Sarayların Derinliklerinde Saklanan Korkunç Güzellik Sırları: Bir Tutkunun Bedeli

Harem dairesinin loş koridorlarında, fısıltılar rüzgâr gibi yayılırdı. Kimi zaman bir Valide Sultan’ın yeni fermanı, kimi zaman bir cariyeyi bekleyen ikbal haberi… Fakat en çok fısıldananlar, güzelliğin sırlarıydı. Zira bu saraylarda güzellik, sadece bir lütuf değil, aynı zamanda kaderi belirleyen en keskin silahtı.

Güzellik, tarihin her köşesinde arzulanan, uğruna büyük fedakârlıklar yapılan bir hazineydi. Osmanlı Sarayı’nın duvarları, dış dünyadaki o göz kamaştırıcı kadınların, yani yabancı diyarların kraliçelerinin ve imparatoriçelerinin güzelliklerini korumak için ne denli tuhaf ve bazen de ürkütücü yollara başvurduklarının hikâyeleriyle doluydu. Bu sırlar, Edirne’den Viyana’ya, Kahire’den Paris’e uzanan geniş bir coğrafyanın hediyesi olarak, sarayın derinliklerinde yankılanırdı.

Peki, bu dillere destan hanımefendiler, zarafetlerini ve gençliklerini nasıl korurlardı? Cevaplar, bizim sarayımızda bile hayretle karşılanan, kimi zaman da dehşetle fısıldanan uygulamalarda saklıydı.


Avusturya İmparatoriçesi Elizabeth: Çiğ Et ve Baş Ağrısı

Sarayımızın kalfaları arasında, Viyana’nın meşhur hanımefendisi İmparatoriçe Elizabeth’in güzelliği dilden dile dolaşırdı. On dokuzuncu yüzyılın bu narin hanımefendisi, ayak uçlarına kadar uzanan kestane rengi saçları ve kusursuz cildiyle meşhurdu. Ancak güzellik, onun için sürekli bir endişe ve uğraş kaynağıydı.

Rivayetler, Elizabeth’in cildini pürüzsüz tutmak için ellerini ve yüzünü ılık zeytinyağı ile yıkadığını söylerdi. Ancak asıl tuhaflık, yatağa girerken kullandığı maskede gizliydi: Kendine özel hazırlanan çiğ dana etiyle yüzünü tamamen kaplayan bir maske! Bu soğuk, kanlı maske, onun güzelliğinin sırrıydı. Duyulduğunda, Enderun’da bile kulaktan kulağa yayılan bu sır, hem hayranlık hem de tiksinti uyandırırdı. Saray kadınları, gül yağı ve balın sadeliğine alışıkken, çiğ et fikri korkutucuydu.

Elizabeth’in takıntısı sadece cildiyle sınırlı değildi. O dönemde kadınlarda ince bel bir soyluluk göstergesiydi. İmparatoriçe, çok az yemek yemeyi tercih ettiğinden, incecik bir bele sahipti ve bunu her gün kullandığı çok sıkı korselerle daha da inceltirdi. Öyle ki, bazı günler o korse yüzünden nefes almakta zorlandığı söylenirdi. Hatta saçlarını ayırmak için kullandığı kurdelesini, baş ağrısına neden olacak kadar sıkı bağlarmış. Güzellik, onun için dayanılması gereken sessiz bir ıstıraptı.


Mısır Kraliçeleri: Eşek Sütü ve Kurşunlu Sürme

Sarayımızın en eski hafızası olan Mısır’dan gelen hikâyelerde, Kleopatra’nın ihtişamı anlatılırdı. Yaşayan en güçlü erkeklerin kalbini fethedecek kadar göz alıcı olan bu kraliçenin sırrı, lüks ve doğal bakımı birleştirmesindeydi: Eşek sütü banyosu.

Hizmetçileri, gün boyu sağdıkları eşek sütünü küvetine doldurur, Kleopatra saatlerce bu lüks banyonun içinde kalırdı. Ciltteki yumuşaklık ve parlaklık için eşek sütünün mucizesine inanılırdı. Bu, bizim hamamlardaki güllü ve süslü suların çok ötesinde, göz kamaştırıcı bir israfın timsaliydi.

