Sarayda Gömülen Bahar: İffet ve Gönül Borcu Uğruna Feda Edilen Bir Ömür Hikâyesi

Titreyen Gönül ve Kutsal Görev

Hicrî 1285, Rûmî takvimle 1869 yılının soğuk, lodoslu bir kış akşamıydı. İstanbul’un Edirnekapı civarındaki eski ve yüksek duvarlı konaklardan birinde, ocakta yanan meşe odunlarının çıtırtısı dışında derin bir sessizlik hakimdi. Pencereden giren ince ay ışığı, sedirde oturan genç kadının yüzündeki gölgeleri keskinleştiriyordu. Adı Selma’ydı. Henüz yirmi bahar görmüştü ama gözlerinde otuz yıllık bir hüzün vardı.

Selma, babasının vefatından sonra onlara kalan tek yadigâr olan kadife kutuyu avucunda sıkıyordu. İçinde, annesinden kalma ince bir gümüş yüzük vardı. Yüzük, Selmâ’ya kendisi olmanın, seçme hakkının ve gençliğin saf hayallerinin sembolüydü.

Ancak o akşam, o yüzük parmağına değil, avucuna aitti. Çünkü birazdan, o kapıdan içeri giren her şeyi değiştirecek bir karar duyacaktı.

Ailesi, asırlar boyunca devlet hizmetinde bulunmuş, onurlu ama artık eski ihtişamını kaybetmiş bir paşa ailesindendi. Babası, son yıllarda düştüğü derin borç batağını kapatamadan Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Konakları ipotekli, namusları tehdit altındaydı. Selmâ’nın annesi ve iki küçük kardeşi için gelecek, kapkaranlık bir kışa benziyordu.

Kapı açıldı. İçeri, amcası Feyyaz Bey girdi. Feyyaz Bey, devletin saygın bir bürokratıydı; her zaman ciddi, her zaman mesafeli. Fakat bu defa yüzünde, ağır bir yük taşımanın yorgunluğu vardı.

“Selmâ’cığım,” diye başladı, sesi zorlukla çıkıyordu. “Hakkınızdaki durumu biliyorsun. O borçlar, o senedeler… Hepimizi bitirecek.”

Selmâ başını hafifçe eğdi. Zaten biliyordu. Günlerdir bu karamsar havada nefes alıp veriyordu.

“Fakat,” diye devam etti amcası, gözlerini ondan kaçırarak. “Yüce sarayımızdan beklenmedik bir lütuf geldi. Sadrazam Paşa’nın kulağına gitmiş durumumuz. O da Sultanımızın maiyetindeki müstesna şahsiyetlerden biri olan Hacı Âlim Ağa’ya durumu arz etmiş.”

Selmâ’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Hacı Âlim Ağa’nın adını duymuştu. Padişah’ın en güvendiği, sır tutan, zengin bir vezirdi.

“Hacı Âlim Ağa,” dedi Feyyaz Bey, daha yavaş ve kesik kesik. “Borçların tamamını ödemeyi teklif ediyor. Konak sizin kalacak, kardeşlerin okulu ve annenin sağlık masrafları tamamen karşılanacak. Karşılığında… karşılığında bir ricada bulundu.”

Selmâ, yüzüğe daha sıkı sarıldı. O ricanın ne olduğunu anlamıştı. Osmanlı’da, soylu ailelerin borçlarını kapatmak için genç kızlarını devletin önemli makamlarına gelin vermeleri ya da saray maiyetine katmaları, acı bir gerçekti.

“Selmâ,” dedi amcası, şimdi ona bakıyordu. Gözlerinde ne acıma ne de pişmanlık vardı, sadece bir teslimiyet. “Hacı Âlim Ağa, seni istiyor. Eşi olarak değil. Kızı olarak da değil. Sarayında yetişecek, sadece kendi hizmetinde bulunacak, dürüst ve onurlu bir hanımefendi olarak…”

“Benim rızam,” diye fısıldadı Selmâ, sesi bir cam kırığı gibiydi. “Rızam ne olacak, Amca?”

Feyyaz Bey sustu. Bu kelime, o konağın duvarlarında yankılanmayalı çok olmuştu.

“Kızım,” dedi amcası, nefes alarak. “Ya borç senedeleri yüzünden annen ve kardeşlerin kapının önüne atılır, namusumuz zedelenir ya da sen bu ailenin onurunu kurtarırsın. Bu bir fedakârlık değil, bu bir gönül borcu, bu bir görev.”

