
İstanbul’da saat 23.00’tü. Levent’teki ofis binasının 23. katında tek bir oda hâlâ ışıklıydı. Eren kara ekranına bakıyordu; gözleri kıpkırmızıydı. Son altı saattir aynı pozisyondaydı. Otuz sekiz yaşında, CEO, başarılı, zengin—ve tamamen boştu. Telefon çaldı. Ekranda “Selin (eski)” yazıyordu. Açmadı. Ne diyebilirdi? “Evet, hâlâ ofisteyim. Hayır, eve gitmiyorum. Çünkü ev daha da boş.”
Laptopu kapattı, ayağa kalktı—dizleri tutmadı. Oturdu. Nefes almaya çalıştı ama nefes gelmedi; göğsü sıkışıyor, kalbi çarpıyor, elleri titriyordu. Bu ayın üçüncü panik atağı. On dakika sonra geçti. Eren yerde, sırtı duvara yaslı, beyaz tavana bakıyordu: nötr, anlamsız. “Ben ne yapıyorum? Kimin için çalışıyorum? Neden?” Cevap yoktu. Çünkü kimse yoktu. Karısı gitmişti. Çocuk olmamıştı. Ailesi uzaktaydı. Dostları vardı ama gerçek değillerdi—sadece iş arkadaşları.
Ertesi sabah, psikiyatrist Leyla Tuncer’e gitti—otuz yıllık deneyim. “Eren Bey,” dedi Leyla, “bu üçüncü panik atak. Ciddiye almalısınız. Biliyorum, iş bırakamazsınız; ama en azından ara verin. Şirket, siz olmadan da çalışır. Siz kendiniz olmadan çalışamazsınız.” Eren sessiz kaldı, çünkü haklıydı. “Bir hafta,” dedi doktor. “Şehirden uzaklaşın. Telefonunuzu kapatın. Dinlenin. Yoksa bir sonraki atak daha kötü olur.”
Eren ofise döndü; asistanına talimat verdi: “Bir hafta yokum. Acil durumlar dışında kimse aramasın.” “Nereye gidiyorsunuz efendim?” “Bilmiyorum. Belki hiçbir yere.” Sonra hatırladı: Altı ay önce Bursa’da bir villa satın almıştı—yatırım; görmemişti. Hakan, yıllardır aileye hizmet eden yaşlı “caseiro” bakıyordu. Karar verdi: Oraya gidecekti. Tek başına. Kimseye söylemeden çantasını hazırladı: minimalist; laptop, telefon (kapalı), belki okumayacağı bir kitap, temiz giysiler. Arabayı sürdü. İstanbul’dan çıkış trafiği cehennemdi, sonra açıldı: yeşil, dağlar, gökyüzü. İki saatlik yolda radyo yok, müzik yok—sadece yolun sesi, motorun uğultusu ve kendi nefesi.
Bursa’ya vardı, köye, sonra villaya. Ormanlık alanda, 150 yıllık restore edilmiş taş bir güzellik. Ama Eren estetiği görmüyordu; sadece “görev” görüyordu: dinlenmek, iyileşmek, geri dönmek. Kapıyı açtı, içeri girdi… Sessizlik bekliyordu—karanlık da. Ama bahçede çamaşırlar asılıydı: küçük giysiler, çocuk giysileri. Eren dondu. “Ne oluyor?” Evin önünde oyuncaklar: top, bebek arabası, boyama kalemleri. Kapıya yaklaştı, çaldı. İçeriden koşma sesleri, fısıltılar. Kapı açıldı. Otuz yaşlarında, kahverengi saçlı, yeşil gözlü, yorgun ama güzel bir kadın—şaşkın ve korkmuş: “Kimsiniz?”
Eren de şaşkındı. “Ben… bu evin sahibiyim. Eren Kara.” Kadının yüzü soldu; arkasına baktı: Üç küçük çocuk görünüyordu—üçü de korkmuş. “Ben… Elif. Elif Yılmaz. Ne yapıyorsunuz evimde? Hakan amca izin verdi. Geçici.”
