Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir ölüm fısıltısıydı. Gecenin bir yarısı Topkapı’nın derin koridorlarında bir gölge belirir, sabah olduğunda ise devletin en kudretli adamlarından birinin odası boş bulunurdu.
Osmanlı’nın en korkulan ama en az konuşulan adamlarıydı onlar: Cellatlar.
Ne yüzleri kayıtlara geçti, ne de isimleri. Yalnızca kementlerin, hançerlerin ve sessiz emirlerin arasında yaşadılar. Onlar, Osmanlı’nın adaletinin görünmeyen eli, ama bazen de en karanlık gözüydü. Tarihin gölgeleri arasına saklı kalan bu gizemli insanların hayatı, seçilmekten çok, başına gelen bir kaderdi.
Topkapı’nın En Korkulan Köşesi: 1580
Yıl 1580. Topkapı Sarayı’nda gece yarısını yeni geçmişti. Sarayın derin koridorlarında sadece meşalelerin çıtırtısı duyuluyordu. İstanbul uyurken, sarayın kalbinde bir oda daha aydınlıktı.
Padişahın has odasının hemen yanındaki o küçük, dar oda. Cellat odası. Saray planlarında adı geçmezdi, çünkü resmen var olmayan bir yerdi. Ama herkes bilirdi ki, orası Topkapı’nın en korkulan yeriydi.
İçeride üç adam oturuyordu. Üçü de konuşmuyordu; zaten konuşmaları yasaktı. Sadece beklerlerdi. Hep beklerlerdi. Çünkü ne zaman emir geleceğini, kaderin kapılarını ne zaman çalacağını asla bilemezlerdi. Bu bekleyiş, bir celladın hayatının özetiydi: sukunet ve hazır oluş.
Birden kapı gıcırtıyla açıldı. Başmabeyinci içeri girdi. Elinde ipek bir mendil vardı. Üzerinde kırmızı mühür. Padişahın mührü. Sorgulanamaz bir fermanın sessiz nişanı.
Üç cellattan en yaşlısı, herkesin Kara Hasan lakabıyla bildiği adam, ağır ağır ayağa kalktı. Eğildi, mendili aldı ve açtı. İçinde sadece bir isim yazıyordu: Sadrazam İbrahim Paşa.
Kara Hasan’ın eli, mendili tutan eli, hafifçe titredi. Sadrazam… Devletin en üst düzey adamı. Ama emir emirdi. Sorgulanamazdı. Cellat için vicdan, itaat makamından sonra gelirdi. Başmabeyinci, loş ışıkta fısıldadı: “Sabaha kadar. Sessizce.”
Kara Hasan başını eğdi. Diğer iki cellat da kalktı. Hazırlıklarını yaptılar. İpek kement, zehirli şerbet, keskin hançer. Üç seçenek. Padişahın yüce iradesi hangi yöntemi işaret ederse.
Gece ilerledikçe, görünmez bir gölge gibi, Sadrazam’ın köşküne yaklaştılar. Kimse onları görmedi. Çünkü cellatlar, varlıklarıyla yokluk arasındaki o ince çizgide yürürlerdi. Sabah olduğunda, İstanbul’un en güçlü adamı ölü bulundu. Resmi açıklama kalp krizi… Gerçek ise cellat kemendi.
II. BÖLÜM: KADERİN SEÇİMİ VE ZİNCİRLENEN VİCDAN
Seçilmek: Cellat Olmak Bir Meslek Değil, Bir Kaderdi
Peki, bu adamlar kimdi? Nasıl cellat olurdu?
Osmanlı’da cellat olmak, seçilecek bir meslek değil, tam tersine başına gelen bir kaderdi. Çoğu, köle kökenli olurdu. Savaş esiri çocuklar, ailelerinden koparılmış, kimsesiz bırakılmış çocuklar.