Selmâ o gece, avucundaki gümüş yüzüğü açtı. Parıltısı sönüktü. Masumiyetini kaybetmişti. Ailesinin onurunu, küçücük kardeşlerinin geleceğini düşünmek zorundaydı. Kendi hayalleri, o an, o loş odada, derin bir kuyuya düştü. Aşk, özgürlük, İsviçre’de eğitim alma hayali… Hepsi bir hiç uğruna feda edilmişti.

Selmâ, yavaşça ayağa kalktı. Paltosunu ve başörtüsünü düzeltti.

“Amca,” dedi, sesi artık titrek değildi. Soğuk, karar verilmiş bir tona bürünmüştü. “O halde, yarın sabah, ailenin borcunun ödendiği haberini getirin. Ben de Selmâ Hâtun olarak, Hacı Âlim Ağa’nın hizmetine girmeye hazırım. Benim hayatım, artık bu ailenin onurudur.”

Sarayın Soğuk Duvarları ve İffetli Sır

Ertesi hafta, Selmâ Hâtun olarak yeni hayatına adım attı. Hacı Âlim Ağa’nın konağı, Edirnekapı’daki eski konaklarına kıyasla bir saray yavrusuydu. Ama içi, altın ve mermerden yapılmış bir hapishane gibiydi.

Hacı Âlim Ağa, yaşlı, güler yüzlü ama gözlerinde sürekli bir merak ve hükmetme arzusu taşıyan bir adamdı. Selmâ’ya karşı nazikti; onu aşağılamıyor, aksine saygı gösteriyordu. Fakat bu saygı, bir koleksiyoncunun en değerli parçasına gösterdiği ihtimam gibiydi.

Selmâ’nın görevi, Ağa’nın özel kütüphanesini düzenlemek, gizli yazışmalarını kopyalamak ve önemli misafirler geldiğinde sessizce hizmet etmekti. Onun rolü ne bir cariye ne de bir evlatlıktı. O, Âlim Ağa’nın “özel sırdaşı” idi; bir tür lüks, sessiz ve iffetli esirlik.

Ağa, Selmâ’nın yüksek eğitimini ve üç dil bilmesini takdir ediyordu. Sık sık ona felsefeden, tarihten, siyasetten bahsediyordu. Selmâ ise tüm bu bilgileri bir sünger gibi çekiyor, öğreniyor ama asla yorum yapmıyordu. Konuşmuyordu.

Onun tek konuşma anı, her gece odasında gümüş yüzüğünü avucunda tuttuğu ve küçük kardeşleri için dua ettiği zamandı. O sessizlikte kendi gençliğinin yasını tutuyordu.

Aradan aylar geçti. Bahar geldi, kış gitti. Selmâ, saray hayatına alışmış gibi görünüyordu ama içinde büyük bir fırtına esiyordu. En büyük imtihanı, Ağa’nın gözleriydi. Âlim Ağa, her geçen gün ona daha çok ilgi gösteriyor, daha uzun bakıyor ve daha kişisel sorular soruyordu.

Bir akşam, Ağa onu kütüphaneye çağırdı. Selmâ, her zamanki gibi başı öne eğik, itaatkâr bir şekilde içeri girdi. Ağa, elinde değerli bir İran minyatürü tutuyordu.

“Selmâ,” dedi, sesi sıcaktı. “Sen, bu odadaki en değerli eşyasın. Sen, zekânla ve asaletinle, bu konakta olmayı hak eden tek kişisin.”

Selmâ titredi. Bu övgü, tehlikeli bir yakındı.

“Ağa Hazretleri,” diye karşılık verdi, sesi kısık ve resmiydi. “Ben sadece size hizmet etmekle yükümlüyüm. Ailemin borcunu ödemek, benim için şerefli bir görevdir.”

Âlim Ağa, minyatürü masaya bıraktı ve ona yaklaştı.

“Görevin bitti, Selmâ. Borcun bitti. Dün bütün senedeler yırtıldı ve ailen özgür. Artık bu konakta bir görevli değilsin. Artık…”

Durdu, gözleri Selmâ’nın mavi gözlerine kilitlendi. “Artık benim helâlim olabilirsin. Benim ailemde bir yerin var. Sana bir hanımefendi gibi bakarım. Borcunun kefareti olarak değil, seni sevdiğim için.”

Selmâ’nın kalbi durdu. Bu, onun için bir felaketti. Âlim Ağa’ya saygı duyuyordu, ama ona asla kocası olarak bakamazdı. Gençliği ve ruhu, bu yaşlı adamın ihtişamına hapsolmayı reddediyordu. Ama ona hayır demek, bir veziri reddetmek demekti. Bu, sadece kendisinin değil, borcu ödenen ailesinin bile canını tehlikeye atmak demekti. İffet ve vefa, korkunç bir ikilemin ortasındaydı.

