Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı. Bu gölge, sadece bir siyasi tehdit değil, aynı zamanda ruhların ve inançların derin bir parçalanmasıydı.
1502 yılında, Akkoyunlu Devleti’ne son vererek Tebriz’de şahlığını ilan eden Şah İsmail, Safevi Devleti’ni kurmuştu. İran, Azerbaycan ve Irak’ı aldıktan sonra cüreti artmış, gözünü Osmanlı ülkesine dikmişti.
Şah İsmail’in ataları, başlangıçta Sünni idiler, ancak Şiilik inancı, Hoca Ali döneminde aileye sızmaya başlamış, Cüneyd ise bu tarikatı tam bir siyasi örgüt haline çevirmişti.
Şah İsmail, şahlığı ile şehyi birleştirmiş, Asya’da Osmanlılar için daha önceki tehlikelere hiç benzemeyen, çok daha korkunç sonuçlara yol açabilecek muazzam bir güç haline gelmişti.
Timur’un tehlikesi dahi, salt bir Hakimiyet Mücadelesi iken; şimdi, ayrı mezhepten bir güç yükseliyor, Anadolu’yu parçalamaya namzet görünüyordu.
Şah İsmail, bir yandan devletini genişletirken, diğer yandan Derviş kılığında ve tarikat mensubu adı altında pek çok taraftarını Osmanlı topraklarına göndermeye başlamıştı.
Uzunca bir süredir Anadolu’nun batı halkı ile Erdebil sofileri arasında sıkı bir gönül bağı mevcuttu. Şah’ın dâhileri, bu bağı hızlandırıyor, kendilerini Osmanlı Hükümeti aleyhine büyük bir isyan için hazırlıyorlardı.
Tarikatına bağlı büyük bir kitle, artık Safevi Devleti’nin, o beklenen kurtuluş devletinin özlemini duyar hale gelmişti.
İşin vehametini gören Sultan II. Bayezid Han, tedbir almaya başladı.
Bir taraftan İran’a gitmeyi ve oradan Anadolu’ya gelmeyi yasak ederken, diğer taraftan da Teke bölgesindeki Kızılbaşların büyük bir kısmını Moda ve Koron’a sürmüştü.
Bu sürgün, Şah İsmail’in Anadolu’daki taraftarları ile irtibat kurmasına mani olduğu gibi, onu büyük bir gelirden de mahrum bırakmıştı.
Ayrıca Teke bölgesinde daha güçlü bir idarenin kurulması arzusuyla, Şehzade Korkut, Saruhan valiliğinden alınarak Antalya’ya gönderildi.
Tüm bu tedbirlere rağmen, Anadolu’daki Safevi faaliyetlerinin ilerlemesi durmadı.
Şah İsmail, 1507’de Dulkadiroğulları üzerine yürümek kastıyla, ilk kez ve haber vermeden Osmanlı topraklarına girdi. Tokat taraflarına kadar geldi.
Bu küstahça tecavüz haberi devlete ulaşır ulaşmaz, derhal Yahya Paşa kumandasıyla bölgeye kuvvet sevk edildi ve bu izinsiz geçişin sebebi soruldu.
Şah İsmail, Osmanlı’nın bu nazik tepkisine, soğuk bir hesapçılıkla cevap verdi:
“Padişah-ı Âlem Bayezid-i Sâni Hazretleri, benim babamdır. Onun hükmettiği memleketlerde gözüm yoktur. Benim işim Dulkadiroğlu Alâüddevle Bey ve Irak Hükümdarı Murad Bey iledir,” diyerek, birtakım bahaneler ileri sürdü.
Ardından Elbistan’a girdi. Geçtiği yerleri yaktı, yıktı. Harput ve Diyarbakır’ı aldıktan sonra geri çekildi.
Şah İsmail’in, Diyarbakır üzerinden doğrudan hedefine gitmeyip, Osmanlı ülkesini izinsiz geçmesinin iki temel sebebi vardı.
Birincisi: Alâüddevle Bey’in hazırlanmasına vakit bırakmayıp, hiç ummadığı bir yerden taarruz etmek.
İkincisi: Osmanlı hududunu izinsiz geçerek, devlet içerisindeki Alevileri tahrik etmek ve onlara cesaret vermek.
