Ridaniye’nin ayazında susan iki ordu: Yavuz’un aklı, Sinan’ın fedakârlığı

Tarih 22 Ocak 1517.

Sabahın ilk ışıkları, Mukattam Dağı’nın sivri kayalıklarına değmeye başlarken Ridaniye ovasında insanın iliklerine işleyen bir soğuk vardı. Mısır denince akla gelen o yakıcı sıcaklar, o gün Ocak ayının ayazına teslim olmuştu.

Çöl gecesinin bıraktığı kırağı, zırhların üstünde ince bir buz gibi parlıyordu.

Ama bizi ısıtacak olan güneş değildi.

Birazdan kopacak olan büyük hesaplaşmanın ateşi olacaktı.

Kahire’nin hemen önünde, Nil ile çölün birbirine dokunduğu o geniş düzlükte iki dünya karşı karşıya dizilmişti. Bu, sıradan bir sınır çatışması değildi. Bu, geçmişin gelecekle konuştuğu, bir devrin kapanıp bir devrin açıldığı ağır bir andı.

Ben o gün Osmanlı ordusunda bir yeniçeri tüfekçiydim. Adımı yazmaya gerek yok; zaten böyle günlerden sonra isimler değil, yapılan iş hatırlanır. Yine de şunu söyleyeyim: Savaştan önce en çok duyduğum ses, rüzgârın sesiydi. En çok gördüğüm şey ise, yanımda diz çökmüş kardeşlerimin yüzünde aynı dua idi.

Ridaniye’de susuyorduk.

Çünkü susmak, korkmak değildi.

Susmak, emre hazır olmaktı.

Ovanın güney tarafında Memlük ordusu, Kahire’ye ve uzakta seçilen piramitlere yaslanmış gibiydi. Sayıları öyle büyüktü ki, uzaktan bakınca insan “bir ordu değil, uçsuz bucaksız bir kalabalık” sanırdı.

120.000’den fazla dediler. Şehirden katılan gönüllüler ve bedevilerle 200.000’e varan sayılar fısıldandı.

Memlükler… Kölemenler… Yüzyıllarca İslâm dünyasının kılıcı olmuş, Haçlıları geri püskürtmüş, Moğol karşısında durmuş efsane savaşçılar diye anlatılırdı. Onlar için savaş, yalnız disiplin değil, bir tür şahsî maharet ve gösterişti. Bir emirin sancağı başka renkte, bir başkasının zırhı başka nakıştaydı.

Altın ve gümüş işlemeler ışıkla yarışır, atlar çöl rüzgârında bile “buradayım” der gibi kıpırdanırdı. Kalabalık gürültülüydü. Davullar, borular, nidalar… Sanki sesle göğü bile titretmek istiyorlardı.

Ordularının merkezinde Sultan Tomanbay vardı.

Genç, cesur ve vatansever bir sultan diye anıldı. Mercidabık’ta selefi Kansu Gavri’nin yaptığı hataları yapmamaya yeminliymiş. O gün de yalnız cesarete değil, Ridaniye’ye kazdırdığı hendeklere ve hendeklerin arkasına yerleştirdiği toplara güveniyordu.

Bizim tarafta “Memlüklerin de topu varmış” diye konuşulduğunda bazıları şaşırmıştı. Evet, topları vardı. Venediklilerden ve Avrupalı tüccarlardan büyük bedellerle alınmış, ağır ve heybetli aletler… Lakin onların asıl hikmeti, nasıl yerleştirildiklerinde saklıydı.

Toplar sabitlenmişti.

Namlular cepheye, yani kuzeye bakıyordu.

Sağa sola çevirmek kolay değildi.

Bu ayrıntı, o günün kaderinde sessiz bir kilit gibi duruyordu.

Ovanın kuzey ucunda ise bambaşka bir hava vardı.