“Bekleyin,” dedi Eren, elini kaldırıp. “Hakan’ı arayacağım.” Elif hızla kapıyı kapadı; kilit sesi. Eren Hakan’ı aradı—bir, iki, üç kez. Sonunda açtı: “Eren Bey, nasılsınız? Çok şaşırdım.” “Hakan amca, evimde insanlar var. Ne oluyor?” Sessizlik. Sonra: “Ah… Elif Hanım. Dul. Üç çocuğu var. Kocası geçen yıl öldü. Evi kaybettiler. Bana geldiler, yalvardılar. Kalbim dayanamadı Eren Bey. Geçici kalmalarına izin verdim. Zaten gelmiyordunuz.”
Eren başını duvara dayadı. “Ne kadar süredir oradalar?” “Üç ay.” “Üç ay.” “Özür dilerim Eren Bey. Ama hiçbir yerleri yoktu.”
Eren kapıya baktı; içerden çocuk ağlaması geliyordu. Hiç evine dönüp yabancılar bulmuş muydun? Eren başını salladı. Yorgundu. Kavga edecek gücü yoktu. Kapıyı tekrar çaldı. Elif açtı—gözleri ıslanmıştı. “Lütfen,” dedi Eren. “Sadece bir gece kalmak istiyorum. Misafir odası var mı?”
Elif şaşırdı. “Siz… bizi kovmuyorsunuz?” “Yarın konuşuruz. Şimdi uyumak istiyorum.” Elif tereddütle yana çekildi. “İçeri gelin. Misafir odası yukarıda.”
Eren girdi. Ev sıcaktı, temizdi, yaşanıyordu. Koridorda çocuk resimleri; mutfaktan yemek kokusu. Elif yukarı götürdü: küçük, basit, rahat bir oda. “Aç mısınız?” diye sordu. Eren “Evet” diyecekti ama durdu: “Rahatsız etmek istemem.” “Zaten akşam yemeği hazır. Siz de yersiniz.”
Aşağı indiler. Üç çocuk—sessiz, korkmuş. “Çocuklar,” dedi Elif, “bu Eren Bey; evin sahibi. Misafirimiz bu gece.” En büyük—sekiz yaşlarında kız, Deniz—sordu: “Bizi kovacak mısın?” Eren ne diyeceğini bilmiyordu. “Hayır, şimdi değil. Yemek yiyelim.”
Mercimek çorbası, pilav, salata—basit ama lezzetli. Kimse konuşmadı; sadece kaşık sesleri. Çocuklar Eren’e bakıyordu; Eren tabaklara. En küçüğü—dört yaşındaki Ayşe—birden güldü: “Sakalın komik.” Elif susturdu; Eren gülümsedi—gün boyu ilk kez. “Teşekkür ederim. Sanırım komik.”
Yemekten sonra Elif çocukları yatırdı. Eren salonda oturdu; rafta fotoğraflar: Elif, bir adam ve üç çocuk—mutlu bir geçmiş. Elif döndü, karşısına oturdu. “Özür dilerim,” dedi. “Hakan amca size sormalıydı.” “Evet ama anladım. Başka yeriniz yoktu.” “Hayır. Kocam öldükten sonra borçlar kaldı; ev gitti. Ailem yok. Çocuklarla sokaktaydık. Hakan amca… yardım etti. Ne kadar kalacağımızı bilmiyorum. İş arıyorum. Köyde belki market… Biraz para biriktirip küçük bir yer bulurum.”
Eren başını salladı: “Tamam, bir hafta kalabilirsiniz. Sonra konuşuruz.” Elif’in gözleri doldu: “Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim.”
Eren yukarı çıktı; yattı ama uyuyamadı. Aklında tek düşünce: “Buraya kaçmaya geldim. Ama onlar neden burada? Onlar da mı kaçtı? Kim daha yalnız? Her şeyi olan ama hiçbir şey hissetmeyen ben mi; yoksa hiçbir şeyi olmayan ama hâlâ savaşan onlar mı?” Cevap yoktu. Sessizlik vardı—ama artık o kadar sessiz değildi. Aşağıda hayat vardı. Ve Eren, aylar sonra ilk kez yalnız hissetmiyordu. Ama korkuyordu: yarın karar vermesi gerekecekti—gönderecek miydi; kalacaklar mıydı?
Sabah güneş pencereden içeri süzüldü. Eren bir an nerede olduğunu unuttu—sonra villa, Bursa, Elif… Aşağıdan sesler: çocuk gülüşleri, tabak şakırtıları—hayat. Mutfakta Elif kahvaltı hazırlıyordu: ekmek, peynir, zeytin, domates—sade ama taze. Ayşe bağırdı: “Günaydın Eren amca!” Elif düzeltti: “Eren Bey… amca da olur.” Eren nedenini bilmiyordu ama masaya oturdu. “Kahvenizi nasıl alırsınız?” “Sade, şekersiz.” “Tıpkı kocam gibi…” Elif duraksadı. “Kusura bakmayın.” “Sorun değil.”