Nitekim Şah İsmail her iki maksadına da ulaşmıştı.
Osmanlılar ise topraklarından geçilerek yapılan bu sefere âdeta seyirci kaldıklarından, Anadolulu Kızılbaşlara ve Şah’a taraftar olanlara büyük bir güven ve cesaret gelmişti.
Artık Şah İsmail’in gönderdiği şeyh halifeleri, hükümetin bu kayıtsızlığından faydalanarak hummalı şekilde çalışmaya ve sayılarını artırmaya başladılar.
Erzincan’dan Antalya’ya kadar bütün memleket, Şii sofular ve mümessilleri ile dolmuştu.
Her tarafta, Şah İsmail’in güya Hazreti Ali soyundan geldiği vurgulanıyor ve kendisine ilahi bir değer atfediliyordu.
Bu seferin üzerinden çok geçmeden, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde isyanlar patlak vermeye başlayacaktı.
Osmanlı tarihlerinde “Şeytan Kuzeni” adıyla geçen Şah Kulu İsyanı…
Şah Kulu, Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’ın halifelerinden Hasan Halife adındaki bir adamın oğludur.
Korkuteli kazasına bağlı Yalınca köyünden olan Hasan, iki defa Şeyh Haydar hizmetine girerek halifesi olmuş, sonra memleketi Teke’de onun fikirlerini yaymaya memur edilmişti.
Hasan Halife ve oğlu Şah Kulu, Antalya taraflarında, kendi köyü civarındaki bir mağarada ibadetle meşgul olarak büyük bir şöhret kazanmışlardı.
Öyle ki, dindarlıkları Sultan II. Bayezid Han’a kadar ulaşmış, padişah dahi her yıl kendilerine Akça (para) göndermeye başlamıştı.
Bu, bir Osmanlı ferasetinin göstergesiydi belki, lakin tehlikeyi besleyen bir naiflik de içeriyordu.
1510 yılına gelindiğinde, Şah Kulu zeminin müsait olduğunu görmüştü.
Zira Osmanlı hanedanında Şehzadeler arası mücadele tehlikeli bir safhaya girmişti. Batı Anadolu’nun yanı sıra Rumeli’de Serez, Selanik, Zara, Filibe, Sofya ve çevre kazalarında bulunan halifeleri de vaktin uygun olduğunu bildirmekteydiler.
Bu arada, Teke bölgesindeki eşkıyalık hareketlerinden rahatsız olan ve ayrıca kardeşleri Ahmed ile Selim’in tahtı elde etmek üzere çalıştıklarını haber alan Şehzade Korkut, merkeze yakın olabilmek için sancağını terk etti.
Şehzadenin, 1511 yılının Mart ayında bir gece ansızın Teke’yi terk etmesini, asiler “Bayezid Han öldü! Memleket boştur! Fırsat bizimdir! Haydin, bütün ülkeyi zapt edelim!” şeklinde yorumladılar.
İsyan hareketi, Şah Kulu’nun liderliğinde derhal başladı.
Süratle harekete geçerek, öncelikle Şehzade Korkut’un arkasından gitmekte olan adamlara hücum ettiler.
Onlardan bir kısmını öldürdükten sonra, Korkut’un hazinesine saldırdılar.
Antalya Subaşısı Hasan Bey ile Şehzade Korkut’un Defterdarı, hazineyi kurtarmaya koşunca, Kapalı Kaya’da asiler arasında çok kanlı bir savaş geçti.
Hasan Bey yanındaki kuvvetlerden bir kısmı asiler tarafından bozguna uğratılınca, hazinesiyle birlikte Antalya’ya çekilmek zorunda kaldı.
Şah Kulu taraftarları daha da cesaretlendi. Antalya’yı kuşattılar, ancak ilk başta muvaffak olamadılar.
Hükümet kuvvetlerine karşı kazandığı bu zaferden sonra Şah Kulu Baba Tekeli, açıkça “Ben Şah İsmail’in Haydar’ın halifesiyim! Devlet ve saltanat bana aittir!” derken, taraftarları ise onu Mehdi, peygamber ve hatta (hâşâ) ilâh olarak ilan etmeye başladılar.
Bu arada Şah Kulu’nun “Helal ve haram arasında fark yoktur, nikâh gereksizdir” diyerek ilan ettiği fikirler, sosyal hayata sirayet etti.
