Sakarya’dan Sonra Savaş Bitmişti; Bunu O Gün Az Kişi Fark Etti
14 Eylül 1921 sabahı, sanki rüzgâr bile yorgundu.
Sakarya Nehri’nin kırk kilometre batısında, tozla terin birbirine karıştığı o uzun yolda, bir ordu geri gidiyordu. Yüz bin kişi… ama artık “yüz bin” sözü, insanın içine korku salan bir kuvvet gibi durmuyordu.
Çünkü yüzlerde ne zafer vardı, ne gurur.
Sadece yorgunluk…
Ve daha derin bir şey: yenilgi.
Ben o gün orada değildim. Ben Ankara’daydım. Ama haber, telgrafla değil yalnız; sanki havanın kokusuyla, şehrin sessizliğiyle de gelmişti. Bir devrin son demlerini yaşamış insanlar gibi, biz de her sözü tartarak konuşuyorduk.
Benim adım Hakkı.
Babam, payitahtın gölgesinde bir kalem efendisiydi. Bana “devlet terbiyesi” dediği şeyi öğretti: ölçü, sükûnet, sabır… Ve insanın sesini yükseltmeden de büyük şeyler söyleyebileceğini.
Ankara’ya geldiğimde hâlâ eski alışkanlıklarla yaşıyordum. Defterimi düz tutar, mürekkebimi israf etmez, büyüklerin sözünü bölmezdim.
O günlerde karargâhta katiplik yapıyordum.
Harita masası benim gözümde, koca bir imparatorluğun yorgun coğrafyasıydı. Üzerinde çizgiler, oklar, notlar… ama aslında her çizginin içinde bir evin duası, bir annenin bekleyişi, bir askerin suskunluğu vardı.
14 Eylül sabahı, içeride bir sevinç vardı.
Fakat sevinç, her köşeye yayılacak kadar rahat değildi. Çünkü sevinç, zafer kadar ağır bir sorumluluk taşıyordu.
İsmet Paşa’nın sesi hâlâ kulaklarımda:
— Paşam, Yunanlılar geri çekiliyor. Kaçıyorlar. Takip edelim. Şimdi yüklenelim.
O an masanın başında Mustafa Kemal Paşa vardı.
Haritaya bakıyordu.
Etrafında Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Kazım Paşa… Hepsi Sakarya’nın yirmi iki gününü, gecesini gündüzünü yüzlerine taşımış adamlardı. Her birinin gözü, sanki bir gecede büyümüş gibi daha derindi.
Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’nın hevesini kırmak ister gibi değil de, bir baba şefkatiyle, yavaşça başını salladı.
— İsmet… Yunanlılar çekiliyor, doğru. Ama bizim ordumuz ne durumda?
Fevzi Paşa söze girdi.
— Paşam, ordu yorgun. Yirmi iki gündür boğuştu. Kayıp var. Cephane az. Erzak sınırlı. Takip edersek risk büyür.
Mustafa Kemal Paşa ayağa kalktı. Pencereye yürüdü.
Ben, duvara yakın bir yerde, defterimi tutuyordum. Odaya giren ışık bile sanki ağırdı. Paşa dışarı baktı. Ankara… yıpranmış, fakat dimdik duran bir şehir. Bayrak hâlâ dalgalanıyordu.
— Beyler, dedi. Bir savaş kazandık… ama savaş bitmedi.
Sonra döndü. Gözlerinde bir parıltı vardı; fakat o parıltı, coşkun bir sevinçten değil, kararın netliğinden doğuyordu.
Kazım Paşa sordu:
— Ne değişti Paşam?
Mustafa Kemal Paşa parmağını haritada Sakarya’nın üzerine koydu.
— Buradan sonra inisiyatif bizim.
O “inisiyatif” kelimesini söylerken, sanki bir kilidin anahtarı bulunmuş gibi oldu. Odadaki herkes sustu.
— Yunanlılar saldırdı, kaybetti. Şimdi savunmada. Savunmada olan taraf psikolojik olarak zaten kaybetmiştir.
