Salı sabahı, mutfak zemininde bayıldığımda kimse kıyametin o gün koptuğunu anlamadı. Akşamına oğlum “sadece birkaç gün dinlen” diyerek beni bej duvarlı bir kuruma bıraktı; kilidi değişmiş evime ise eşiyle taşındı. Beni gömdüklerini sandılar. Ama ben bir mezar değil, bir plan kazıyordum. Bu, bir annenin sessizliğini borç bilmediği günün, bir imzanın, bir kapı eşiğinin ve bir verandanın hikâyesi.
O günün sabahı, çayın buharı ince bir tül gibi mutfak penceresine vuruyordu. Yumurtayı kırmadan önce tezgâhın ucuna, çöp poşetinin yanına ilişen baş dönmesini “aç karnına uzun kalmak” diye geçiştirdim. Sonrası beyaz bir ışık, soğuk fayans, uzak bir sızı. Kendi kendime kalktım. “Dürdane, dik dur,” dedim. Dizlerimdeki tıkırtı bile benden izinsiz hareket edemeyecekti.
Barış o akşam Derya ile geldi. Yanlarında buharlı bir çorba, yüzlerinde provalı bir endişe. “Anneciğim, biz sadece senin iyiliğini istiyoruz,” dedi Barış. “Senin yaşında birinin evi idare etmesi ne kadar zor olmalı,” diye eklendi Derya, dudaklarına sürdüğü parlatıcı gibi kaygan bir sesle.
Eski evraklarımı sordular. “Tapular, vekâletler nerede?” İçimde bir yer, soğuk bir rüzgâr yedi. Ama belli etmedim. Kapıyı kapatmadan önce Barış, dolaba asılı çantama göz atıp çıktı.
Bir hafta sonra yemeğe çağırdılar. “Sadece biz üçümüz, seni şımartalım,” dediler. Çantamı almadım; telefon şarjım yoktu, ayağıma ev terliğim, üstüme örgü kazak. Barış arabayı sürerken Radyo Alaturka çalıyordu; Derya’nın parfümü, kokladığım hiçbir çiçeği hatırlatmıyordu.
Varınca koridorda plastik çiçekler, bej duvarlar, “Ziyaret Saatleri” tabelası. “Sadece birkaç gün,” dedi Barış. Hemşire işlem başlattı. Ben “Ziyaret saatine kadar arayamazsınız,” cevabıyla tutuşan sabrımı saklamaya çalışırken önüme bir form geldi: adım, soyadım; altında Barış’ın imzası, “yatılı kabul, gözlem” kutuları işaretli. “Beni resmen yatırmış,” dedim içimden; dışımdan hiçbir şey demedim.
Yatağın ucuna oturdum. Ellerim dizlerimde kilit. Gözlerim zeminde. Şiir yazmadım. Dua da etmedim. Gerçek yazdım.
Bir çekmeceden not defteri istedim. Tarihleri yazdım. Elektrik ve su faturalarındaki isim değişimini fark ettiğim gün. Banka girişimde “erişim reddedildi” mesajını aldığım saat. Hatırladığım tüm hesap numaraları. Mülk tapularım: hâlâ yalnız benim üstümde. “Münevver Rüzgar – Avukat.” İki yıldır konuşmadık. Ama birine borçlandığım bir hayat varsa, onun adı Münevver’di.
Hemşire beyaz bir plastik tepsiyle çorba getirdi. Eline “Telefon?” diye tutundum. “Ziyaret saatinden önce veremem.” “O daha yeni çıktı.” Yüzü boş bir şaşkınlığa büründü. O tepsi masaya inerken ben sanki bir savaş çantasını hazırlıyordum. Bu, bir annenin savaşıydı.
İç çekişim, not defterinin ilk sayfasına kadar sürdü. “Plan,” yazdım: Vekâlet iptali, yaşlı istismarı, sahtecilik davası, hesapsız bir intikam değil, hesaplı bir dönüş.
Münevver, saat öğlene yaklaşırken döndü. “Bayan Yalçın, güvende misiniz?” “Bir anne kadar, oğlu kilidi değişmiş evine taşınırken ne kadar güvende olabilirse o kadar,” dedim. Sessizlik. Ardından: “Bana her şeyi anlatın.”