Bu kez konuşmalar biraz daha rahattı. Deniz okuldan söz etti. Altı yaşındaki Can sessizdi ama dinliyordu. Ayşe şakalar yapıyordu. Kahvaltı sonrası Elif bulaşık yıkadı; Eren yardım etmek istedi ama Elif reddetti: “Siz misafirsiniz… ama bu benim evim.” Eren, “Haklısınız,” dedi; Elif güldü, “Ben de burada yaşıyorum. O yüzden ben yaparım.”
Eren bahçeye çıktı. Genişti; ağaçlar, çiçekler ve bir köşede sebze bahçesi. “Bu sizin mi?” “Evet. İzninizle… çocuklara taze sebze yetiştirebilmek için.” Domates, salatalık, biber—özenli, düzenli. “Güzel,” dedi Eren. “Teşekkür ederim.”
Öğleden sonra çalışmayı denedi; laptop, e-posta, rapor, toplantı notları… ama konsantrasyon yoktu. Bahçede çocuklar oynuyordu; gülüyor, bağırıyordu. Eren onları izledi. Çocuk gülüşünü en son ne zaman duymuştu? Can yalnız başına top oynuyordu. Deniz ve Ayşe başka oyun. Eren dışarı çıktı; Can’a yaklaştı: “Benimle oynamak ister misin?” Can başını kaldırdı; büyük, tereddütlü gözler… sonra başını salladı. Oynadılar; topu tekmelediler. Basit; ama Can gülümsedi. Elif pencereden izledi; gözleri doldu. Can, babası öldüğünden beri bir erkekle hiç oynamamıştı; korkuyordu, travmalıydı.
Akşam patlıcan musakka—Elif’in özel tarifi. “Çok lezzetli,” dedi Eren. “Annem öğretmişti,” dedi Elif. “Şimdi o da yok.” “Üzgünüm.” “Hayat böyle. İnsanlar gelir gider ama anılar kalır.”
Yemekten sonra verandada oturdular; çocuklar içeride uyuyordu. “Eren Bey,” dedi Elif, “siz neden buraya geldiniz?” “Dinlenmek için.” “Hayır… gerçekten neden?” Eren duraksadı: “Çünkü İstanbul’da boğuluyordum. İşim, hayatım… anlamsızdı. Doktor ‘uzaklaş’ dedi. Ben de geldim.” “Yalnız mı yaşıyorsunuz?” “Evet. İki yıl önce boşandım. Çocuk yok; aile uzak. Arkadaşlar—iş arkadaşları—gerçek değil.”
Elif sessizce dinledi: “Anlıyorum. Ben de yalnızım… ama farklı şekilde. Çocuklarla birlikteyim ama bazen yine yalnız hissediyorum. Kimse anlamıyor. Herkes ‘güçlüsün’ diyor; ben sadece yorgunum.” Eren baktı—gerçekten baktı—ve gördü: yorgunluk, dayanıklılık, umut, korku, hepsi bir arada. “Siz güçlüsünüz.” “Ama güçlü olmak yorucu.” “Evet—çok yorucu.” Sessizlik; ama rahat bir sessizlik. Eren, ilk kez anlaşılmış hissetti.
“Ne kadar kalacaksınız bilmiyorum,” dedi Elif. “Belki bir hafta… belki daha fazla.” Eren düşündü. Mantık, onları göndermesi gerektiğini söylüyordu; burası onun evi, onun dinlenme yeri. “Bir hafta daha kalabilirsiniz,” dedi. “Sonra bakarız.” “Teşekkür ederim.”
O gece uyudu—derin uyudu. Çünkü ev sessiz değildi; doluydu.
Ertesi gün Eren İstanbul’a dönmeyi düşündü—ama düşünce kadar bile gidemediydi. Ayşe çizim defteriyle geldi: “Eren amca, bana resim yapmayı öğretir misin?” Eren resim bilmezdi ama “Evet,” dedi. Oturdular; Ayşe çizdi: ev, güneş, insanlar. “Bu kim?” diye sordu Eren, figürleri tek tek göstererek. “Bu annem, bu Deniz, bu Can, bu ben… ve bu—” durdu. “Bu kim bilmiyorum. Belki sen.” Eren’in kalbi sıkıştı.