Bunlar saraya getirilir, özel bir eğitime tabi tutulurdu. Bu eğitim, yeniçeri ocağı gibi değildi. Çok daha karanlıktı. Çünkü onları duygusuz, suskun, sadık birer ölüm makinesi yapmak gerekiyordu.
İlk Aşama: Sessizlik Eğitimi. Genç çocuklar, aylarca tek kelime konuşmadan yaşamayı öğrenirlerdi. Konuşan cezalandırılırdı. Böylece dil, zamanla unutulur, vicdanın sesi boğulurdu.
İkinci Aşama: Ölüme Alıştırma. Çocuklara hayvan kesmek öğretilirdi. Önce tavuk, sonra koyun, sonra at. Her aşamada ölüm, zihinlerinde normalleştirilirdi.
Üçüncü Aşama: İlk İnsan Teması (Ölü Bedenler). Cellatlar, yaşayan insanla değil, ölü bedenlerle temas ederdi. Mors’ta (ölü yıkama yeri) görevlendirilir, ölüleri yıkar, gömülmeye hazırlarlardı. Böylece ölüm korkusu tamamen yok edilirdi.
Dördüncü Aşama: İlk İnfaz. Genç aday, ilk infazını gerçekleştirirdi. Eğer başarılı olursa, artık gerçek bir cellattı. Eğer başarısız olursa, kendisi idam edilirdi. Bu eğitim süreci, ortalama on yıl sürerdi. On yıl boyunca bir çocuk, tamamen değişir, bambaşka bir varlık olurdu.
Yusuf’un Başlangıcı: Konuşmamak İyi Zaten
1545 yılı, İstanbul. Galata’daki köle pazarında, Bosnalı bir ailenin oğlu olan Yusuf adında 10 yaşında bir çocuk satılıyordu. Travma geçirmişti, kimseyle göz teması kurmuyordu. Alıcılar ilgi göstermiyordu.
Tam herkes vazgeçmişken, kalabalığın arkasından siyah cübbeli, yüzü örtülü bir adam ilerledi. Sessizce çocuğa baktı.
“Bu çocuğu alıyorum,” dedi.
Tüccar şaşırdı. “Ama efendim, bu çocuk konuşmuyor. Belki aptal.”
Adam soğuk bir sesle cevap verdi: “Konuşmaması iyi zaten. Konuşmasına gerek yok.”
Parayı verdi, çocuğu aldı. Yusuf’un cellat olma yolculuğu, o gün o adamın onu Topkapı’nın dışındaki küçük, gizli cellat okuluna götürmesiyle başladı.
Kara Hüseyin adında yaşlı bir cellat, onlara baktı. Sadece soğuk bir gerçeklik vardı sesinde: “Buraya geldiğinize göre artık eski hayatınız bitti. Eski isminiz, eski aileniz, eski benliğiniz yok. Artık sadece bir şeysiniz: Cellat adayı.”
III. BÖLÜM: YAŞAYAN ÖLÜLER
Cellatların Günlük Hayatı: Tekrar, Sessizlik, Ölüm
Cellatlar, Topkapı Sarayı’nın en gizli köşesinde, küçük, dar, loş odalarında yaşarlardı. Yaşamak doğru kelime değildi; onlar zaten yaşayan ölülerdi.
Sabahları şafak vaktinde kalkarlardı. İlk işleri gusül abdesti almaktı. Çünkü ölümle uğraşanlar, sürekli temizlenmek zorundaydı; hem fiziksel hem de ruhsal. Sonra sessizce namazlarını kılarlardı. Cellatlar da dindardı. Yaptıkları işin günahını ancak duayla hafifletebileceklerini düşünürlerdi.
Kahvaltıları çok basitti: Ekmek, zeytin, su. Lüks yemezlerdi. Çünkü lezzet almak duyguları uyandırırdı. Duygu ise bir cellat için zayıflıktı.
Gün boyunca sadece beklerlerdi. Kitap okumak yasaktı. Çünkü okumak düşündürürdü. Düşünmek ise vicdan sesini uyandırırdı. Bazen günlerce emir gelmezdi. Bazen bir günde üç emir gelirdi. Bu belirsizlik, onların sürekli gergin ve hazır olmasını sağlardı.