Cuma akşamüstü yağmur çizgileriyle camlar sulanırken, Münevver lacivert bir takım elbiseyle huzurevinin kapısından içeri girdi. Müdür, “Danışanın iyiliği için,” dedi. Münevver çantasından dosyayı çıkarıp masaya koydu. “Burada ‘bunama belirtisi yoktur’ raporu var. Burada da sahte imzanın grafolojik analizi olacağını bilmeniz iyi olur,” dedi. Müdür geri adım attı. “Süreç var,” geveledi. Münevver odaya girdi; gözlerinde yangın. “Burada bir hafta daha kalmıyorsun,” dedi. “Bize sorun çıkarırlarsa, onları da dava ederiz.”
Belgeleri inceledik. Barış’ın “vekaletname” diye sunduğu sahte evrakta attığı imza; elektrik-su sözleşmelerinden adımı “unutması”; bankadaki ortak hesabı dondurması. “Ağır mı gidelim?” dedi Münevver. “Hayır,” dedim. “Kutsal kitap gibi gidelim.” Gülümsedi: “Peki.”
Üç gün içinde acil vekâlet iptali için başvurdu. Kurumun kendi doktoru “demans yok” raporu verdi. Yaşlı istismarı ve belgede sahtecilik için savcılığa başvurduk. Bankaya gidip ortak hesabı dondurduk, izinsiz yapılan ödemeleri tespit ettik. O çarşamba, huzurevinden Münevver’in getirdiği bir çanta kıyafetle çıktım. Ne el salladım ne veda ettim. Kendi ayak seslerimi duyduğum her adımda üzerimden bir kilo düştü.
Eve dönmedik. Dönmek istemedim. Münevver bir otelde suit ayarladı. Perdeleri kendi ellerimle çektim. Gece, not defterimi yeniden açtım. Yeni başlık: “Ev”.
Barış’ın beni rızam dışında “yerleştirdiği” eve, yasal oturan ben değilim ama yasal sahibi hâlâ bendim. “Zorunlu satış,” dedi Münevver. “Mahkeme ve kolluk devreye girer.” O akşam, çayımı köpüklü meyve suyuyla karıştırıp Münevver’le karton bardaklara kaldırdık. Işıltı yoktu; ama benim seçimimdi. Benim zaferimdi.
Salı sabahı, bir görevli kapılarında tebligatı okudu: mülkün zorunlu satışı, otuz gün içinde tahliye. Derya çığlık attı; Barış kapıyı suratlarına kapadı.
Akşam telefonum çaldı. “Anne…” Barış’ın sesi, çocukken boğazına kaçan lokmadan önceki gibiydi. “Bugün bir mektup aldık. Bu… bu gerçek mi?” Sustum. “Beni kendi evimden mi atacaksın?” “Beni attığın evden mi söz ediyoruz?” dedim. “O belgeleri ben imzalamadım. Adımı kullandın. Beni bir kutuya kapatıp kilidi değiştirdin.” “Ben sadece, uyarı vermeden yerleştirdim.” “Yalan söylediniz. Kandırdınız. Suç işlediniz.” “Gerçekten yapacak mısın bunu?” “Evet. Taşınmak için otuz günün var.” Cümle bitmeden kapattım.
Gece, aylar sonra ilk defa kesintisiz uyudum.
Cuma, genç bir çift evi görmeye geldi. Koridordaki kemerlere, bahçedeki dut ağacına aşık oldular. “Bu ev yeniden sevgiyle dolmak istiyor,” dedi kadın. “İstiyor,” dedim. Gün bitmeden peşin tekliflerini kabul ettim. İki hafta sonra tapu devri bitti.
Derya’dan mesaj geldi: “Biz senin aileniz. Bu yaptığın… inanılmaz. Bu bizim geleceğimizdi.” Uzun süre baktım. “Hayır,” yazdım. “Ben sizin geçmişinizdim ve beni çok erken gömdünüz.” Sonra engelledim. Ağlamadım. Sadece sustum; geri kalanı sessizliğime bıraktım.