İffet ve Vefa Arasındaki Köprü

Selmâ, aniden yüzüğünü avucundan çıkardı ve Âlim Ağa’ya uzattı.

“Ağa Hazretleri,” dedi, şimdi yüzü bembeyazdı ama sesi sabitti. “Bana bahşettiğiniz bu yüce lütuf, bir kadına gelebilecek en büyük şereftir. Fakat…”

Gözlerinden tek bir damla yaş süzülmeden devam etti.

“Size borçlu olduğum için buradayım. Ailemin onurunu kurtardınız. Benim onurumu korudunuz. Borcumu canımla ödedim. Ancak gönlümde, bir kadının kocasına duyacağı o masum sevda ateşi, yanmıyor. Yanması için yalvarsam da, ateşlenmiyor.”

Âlim Ağa’nın yüzü kasıldı. Bu, hayatında hiç duymadığı bir reddedişti. Gururu incinmişti ama Selmâ’nın samimiyeti ve saygısı da onu hayran bırakmıştı.

“Sen benim borcumu ödedin, fakat benim senin borcum bitmedi,” dedi Âlim Ağa. “Sana dokunmayacağıma yemin etmiştim, borç bitene kadar. Şimdi borç bitti. Benim hakkım ne olacak?”

Selmâ, son ve en büyük kozunu oynadı. Bu, onun kaderini tamamen değiştirecek, masumiyetini bir kalkan yapacaktı.

“Ağa Hazretleri,” diye fısıldadı. “Benim bu evde geçirdiğim tüm zaman boyunca, size olan borcumdan ve sadakatimden başka bir düşüncem olmadı. Gönlüm, bir başkasına kaymadı. Bedenim, size olan görevinden başka bir düşünceye sahip olmadı. Ben size, bir vezire layık olan en temiz ve en iffetli onuru sundum. Eğer beni helâliniz yaparsanız, bu, borcunuzun kefareti değil, kalbinizdeki sevginin esiri olurum. Ve bir esir, tam bir vefa gösteremez.”

Âlim Ağa, uzun uzun Selmâ’ya baktı. Onun asaletini, onun dürüstlüğünü, o an anladı. Selmâ, bir borcu ödemek için gelmiş, ama borç bitince dahi, kendisini satmayı reddetmişti. O, parayla satın alınamayacak bir ruhtu.

Ağa, gözlerini yumdu. Derin bir nefes aldı ve minyatürün yanındaki el yazması bir fermanı işaret etti.

“Selmâ Hâtun,” dedi, sesi yorgun ama vakarlıydı. “Senin asaletin, benim gururumdan daha büyüktür. Senin borcun bitti. Benim sana olan hürmetim ise yeni başlıyor.”

Ağa, masanın üzerinde duran bir kese altını ve borç senetlerinin kopyalarını ona doğru itti.

“Bu, senin çeyizindir. Ve bu, ailenin özgürlüğünün ispatıdır. Yarın sabah, hava aydınlanmadan, uşaklar seni konaktan alıp annenin yanına götürecekler. Kimse bu karardan haberdar olmayacak. Sen, sarayın ebediyen iffetli sırrı olacaksın. Bu konaktan ayrılıp annene kavuşuyorsun.”

Selmâ’nın gözlerinden nihayet yaşlar süzülmeye başladı. Bunlar ilk defa mutluluk ve şükran gözyaşlarıydı. O an, hayatının dönüm noktasıydı. Görev sona ermiş, onur kurtarılmıştı. Kader, ona ummadığı bir kapı açmıştı.

Kavuşma ve Yeni Bir Başlangıç

Selmâ, ertesi sabah annesinin konağına geri döndüğünde, hava henüz aydınlanmamıştı. Annesi, onu görünce şaşkınlık ve korkuyla yatağından fırladı. Kardeşleri küçüklerdi, sessizce uyuyorlardı.

“Kızım, ne oldu? Bir şey mi yaptılar sana? Neden döndün?” diye sordu annesi telaşla.

Selmâ, yorgun bir tebessümle annesine sarıldı. “Korkma, Anne. Borç bitti. Görev bitti. Hacı Âlim Ağa, borcu sildi ve beni geri gönderdi. Onurumuz kurtuldu. Gönül borcumuzu ödedik.”

Annesi, elindeki senedeleri ve altınları görünce inanamadı. Gözyaşları içinde Allah’a şükretti.

