Sekiz Yılın Gölgesi: Bir Yeniçerinin Gözünden Sultan Selim Han’ın ‘Kızıl Elma’ Yemini

Adım İlyas. Bir zamanlar “Kulların en şanslısı” denen, Yeniçeri Ocağı’nda yetişmiş, Fatih’in emaneti olan bir tüfekçi. Bu satırları, Bursa’da, emeklilik maaşımla aldığım küçük avlulu evimin gölgesinde yazıyorum. Oysa ruhum, hâlâ Çaldıran’ın tozunda, Mısır’ın yakıcı çöl rüzgârlarında kalmış gibi.

Benim hikâyem, Yavuz Sultan Selim Han‘ın sekiz yıla sığdırdığı o inanılmaz fırtınanın ta kendisidir.

Babam, Sultan Bayezid devrinin rahatlığını görmüş bir ocaklıydı. “Evlat,” derdi, “devlet-i âliyenin en büyük serveti, sükûnetidir.” Oysa biz, sükûnet kelimesini Yavuz Han’ın saltanatında unuttuk.

Hükümdarımız tahta çıktığında, ilk sözleri zihnimde bir gülle gibi yankılanır:

“Vâkıa babam Sultan Bâyezîd devrinde bolca istirahat eylediniz. Lâkin o günler sona ermiştir. Müjde olur ki Atam Sultan Mehmet Han’ın açtığı yolda ilerlemeye devam edeceğiz. Kutlu İslâm sancağını Kızıl Elma’ya değin taşıyacağız!”

Bu bir ferman değildi, bir yemindi. Ve bu yemin, bizi batıda hedeflerimize ulaşmak için önce doğuyu temizlememiz gerektiği gerçeğiyle yüzleştirdi.


Biz, doğuya yürümeden evvel, ordunun içindeki huzursuzluğu gördük. Paşalar arasında fısıltılar dolaşıyordu: “Bu sefer çok uzun sürer… Anadolu’da kışa yakalanırız…”

Oysa Han, önce demirden bir disiplin kurdu. Kardeşleriyle olan mücadelesi bittiğinde, isyana yeltenen birkaç ağanın kellesini vurdurması, hem Yeniçeri’ye dağıtılan bahşişlerin cömertliğini, hem de ihanetin bedelini aynı anda gösterdi.

Kılıç kadar keskin, merhamet kadar sınırsız bir otorite kurmuştu. O günden sonra anladım: Sultanımız, ordusunun üzerindeki hâkimiyetini asla pazarlık konusu yapmayacaktı.


1514 baharı. Tebriz üzerine sefere çıktık.

Anadolu’nun o bitmek bilmez bozkırlarında ilerlerken, Şah İsmail’in hileli taktiğiyle karşılaştık. Sürekli kaçıyor, bizi yoruyordu. Köyler boşaltılmış, tarlalar yakılmış, su kuyuları kapatılmıştı.

Yanımızdaki paşalardan biri, Hemdem Paşa, padişahın çocukluk arkadaşı olmanın verdiği cesaretle otağa girdi ve seferin durdurulması gerektiğini söyledi. Hepimiz biliyorduk ki, yiyecek kıtlığı ve bitmeyen yollar, her an bir isyana dönebilirdi. Karnı doymayan askerin vicdanı olmazdı.

Destek kervanının gelmesini beklerken, o meşum gece yaşandı. Sultan’ın çadırının önüne atılmış bir ok ve ona sarılı bir tehdit mektubu.

Sabah, gökyüzü henüz tam aydınlanmamışken, Sultan Selim atına atladı. Zırhı değil, sadece beyaz bir cübbe giymişti. Öfkesi ocağın ateşinden bile kızıldı.


Toplanan ordunun karşısında, sesi Çaldıran’ın rüzgârını yırttı:

“Ey asker kılıklı korkaklar! Benim için ok ve kılıç kuşanmış olanlar! Eğer geri dönmek isterseniz dönün, ben sevdamdan asla dönmem! Tek başıma kalsam yine giderim!”

Bu sözler, sadece bir azarlama değildi. Bu sözler, askerlerin en derininde saklı olan imanı ve görev duygusunu kamçılıyordu. Düşmanın ateşe giderken, doğru yolda olduklarını iddia edenlerin gayretsizliği, bir utanç vesilesi olarak yüzümüze çarpılmıştı.

Sonra gözleri, Hemdem Paşa’ya takıldı. Otağına çekildi. Hemen ardından Hemdem Paşa’yı çağırtıp, tek kelime etmesine izin vermeden canını alıp cesedini askerlerinin önüne attı.