Bu sözleri duyan taraftarları, her uğradıkları yerde çapulculuğa, malları yağma etmeye, Kur’an dahil her buldukları kitabı ateşe atmaya, kendilerine uymayanı öldürüp ailelerine tecavüz etmeye başladılar.
Asilerin taassup ve vahşeti, Anadolu’nun her köşesine bir kâbus gibi yayıldı.
Taraftarları giderek çoğalan Şah Kulu, Elmalı, İstanos, Keçiborlu, Gölhisar, Burdur’u vurdu.
Adı geçen kazaların kadılarını ve bir kısım halkını katlederek Kütahya üzerine yürüdüler.
Bu tehlikeli isyanı önlemek üzere, Anadolu Beylerbeyi Karagöz Ahmet Paşa görevlendirildi.
Karagöz Paşa, asileri rahatça yenebileceğini düşünerek yanında fazla kuvvet almamıştı.
Savaşın başında galip geldiyse de, askerlerinin bir kısmı yağmaya başlayınca, toparlanan asiler büyük bir zafer kazandılar.
Kütahya önüne gelen Şah Kulu, şehre korku salmak için Karagöz Paşa’yı öldürdükten sonra kazığa vurdu. Kaynaklar, onun kafasından şarap içtiği, hatta daha ileri giderek derisinin yüzülüp etinden kebap yapıp yediği gibi iddiaları da kaydetmişlerdir. Bu vahşet, isyanın ne denli bir kontrolsüzlüğe ulaştığının işaretiydi.
Ancak buna rağmen Kütahya’yı zapt etmeye muvaffak olamayan Şah Kulu, çevreyi yağma ettikten sonra Alaşehir Ovası’nda Hasan Ağa idaresindeki Şehzade Korkut kuvvetleriyle karşılaştı.
Çarpışma sırasında Hasan Ağa ölünce, kuvvetleri dağıldı ve Şehzade Korkut güçlükle Manisa Kalesi’ne kapandı.
Ardı ardına vuku bulan bu hadiseler, geniş bir biçimde merkeze rapor edilerek derhal tedbir alınması istendi.
İsyancıların gururu o kadar kabarmıştı ki, Bursa’yı zapt etmeyi düşündüler. Fakat Sultan Bayezid’in ölmediği, hayatta olduğu haberini aldıklarından endişeye kapılmışlardı. Bursa ele geçirilemezse, kaçış yollarının tehlikeye düşeceğini ve sığınacak bir kaleleri olmadığını hesaplayarak bu cüreti gösteremediler.
Öte yandan, Sultan Bayezid, Korkut’un yazdığı rapordan olaylardan teferruatıyla haberdar olmuştu. Zaten hasta olan padişah, yapılan mezalimi işitince daha da fenalaşmıştı.
İsyanın bastırılamamasının suçunu Karagöz Paşa’ya yükleyen ve Vezir-i Âzam Hadım Ali Paşa’yı şiddetle azarlayan Sultan, derhal asilerin hakkından gelinmesini, aksi takdirde sonunun fena olacağını belirtti.
Vezir-i Âzam Hadım Ali Paşa, bu ağır itham ve tehdit karşısında, büyük bir görev bilinciyle hareket etti.
Rumeli ve 4.000 kapıkulu askeriyle Gelibolu’dan Anadolu’ya geçti.
Kütahya civarındaki Altıntaş’ta Şehzade Ahmed ile buluştu.
Bu sırada bir kez daha Antalya’yı kuşatan asiler, Vezir-i Âzam’ın geldiğini öğrenince önce kuşatmayı kaldırdılar ve kendileri için müstahkem bir durum olan Kızılkaya’ya çekilmişlerdi.
Bu sebeple Hadım Ali Paşa, Şehzade Şehinşah’ın Lalası Haydar Paşa’yı 2.000 kişilik bir kuvvetle o tarafa sevk etti. Böylece asilerin Teke’ye kaçış yolunu tutmuş bulunuyordu.
Hadım Ali Paşa, isyancıları 38 günlük bir kuşatma altında tuttu. Muhtemelen kısılan yiyeceklerinin tesir etmesini, asilerin teslim olmasını bekliyordu.