Günler geçti—Eren gitmedi. “Bir gün daha,” dedi her sabah. Elif sorgulamadı, çünkü Eren yardım ediyordu: bahçede çalışıyor, çocuklarla oynuyor. Elif, aylardır ilk kez yalnız değildi. Ama ikisi de biliyordu: bu geçiciydi. Bir gün Eren gidecekti; bir gün Elif gidecekti. Soru “Ne zaman?”dı—ve daha önemlisi “Sonra ne olacak?” Cevap yoktu—belki gerek de yoktu. “Şimdi”yi yaşamak yeterliydi.
On gün sonra Eren artık misafir değildi—ama ev sahibi de tam değildi. Arada bir yerdeydi ve garip şekilde rahattı. Sabahlar rutinleşti: kahvaltı birlikte; Eren kahve yapar, Elif yumurta pişirir, çocuklar sofraya koşar. Can, Eren’den artık korkmuyordu; tam tersi peşinden gidiyor: “Eren amca, bugün ne yapacağız?” “Bilmiyorum; sen ne istersin?” “Top!” Oynarlar, Eren terler, yorulur—ama gülümser.
Bir öğleden sonra Deniz yaklaştı—sekiz yaşında ama çok ciddi: “Eren Bey, bir şey sorabilir miyim?” “Sor.” “Siz babam gibi misiniz?” Eren dondu. “Ne demek istiyorsun?” “Annem diyor ki ‘Babam iyi bir adamdı ama gitti.’ Siz de iyi bir adama benziyorsunuz. Ama siz de gidecek misiniz?” Eren’in boğazı düğümlendi. “Bilmiyorum, Deniz… ama şu an buradayım. Ne kadar bilmiyorum.” Deniz başını salladı: “Tamam ama lütfen gitmeden söyle. Babam söylemedi. Bir gün vardı, sonra yoktu.” Eren diz çöktü, göz hizasına indi: “Söz veriyorum; gideceksem söyleyeceğim.” Deniz gülümsedi; koştu gitti.
Elif pencereden izlemişti; yaklaştı: “Teşekkür ederim.” “Ne için?” “Çocuklarıma zaman ayırdığınız için. Onlar… erkek figürünü özledi. Ben iyi bir örnek değilim.” “Neden?” “Kendi hayatımı bile yönetemiyorum.” Elif güldü: “Kimse yönetemiyor; ama sen deniyorsun. Bu yeter.”
O gün öğleden sonra Hakan ziyarete geldi. Yaşlı adam, Eren’i görünce rahatladı: “Eren Bey, özür dilerim.” “Sorun yok Hakan amca. Neden yaptığını anlıyorum.” “Gerçekten mi?” “Evet. Elif ve çocuklar iyi insanlar… ve ben aslında onlara ihtiyacım olduğunu fark ettim.” Hakan gülümsedi: “Babanız gurur duyardı.” Eren sustu. Babasını on yıl önce kaybetmişti; hatırlaması zordu ama Hakan haklıydı: Babası iyi insandı. “Ben ne zaman kötü oldum?” diye düşündü. “Ne zaman sadece para ve iş oldum?” Cevap acıydı: Selin gidince—boşanmadan sonra—kendini işe gömmüştü; iş acıyı unutturuyordu ama hayatı da unutturuyordu.
Akşam mutfakta birlikte yemek hazırladılar: Elif tavuk, Eren salata. “İstanbul’da hiç yemek yapar mıydınız?” “Hayır—hep dışarı.” “Yalnız yemek mi?” “Evet.” “Üzgünüm.” “Neden?” “Çünkü yemek paylaşılmalı. Yalnız yemek üzücü.” Eren bıçağı bıraktı: “Alıştım.” “Alışmak iyi bir şey değil; bazen alışkanlıklar bizi öldürür.” Eren baktı: “Çok akıllısınız.” Elif güldü: “Hayır; sadece çok acı çektim. Acı insanı akıllı yapar.”
Sofra kuruldu; çocuklar geldi, yediler, konuştular, güldüler. Eren fark etti: “Bu aile.” Özlemişti—ama aynı zamanda korktu. Çünkü bu gerçek değil, geçiciydi. Bir hafta demişti; şimdi iki hafta olmuştu; yakında üç olacaktı. “Ne zaman bitecek?” Daha kötüsü: “Bitsin mi istiyorum?”