Bu, bir ders değildi. Bu, sadakatin mutlak bir şart olduğunun demir bir ispatıydı. O anda, ordudaki son isyan fısıltıları da sustu. Otorite, çelik gibi yeniden kurulmuştu. Benim de içimde bir kırılma oldu. Paşa’nın canı acıdı, evet. Ama anladım ki, bu seferin tamamlanması, tek bir adamın hayatından çok daha büyük bir davaydı.


Sultan Selim, Şah İsmail’i mektupla kışkırttı.

Kadın elbiseleri gönderdi ve namusuyla meydan okudu. Bizim Han’ımız, sadece kılıçla değil, sözle de savaşmayı biliyordu. Şah İsmail, ordusunun karşısında daha fazla küçülemeyeceği için, sonunda Çaldıran Ovası’na geldi.

Biz, Yeniçeriler, tüfekçi birlikleriydik. Sultanımız, bizim birliğimize güveniyordu. Safevi ordusunun ağır zırhlı süvarilerden oluştuğu bilgisi geldiğinde, Sultanımız dâhiyane bir emir verdi:

“Tüfekçiler, zırhlarınızı çıkarın!”

Çünkü zırh, bizi yavaşlatırdı. Hızlı hareket edemezdik, silahlarımızı yavaş doldururduk. Bu, bir askerin korunmasından vazgeçmesi demekti. Fedakârlık emriydi.


23 Ağustos 1514 sabahı. Çaldıran Ovası.

Sultanımız, savaş meydanını görebileceği bir tepeye konuşlanmıştı. Dizilimimiz hilal şeklindeydi. En arkada toplarımız gizlenmişti. Önümüzde ise, bizler, yani tüfekçi birlikleri ve önümüzde Akıncılar vardı.

Savaş başladığında, Şah İsmail planımızı bozdu. İkiye bölünerek kanatlarımıza saldırdı. Ama Yavuz Han, soğukkanlıydı.

Sol kanatta durum felaketti. Rumeli birliği dağılmak üzereydi. Malkoçoğlu, atların arkasına bağlanan çalılarla kalabalık görünerek yardıma gitti, ancak o da şehit oldu.

Biz, merkezde bekliyorduk. Gözümüz, Sultan’ın elindeydi.

O an, Han’ımız bize döndü. Bütün Yeniçeri birliği hazırlandık. Sultan, geri çekilen Rumeli askerlerine ve Akıncılara çekilmelerini emretti. Ardından, biz, tüfekçi birliği ve azaplar öne sürüldük.


Tüfekli Taktik:

Biz, önlü arkalı, aralıklı iki sıra dizildik. Azaplar, arkada tek sıra bize destek veriyordu.

İlk sıra ateş eder, hemen arkaya çekilirken, ikinci sıra ateş ederdi. Böylece düşman süvarisinin üzerine kesintisiz mermi yağdırılırdı.

Bu, o dönemin savaş tarihinde bir devrimdi. Ağır zırhlı süvariler, bizim bu hızlı ve ölümcül ateşimiz karşısında darmadağın oldular. Zırhları, koruma yerine, üzerlerinde birer yük olmuştu. Hızlı hareket etme kararı, onların hayatını kurtarmıştı.

Şah İsmail kıskaca alınmıştı. Sağ kanatta Sinan Paşa, topların menziline kadar çekilip süvarileri cehennem ateşine atmıştı. Çaldıran’da zafer, strateji, ateş gücü ve disiplinle kazanıldı.


Anadolu’da birlik sağlanmıştı. Artık sıra, doğudaki diğer büyük rakipteydi: Memlükler.

Bu, Çaldıran’dan daha zorlu bir yolculuk demekti. Mısır seferi.

Sina Çölü… O uçsuz bucaksız, yakıcı çöl, 15 günde ancak geçilebilirdi. Paşalarımız, bu yolculuğun orduya büyük zarar vereceğini düşünüyordu. Haklıydılar. Ama Han’ımızın kararlılığı, çelikten farksızdı.

Önce çölü geçmek istemeyen paşaların hadlerini bildirdi. Ardından erzak ve suyu önden gönderdi, lojistiği sağladı.


3 Ocak 1517’de büyük yolculuk başladı. Ben, at üzerinde, o tozlu yürüyüşteydim.

Sultan Selim, ordusunun önünde, atının üzerinde ilerliyordu. Tarihte çölden geçen tüm hükümdarlar, kendilerine kurdukları serin arabaların içinde giderlerdi. Oysa Yavuz Han, kavurucu sıcağa ve kum fırtınalarına rağmen, bizimle omuz omuza yürüyordu. Bu, askerin kalbine giden yoldu.