Hükümdarlığı elde etmekten başka bir şey düşünmeyen Şehzade Ahmed ise zaten savaşmaktan yana değildi.
Kızılbaşlar ise içine düştükleri sıkıntıdan kurtulabilmek için, halkanın en zayıfı olarak gördükleri Haydar Paşa üzerine yürüdüler. Ayrıca politik sebeplerle Karamanlı liderlerin pek çoğu ile iyi ilişkileri vardı.
Nitekim çarpışma sırasında Karaman sipahilerinin isteksiz durmaları neticesinde asiler kolay bir başarı elde ettiler.
Haydar Paşa’yı öldüren asiler, Sivas yönüne doğru hareketlendiler. Şah Kulu, varlıklarını, develerini ve bazılarını yerinde bıraktığından, dağdan çekilmelerini asıl Osmanlı birliklerinden gizlemeyi becermişti.
Hadım Ali Paşa, Şah Kulu’nun çekilmesinden ve Haydar Paşa’nın ölümünden ancak iki gün sonra haberdar olabildi.
Yanına gelmek için ısrar eden Şehzade Ahmed’e, “Bir avuç devlet düşmanının peşine düşmek, sizler için uygun değildir. Henüz ben yakınınız iken yetişip hakkından geleyim. Hem saltanat işleri size uygun görülmüştür, akabinde gelip payitahta revan olalım,” dedi.
Anlaşılacağı üzere Hadım Ali Paşa, Şehzade Ahmed’i muhtemel bir tehlikeden korumak için geride bırakmayı uygun görmüştü.
Rumeli, Anadolu ve Karaman süvarilerini yanına alan Vezir-i Âzam, süratle Kızılbaşların peşine düştü.
14 günlük seri bir takipten sonra, Sivas yakınlarında Şah Kulu kuvvetlerine yetişti.
Osmanlı kuvvetleri durmadan, dinlenmeden yol aldıkları için yorgun ve bitkin halde idiler.
Bir müddet dinlenilmesi ve peşlerinden gelen kuvvetlerin beklenilmesi yönündeki teklifleri reddeden Hadım Ali Paşa, derhal savaş kararı aldı. Görev bilinci, tedbire galip gelmişti.
Kızılbaşlar ise bineklerini kendilerine siper ederek gayretle savaştılar.
Karaman sipahileri, aralarındaki sözleşme gereği bir kez daha savaştan el çekerek geri döndüler.
Ali Paşa, cesareti ve maharetiyle kuvvetleri toplayıp bozulmayı önledi.
Bu esnada Şah Kulu, bir ok isabetiyle öldürüldü.
Kızılbaşların başları öldüğü için bozulduğunu gören Hadım Ali Paşa, süratle ileri yürüyünce, tedbirsizliğinin kurbanı oldu.
Etrafını çeviren asiler, kendisini okla vurup şehit ettiler.
Başsız kalan Osmanlı kuvvetleri, bulundukları yerde bozguna uğradılar.
Fırsattan istifade eden Şah Kulu’nun müritleri ise rahatlıkla Irak’a doğru geri çekildiler.
Şehzade Ahmed’in, Hadım Ali Paşa’yı takip etmeyişi ve yalnız bırakması, ona hem kuvvetli bir hamiden yoksun bırakmış hem de yeni şeylerin kendisinden tamamen soğumalarına yol açmıştır.
Vezir-i Âzam’ın şehit edildiğini duyunca büyük bir üzüntü içerisinde Amasya’ya dönerek tahtı nasıl elde edeceğini yeniden düşünmekten başka çaresi kalmamıştı.
Şah Kulu isyanından hemen önce, 1509 yılında ise üzücü bir gelişme daha yaşanmıştı.
Tarihlerin Küçük Kıyamet olarak adlandırdığı Büyük İstanbul Depremi gerçekleşti.
Tutulan zabıtlara göre, bu depremde toplamda 109 cami ve mescit ile 1070 ev yerle bir olmuştu. Halktan ise 5000 civarında insan hayatını kaybetmişti.
Sultan Bayezid Han, sarsıntıdan korkarak Bahçeköy havuzunda bir çadır kurdurdu ve bu çadırda on gün kadar ikamet etti.