Verandada yıldızlar—kır sessiz. “Mutlu musunuz?” diye sordu Elif. “Şimdi mi? Evet.” “Ben de… ama korkuyorum.” “Neden?” “Çünkü mutluluk geçici. Ne zaman mutlu olsam bir şey alınır: kocam, evim, param… hep bir şey gider.” “Bu sefer gitmeyecek.” “Nereden biliyorsunuz?” Eren bilmiyordu—ama demek istedi: “Çünkü ben buradayım. İzin vermeyeceğim.” Elif’in gözleri doldu: “Neden? Neden bize yardım ediyorsunuz?” “Bilmiyorum. Belki benim de yardıma ihtiyacım var.” “Ama sizin her şeyiniz var.” “Hayır… param var. Ama para boşluğu doldurmuyor.” Elif elini uzattı, Eren’in eline dokundu: “Teşekkür ederim.” “Ne için?” “Burada olduğunuz için. Bizi ‘gördüğünüz’ için. Çoğu insan görmüyor; siz görüyorsunuz.” Eren parmaklarını sıktı: “Ben de görmek istiyorum. Yıllardır görmüyordum—şimdi görüyorum.”
O an bir şey değişti: Artık kiracı ve ev sahibi değillerdi; artık yabancı değillerdi. Bir şey oluyorlardı—ama henüz adını bilmiyorlardı. Belki aileye dönüşüyorlardı; belki iyileşiyorlardı; belki birbirlerini kurtarıyorlardı.
Üç hafta geçti; Eren hâlâ oradaydı. Asistanı defalarca aradı: “Efendim, acil kararlar var.” “Sonra hallederiz.” Eren biliyordu: böyle devam edemezdi. Bir karar gerekiyordu: gidecek miydi, kalacak mıydı—ve Elif ile çocuklar ne yapacaktı?
O sabah Hakan geldi—haberle: “Elif Hanım, köy sizin için bir şey ayarladı. Marketin üstünde küçük bir daire—iki oda. Sahibi kirayı düşürdü; ayda 2.000 Lira. Ve market işi istiyorlar: yarım gün, 8.000 Lira maaş.” Elif’in gözleri parladı: “Gerçekten mi?” “Evet. Üç gün sonra taşınabilirsiniz.” Elif sevinçle ağladı; Hakan’a sarıldı: “Teşekkür ederim.” Eren kapıda izliyordu; içinde boşluk büyüdü. “Bu iyi. Onlar gidecek. Ben dinlenme planıma döneceğim.” Ama kendine yalan söylüyordu. Artık dinlenmek istemiyordu; yalnız kalmak istemiyordu.
Gün boyu ev hareketliydi: Elif eşyaları topluyor; çocuklar koşturuyor; heyecanlılar. Can sakindi; Eren’in yanına geldi: “Eren amca, sen de gelecek misin?” “Nereye?” “Yeni eve.” Eren yutkundu: “Hayır, Can… ben burada kalıyorum.” “Neden?” “Çünkü burası benim evim.” “Ama sen yalnız kalacaksın.” “Alıştım.” Can başını salladı—üzgün; bir şey demeden gitti.
Akşam, son akşam yemeği. Sessizlik; kimse konuşmuyor. Ayşe sordu: “Neden? Herkes üzgün.” Elif gülümsedi: “Üzgün değiliz tatlım; sadece yorgunuz.” “Ama Eren amca ağlıyor gibi.” Herkes Eren’e baktı; Eren gözlerini sildi: “Hayır, sadece gözüme bir şey kaçtı.”