Yolculuğun son günlerine doğru, hepimiz bitap düşmüştük. Geri dönme arzusu, inancımızı kemiriyordu.

İşte o an oldu. Sultanımız aniden atını durdurdu. Attan indi ve yürümeye başladı. En yakınları gidip sebebini sorduğunda, verdiği cevap, tüm çölün sıcağını kalbimizden söküp aldı:

“Önümüzde Resulullah Efendimiz Hazreti Muhammed yürümekteyken, ben nasıl at üstünde giderim?”


Bu cevap, bir mucize miydi, yoksa Han’ımızın ruhumuzu besleyen bir taktiği mi, bilmemiz imkânsız. Ama bu hareketiyle, bize tarifsiz bir moral verdi. O andan itibaren yorgunluk yok oldu. Herkes, o yolculuğun geri kalanını büyük bir aşkla tamamladı.

    günün sonunda, Sina Çölü’nü neredeyse hiç kayıp vermeden geçmiştik.

Memlükler, Ridaniye’de dağın eteklerine sağlam bir savunma hattı kurmuşlardı. Venediklilerden aldıkları topları, hendeklerle sabitlemişlerdi. Artık onların da ateş gücü vardı.

Sultanımız, yine stratejik zekasını kullandı. Dağın etrafından dolanarak, düşmanı arkadan vurma planı yaptı. Sinan Paşa’yı cephede bırakarak, kendisi Akıncılarla gece vakti yola çıktı.


Ertesi gün, Sinan Paşa toplarımızın menzilini koruyarak Memlükleri bombardımana tuttu. Memlük atlıları bombardımanı durdurmak için hücuma kalktığında, Sinan Paşa temizlenen yoldan, El Mukaddem Dağı’na doğru çekildi.

Memlükler, sabit toplarının yönünü çeviremedikleri için çaresiz kalmışlardı.

Bizim tüfekçi birlikleri, süvarileri darmadağın ederken, Yavuz Sultan Selim ve Akıncılar, Memlük kampına varmıştı. Ani saldırı, Memlük ordusunu şaşkına çevirdi.

Sinan Paşa’nın da ani hücumuyla, Memlük ordusu kıskaca alındı. Bu, Yavuz Han’ın dâhiyane bir savaş planıydı.

Savaş meydanında hezimet yaşanırken, Tomanbay son bir çare olarak padişahın otağına saldırmak istedi. Ancak Sinan Paşa’nın otağına baskın yapmış ve onu şehit etmişti.


Ridaniye Savaşı, Memlük Devleti’ni tarihe karıştırdı.

Tomanbay, Kahire meydanında idam edildi. Bizim omuzlarımızdaki yük hafiflemişti. Artık Halifelik, Osmanlı hanedanına geçmişti. Kutsal Emanetler, İstanbul’a gelmişti.

Ben, İlyas, bir Yeniçeri olarak, o sekiz yıllık fırtınanın her anına şahit oldum. Gördüm ki, zafer; sadece kılıçların keskinliğinde değil, bir hükümdarın vicdanına, askerine olan inancına ve görev uğruna kişisel konforundan vazgeçme cesaretine bağlıydı.

Yavuz Sultan Selim, sekiz yıllık saltanatı boyunca girdiği hiçbir savaşı kaybetmedi. O, sadece toprakları iki buçuk kat büyütmekle kalmadı, aynı zamanda askerin kalbini de fethetti. O’nun askere yoldaşlık etmesi, paşaları idam etmesi kadar etkiliydi.

Şimdi Bursa’da, avlumun huzurunda otururken, bazen gözlerimi kapatır, o çöl yolculuğunu hatırlarım. Önümüzde yürüyen o nurani siluet… Gerçek miydi, değil miydi?

Bunu bilmemiz imkânsız. Ama şu bir gerçek: O yolda, Yavuz Han’ın kalbinden çıkan o iman, koca bir orduyu çöle boğulmaktan kurtarmıştı.

Ve benim gibi binlerce Yeniçeri, o yeminle, o fırtınanın içinden sağ çıktı. Şimdi, huzur içinde o kahramanların torunlarına o hikâyeyi anlatma görevini taşıyorum. Unutmasınlar ki, en büyük başarı, kıtlıkta bile zekâ ve sadakatle ayakta kalabilmektir.