Osmanlı ordusu, Memlüklerin o renkli ve dağınık görünüşünün aksine, sanki ölçülmüş ve çizilmiş gibiydi. Geometrik bir düzen… Ölümcül bir sükûnet…

Sina Çölü’nü 13 günde geçmiştik. “Geçilemez” dedikleri o yol, gözümüzü, yüzümüzü, nefesimizi almıştı. Evet, yorgunduk. Üniformalarımız toz içindeydi. Yüzlerimiz güneş ve rüzgârla sertleşmişti.

Ama gözlerimizde bitkinlikten çok bir kararlılık vardı.

Çünkü biz Yavuz Sultan Selim’in gazileriydik.

Bizim için yürüyüş yalnız yol almak değildi; vazife idi. Sabır idi. Kadere razı olurken tedbiri elden bırakmamak idi.

Ve padişahımız…

O gün otağının önünde oturan bir hükümdar gibi değil, atının üstünde ordusunun ön safında duruyordu. Başında elmas sorguçlu Selimî kavuk, sırtında sade ama heybetli bir kaftan… Bakışları çöl kartalı gibi keskin, sanki ovayı değil de ovadaki niyeti okuyor gibiydi.

Yanında Sadrazam Hadım Sinan Paşa ve vezirler vardı.

Kimse gereksiz konuşmazdı.

Bizde söz, ihtiyaç kadar olurdu.

O sabah, Yavuz Sultan Selim’in sesi bize kadar gelmedi belki. Ama yakınında bulunanların anlattığı bir cümle sonradan ordu içinde dolaştı:

“Sayısına güvenip kibre kapılmışlar. Sanırlar ki savaş kalabalıkla kazanılır. Bilmezler ki zafer Allah’ın takdiri ve kulun tedbiriyle gelir.”

Bu söz, yalnız bir uyarı değil, bir usûldü.

Çünkü biz o gün yalnız kılıç ve tüfek taşımıyorduk.

Biz, nizam taşıyorduk.

Sadrazam Hadım Sinan Paşa, istihbaratın doğruluğunu arz etmiş: Tomanbay bütün toplarını cepheye sabitlemiş, önüne de derin hendekler kazdırmış. Maksadı, bizi cepheden çekip o “ölüm çukuru”na almak…

Eğer doğrudan hücum edilirse, topların menziline girilir, kayıp artar.

Yavuz Sultan Selim’in yüzünde o anda, ince bir tebessüm belirdi derler.

Satranç oynayan bir ustanın, rakibinin hamlesini önceden gördüğü tebessüm…

“Tomanbay iyi bir askerdir,” demiş. “Ama eski dünyanın askeridir. Sabit top ne demektir? Düşman senin istediğin yere gelmezse o top ne işe yarar? Biz ona istediğini vermeyeceğiz.”

İşte o cümle, Ridaniye’nin ruhunu anlatır.

Güneş yükseldikçe gerilim arttı.

Memlük tarafında davullar, borular, nidalar… Psikolojik baskı kurmak ister gibiydiler. “Gürültüyle korkutmak” diyelim buna.

Bizim tarafta ise sessizlik vardı.

Sessizlik, fırtına öncesi sessizliğiydi.

Yeniçeriler nefeslerini bile ölçerdi. Ben tüfeğimin fitilini kontrol ederken dudaklarımda kısa bir dua vardı. Yanımdaki kardeşim, kalkanını bir an düzeltti; sonra gözünü ufka dikti. İçimizde “korku” elbette insanî bir duyguydu. Ama korku, bizi dağıtmazdı.

Korku, bize daha çok dikkat verirdi.

Yavuz Sultan Selim, planını zihninde son kez gözden geçiriyordu. Görünürde klasik merkez-sağ-sol düzeni vardı.

Ama asıl harita, Mukattam’ın etekleriydi.

Tomanbay’ın “oradan ordu geçmez” diye boş bıraktığı sarp kayalıklar… Yavuz’un anahtarı olacaktı.

Paşalarına dönüp şöyle dediği de anlatılır:

“Bugün burada sadece Memlükleri yenmeyeceğiz. Bugün burada bir devri kapatıp yeni bir devri açacağız. Hilafet sancağı hak ettiği yere bu ordunun omuzlarına gelecektir. Askerime söyleyin: Sabırlı olsunlar. Emir gelmeden kimse yerinden kıpırdamasın.”