O an, içimde bir ürperti dolaştı.
Bazen bir cümle, bir cepheyi değil; bir devri değiştirir.
Mustafa Kemal Paşa devam etti, sesi çok yükselmeden ama her kelimesi taş gibi yerine oturarak:
— Beyler… Sakarya’dan sonra bu savaş bitti. Ama kimse henüz fark etmedi.
İsmet Paşa gözlerini kıstı; sanki anlıyor ama duyduklarına inanmak istemiyordu.
— Paşam… siz diyorsunuz ki savaş bitti ama devam ediyor.
Mustafa Kemal Paşa ilk kez günlerdir gerçek bir gülümseme gösterdi.
— Evet. Devam ediyor. Çünkü onlar hâlâ buradalar. Eskişehir’de… Bursa’da… İzmir’de. Ama artık kazanamazlar.
Sonra haritada İzmir’e dokundu.
— Biz bekleyeceğiz. Güçleneceğiz. Hazırlanacağız. Ve doğru zamanda… son darbeyi indireceğiz.
Ben o gün defterime tek bir cümle yazmıştım:
“Bazen zafer, gürültüyle değil, susarak anlaşılır.”
Aynı saatlerde, Sakarya’nın batısında Yunan ordusu çekiliyordu.
General Nikolaos Trikupis, elli iki yaşında, atının üstünde, kolonu izliyordu. Gözleri derin bir hayal kırıklığıyla doluydu.
Yirmi iki gün savaşmışlar, ağır kayıp vermişler, Ankara’ya varamamışlardı.
Yanındaki Albay Dimitrios, yorgun yüzünü kaldırıp sordu:
— General… nereye gidiyoruz?
Trikupis haritaya baktı.
— Eskişehir’e. Orada toparlanacağız. Savunma hattı kuracağız. Sonra bekleyeceğiz.
Dimitrios, “bekleyeceğiz” kelimesine takıldı.
— Neyi bekleyeceğiz efendim?
Trikupis durdu. Uzun bir duraksama.
Sanki o an, bir komutan değil, yenilginin yükünü taşıyan bir insan konuşuyordu.
— Bilmiyorum Dimitrios. Atina’dan yeni emir… yeni strateji… yeni bir şey… Ama şu an sadece durmalıyız.
Dimitrios içinden geçirdi, bunu sonra bir daha yüksek sesle söylemedi:
“Durmak mı, kaçmak mı?”
Yol uzundu. Öğlen sıcağı bastırdı. Askerler susuzdu. Bir kısmı yol kenarına çöktü. Kimi kalkamadı. Kimi arkadaşlarının koluna girdi.
Ama bazıları… bırakıldı.
Yolun kenarında tek başına.
Orada, bir genç asker vardı: Stavros. Yirmi bir yaşında. Çavuş Petros’a sordu:
— Çavuş… biz… kaybettik mi?
Petros otuz sekiz yaşında, tecrübeli bir askerdi. Hemen cevap vermedi. Uzun düşündü.
Sonra yutkunarak:
— Savaş bitmedi, Stavros. Sadece geri çekiliyoruz.
Stavros’un sesi inatçı değildi. Kırılmış bir çocuk gibi, sadece anlamak istiyordu.
— Ama bu kayıp değil mi?
Petros durdu. Stavros’a baktı. Gözlerinde acı vardı.
— Evet Stavros… Resmi olarak değil belki. Ama gerçekte… evet.
O gün, iki karargâh arasında iki farklı hava vardı.
Bizde sevinç… ama temkinli.
Onlarda yenilgi… ama inkârla karışık.
Ve inkâr, bazen yenilgiden daha tehlikelidir.
20 Eylül 1921’de Eskişehir’de Yunan genel karargâhında General Trikupis, Atina’dan gelen telgrafı okudu.
Yüzü karardı. Okudu, tekrar okudu.
Albay Dimitrios sordu:
— Efendim, Atina ne diyor?
Trikupis’in sesi acıydı.