Gece olduğunda yatarlardı ama çoğu uyuyamazdı. Eski bir cellat ölmeden önce itiraf etmişti: “Her gece onları görüyorum. Yüzleri, gözleri, son sözleri hiç gitmiyor. Belki de ölünce onlar beni karşılayacak.” Cellatların günlük hayatı, sadece başkalarına değil, kendilerine de uygulanan bir işkenceydi.
Toplumdan Soyutlanma ve Lanetlenmiş Hissiyatı
Osmanlı cellatları, toplumdan tamamen soyutlanmıştı. Onlara dokunmak haramdı. Onlarla konuşmak uğursuzluktu. Yolda karşılaşıldığında insanlar yol değiştirirdi.
Çarşıda alışveriş bile yapamazlardı, çünkü esnaf onlara satış yapmak istemezdi. Cellatlar için özel bir Cellat Çarşısı vardı. Camiye gidemezlerdi; cemaat onlarla namaz kılmak istemezdi. Kendi küçük mescitlerinde tek başlarına ibadet ederlerdi.
Evlenemezlerdi. Hiçbir aile kızını cellata vermek istemezdi. Yusuf da bir keresinde evlenmiş, ama altı ay sonra karısı kaçmıştı. Cellat sevgi bulamazdı, sadece korku bulurdu.
Çocuk sahibi olamazlardı. Çünkü cellat çocuğu, toplum tarafından lanetli sayılırdı. Eğer bir cellat çocuk sahibi olursa, çocuk doğar doğmaz başka bir aileye verilir, asıl babası gizlenirdi.
Cellatlar, toplumun en yalnız insanlarıydı. Yaşarken ölü gibi, öldüklerinde ise unutulmuş gibiydiler.
IV. BÖLÜM: İSİMSİZLİĞİN BEDELİ VE YEMİN
Gizemli İsimler ve İsimsiz Mezarlar
Cellatların en büyük gizemi, isimleri ve kimlikleriydi. Resmi Osmanlı kayıtlarında cellatların gerçek isimleri geçmezdi. Sadece lakaplar kullanılırdı: Kara Hasan, Uzun Ali, Sessiz Mehmet.
Bunun dört nedeni vardı:
Koruma: Gerçek ismi bilinirse ailesi tehdit edilebilirdi.
Kimliksizlik: Cellat olmak, eski kimliği tamamen silmek demekti. Artık sadece cellattın.
Devlet Sırrı: Cellatlar devletin en karanlık sırlarını taşırdı. Sırların sızmaması için cellat isimsiz kalmalıydı.
Psikolojik Etki: İsimsiz bir katil, bir gölge gibi, daha korkutucudur.
Bu yüzden tarihe geçen hiçbir Osmanlı celladının gerçek ismi yoktur.
Ama daha da ilginç olanı, cellatların mezarları da yoktu. Cellat öldüğünde, cesedi gece yarısı alınır, gizlice götürülürdü. Nereye? Kimse bilemezdi. Deniz mi, gizli bir mezarlık mı, yoksa yakılıp rüzgâra mı savrulurdu? Sadece diğer cellatlar bilirdi ve onlar asla konuşmadı.
Sessizliğin Yemini ve Kara Kefen
Yusuf, sekiz yıllık eğitimin ardından, 18 yaşında, ilk gerçek infazını gerçekleştirdi. Genç bir hırsız mahkûm edilmişti. Yusuf’a kement verildi: “Boğ onu. Bir dakikada öldür.”
Yusuf, elleri titreyerek, mahkûmun arkasına geçti. İpi boynuna doladı. Sıktı. Mahkûm çırpındı, sonra yavaş yavaş gözleri kapandı. Üç dakika sonra hareketsiz kaldı. Kara Hüseyin kontrol etti: “Öldü. İyi iş çıkardın. Ama bir daha gözlerini kapatma. Cellat gözlerini asla kapatmaz, çünkü ölümü görmesi gerekir.“
O gece uyuyamadı. Ama zamanla alışacaktı. Çünkü artık bir cellattı.
