oyuncak götüreceğiz; en önemlisi onlarla arkadaş olacağız.” Bu proje Mehdi için çok anlamlıydı. Ayşe, geçmişini unutmadığını gösteriyordu. Proje günü, Ayşe sokak çocuklarına “Ben de eskiden sizin gibiydim,” dedi. “Ama şimdi okula gidiyorum. Siz de gidebilirsiniz.” “Nasıl? Paramız yok ki,” dediler. Mehdi, “Eğer gerçekten okula gitmek istiyorsanız, biz size yardım ederiz,” dedi. Bu sözler çocukları heyecanlandırdı; Ayşe’nin gözleri parladı.

Böylece bir vakıf fikri doğdu: Ayşe’nin adını taşıyan, sokak çocuklarına yardım eden bir vakıf. “Adı ne olsun?” “Umut Vakfı,” dedi Ayşe. “Çünkü çocuklara umut vereceğiz.” Hukuki işlemler başlatıldı; Mehdi ciddi bir bütçe ayırdı. “Ayşe,” dedi bir akşam, “bu vakıf senin projen olacak. Büyüdükçe sen yöneteceksin.” “Gerçekten mi? Ama ben çocuğum.” “Şimdi çocuksun; büyüyünce onu daha güzel yerlere taşıyacaksın.”

Resmî kuruluş günü Ayşe çok mutlu oldu. İlk toplantıyı evde yaptılar. “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu Ayşe. “Önce sokakta yaşayan çocukları tespit edeceğiz. Sonra en uygun yardımı sağlayacağız.” “En uygun yardım ne demek?” “Kiminin yemeğe, kiminin barınağa, kiminin eğitime ihtiyacı var. Her birine özel çözümler.” İlk projelerini Ayşe’nin eski mahallesinde başlattılar. Ayşe, yıkık bir binanın önünde “Burası eski evim. Annemle burada yaşıyorduk,” dedi. Mehdi çevreye baktı; durum berbattı. Ayşe’nin buradan bu noktaya gelmesi gerçek bir mucizeydi. “Çok güçlüsün Ayşe. Bu şartlarda yaşayıp hâlâ bu kadar iyimser olmak…” “Çünkü umudumu hiç kaybetmedim; siz bana inanç verdiniz.”

O gün on beş çocuk tespit edildi; farklı yaşlarda, farklı ihtiyaçlarla. Evde plan yaparken Ayşe, “Sadece para vermek yetmez. Onlarla arkadaş olmalıyız,” dedi. “Nasıl yani?” “Bize güvenmeleri gerekir; yoksa yardımı kabul etmezler.” Mehdi bu empatiye hayran kaldı. Hafta sonları düzenli olarak o bölgeye gidip çocuklarla vakit geçirdiler. Bazıları hâlâ şüpheliydi. Bir gün Ayşe üzgün döndü. “Ne oldu?” “Çocuklardan biri, ‘Siz de başkaları gibi birkaç hafta sonra unutacaksınız,’ diyor.” Mehdi anladı: “Bu normal. Belki daha önce hayal kırıklığı yaşamıştır. Sabırla yanında olduğumuzu gösteririz.” Haftalar süren ilgi sonunda o çocuk yumuşadı ve programa katıldı.

Ayşe okulda da çok başarılıydı. Okul müdürü Mehdi’ye, “Ayşe’yi yurtdışında eğitime göndermeyi düşündünüz mü?” diye sordu. Mehdi önce Ayşe’ye danıştı. “Küçük hanım, yurtdışında çok iyi okullara gidebilirsin.” Ayşe durdu: “Yurtdışında mı? Peki vakıf?” “Vakıf burada devam eder. Sen eğitimini tamamlayıp dönersin.” “Kaç sene?” “Belki dört, beş.” Ayşe düşündü: “Sizden ayrılmak istemiyorum; o çocukları da bırakmak istemiyorum.” Mehdi Ayşe’nin sadakatine saygı duydu. “Peki. Ama bir gün fikrin değişirse bana söyleyeceğine söz ver.” “Söz.”