Selmâ, sarayda öğrendiği her şeyi sessizce annesine anlattı. Konuşmaları fısıltıdan ibaretti. Bu, onların ortak sırrı oldu. Selmâ’nın hayatı, bir ailenin kurtuluşu için adanmış bir kurbanlık, ardından da iffet ve dürüstlüğün zaferi olarak kalacaktı.

Aradan aylar geçti. Selmâ artık özgürdü. Borçları kapanmış, onurları iade edilmişti. Sarayın ihtişamından uzak, kendi sade hayatına dönmüştü. Okuyor, küçük kardeşlerine ders veriyor ve annesine yardım ediyordu.

Ama Selmâ değişmişti. Artık sadece bir genç kız değildi; o, hem sarayın inceliğini hem de hayatın acımasızlığını tatmış, bilgili, ağırbaşlı bir kadındı.

Bir gün, amcası Feyyaz Bey, konağa geldi. Yanında genç, yakışıklı bir adam vardı. Adı Kâzım’dı. Kâzım, genç bir kâtip, akıllı ve vatansever bir bürokrattı. Babası, Selmâ’nın babasının eski bir dostuydu.

Feyyaz Bey, Selmâ’nın annesine dönerek, “Abla, Kâzım’ın ailesi, Selmâ’yı istiyor. Kâzım, genç yaşta devletine faydalı, temiz bir evlat. Borçları kapatılmış, onuru taze bu ailenin kızıyla evlenmek, onun için bir şereftir,” dedi.

Kâzım, Selmâ’ya baktı. Gözlerinde ne merak ne de geçmişine dair bir soru vardı. Sadece hayranlık ve saygı vardı.

Selmâ, bir zamanlar Hacı Âlim Ağa’nın kütüphanesinde kopyaladığı yazışmalardan Kâzım’ın adını hatırlıyordu. Kâzım, Selmâ’nın amcasına borçları kapatma konusunda yol göstermiş, durumu Sadrazam Paşa’ya ileten genç bir isimdi. Selmâ’nın fedakârlık hikayesini bilmese de, o ailenin yaşadığı zorluğu ve Selmâ’nın onurunu takdir ediyordu.

Selmâ, ilk defa bir yabancının gözlerinde, kendisini bir sırdaş olarak değil, bir olarak gördüğünü hissetti.

Genç kadın, avucunda artık sadece bir anı olan gümüş yüzüğe dokundu. Yıllardır görmezden geldiği bir his, kalbinde filizleniyordu: aşk.

Kâzım’a baktı ve usulca tebessüm etti. Bu tebessüm, sarayın kasvetini, borcun ağırlığını ve fedakârlığın acısını geride bırakan, özgür bir ruhun tebessümüydü.

“Evet,” diye fısıldadı. “Kâzım Bey’in bu nazik talebine gönlüm razıdır. Allah’ın izniyle.”

Sonbahar Düğünü ve Huzur

O sonbaharda, Selmâ ve Kâzım, sade ama haysiyetli bir törenle evlendiler. Selmâ, Hacı Âlim Ağa’nın kendisine verdiği çeyiz altınıyla sade ve huzurlu bir hayat kurdu. Sarayın yaldızlı kafesinden, bir memur eşinin mütevazı ama seçilmiş yuvasına geçiş yapmıştı.

Selmâ, hayatının en zorlu sınavını vermişti: Onurunu, nefsine ve kendi kaderine tercih etmek. Âlim Ağa’nın teklifini reddederek, sadece iffetini değil, aynı zamanda kendi varlığını da kurtarmıştı. Âlim Ağa’nın bu yüce ve soylu jesti ise, onun gönül borcunun gerçek bir vefa ile ödüllendirilmesiydi.

Artık Selmâ, kocasının yanında, huzurlu bir hayatın temellerini atıyordu. Geceleri, avucunda gümüş yüzük yerine, Kâzım’ın elini tutuyordu. Hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmıştı ama karşılığında daha değerli bir şeyi kazanmıştı: özgürce seçilmiş bir sevgi ve iade edilmiş bir onur.

Selmâ’nın hikayesi, Osmanlı saraylarının gölgesinde kalan, pek çok kadının sessiz ve soylu fedakârlığının bir nişanesi olarak kaldı. O, borçla alınan değil, onuruyla kazanılan bir hayatın sahibiydi.

Bazen en büyük savaşlar, sarayın parlak salonlarında değil, insanın kendi vicdanında ve avucunda sıktığı küçük bir sırda kazanılırdı.