— “Durumu değerlendirin. Yeni saldırı planı hazırlayın. Ankara hedefi hâlâ geçerli.”
Dimitrios inanamadı.
— Yeni saldırı mı? Efendim… ordu bitik. Cephane az. Asker moralsiz. Nasıl?
Trikupis pencereye yürüdü.
Eskişehir sanki bir hayalet şehir gibi sessizdi. Sokakta ses yoktu, neşenin izi yoktu.
— Atina gerçeği görmüyor, Dimitrios, dedi. Haritaya bakıyorlar. Ofislerinde oturuyorlar. “Bir geri çekilme, sonra yeniden saldırırız” sanıyorlar. Ama burada… gerçek başka.
Dimitrios’un sesi titredi:
— Ne yapacaksınız efendim?
Trikupis döndü.
Gözlerinde kararlılık yoktu. Sadece yorgunluk.
— Dürüst rapor yazacağım. Ordunun gerçek durumu… ve geri çekilmeyi önereceğim. Tam geri çekilme. İzmir’e kadar.
Dimitrios şok oldu.
— İzmir’e kadar… bu yenilgiyi kabul etmek demek.
Trikupis, başını ellerinin arasına aldı.
— Evet Dimitrios. Çünkü gerçek bu: biz kaybettik.
Ama Atina, raporu reddetti.
Başbakan Dimitrios Gonaris telgraf gönderdi:
“Geri çekilme kabul edilemez. Pozisyonları tutun. Yeni strateji hazırlayın. Türkleri yenmeliyiz.”
Trikupis telgrafı okuduğunda, yalnız odasında acı bir kahkaha attı.
— “Türkleri yenmeliyiz…” Neyle?
Sonra emir emirdi. Eskişehir’de kaldılar. Savunma hattı kurdular ve beklediler.
1 Ekim 1921’de Ankara’da Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ile konuşuyordu.
— Yunanlılar ne yapıyor?
İsmet Paşa rapor verdi:
— Eskişehir’de duruyorlar. Savunma hattı kurdular. Saldırı yok. Hareket yok. Sadece bekliyorlar.
Mustafa Kemal Paşa’nın ağzının kenarında o tanıdık, kısa gülümseme belirdi.
— Görüyor musun İsmet? Artık saldıramıyorlar. Güç yok, moral yok, inisiyatif yok. Bu… savaşın bittiğinin kanıtı.
İsmet Paşa temkinliydi.
— Paşam, peki biz ne zaman saldıracağız?
— Sabırlı ol, İsmet.
Paşa haritaya baktı.
— Biz güçleneceğiz. Silah alacağız. Asker eğiteceğiz. Moralimizi yükselteceğiz. Onlar ise… her geçen gün biraz daha zayıflayacak.
Parmağını haritaya vurdu.
— Sonra tek bir darbeyle bitecek.
İsmet Paşa fısıldar gibi sordu:
— Ne zaman?
Mustafa Kemal Paşa düşündü.
— 1922 yazı… belki Ağustos.
Ben o gün, bu konuşmayı yazarken, içimden şunu geçirdim:
“Bazen sabır, korkaklık değil; en büyük cesarettir.”
15 Ekim 1921’de Eskişehir’de Yunan kampında bir toplantı yapıldı.
Kış yaklaşıyordu.
General Trikupis, on iki komutanını topladı. Masada bir harita vardı. Türk mevzileri bir renkle, Yunan mevzileri bir başka renkle işaretliydi. Aralarında seksen kilometre…
Trikupis ağır bir sesle konuştu:
— Bir aydır buradayız. Atina soruyor: Ne zaman saldırıyorsunuz? Sizden dürüst değerlendirme istiyorum. Saldırabilir miyiz?
Sessizlik oldu.
Sonunda Albay Konstantinos konuştu:
— Efendim… dürüst olayım mı?
— Evet.
— Hayır. Saldıramayız.