Kleopatra’dan yüzyıllar sonra gelen bir diğer Mısır kraliçesi, Nefertiti ise bambaşka bir sırra sahipti: Aşırı yoğun makyaj. 20. yüzyılda bulunan meşhur büstüyle bile uluslararası alanda beğeni toplayan Nefertiti’nin güzelliği için harcadığı emek, ölümünden sonra bile bedeninde görülüyordu. Gözlerini kömürden ve kurşundan elde edilen kol denilen siyah boyayla boyardı. O kadar yoğun makyaj yapılırdı ki, mezarında bulunan cesedinde bile bu zehirli maddelere aşırı miktarda rastlanmıştı. Bu, güzellik uğruna bile olsa, tedbirsizliğin ve aşırıya kaçmanın bir örneğiydi.


İngiltere Kraliçesi Elizabeth: Zenginliğin Bedeli, Kurşunlu Ten

İngiltere’nin bakire kraliçesi I. Elizabeth’in resimleri Saray’a ulaştığında, dikkatimizi çeken ilk şey, yüzünün aşırı beyazlığıydı. Bu beyazlık, o dönemde bir güzellik akımıydı; zenginlik ve soyluluğun sembolüydü. Zira bronzluk, dışarıda çalışan, alt sosyal sınıfa ait insanların ten rengi olarak görülürdü.

Bu solgun görünümü elde etmek için Kraliçe, zehirli ve tehlikeli bir yönteme başvuruyordu: Kurşunu cildine sürmek ve kaplamak. Kurşunun cilt tonunu açacağına inanılıyordu. Oysa bu yöntem, kraliçede baş ağrısı, saç dökülmesi, mide sorunları, diş çürümesi ve hatta felç olmaya varan büyük tehlikeler yaratıyordu. Herkes ona bakıp zengin ve güzel olduğunu görüyordu; ama hiç kimse o beyazlığın altında gizlenen acı verici zehirlenmeyi fark etmiyordu. Güzellik, bazen insanın kendi elleriyle kendine verdiği bir hüküm olabilirdi.


Fransız Kraliçesi Marie Antoinette ve Güvercin Pisliği Maskesi

Fransa’nın dünya klasında güzellik unvanına sahip kraliçesi Marie Antoinette, bu unvanı sürdürmekte kararlıydı. O da İmparatoriçe Elizabeth gibi, bir yüz maskesiyle yatağa girerdi. Onun maskesi konyak, yumurta, süt tozu ve limondan oluşan lüks bir karışımdı.

Ancak Marie Antoinette’in kendine özgü, daha da tuhaf bir sırrı vardı: Maskesine bazen güvercin pisliği de eklerdi. Bu karışımın, cildin yaşlanma sürecini yavaşlattığına ve kırışıklıkları önlediğine inanıyordu. Sarayımızda bu sır duyulduğunda, Harem’de temizlikten sorumlu olan Kalfa bile şaşkınlığını gizleyememişti. Zira Konyak, yumurta ve limon lüks bir bakım iken, güvercin pisliği eklemek hürmeti ve asaleti aşan bir garabet olarak görülüyordu.


İskoç Kraliçesi Mary ve Lüksün Sırrı: Şarap Banyosu

İskoç Kraliçesi Mary, çağdaşları kadar çarpıcı bir güzelliğe sahip değildi; büyük bir çenesi ve keskin bir burnu vardı. Ancak o bir kraliçeydi ve güzel görünmesi bir zorunluluktu. Cildini olabildiğince güzel tutmak için lüks ve kulağa hoş gelen bir yola başvuruyordu: Şarap banyosu.

Mary, hizmetçilerinin beyaz şarapla doldurduğu küvette banyo yapıyordu. Şarabın, cildine iyi geldiğini, onu yumuşattığını ve canlandırdığını düşünüyordu. Bu, o kadar lüks ve pahalı bir gelenekti ki, o yıllardan sonra bile “Vine Terapi” adı altında dünyanın birçok yerinde geçerli bir bakım yöntemi olarak uygulanmaya devam etti. Güzelliğin bir bedeli vardı; bu bedel, bazen bir ülkenin yıllık şarap mahsulü kadar pahalı olabilirdi.