Bu söz, bizim için yalnız bir hedef değil, bir emanetti.

Memlük tarafında ise Tomanbay’ın sabrı taşmaya başlamıştı.

“Niçin saldırmıyorlar?” diye sormuş yanındakilere. “Korktular mı? Yoksa çöl yorgunluğu dizlerini mi titretti?”

Komutanlardan Canberdi Gazali’nin “Belki de tuzak vardır” dediği anlatılır. Lakin Tomanbay, “Önümüzde dümdüz ova var. Arkamızda Kahire. Tuzağı kuran biziz,” diye karşılık vermiş.

Onun zihninde hesap basitti: Kalabalık, cesaret, hendek, top… Osmanlı merkezine yüklenecek, geri itecek, hendeğe düşürecek, sonra top ateşiyle işi bitirecek.

Bir komutan için böyle bir plan “makul” görünebilir.

Ama makul olan her zaman doğru değildir.

Çünkü savaş, yalnız görünenle yapılmaz.

Savaş, görülmeyenin hesabını yapabilenle kazanılır.

Nihayet Tomanbay, inisiyatifi almaya karar verdi.

Elini kaldırdı.

Borular çaldı, kösler vurdu.

Memlük hücumu, ovada bir gök gürültüsü gibi yankılandı.

Binlerce atın sesiyle yer sarsılıyor, toz bulutu yükseliyordu. O an gerçekten de bir “sel” geliyormuş gibi görünürdü. İnsan, o kalabalığı görünce içgüdüsel olarak geri çekilmek ister.

Fakat biz geri çekilmedik.

Çünkü emir gelmemişti.

Ve emir gelmeden adım atmak, Osmanlı’da “dağılmak” demekti.

Yavuz Sultan Selim, üzerimize gelen o büyük kütleye baktı.

Yüzünde endişe yoktu.

Sadece Sadrazam’a dönüp, tarihe geçen o cümleyi fısıldadı:

“Vakit tamamdır, Sinan. Perde açılsın.”

Ben o an “perde” kelimesini duymadım; ama savaşın seyri değişince, bu sözün anlamını sonradan bütün ruhumla anladım.

Savaşın başında Yavuz’un aldığı istihbarat belirleyiciydi: Memlük topları sabitti, yön değiştiremiyordu.

İşte bu bilgi, meydandaki her şeyi başka bir yola soktu.

Yavuz, orduyu ikiye böldü.

Sadrazam Hadım Sinan Paşa, merkezde kalacak; sancak ve tuğlarıyla “ana ordu buradadır” hissini verecek, düşmanı üzerine çekecek ve dayanabildiği kadar dayanacaktı.

Bu, kolay bir vazife değildi.

Bu, bir çeşit “fedakârlık” vazifesiydi.

Sinan Paşa bunu biliyordu.

Ama “Başım yoluna fedadır, hünkârım,” diyerek tereddüt etmedi.

Yavuz Sultan Selim ise kapıkulu süvarilerini ve hareketli sahra toplarını alarak Mukattam’ın sarp eteklerine doğru sessiz bir yürüyüşe geçti.

O yürüyüş, dışarıdan bakana görünmezdi.

Ama biz o gün şunu öğrendik: Bazen savaşın en büyük hamlesi, en sessiz yürüyüştür.

Merkezde Dayanış: Sinan Paşa’nın Sınavı

Merkezde çarpışma kızıştı. Memlüklerin hücumu, bizim ön hatlarımıza yüklenirken Sinan Paşa, düşmanın dikkatini üzerinde tutmayı başardı.

İnsan burada büyük laflar etmek istemiyor.

Çünkü savaşta yiğitlik, bağırarak değil, yerinde durarak anlaşılır.

Sinan Paşa, “merkez çökerse düzen bozulur” gerçeğini taşıdı. Üzerine gelen gücü gördü. Yine de geri çekilmedi.

Memlük Sultanı, bizim ordunun tamamının merkezde olduğunu sanarak ihtiyat kuvvetlerini de oraya sürdü.