Konstantinos devam etti: firarlar artıyordu, cephane sınırlıydı, yiyecek yetersizdi. Kışın Anadolu’da açık arazide kalmanın ne demek olduğunu herkes bilirdi.
Bir başka komutan, Türklerin güçlendiğini söyledi. Yeni silahlar, yeni eğitim, yükselen moral…
Trikupis başını salladı.
— Peki öneriniz ne? Burada kalalım mı, geri çekilelim mi?
Konstantinos, kelimeleri dikkatle seçti:
— Kademeli geri çekilme. İzmir’e kadar. Deniz desteği var. Lojistik kolay. Burada içerideyiz, her şey zor.
Yarbay Nikolaos acı bir gülümsemeyle ekledi:
— Efendim, geri çekilmezsek ordu düşer.
Trikupis biliyordu.
Ama karar Atina’nındı.
Ve Atina dedi ki:
“Kalın. Pozisyonları tutun. İlkbaharda yeni saldırı.”
1 Kasım 1921’de kış başladı.
Eskişehir’de Yunan kampında askerler üşüyordu.
Çadırlar vardı, ama ısıtma yoktu. Odun sınırlıydı. Kömür yoktu.
Gece, battaniye altında titreyen insanların titremesi bir süre sonra “sessiz bir dua”ya benzer. Çünkü insan üşürken çok konuşamaz.
Bir gece nöbetçi Dimitris, arkadaşı Yannis’e sordu:
— Yannis, biz niye hâlâ buradayız?
Yannis omuz silkti.
— Emir var. “Kal” diyorlar, kalıyoruz. Ama Anadolu kışı… çok sert.
O gece ilk kar yağdı.
Hafifti ama anlamlıydı.
Kış gelmişti ve ordu hazır değildi.
Aynı günlerde Ankara’da hava farklıydı.
Burada da soğuk vardı. Ama soğuk, insanın içine umutsuzluk değil, çalışma azmi veriyordu.
Mustafa Kemal Paşa sistematik bir plan yürütüyordu.
Her gün yeni bir adım.
10 Kasım 1921’de Sovyet Rusya’dan silahlar geldi: tüfekler, makineli tüfekler, toplar, mühimmat…
Fevzi Paşa rapor etti:
— Paşam, silahlar dağıtıldı. Eğitim hızlandı. Moral yüksek.
Mustafa Kemal Paşa memnundu.
— İyi. Eğitimi hızlandırın. Mart’a kadar ordu hazır olmalı.
İsmet Paşa sordu:
— Paşam, Yunanlılar bu süre içinde ne yapacak?
Mustafa Kemal Paşa, sanki yıllardır bildiği bir gerçeği söyler gibi gülümsedi:
— Hiçbir şey. Bekleyecekler. Çünkü yapabilecekleri başka bir şey yok.
15 Aralık 1921’de Eskişehir’de firar ciddi bir meseleye dönüştü.
Bir ayda beş yüz asker kaybolmuştu.
General Trikupis toplantıda sordu:
— Nasıl durduracağız?
Bir komutan sert cezalar önerdi.
Trikupis başını salladı.
— Hayır. Sertlik morali daha da düşürür. Sorun ceza değil… sorun ümit.
Bu sözü duyduğumda, yıllar önce babamın söylediği bir şey aklıma geldi:
“Ümit biterse, insanın eli titrer. Titrese de imza atar; ama artık inanmaz.”
1 Ocak 1922… yeni yıl.
Yunan kampında kutlama yoktu. Sadece kar, soğuk, sessizlik.
Genç bir asker, çavuşuna sordu:
— Bu yıl eve döner miyiz?
Çavuş Georgios, kırk yaşında bir adam, bir an durdu:
— Bilmiyorum.
Genç asker gözlerini yere indirdi.
— Ben yoruldum… İki yıldır buradayım. Kızım dört yaşında. Beni tanımıyor artık.
Çavuş cevap veremedi. Çünkü aynı soruyu kendi de soruyordu.
15 Şubat 1922’de Ankara’da istihbarat raporları masadaydı.