Cellat olduktan sonra, kimsenin bilmediği bir tören yapılırdı. Yusuf ve diğer dört aday, gece yarısı, Topkapı’nın en derin köşesinde, yaşlı cellatların önünde diz çöktü. Baş cellat Kara Mehmet, elinde siyah bir kumaşla konuştu:
“Yemin edin ki padişaha sadık kalacaksınız. Yemin edin ki asla konuşmayacaksınız. Yemin edin ki kimliğinizi asla açıklamayacaksınız. Yemin edin ki ölene kadar cellat olarak kalacaksınız.”
Beş aday birlikte söyledi: “Yemin ederiz.”
Sonra her birine siyah bir kefen verildi. “Bu sizin kefeniniz. Ölünce buna sarılacaksınız. Ama mezarınız olmayacak. Çünkü cellatların mezarı olmaz.“
Bu törenden sonra, Yusuf artık Yusuf değildi. Artık sadece Uzun Yusuf lakaplı bir cellattı.
V. BÖLÜM: SESSİZ GÖREV VE SON NEFES
Rutinin Çarkları: 1590’lar
Yıl 1590. Uzun Yusuf artık 45 yaşındaydı. 27 yıldır cellattı. Yüzünde hiçbir duygu yoktu. Gözleri boştu, sanki ruhu çoktan ölmüştü.
Sabah rutini hep aynıydı: Yıkanma, abdest, namaz. Her sabah aynı dua: “Allah’ım, bugün öldüreceğim kişileri affet. Ben sadece emirleri yerine getiriyorum.”
Kahvaltıdan sonra bekleme zamanı başlardı. Duvara bakardı saatlerce. Düşünürdü. Belki geçmişini, belki öldürdüğü insanları, belki de artık hiçbir şeyi.
O gün öğleden sonra kapı açıldı. Başmabeyinci, elinde kırmızı mühürlü bir kâğıtla içeri girdi. “Emir var.”
Kâğıt Yusuf’a verildi. İçinde bir isim: Şeyhülislam Mehmet Efendi.
Yusuf’un yüzü hiç değişmedi. Şeyhülislam… Devletin en üst düzey dinî lideri. Ama emir emirdi. Başmabeyinci ekledi: “Gece yarısı. Sessizce. İpek kement.”
Yusuf başıyla onayladı. Hazırlık bir ritüeldi. İpek kementi kontrol etmek, sessiz siyah elbiseyi giymek, en ince ayrıntısına kadar yol planını çizmek.
Gece yarısı geldiğinde, Yusuf sessizce kalktı. Giysilerini giydi, kementi beline sakladı. Kapıdan çıktı. Topkapı’nın karanlık koridorlarından, İstanbul’un sessiz sokaklarından ilerledi.
Şeyhülislam’ın Kabullenişi
Şeyhülislam’ın konağına yaklaştı. Bekçiler vardı ama Yusuf’u geçtiler. Çünkü bekçiler de biliyordu: Cellat geldiğinde, görmezden gelinecekti.
Şeyhülislam’ın odasına sessizce yaklaştı. Kapı açıktı. Yaşlı adam uyuyordu.
Yusuf kementi çıkardı. Boynuna doladı. Sıktı. Yaşlı adam uyandı, çırpındı. Ama Yusuf daha güçlüydü. Üç dakika sonra hareket durdu. İşini bitirmişti.
Sessizce konaktan çıktı, aynı yoldan geri döndü. Sabah olduğunda, İstanbul’da haber yayıldı: “Şeyhülislam gece öldü. Kalp krizi.” Kimse gerçeği bilmiyordu. Sadece Yusuf biliyordu ve o, asla konuşmayacaktı.