Bu, Yavuz’un tuzağındaki son kilidin açılmasıydı.

Memlük ordusu bütün ağırlığıyla merkeze yüklendikçe, yanları ve arkası savunmasız kalıyordu.

Ve sabit toplar, hâlâ kuzeye bakıyordu.

Birden doğu tarafında bir hareket fark edildi.

Önce bir toz bulutu…

Sonra Osmanlı sancaklarının ucu…

Mukattam’ın sarp eteklerinden, “oradan kuş bile uçmaz” denilen yerden düzenli bir kuvvet beliriyordu.

Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte bir serap gibi, ama çelikten bir serap gibi, Memlüklerin en savunmasız yerine sarkmıştı.

Memlük saflarında önce şaşkınlık, sonra panik başladı.

Çünkü bir ordu için en zor an, düşmanın “beklenmeyen yerden” belirdiği andır.

Ve şimdi, Memlüklerin hendekleri ve sabit topları, bir anda kendi planlarının içinde anlamsızlaşıyordu.

Yavuz, namlunun ucuna değil…

Namlunun arkasına geçmişti.

Osmanlı sahra topları, tekerlekliydi.

Hızla çekilebiliyor, mevzi değiştiriyor, yönünü çevirebiliyordu.

Bu, yalnız bir “ateş gücü” değildi.

Bu, bir “manevra dili”ydi.

Topçubaşı, emri bekledi.

Yavuz Sultan Selim kılıcını çekti.

Güneş, çeliğin üzerinde kısa bir an parladı.

Sonra emir geldi:

“Ateş.”

O an, Ridaniye’de zamanın dili değişti.

Memlüklerin alıştığı savaş nizamı; kalabalık hücum, bilek gücü, şahsî kahramanlık… bir anda başka bir şeyle karşılaştı: disiplinli ateş ve planlı manevra.

Bu kısmı anlatırken insan ölçülü olmak zorunda.

Çünkü savaş, hangi çağda olursa olsun, sonunda yürekleri inciten bir iştir.

Fakat hakikat şudur: Osmanlı ateşi, Memlük düzenini sarstı. Atlar ürktü, birliklerin uyumu bozuldu. Korku, bir kez yayıldı mı, en süslü zırhın bile içine işler.

Tam bu sırada merkezde Sinan Paşa’nın birlikleri, fırsatı değerlendirdi.

Yeniçeriler düzenli atışlarla düşmanın ilerleyişini durdurdu.

Böylece Memlük ordusu iki ateş arasında kaldı: bir yanda dağdan gelen ateş, öte yanda merkezdeki disiplin.

Sultan Tomanbay, ordusunun çözülmeye başladığını gördü.

Ama o, kolay pes eden bir sultan değildi.

Kaybedecek şeyler azaldıkça, insan bazen daha sert karar verir.

Tomanbay, en seçkin fedailerini topladı; sayıları iki yüz kadar diye anlatılır.

Maksadı, Osmanlı ordusunun “beynine” ulaşmaktı.

Yani padişaha.

Bu, askeri mantığın bittiği yerde başlayan bir cesaret hamlesiydi.

Fedailer, merkeze doğru bir mızrak ucu gibi atıldılar. Osmanlı merkezinde padişah sancağı altında görünen kişi ise Sadrazam Hadım Sinan Paşa idi. Yavuz, strateji gereği o sırada başka bir yerdeydi; Mukattam tarafında ordunun yönünü bizzat tutuyordu.

Sinan Paşa, üzerine gelen bu saldırıyı görünce geri çekilmedi.

Çünkü geri çekilirse, merkez çökerdi.

Kılıcını çekti, muhafızlarına seslendi:

“Bugün düğün günüdür. Şehadet şerbeti bizi bekler. Hünkârımız sağ olsun.”

Çarpışma, otağın yakınında göğüs göğüse oldu.

Tomanbay, Sinan Paşa’yı padişah zannederek ona yöneldi.

Ve Sinan Paşa, aldığı ağır yaralarla orada şehit düştü.

Bu sahnede yüksek sesle bir “acı” yükselmedi belki; ama ordunun kalbine bir sızı düştü.