İsmet Paşa okudu:
— Paşam, firar oranı çok yüksek. Lojistik zor. Atina’dan malzeme azalıyor. Yunanistan ekonomik krizde.
Mustafa Kemal Paşa dinledi, memnun oldu.
— İyi. Çok iyi. Bu, stratejimizin işe yaradığının kanıtı.
Sonra sakin, kararlı bir sesle:
— Haziran’da son eğitim. Temmuz’da son kontroller. Ağustos… bitiriyoruz.
Harita üzerinde Afyon bölgesine işaret koydu.
1 Mart 1922’de Trikupis’e Atina’dan telgraf geldi: “Mart sonunda Atina’ya gel.”
Trikupis acı bir kahkaha attı.
“Yeni strateji mi? Üç yıldır süren savaşta şimdi mi?”
Yine de gitti.
25 Mart’ta Başbakan Gonaris ile görüştü ve açık konuştu:
— Ordu bitik. Moral çöktü. Bu savaş Sakarya’da kaybedildi. Şimdi sadece zaman geçiyor.
Gonaris sarsıldı, ama siyasetin dili, gerçeği sevmez.
— Pozisyonunuza dönün. Daha fazla destek göndereceğiz.
Destek gelmedi.
Çünkü para yoktu.
Kaynak yoktu.
Sadece söz vardı.
Trikupis Eskişehir’e döndüğünde biliyordu: Ağustos’ta her şey bitecek.
Sadece kimse yüksek sesle söylemüyordu.
15 Haziran 1922’de Eskişehir’de yeni bir telgraf: Trikupis görevden alınıyor, yerine General Georgios Hatsiyanestis atanıyordu.
Trikupis acı bir gülümsemeyle dedi:
— Çünkü ben dürüst rapor yazdım. Atina duymak istediğini duymadı, duymak istediğini duyacak birini seçti.
Hatsiyanestis geldi.
Tecrübeli bir generaldi ama baskı altında kararları karışıyordu. İyimser raporlar yazıyor, “ordu düzeliyor, saldırı mümkün” diyordu.
Komutanları topladı:
— Yeni strateji! Türklere saldıracağız, Ankara’yı alacağız!
Albay Konstantinos itiraz etmeye yeltendi, Hatsiyanestis sert baktı:
— Ordu iyidir. Sadece liderlik eksikti. Şimdi ben varım.
Konstantinos sustu.
Ama gözleri “Bu adam gerçeği görmüyor” diyordu.
Ankara’da ise hazırlıklar tamamlanıyordu.
Mustafa Kemal Paşa fırkaları ziyaret ediyor, askerle konuşuyor, gözlerine bakıyordu.
Bir gün, bir alayda, askerler toplanmıştı. Yorgun değil, kararlıydılar.
Paşa konuştu:
— Sakarya’da savundunuz. Şimdi beklediniz. Güçlendiniz. Ve o gün geldi. Bu sefer savunmayacağız… saldıracağız.
Askerlerin içinden yükselen heyecan, sanki top sesinden önce duyulan bir fırtına gibiydi.
Mustafa Kemal Paşa, son cümlesini net söyledi:
— Dünya Sakarya’dan sonra bitmiş bir savaşın son sahnesini görecek.
15 Ağustos 1922’de Eskişehir kampında garip bir sessizlik vardı.
Bir Yunan askeri, Mihalis, arkadaşına fısıldadı:
— Korkuyor musun?
Andreas cevap verdi:
— Korkuyorum. Çünkü hissediyorum… Türkler gelecek. Biz hazır değiliz.
Ve 26 Ağustos 1922 sabahı saat 05.30’da büyük taarruz başladı.
Afyon’un kuzeyinde topçular konuşlandı. Mustafa Kemal Paşa bir tepenin üstünde, dürbünle mevzileri izliyordu.
İşaret verdi.
Toplar konuştu.
Gökyüzü sarsıldı.
Bu satırları yazarken bile o sesin ağırlığını hatırlıyorum; fakat anlatmak istediğim şu: O gün ateşin şiddeti kadar, bir ordunun içinde ateşin sönmüş olması da belirleyiciydi.