VI. BÖLÜM: KADERİN YEMİNİ VE SONSUZ YALNIZLIK
Uzun Yusuf’un Son Görevi: 1603
Yıl 1603. Artık yaşlı bir padişah, yatak odasında değil, çalışma masasında oturuyordu. Önünde beyaz bir kâğıt. Uzun süre düşündü. Sonra kalemini eline aldı. Tek bir isim: Sadrazam Yavuz Ali Paşa. Mühürledi. Ölüm emriydi.
Cellat odasına geldiğinde, Uzun Yusuf artık 60 yaşındaydı. Gözleri, 40 yıllık sessizliğin ve binlerce hayaletin yükünü taşıyordu.
Emir ona verildi: Sadrazam. Şimdi. İpek kement. Kan akmamalı.
Yusuf, ipek kementi aldı. Bu, onun en değerli kementiydi. Sadece üst düzey kişiler için kullanılırdı, çünkü kan akmadan, sessizce, şerefli bir ölümdü.
Gece yarısı Sadrazam’ın köşküne vardı. Sadrazam uyanıktı, sanki bekliyordu. Yusuf’u görünce hiç şaşırmadı.
“Demek emir geldi,” dedi sakin bir sesle.
Yusuf başını eğdi. Konuşmadı.
“Padişahıma söyle. Ona hep sadık kaldım,” dedi Sadrazam. Sonra boynunu uzattı. Hazırdı.
Yusuf, arkasına geçti. İpek kementi doladı. Sadrazam çırpınmadı bile. Sanki kaderini kabullenmişti. Üç dakika sonra bitti. Yusuf kontrol etti. Ölmüştü. İşini bitirip sessizce çıktı.
Sabah olduğunda sarayda haber yayıldı: “Sadrazam gece öldü, felç geçirmiş.” Kimse sorgulamadı. Çünkü padişahın emri tartışılmazdı.
Mezarsızlığın Huzuru
Uzun Yusuf, birkaç yıl daha yaşadı. Günleri aynı sessizlik, aynı yalnızlık içinde geçti. Bir cellatın hayatı, ölümden kaçış değildi; ölümün kendisiydi.
Son nefesini verdiğinde, 1605 yılıydı. Cellat odasında, yatağında, sessizce öldü.
Diğer cellatlar onu buldu. Kurallar yerine getirildi. Cesedi, siyah kefenine sarıldı. Gece yarısı, kimsenin görmediği bir saatte, gizlice saraydan çıkarıldı. Nereye götürüldüğü, nasıl defnedildiği bilinmez.
Bir rivayete göre, cesedi, lanetli cellat çeşmesinin yakınındaki toprağa, kimsenin bilmediği bir işaretin altına gömülmüştü. Bir diğerine göre, denize atıldı.
Ama sonuç aynıydı: Uzun Yusuf’un bir mezarı olmadı. Adı silindi. Yüzü unutuldu.
O ve diğer cellatlar, yaptıkları işin ağırlığını, toplumdan dışlanmanın bedelini ve ölüme olan yakınlığın dehşetini ömür boyu taşıdılar. Onların hikayesi, Osmanlı’nın adaletinin zorlu, merhametsiz ve sessizce yerine getirilen bir görev olduğunu fısıldar.
Yusuf, artık ne yaşıyordu ne de ölmüştü. Sadece bir gölge olarak, Osmanlı tarihinin karanlık ama büyüleyici sayfalarında, ebedi sessizliğin ve sorgulanmaz sadakatin simgesi olarak kaldı.
News
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
Bir Vezirin Gizlediği Sır: Kanuni’nin Ölümü ve Sigetvar’da Çöken Görkemli Rüya
Bir Vezirin Gizlediği Sır: Kanuni’nin Ölümü ve Sigetvar’da Çöken Görkemli Rüya Yıl 1566’nın yaz sonlarıydı. Akşam güneşi Macaristan topraklarının üzerine…
End of content
No more pages to load