Planın en tatlı adımı, ikinci adımdı. Münevver sordu: “Hazır mısın?” “Hem de nasıl,” dedim. Yeni adresime taşındığım gün, en güzel pazar şapkamı taktım, tatlı çayımı aldım, yeni verandama oturdum. Karşı evin kapısı açıldı. Şortlu, yorgun, bir elinde çöp, öbüründe telefon, Barış dışarı çıktı. Beni görünce olduğu yerde dondu. Gülümsedim. O içeri kaçtı. Yerimden kalkmadım. Bu manzara için çok beklemiştim.
Dördüncü gün, Derya göz göze gelmemeye başladı. Perdeleri kapattı; arabasını başka sokağa park etti. Ben sessiz savaşıma başladım: çitin kenarına güller ektim—kıp kırmızı, alev alev. Komşularla tanıştım; postacıya el salladım; eve gelen yeni sahip genç çifte muzlu kek bıraktım. Akşamları, perdelerin arasından Barış’ı gördüm. Işıklar sabaha karşı ikiye kadar açıktı. Müzik sustu, televizyonun mavi ekranı kaldı. Evdeki kavganın sesini duymadım ama cümleleri tahmin edebiliyordum.
Bir öğleden sonra Tunç, sırt çantasıyla çitin önünde durup kapımı çaldı. “Büyükanne, biraz seninle oturabilir miyim?” “Elbette,” dedim. Verandaya çıktık; buzlu çay. “Bana demansın olduğunu söylediler,” dedi. “Yalnız kalamayacağını…” “Hiç olmadım ki,” dedim. “Peki neden yanlarındaki evi aldın?” Dudaklarımda hafif bir çizgi: “Babanın her sabah, her akşam görebileceği bir hatırlatmaya ihtiyaç vardı.” Tunç güldü. “Sandığımdan daha soğukkanlısın.” “Hayır evladım,” dedim. “Artık kimseye sessizliğimi borçlu gibi davranmıyorum.”
O akşam yemeğe kaldı. Tatlı patatesimi özlemiş. “Annem baharat koyamıyor hiçbir şeye,” dedi ve güldü. Evlilikleri hakkında soru sormadım. Bazı fırtınalar kendi kendini anlatır.
Ertesi sabah Barış kapımı çaldı. Şapkası elinde, bir çocuk gibi. “Neden yapıyorsun bunu?” “Neyi?” dedim. “Burada oturup bizi izliyorsun.” “Bu evi aldım. Manzarasını seviyorum.” “Beni aşağılıyorsun.” “O kısmı zaten oldu,” dedim. “Sen yaptın. Beni yük diye tanımladığın gün başladı her şey. Beni yabancıların arasına atıp adına ‘merhamet’ dedin.” Gözlerini kaçırdı. “Ben… düşündüm ki—” “Hayır,” dedim. “Sen düşünmedin. Aldın ve sildin. Karşı koymayacağımı sandın.” Yavaşça ayağa kalktım. “Eğer geri gelmek istiyorsan, kapımı çalmadan önce hak etmen gerekecek.” Kapıyı kapattım. Güllerin nasıl açtığını izledim.
Kapanış bazen ‘özür dilerim’le gelmez. Bazen, hiç umursamamakla gelir. Bir sabah; mutfakta limon cilası kokusu, tostta tarçın ve küçük tuvallerde renk denemeleri. Eski evimi resmettim; pencereler sisle doluydu. Güzel ama yanlış bakan gözlerin lanetlediği bir yer.
Derya, gürültüyle savaşıyordu. Bahçede partiler, yüksek kahkahalar, “Biz mutluyuz” diye bağıran müzikler. Mutlu insanlar mutluluğunu bağırarak ilan etmez. Bir pazar sabahı, bahçelerine “Satılık” tabelası çakıldı. Neredeyse çayımı döküyordum. Tabela yamuk çakılmıştı; acelelerinin ölçüsü.