Yunan hattı hızlı çözüldü.
Direniş zayıftı.
Çünkü on bir ay boyunca beklemiş, ümit kaybetmiş bir ordu, ilk darbede dağılır.
Türk çavuşlarından birinin kendi kendine söylediğini duydum sonradan:
— Sakarya’da her karış için didinmiştik… burada niye böyle?
Cevabı Sakarya’nın ardından başlayan o uzun “bekleme”de saklıydı.
Bu artık sadece bir muharebe değildi.
Bir iradenin, bir kararlılığın, bir sabrın karşılığıydı.
28 Ağustos’ta geri çekilme yolları kesildi.
29 Ağustos sabahı Trikupis kuşatıldı.
Megafonla seslenildi:
— General Trikupis… teslim olun. Direnç boşuna.
Trikupis subaylarına baktı. Cephane az, su az, asker bitkindi.
— Beyler… ne yapalım?
Bir yarbay, açıkça söyledi:
— Efendim, teslim olalım. Daha fazla kayıp olmasın.
Trikupis ağır bir baş hareketiyle kabul etti.
— Beyaz bayrak…
Saat 14.00’te Trikupis teslim oldu.
Onun teslim oluşunda bir “şok” yoktu. Bir sonun, zaten uzun süredir geleceğini bilen bir adamın sessiz kabullenişi vardı.
30 Ağustos’ta Dumlupınar’da zafer kesinleşti.
Mustafa Kemal Paşa tepeye çıktı, etrafına baktı.
İsmet Paşa yanında durdu.
— Paşam… zafer tam zafer.
Mustafa Kemal Paşa sessizce:
— İsmet… bu zafer on bir ay önce kazanıldı. Sakarya’da. Bugün sadece dünyaya gösterdik.
İsmet Paşa başını eğdi.
— Evet Paşam. Sakarya’dan sonra savaş zaten bitmişti.
Mustafa Kemal Paşa, sanki yıllardır taşıdığı bir yükü kısa bir cümleyle yerine koydu:
— Ama kimse fark etmedi.
9 Eylül 1922’de Türk ordusu İzmir’e girdi.
Halk sokaklara döküldü.
Bayraklar…
Gözyaşları…
Dualar…
Mustafa Kemal Paşa atının üstünde şehre girdi ama yüzü ciddiydi.
Çünkü biliyordu: zaferin bedeli ağırdı.
O gece Ankara’dan bir telgraf geldi: Meclis, ona “Gazi” unvanı vermişti.
Ama Paşa, odasında yalnız kaldığında, benim içimde kalan soruyu kendine de sormuş gibiydi:
“Bu zafer ne zaman kazanıldı?”
Dumlupınar’da mı?
Yoksa Sakarya’nın ardından, o geri çekilme başladığı gün mü?
Ben yıllar sonra, defterlerimin arasından 13 Eylül 1921 tarihli notumu bulduğumda, o günkü hislerim hâlâ tazeydi.
Sakarya’dan sonra Yunan ordusunda ne değişmişti?
Moral çökmüştü.
Komuta kararsızlaşmıştı.
Lojistik zayıflamıştı.
Ve en önemlisi… inisiyatif kaybedilmişti.
Bazen savaş, top sustuğu gün bitmez.
Bazen savaş, bir ordunun içindeki “kazanabiliriz” duygusu söndüğü gün biter.
Sakarya böyleydi.
O gün, biz bunu tam adlandıramadık belki.
Ama hissettik.
Ve sabırla bekledik.
Çünkü büyük işler, aceleyle değil; zamanla ve vakar ile tamamlanır.
Bu hikâyeyi yıllar sonra yazarken, hâlâ şunu düşünüyorum:
Bazı zaferler, kazanıldığı anda bağırmaz.
Sadece sessizce yerini alır.
Ve aylar sonra, bütün dünya o sessiz zaferin son sahnesini izler.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