Çocuklar yatırıldı; Eren ve Elif son kez verandada. “Bilmiyorum nasıl teşekkür edeceğimi,” dedi Elif. “Gerek yok.” “Var. Bizi kabul ettiniz; göndermediniz; çocuklarım için baba figürü oldunuz. Bunu unutmayacağım.” Eren başını salladı. “Bir şey soracağım—dürüst cevap istiyorum.” “Tamam.” “Neden kalıyorsunuz? İstanbul’a neden dönmüyorsunuz?” Eren uzun süre sustu; sonra: “Çünkü orada ‘yaşamıyorum’. Sadece ‘varım’. Ama burada… ilk kez ‘hissediyorum’. Biz gidince… belki tekrar hissetmem.” Elif döndü: “Biz gitmek zorunda değiliz.” “Ne demek?” “Eğer isterseniz, kalabiliriz. Kira öderiz. Çalışırım. Ve siz… yalnız kalmazsınız.” Eren’in kalbi hızlandı. “Ama daire işi…” “Daire küçük; burası büyük. Çocuklar burayı sevdi. Can ilk kez gülüyor; Deniz ilk kez rahat; Ayşe sizi ‘baba’ gibi görüyor.” “Ama ben iyi baba olamam. Kendi hayatımı bile…” “Kim söyledi?” Elif’in sesi sertleşti: “Kim söyledi iyi bir baba olmadığınızı? Son haftalarda harikasınız. Çocuklarımla oynuyorsunuz; bana yardım ediyorsunuz; biz sizinle mutluyuz.”
Eren ayağa kalktı: “Korkuyorum.” “Neden?” “Çünkü herkes gider. Karım gitti; ailem uzak; arkadaşlar sahte… ve siz de gideceksiniz.” Elif de ayağa kalktı, yaklaştı: “Ben gitmiyorum. Burada kalıyorum—eğer isterseniz.” Eren baktı—gerçekten baktı—ve gördü: dürüstlük, korku, umut, sevgi. “İstiyorum… ama hak etmiyorum.” “Neden?” “Çünkü ben boş bir adamım. Zenginim ama anlamsızım.” Elif ellerini tuttu: “Hayır, sen dolu bir adamsın—sadece unutmuşsun. Biz sana hatırlatırız.”
Eren ağladı—ilk kez bir kadının önünde; Elif sarıldı. O an Eren anladı: Ailesi gitmemişti; ailesi henüz gelmemişti. Ama şimdi buradaydı.
Ertesi gün Hakan’ı aradılar: “Elif ve çocuklar daha fazla kalacaklar. Kira öderler; burada yaşayacaklar.” Hakan gülümsedi: “İyi… çok iyi Eren Bey. Babanız gurur duyardı.” Köye gidip daire sahibine söylediler; anlayışlıydı: “Sorun değil; başka kiracı buluruz.” Markete gittiler; iş teklifi hâlâ geçerliydi; Elif kabul etti.
Hayat değişti: Elif yarım gün çalışıyor, Eren evden yarım gün; çocuklar okula gidiyor; akşamlar birlikte yemek. Bir ay, iki ay, üç ay… Bir gece Eren ve Elif yine verandada. “Elif,” dedi Eren, “senden hoşlanıyorum.” Elif gülümsedi: “Ben de… ama korkuyorum.” “Ben de.” “O zaman ne yapacağız?” “Yavaş gideceğiz. Adım adım.” “Tamam.” Ve öptüler—ilk kez; yavaş, hassas, gerçek. Yıldızlar şahitti; villa şahitti. Hayat artık anlamsız değildi; boş değildi; yalnız değillerdi.
Altı ay geçti; hayat güzel bir rutin buldu. Sabah Eren kahve, Elif kahvaltı; çocuklar okula. Öğleden sonra Elif markette; Eren evden. Akşam hep beraber. Eren artık İstanbul’a nadiren gidiyor; şirketi uzaktan yönetiyordu. Ortaklar şikâyet: “Eren, sen CEO’sun; burada olmalısın.” “Ben buradayım. İşler yürüyor.” Tartışma kapandı—çünkü Eren sonuç getiriyordu; belki daha az ama daha akıllı çalışıyordu.
Bir gün Selin aradı. “Köyde yaşıyormuşsun.” “Evet.” “Neden?” “Çünkü burada mutluyum.” Sessizlik; “İyi. Sonunda kendini buldun.” “Evet.” “Bir kadın var mı?” “Evet.” “Çocuklarıyla mı?” “Evet—üç.” Selin güldü: “Aileden kaçan adam… şimdi üç çocukla yaşıyorsun. İroni değil mi?” “Evet; ama güzel bir ironi.” “Mutluluklar.” “Teşekkür ederim.” Kapattı. Eren hissetti: geçmiş kapandı; yeni sayfa açıldı.