Bizans İmparatoriçesi Zoe: Kozmetik Fabrikası ve Sonsuz Gençlik

Ayasofya’nın duvarında mozaiklerde görebildiğimiz İmparatoriçe Zoe, Bizans İmparatorluğu’nun en güzel kadınlarından biriydi. Söylentilere göre, altmışlı yaşlarına geldiğinde bile hala bir genç kız gibi görünüyordu. Bu kadar güzel ve bakımlı görünebilmek için gerçekten çok emek sarf etmiş olmalıydı.

İmparatoriçe olduktan sonra Zoe, sarayın içinde kendi kozmetik ürünlerini hazırlatabileceği bir laboratuvar inşa ettirdi. Burası, adeta bir kozmetik fabrikası gibi çalışıyordu ve tek müşterisi kendisiydi. Günlerce, aylarca farklı karışımlar, yağlar ve iksirler hazırlanırdı. Onun bu sonsuz gençlik arayışı, Bizans sarayındaki lüks ve ihtirasın bir göstergesiydi. O, sadece bir İmparatoriçe değil, aynı zamanda kendi güzelliğinin de ustasıydı.


Lucrezia Borgia ve Sarı Saçların Sırrı: Limon ve Güneş

Avrupa tarihini hırsları ve komplolarıyla şekillendiren ünlü Borgia ailesinin üyesi olan Lucrezia Borgia’nın güzelliği, ünlü şair Lord Byron’ı bile aşık edecek kadar etkileyiciydi. Lord Byron’ın, Lucrezia’nın saçlarına âşık olduğu söylenirdi. Lucrezia, parlak ve sarı saçlara sahipti. Ancak ailesindeki herkesin esmer olması, bu saç renginin doğal olmadığını gösteriyordu.

Lucrezia, saçlarının rengini korumak ve açmak için gününün çok uzun bir zaman dilimini saçlarını yıkamaya ayırırdı. Saçlarını saatlerce limon suyunda yıkar ve günün diğer kısmını da güneşin altında beklerdi. Limonun ağartıcı etkisiyle saçlarının rengini açan Lucrezia, bu uğraşla güzelliğin sabır ve zahmet gerektirdiğini kanıtlıyordu.


Truvalı Helen ve Simona Vespucci: Sirke, Sülük ve Zehir

Truvalı Helen’in güzelliği, binlerce insanın uğruna savaşarak öldüğü bir efsaneydi. Helen, kozmetik bakım konusunda kayda değer bir anlayışa sahipti. Söylentilere göre, her gün onun emrindeki görevlilerinin hazırladığı sirke ile doldurulmuş küvete girer ve orada saatlerini geçirirdi. Sirkenin vücuttaki pH seviyesini dengelediğini ve cildi sıkılaştırdığını biliyor olmalıydı.

Rönesans’ın en büyük ressamlarına ilham kaynağı olan Simonetta Vespucci’nin güzellik sırları ise dehşet vericiydi. Daha 22 yaşında tüberkülozdan ölen Simonetta, yüzünün sürekli soluk beyaz bir renkte olması için sülüklerden faydalanırdı. Sülükler kanı çekerek yüzü solgun ve narin gösterirdi. Kaşlarının güzel görünmesi için ise arsenik kullanırdı. Arsenik zehirli bir maddeydi.

Simonetta’nın güzelliği, ölümünden sonra bile yaşamaya devam etti. Botticelli’nin yaptığı “Venüs’ün Doğuşu” tablosu, onun ölümünden dokuz yıl sonra tamamlandı ve yüzü ebediyete kazındı.

Bu hikâyeler, Harem’in duvarlarında fısıldanırken, bize şunu hatırlatırdı: Güzellik, bir hükümdarlık kadar geçiciydi. Uğruna kan, zehir, çiğ et ve eşek sütü dökülen bu ihtiras, en sonunda sadece bir fısıltı olarak kalırdı. Asıl olan, ne kurşunlu ten ne de eşek sütüydü; asıl olan, ruhun asaleti ve kaderin çizdiği yolda sabırla yürümekti. Zira en güzel kadınlar bile, zamanın ve takdir-i ilahinin karşısında çaresiz kalırlardı.