Aynı hafta Tunç yeniden geldi. Daha sık uğruyordu. “Burası sessiz,” dedi. “Gerçek yemek var.” Evde geceleri kalmıyordu artık. “Annem İzmir’e dönmek istiyor,” dedi. “Babam kalmak istiyor ama camdan bakınca seni gördüğünde… gitmek de istiyor.” Cevap vermedim. Toprağa bastırdım, gülümsedim.
İki hafta sonra, satılık tabela indi; ev satılmadı. Derya taşındı. Kutularla dolu bagaja bindi; Barış’a dönüp bakmadı. Barış akşam verandada tek başına oturdu. Müzik yok, şarap yok; sadece sessizlik. Yanına gidip bir şey söylemeyi düşündüm. Ama onun sessizliği bana ait değildi. Düzeltmek bana düşmezdi.
O gece Tunç geldi. “Gitti,” dedi. “Vedalaşmadı bile.” İçeri aldım. Kakao yaptım. Caz çaldım. “Anlamıyorum,” dedi. “Her şeyleri vardı.” “Hayır evladım,” dedim. “Her şeyi aldılar ama yalanlarla inşa ettiler. O uzun sürmez.” “Bu gece kalabilir miyim?” “Ne zaman istersen.”
Bir ay sonra, evimin önündeki güller ikinci kez açtı. Postacı, “Yeni komşular taşındı,” dedi. Satılık tabela, karşı evin ön bahçesinde tekrar belirdi. Barış kapının eşiğinde, avuçları ceplerde, sönmüş bir sigarayı yere attı. Göz göze gelmedik.
Münevver, satışın son taksitinin yattığını haber verdiğinde, “Şimdi?” dedi. “Anayolun köşesindeki eski züccaciyeyi alalım,” dedim. “Bir gün birinin bize yaptığı şeyi başkasına yapmayalım. Orayı kadınlar için bir atölye yapalım. Zor günlerin hediyesi olsun.”
Açılışta, camda bir yazı: “Sessizlik borç değildir.” İçerde, düğme diken, iğne atan, göz gözeneklerine hayat yerleştiren kadınlar. Tunç, okuldan sonra rafları dizerken arada pencereden karşı sokağa bakıyordu. Bir gün cılız bir “Seni seviyorum büyükanne,” sızdı ağzından. “Biliyorum yavrum,” dedim. “Artık biliyorum.”
Barış, bir sabah kahverengi bir zarfla kapımı çaldı. Zarf, savcılıktan gelen tebligatın “kapatıldı” yazısı: Huzurevi idaresine açılan davada uzlaşma—kurum özür metni, iç prosedür güncellemesi, personel eğitimi, Barış’ın sahte imza dosyasının “kamu menfaati” sebebiyle ertelenmiş hükümle sonuçlanması. “Dava düşmedi,” dedi Münevver. “Hüküm ertelendi. Gerçeği unutmadı.”
Barış, bacanın dumanında gözlerini kısıp, “Özür dilerim,” dedi. Kelimeleri havada dönüp durdu. “Özür… dilerim.” Kapıyı kapatmadım, açmadım. “Bu, benim kapanışım değil,” dedim. “Ben kapandım. Sen açılmak istersen… işte kapı.” O başını eğdi. Gitti.
Verandamda günler uzadıkça, çayım daha yavaş soğuyor. Çit kenarındaki güller, her sabah daha parlak. Sabahlar; tarçınlı tost, limon cilası, küçük tuvaller. Akşamlar; Tunç’la kart oyunu, patates püresi, caz. Bazen yağmur iniyor; fırtına geceyi yoklamaya geliyor. Artık o ses, korku değil bir hatırlatma: bir salı sabahı “baygın” sanılan bir kadının, bir plan defterine “beni gömdüklerini sandılar, bilmedikleri ben bir tohumdum” yazdığı gün.
Köşedeki atölyenin vitrininde başka bir cümle: “Bir kapı kapanır, bir veranda açılır.” Kapının karşısında, her sabah bir adam çıkıyor; bir zamanlar yük sandığı şeyin, ona yüklenen külçeler değil, kendi vicdanı olduğunu anlıyor. Ve ben, bir sandalye geriden, sessizce hatırlatıyorum: Sessizlik bir borç değildir; bazen en yüksek sesli adalettir.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