Vakıf işleri hızlandı: otuzdan fazla çocukla çalışıyorlardı; Ayşe her birini ismiyle, hikâyesiyle biliyordu. “Mehdi amca,” dedi bir akşam, “çok mutluyum. Çünkü anlamlı bir hayatım var. Sadece kendim için değil, başkaları için yaşıyorum.” Mehdi’nin kalbi ısındı; Ayşe karakteriyle büyüyordu. Bir yıl sonra vakfın başarıları gazetelere çıktı: “Mucize kız ve milyarder baba.” Ayşe, “Ünlü olmak istemiyorum,” dedi. Mehdi, “Yaptıkların normal değil; özel. Ama bunu ünlü olmak için yapmıyorsun,” diye onu rahatlattı.

Bir akşam büyük bir lansman yaptılar; iş insanları, sanatçılar, medya… Ayşe sahnede, “Dört yıl önce ben de bu çocuklardan biriydim. Bir gün cesaret gösterdim, hayatım değişti. Şimdi o cesareti başka çocuklara aşılamak istiyorum,” dedi. Salon ayakta alkışladı. Büyük bağışlar toplandı. Sonra Ayşe yorgun hissettiğini söyledi. Mehdi onu sarıp sarmaladı: “Eğer yoruluyorsan ara veririz.” “Hayır, duramam. Çok çocuk bana güveniyor.” “Ama sen de önemlisin. Seni kaybedersem hiçbir şeyin anlamı kalmaz.” Aralarındaki bağ daha da güçlendi.

Okul, Ayşe’yi liseye erken geçiren bir program önerdi. Ayşe kabul etti; yaşça büyük öğrencilerle okumaya başladı. İlk günler zordu; meraklı bakışlar… “Sen televizyondaki kız mısın?” “Evet, ama sadece normal bir öğrenci olmak istiyorum.” Öğretmeni sordu: “Bu sorumluluklar seni yormuyor mu?” “Bazen yoruyor ama vazgeçemem. Çok insan bana güveniyor.” “Gelecekte ne olmak istiyorsun?” “Hukuk okumak istiyorum; adaletsizlikle daha etkili mücadele etmek için.”

Vakıf uluslararası tanınırlık kazandı. Birleşmiş Milletler Ayşe’yi gençlik zirvesinde konuşmaya davet etti. Ayşe, “Kalbimden geleni söyleyeceğim,” dedi. Zirvede, “Dört yıl önce sokakta yaşayan bir çocuktum. Bugün buradayım; bu mucizeyi yaratan sevgi ve cesarettir. Her çocuk umut etmeyi hak eder ve biz büyükler, bu umudu vermekle yükümlüyüz,” diye konuştu. Büyük alkış aldı; bazı delegeler ağladı. Genel Sekreter, “Geleceğin liderisin,” diye tebrik etti. Ayşe gururlandı ama beklentiler onu biraz endişelendirdi. Mehdi, “Her zaman yanındayım,” diye onu rahatlattı.

Dünya çapından teklifler geldi: kitap, belgesel, konferanslar… Ayşe, sadece vakfa ve çocuklara fayda sağlayacak olanları kabul etti. On dört yaşında büyük bir karar verdi: tamamen vakfa odaklanmak ve okulu hızlandırıp on altı yaşında bitirmek. Mehdi bir şart koştu: “Çocukluğunu asla tamamen kaybetmeyeceksin. Bazen sadece Ayşe olacaksın.” Ayşe güldü: “Söz.”

Sonra kader, sert bir sınav gönderdi: Mehdi’nin kalbi aniden bozuldu; ciddi bir sorun. Ayşe onu baygın buldu, ambulansla hastaneye götürdü. Ameliyat sekiz saat sürdü; başarılı geçti ama en az altı ay dinlenmesi gerekiyordu. Bu sürede vakfın tüm yükü Ayşe’ye kaldı. On altı yaşında olmasına rağmen olağanüstü liderlik gösterdi: yeni şubeler açtı, uluslararası ortaklıklar kurdu, binlerce çocuğa ulaştı. Mehdi eve döndüğünde hayret etti: “Ayşe, yokluğumda mucizeler yaratmışsın.” “Sizden öğrendiğim her şeyi uyguladım.” Mehdi, “Artık benden çok daha iyi bir lidersin,” dedi. “Hayır Mehdi amca, ben sizin eserinizim.” O akşam uzun konuştular. Mehdi emekli olmayı düşündü: “Küçük hanım, yaşlandım. Vakfın geleceği senin ellerinde olmalı.” “Ama ben gencim…” “Yaşın için çok deneyimlisin ve kalbin temiz.”