Elif ve Eren’in ilişkisi derinleşti—yavaşça. Elif’in yarası tazeydi; kocasını kaybetmişti ve tekrar kaybetmekten korkuyordu. Bir gece konuştular: “Seni seviyorum ama korkuyorum.” “Neden?” “Herkesi kaybettim: kocamı, evimi, her şeyimi. Şimdi sen varsın. Ya seni de kaybedersem?” Eren ellerini tuttu: “Beni kaybetmeyeceksin. Ben buradayım. Her zaman burada olacağım.” “Garanti edebilir misin?” “Hayır; hayat garantisiz. Ama söz verebilirim: elimden geldiğince kalacağım.” Elif ağladı: “Yeterli. Bu bana yeter.”
Bir ay sonra Eren karar verdi. Köydeki basit lokantada akşam yemeği. “Elif, sana bir şey soracağım.” Cebinden küçük bir kutu; altın tek taş. “Benimle evlenir misin?” Elif’in nefesi kesildi. “Biliyorum—erken. Sadece sekiz ay oldu. Ama biliyorum: sen benimsin; ben seninim; çocuklar—bizim.” Elif ağladı: “Ben sade bir kadınım; fakirim; üç çocuğum var. Sen CEO’sun; zenginsin. Neden benimle?” “Çünkü sen beni yaşatıyorsun. Senden önceki hayatım ölüydü—zengin ama ölü. Şimdi canlıyım; senin sayende.” Elif başını salladı; gözyaşları dinmeyen: “Evet.” Yüzük takıldı—uygun, mükemmel.
Evlilik kolay olmadı; yasal süreçler vardı. Eren çocukları evlat edinmek istedi; bürokrasi uzundu. Avukat: “En az altı ay; mahkeme incelemeleri, sosyal hizmet raporları…” “Yapalım—ne gerekiyorsa.” Süreç başladı: sorular, formlar, incelemeler. Eren vazgeçmedi; çünkü artık onlar sadece Elif’in değil, Eren’in de çocuklarıydı. Bir gün Deniz sordu: “Eren Baba, bizi gerçekten evlat edinecek misin?” “Evet.” “Neden?” “Çünkü siz benim çocuklarımsınız. Kan bağımız olmayabilir; kalp bağımız var.” Deniz sarıldı: “Teşekkür ederim. Sen en iyi babasın.” Eren’in gözyaşları mutluluktandı.
Altı ay sonra mahkeme kararı geldi: evlat edinme onaylandı. O gece kutlama: köy halkı, Hakan, basit ama sıcak bir parti. Eren çocuklara baktı: üçü de gülüyor, mutlu, güvende. “İşte bu,” diye düşündü. “İşte hayatın anlamı: sevmek, sevilmek, bir aileye ait olmak.” İstanbul’daki eski hayatı hatırladı: boş ofis, yalnız akşam yemekleri, anlamsız toplantılar—hepsi bir rüya; kötü bir rüya. Şimdi gerçek vardı; gerçek güzeldi.
Bir yıl geçti; düğün basit ama güzeldi—köy meydanında, Hakan şahit. Çocuklar nedime ve sağdıç. Elif beyaz, sade bir elbise; Eren takım elbise—bu kez farklı hissetti: anlamlı. “Evet,” dediler; öptüler; köy alkışladı.
Altı ay sonra hayat tam bir aileydi. Eren ve Elif resmen evli; çocuklar resmen Eren’in çocukları—soyadları Kara: Deniz Kara, Can Kara, Ayşe Kara. Bir sürpriz daha: Elif hamileydi—dördüncü çocuk; Eren’in ilk öz çocuğu. Bir akşam Eren elini Elif’in karnına koydu: “İçeride biri var.” “Evet—senin oğlun ya da kızın.” “Korkuyorum.” “Neden?” “İyi bir baba olur muyum?” Elif güldü: “Eren, sen zaten üç çocuğun babasısın—harikasın. Bu bebekle en baştan başlayacaksın—ve yine harika olacaksın. Çünkü artık boş değilsin; dolusun—sevgiyle dolu.” Eren öptü: “Seninle tanışmak hayatımı kurtardı.” “Hayır—birbirimizi kurtardık.”
Villa artık sadece ev değildi; yuvaydı. Bahçeyi genişlettiler; küçük bir kafe açtılar: “Kara Ailesi Kahvaltı Bahçesi.” Turistler, köylüler geliyor; iş yavaş ama istikrarlı büyüyor. Eren İstanbul’a ayda bir gidiyor; şirketi hâlâ yönetiyor ama operasyonel direktör atamış. Ortak: “Eren, sen değiştin.” “Evet—daha mutluyum.” “Ama başarıyı feda ettin.” “Hayır—başarıyı yeniden tanımladım. Eskiden başarı paraydı; şimdi başarı mutluluk.”