Tomanbay ise bir an için “padişahı öldürdüm” sanarak zafer çığlığı attı.

Fakat Osmanlı ordusu dağılmadı.

Tam tersine, Sinan Paşa’nın şehadeti askeri daha da kenetledi.

Tomanbay, başını doğuya çevirdiğinde Yavuz Sultan Selim’i savaşın hâkim yerinde sapasağlam görünce gerçeği anladı.

Öldürdüğü kişi vezir-i âzam idi.

Bu yanılgı, Memlük tarafındaki son umudu da inceltti.

Fedailer sarıldı, dağıldı.

Tomanbay, toz ve dumanın arasından bir gedik bularak çekilmek zorunda kaldı.

Akşamüstüne doğru savaşın gürültüsü azaldı.

Ridaniye’de rüzgâr yine esiyordu; fakat bu sefer rüzgârın taşıdığı şey, savaşın ağırlığıydı.

Yavuz Sultan Selim, atını merkeze, Sinan Paşa’nın şehit düştüğü yere sürdü.

Yavuz’un sertliği meşhurdur.

Ama sertlik, kalpsizlik değildir.

Kayıp, devletin en büyük adamına bile dokunur.

O an, Yavuz’un tarihe geçen sözü dudaklarından döküldü:

“Mısır’ı aldık ama Sinan’ı kaybettik. Sinansız Mısır’da neyleyim?”

Bu söz, zaferin nasıl taşınması gerektiğini de anlatır.

Zafer, yalnız sevinçle taşınmaz.

Zafer, ağırlıkla da taşınır.

Ridaniye zaferiyle Kahire’nin kapıları Osmanlı’ya açıldı.

Şehirde direnişler ve sarsıntılar yaşandı; bu, büyük bir değişimin tabiatında vardır.

Tomanbay’ın akıbeti de tarihe geçti: Yakalanıp idam edildiği bilinir. (Bu kısmı anlatırken ayrıntıya girmek istemem; zira tarihin bazı satırları, anıldıkça bile insanın içini sızlatır.)

Asıl büyük sonuç ise, İslâm dünyasının liderliği meselesiydi.

Bu zaferle birlikte hilafet, fiilen ve resmen Osmanlı hanedanına geçti.

Kutsal emanetler büyük hürmetle teslim edildi.

Mekke ve Medine’nin anahtarları, Osmanlı’nın hizmet anlayışıyla anıldı.

Yavuz Sultan Selim’e “Hâkimü’l-Haremeyn” denildiğinde, onun “Hayır, biz oraların hâkimi değil, ancak hizmetkârı olabiliriz; Hadimü’l-Haremeyn deyin,” diye itiraz ettiği de anlatılır.

Bu söz, Ridaniye’deki aklın ve nizamın yanında, bir de tevazu tarafını gösterir.

Çöl rüzgârı, Ridaniye’deki ayak izlerini zamanla sildi.

Bizim yüzlerimizdeki tozu da sildi.

Fakat insanın içindeki izleri silemedi.

Ben yıllar sonra bile, o sabahın ayazını hatırlarım.

Kırağının zırh üstünde nasıl parladığını…

Memlüklerin kalabalığının nasıl “deniz” gibi göründüğünü…

Bizim sessizliğimizin nasıl bir duvar olduğunu…

Ve en çok da, Sinan Paşa’nın merkezde duruşunu…

Bazı insanlar, bir günlüğüne yaşar ama bir devri taşır.

Bazı sözler, bir gün söylenir ama bir asır yankılanır.

“Mısır’ı aldık ama Sinan’ı kaybettik…”

Ben o cümleyi işittiğimde, zaferin ne olduğunu yeniden öğrendim.

Zafer bazen bir şehrin kapısıdır.

Bazen de bir dostun yokluğudur.

Ridaniye’de biz yalnız Mısır’a değil, tarihin yeni sayfasına da girdik.

Ve o sayfanın kenarında, küçük bir not gibi, Sinan Paşa’nın adı kaldı:

Vazife için susan, vazife için duran…