Resmen, vakfın başkanlığı Ayşe’ye devredildi. On altı yaşında Türkiye’nin en genç vakıf başkanı oldu. Devir teslim töreninde Mehdi, “Bu vakıf altı yıl önce küçük bir kızın cesaretiyle başladı. Şimdi o küçük kız binlerce çocuğun umut kaynağı. Ona emanet ediyorum,” dedi. Ayşe de konuştu: “Altı yıl önce ben de o çocuklardan biriydim. Bir gün cesaret gösterip Mehdi amcanın hayatını kurtardım; o da benim hayatımı kurtardı. Şimdi on binlerce çocuğun hayatına dokunuyoruz.” Medyada büyük yankı uyandı: “16 yaşındaki CEO.”

Ayşe on sekiz yaşına girdiğinde hayatının en özel günlerinden birini yaşadı. İki yıldır başarıyla başkanlık yapıyor, binlerce çocuğa ulaşıyordu. O gün Mehdi ona çok özel bir hediye verdi: tanıştıkları parkta küçük bir anıt. Üzerinde şu yazıyordu: “Cesaretin ve sevginin buluştuğu yer.” “Mehdi amca, bu çok güzel,” dedi Ayşe. “Burada sizin hayatınızı kurtardım. Ama aslında sadece sizin değil, binlerce çocuğun hayatını da kurtardık.” Parkta yürürken Ayşe geçmişi düşündü. “Biliyor musunuz? Bazen o günü düşünüyorum; size ‘o pizzayı yemeyin’ demeseydim, bugün burada olamazdık.” “Ama sen cesaret gösterdin,” dedi Mehdi. “Neden?” “İçimde bir ses ‘Doğru olanı yap’ diyordu. Ben de o sesi dinledim.”

Bugün Ayşe Vakfı on beş ilde faaliyet gösteriyor, beş binden fazla çocuğa ulaşıyor ve Türkiye’nin en saygın kuruluşlarından biri. Mehdi altmış iki yaşında; sağlığı iyi ve Ayşe’nin başarılarını izlemekten mutluluk duyuyor. “Küçük hanım,” dedi bir akşam, “bana hayatın en güzel hediyesini verdin.” “Neydi o?” “Bana bir amaç verdin. Seni tanımadan önce sadece para kazanıyordum. Şimdi hayatın anlamını biliyorum.” “Ben de size çok şey borçluyum. Bana umut verdiniz, sevgi verdiniz; en önemlisi kendime güvenmeyi öğrettiniz.” İkisi de minnettardı. Altı yıl önce tesadüfen buluştular; şimdi gerçek bir aileydiler.

Ayşe bugün hâlâ o ilk günkü prensiplerle hareket ediyor: cesaret, sevgi ve adaletsizliğe karşı durmak. Bu hikâye düşündürüyor: Ayşe gibi cesaret gösterebilir miydik? Hayatta kaç kez korkularımız yüzünden doğru olanı yapmaktan vazgeçtik? Belki çevrende adaletsizlik görüyorsun ama sessiz kalıyorsun; belki yardıma ihtiyaç duyan insanlar var ama “Benim işim değil” diyorsun. Ayşe’nin hikâyesi gösteriyor ki, bir anlık cesaret tüm hayatı değiştirebilir—sadece seninkini değil, sayısız başka hayatı da. Peki sen hangi alanda cesaret göstermek istiyorsun? Bu hikâye sana ilham verdiyse, ailen ve arkadaşlarınla paylaş. Çünkü her paylaşım, bir başka Ayşe’nin doğmasına vesile olabilir. Hayat değiştiren hikâyeleri dinlemeye devam etmek için kanala abone olmayı unutmayın.