Eski bir iş arkadaşı ziyarete geldi; villayı, aileyi gördü: “Burası cennet gibi.” “Evet—benim cennetim.” “İstanbul’un lüksünü, gücünü özlemiyor musun?” Eren düşündü: “Hayır—hiç. O hayat sahteydi; bu hayat gerçek.”
Akşam Eren çocuklarla oynadı: Deniz artık on bir—sorumlu, akıllı; Can dokuz—neşeli, travması silinmiş; Ayşe yedi—masum. “Eren baba,” dedi Deniz, “hep burada kalacak mısın?” “Evet kızım—hep.” “Söz mü?” “Söz.” Deniz gülümsedi: “İyi, çünkü seni seviyorum.” Eren sarıldı: “Ben de seni. Hepinizi.”
Elif pencereden izledi; hamile karnıyla ağladı—mutluluk gözyaşları. Gece veranda: Eren ve Elif, başlangıçtaki konuşmayı hatırladı. “Bir yıl önce buraya kaçmak için geldim,” dedi Eren. “Sadece yalnız olmak için.” “Hatırlıyorum.” “Ve siz beni buldunuz.” “Hayır, siz bizi buldunuz. Sen ve çocuklar beni kurtardınız.” Eren geceye baktı: sessiz ama dolu—hayatın sessizliği. “Sana bir şey söyleyeceğim ve garip gelebilir,” dedi: “Bir zamanlar her şeyim vardı ama hiçbir şeyim yoktu. Para, başarı, statü—ama anlam yoktu. Sonra buraya gelip her şeyini kaybetmiş ama hâlâ savaşan birini buldum; ve anladım: hayat, sahip olduklarımızda değil, paylaştıklarımızda.” Elif gözyaşları içinde dinledi. “Şimdi,” dedi Eren, “en zengin adamım—çünkü ailem var; sevgim var; anlamım var.” Elif yaslandı: “Sen benim en büyük hediyemsin.” “Siz—sen ve çocuklar—benim.” Öptüler; uzun, derin, gerçek. Eren düşündü: “Absürt yalnızken değil; bağlanamayınca başlar. Anlam, sahip olduklarımızda değil; verdiğimizde bulunur. Bazen kaçtığımız yer, eve dönüş yoludur.”
Dört ay sonra Elif doğurdu—bir oğlan. Adını Hakan koydular, yaşlı “caseiro”nun onuruna. Hastanede Eren bebeği ilk kez kucağına aldı: küçük, kırılgan, mükemmel. “Merhaba Hakan,” dedi. “Ben babanım—ve sana söz veriyorum: seni asla terk etmeyeceğim. Hep burada olacağım. Çünkü aile sadece kan değil—sevgi. Ve ben sizi—hepinizi—sonsuza kadar seveceğim.” Deniz, Can ve Ayşe odaya koştu; bebeği gördüler. “Küçük,” dedi Ayşe. “Evet,” dedi Eren. “Ama büyüyecek—ve siz ona bakacaksınız. Çünkü siz abisiniz ve ablasısınız.” “Söz,” dediler üçü birden.
O an Eren fark etti: hayat bir daireydi—başlangıç, kayıp, yolculuk, buluş, aile. Buraya “ölü” bir adam olarak gelmişti; şimdi canlı, dolu, mutlu. Villa artık sadece villa değildi—evdi, yuva; anlamın kendisiydi.
Bir yıl sonra: Eren bahçede çocuklarla oynuyor—Deniz 11, Can 9, Ayşe 7, Hakan 1. Koşuyorlar, gülüyorlar, yaşıyorlar. Elif verandada, elinde çay; izliyor, gülümsüyor. Eren Elif’e baktı; el salladı; Elif karşılık verdi. Dünya o an mükemmeldi—artık absürt değil, anlamlı. Bazen en derin boşluk, en dolu hayata dönüşür. Bazen kaçtığımız şey, aslında aradığımız şeydir. Ve bazen bir yabancı aile, gerçek aile olur. Çünkü aile kan değil; sevgidir. Aile seçimdir. Eren seçmişti: kaçmayı değil kalmayı; yalnızlığı değil bağlılığı; boşluğu değil anlamı. Ve hayat—nihayet—bir anlam kazandı.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