Yaklaşık olarak 45 gün artçılarıyla devam eden bu deprem, bir Büyük İstanbul Depremi olarak kayıtlara geçmiştir.
Hasta ve yaşlı padişah, İstanbul’da durmaktan huzursuz olarak Edirne’yi geçici süreliğine devletin başkenti ilan etti ve oraya yerleşti.
Fakat burada da şiddetli bir deprem vuku buldu. İstanbul’daki kadar olmasa da yıkımlar yaşandı.
Bunu gören Bayezid Han, artık taştan binalarda kalmak istemeyerek, mimarlarca ahşap bir ev yapılmasını emretti ve padişah İstanbul’a dönene kadar bu evde kaldı.
İstanbul’un mimarı için onlarca mimar, marangoz ve usta görevlendirildi. İki buçuk ay kadar süren imar çalışmalarının ardından tekrardan payitaht İstanbul ilan edildi ve padişah yola çıktı.
Bu süreçte padişah, İstanbul’un imarına büyük katkılarda bulunmuş olan Mimar Hayrettin Efendi’ye büyük ikramlar ve ihsanlarda bulundu.
Bayezid Han çerçevesinde bu gelişmeler yaşanırken, oğulları arasındaki taht kavgaları devam etmekteydi.
Üst üste gelen onca şeyden sonra, Sultan II. Bayezid artık ruhsal olarak bir bunalıma girmişti.
1512 yılının Mart ayında, tahttan feragat etmek niyetini bu sefer ciddi bir biçimde paşalarına açtı.
Yaşlı Sultan’ın bu sarsılmaz niyetine bir şey diyemeyen paşaların Şehzade önerilerine kulak asmayan II. Bayezid, daha önce de iki kez ordularıyla karşı karşıya geldiği oğlu Selim’i İstanbul’a davet etti.
Aynı zamanda diğer oğlu Korkut’u da kardeşi Selim’e bizzat gözünün önünde biat etmesi için payitahta davet etti.
Neticede oğullarıyla kucaklaştı ve uzun uzun sohbet etti. Diğer oğlu Ahmed’i ise, bozgunculuğundan dolayı davet etmemişti.
Birkaç gün sonra, 24 Nisan 1512 Günü, II. Bayezid Han, oğlu Selim Şah lehine tahttan çekildiğini, anne bir kardeşi Korkut’un da onun hükümdarlığını kabul ettiğini ve ona dokunulmamasını içeren bir ferman ilan etti.
Şehzade Selim’e, doğduğu yer olan Dimetoka’ya gitmek istediğini iletti. Babasının ricasını kırmayan Selim Han, babasını Dimetoka’ya gönderecekti.
İkinci Bayezid Han, sanılanın aksine, oğlu Selim’e beddua etmemiştir.
Yavuz Sultan Selim Han’ın sadık dostu Hasan Can’ın oğlu tarihçi Hoca Sadeddin, o döneme en yakın kaynaktır ve Tâcü’t-tevârih adlı kitabında hadiseyi şöyle aktarır:
Veli bir kişiliğe sahip olan Bayezid-i Sâni Han, oğlu Yavuz Sultan Han’a, “Oğul, iktidarın mübarek olsun. Sana öğüdüm şudur ki: adaletten ayrılma, acizlere ve biçarelere karşı merhametli ol, kimsesizlere şefkat göster. Herkesin sana razı olmasını istiyorsan, ulemaya karşı çok saygı göster. Zor olmadıkça kimseye sert davranma.”
Dönem hakkındaki en kuvvetli kaynakta dahi, asla beddua edilmişliğe dair bir ibare bulunmadığı gibi, Yavuz Sultan Selim Han’ın babasını zehirlediği hakkında da en küçük bir söylem yoktur.
II. Bayezid Han, Dimetoka yolundayken, oğulları arasındaki taht kavgalarının (Mahmud, Şehinşah ve Alemşah gibi evlatlarının idamının) verdiği derin üzüntü sebebiyle yolda vefat etmiştir.
Hayır ve hasenat yapmaya pek düşkün, aynı zamanda Sofu bir kişiliğe sahip olan padişah, nitekim bu kişiliği sayesinde kendisine Veli unvanını da kazandırmıştır.
Allah rahmetiyle muamele eylesin. Mekânı Cennet olsun.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





