Anadolu’nun tozlu yollarında, güneşin bile ısıtmaya çekindiği taş evlerin birbirine sokulduğu bir kasabada, pencereleri sokağa değil içerdeki karanlığa bakan evlerden birinin içinde Meryem büyüyordu. Altı kardeşin en büyüğüydü; omuzlarındaki yük yaşından çok daha ağırdı. Henüz on sekizindeydi ama gözlerinde sıkışıp kalmış keder onu otuzlarında gösteriyordu. O evin duvarlarına sinmiş bir korku vardı: Babası Halil, kasabanın en sert, en acımasız adamı olarak bilinir, adımları yeri titreten, sesi duvarları çatlatan bir gölge gibi dolaşırdı. Kadınlar, çocuklar ve en çok da Meryem onun emirlerinin sessiz köleleriydi. Meryem’in çocukluğu, avluda yankılanan tokat sesleri, kemer şakırtıları ve “kız kısmı” diye başlayıp aşağılama ile biten cümlelerin içinde eriyip giden bir masumiyetti. Bir gazete yaprağını bile gizli gizli odasına soktuğu için kıyametin koptuğu o evde nefes almak bile izne tabiydi. Annesi, adı var kendi yok bir gölgeydi; şiddetten payına düşeni sessizce alır, bir köşeye çekilip ağrısını dilsiz taşlara dökerdi. Meryem annesine baktıkça, onun gibi sessizce çürümekten korkar, ama korkusunu yutkunup hayatta kalmaya dönüştürürdü.

On sekizine bastığı gün evde bir kutlama olmadı. Sadece Halil’in bakışları değişti. Artık ona bir evlat gibi değil, “elden çıkarılacak” bir mal gibi bakıyordu. Zaman su gibi akıp giderken Meryem’in yaşı Halil’e göre “geçiyordu.” Bir vakitler yüksek bulunan başlık paraları düşmüş, isteyenlerin sayısı azalmıştı. Meryem için babasının evinden kurtulmak, ne pahasına olursa olsun tek ihtimal gibi görünmeye başlamıştı. İşte tam o sırada, hiç beklemediği bir gün, kasabanın pazar yerinde bir gülümsemeyle karşılaştı.

 

Kardeşine ekmek almak için annesinden zorla kopardığı iznin ağırlığıyla pazara gittiğinde, karşısına Rafet çıktı. Kırkına merdiven dayamış, bakışlarında yorgun bir adamdı. Ama Meryem’e bir erkekten bugüne kadar gördüğü öfkeyle ya da arsız arzuyla değil, kibar bir gülümsemeyle baktı. Kasabada Halil’in zulmünü bilmeyen yoktu; Rafet de biliyordu. Birkaç kez daha gizlice karşılaştılar. Rafet “Seni bu cehennemden kurtarırım, benimle evlen. Sana el kaldırmam,” dediğinde Meryem, bunu bir seçenek, bir çıkış bileti sandı. Halil önce öfkelendi. Rafet’in beş kuruşu olmadığını biliyordu. Ama Rafet başlığın bir kısmını borç bularak getirdi, kalanını da “sonra öderim” diye söz verdi. Halil kızdan kurtulacağı ve üstüne para alacağı düşüncesiyle kabul etti. Düğün olmadı. Meryem bir gece yarısı küçük bir bohçayla, arkasından sessizce bakan annesinin ıslak gözlerini kalbine gömerek babasının evinden ayrıldı. O an, bir hapishaneden diğerine adım attığını bilmeden.

Rafet’in evi babasının evinden daha küçük, daha nemli, daha karanlıktı. İlk günler Meryem’e bir rüya gibi geldi. Rafet el kaldırmadı; Meryem ilk kez bir erkeğin yanında titremeden oturabildi. Sabahları kahvaltı hazırladı, evi sildi süpürdü. Ama bu sahte bahar bir haftayı bulmadan söndü. Rafet işsizdi; gün boyu kahvehanede oyalanan, akşamları öfkesini koltuğunun altına sıkıştırıp eve getiren bir adam. Meryem’in bohçasında getirdiği üç beş kuruşu hemen aldı. Şiddeti babasınınki gibi gürültülü değildi; sinsi, alttan alttan ezip geçen cinstendi. Kıskançlığı, evin duvarlarına çarpıp Meryem’in yüzüne geri dönen bir taş gibiydi. Pencereye baksaydı “Kime bakıyorsun?” diye çıkışıyor, pazara çıkmak istese “Ne işin var? Kır dizini otur evinde,” diye bastırıyordu. Tokatla başlayan şiddet, günler geçtikçe tekmeye, yumruğa dönüştü. Rafet akşamları arkadaşlarını eve toplamayı alışkanlık haline getirdi; bir tek göz odada içkiler döküldü, mezeler dizildi, Meryem yorgun bedenine rağmen hizmet etti. Adamların tuhaf bakışları arasında Rafet, karısını bir eşya gibi sergiledi; onun yanında aşağılamayı gurur bildi. Patrondan bahseder gibi konuştu Meryem’e: “Ağır vasıta gibi yürüme, ikinci vitesle kalk şu yokuştan. Bu yemek de olmamış. Anası da buna bir şey öğretmemiş.” Meryem gözyaşlarını içine akıtarak sustu; her hakaret ruhunda yeni bir çentik açtı. Geceleri ise asıl cehennem başlıyordu: Rafet, arkadaşları yanında biriktirdiği hırsı, kıskançlığı Meryem’den çıkarıyordu. “O adam sana niye öyle baktı? Gülümsedin mi?” Cevapların hepsi dayakla bitiyordu.

Bir sabah, mide bulantısıyla uyandığında bedeninin fısıldadığını anladı: Hamileydi. Rafet’in yüzünde ne sevinç ne üzüntü belirdi; sadece bir omuz silkiş. Meryem için hamilelik umutla korkunun arasındaki ince bir ip oldu. Belki baba olunca değişirdi; olmadı. Tam o sıralarda Rafet, yıllardır saklanmayı başardığı askerden yakalandı. Öfkesini de suçu da Meryem’e yükleyerek gitti; gitmeden de Meryem’in temizlikten biriktirdiği son parayı almayı ihmal etmedi. Meryem, karnı burnunda, cebinde beş kuruş olmadan, o nemli evde yapayalnız kaldı. Gidebileceği tek yer vardı: Yıllar önce kaçtığı babasının evi.

Kapıyı annesi açtı; sessizce ağladı. Halil, kızını süzdü; yüzünde ne merhamet ne sevinç. “Geleceğin yer burasıydı,” dedi soğuk bir taş gibi. “O serseri başlığın kalanını da ödemeden kaçtı. Madem geldin, borcunu ödeyeceksin.” Meryem o gece anladı: Onun gözünde hamileliği, acısı, yorgunluğu sadece ödenecek bir borcun teminatıydı. Sekiz aylık hamile haliyle sabahın köründe konaklara temizliğe gitti; karnı burnunda yerleri sildi, merdivenleri çıktı, ağır halıları çırptı. Kazandığı her kuruşu akşam Halil’in avucuna tek tek saydı; o da parayı kuşağına sokup “Daha yarısı bile etmedi,” dedi. Meryem, kendi başlık parasını ödeyen bir kadına dönüştü; kendi kendini satın alıyordu. Annesi geceleri yanına gelip şişmiş ayaklarına bez sarıyor, “Dayan kızım,” diye fısıldıyordu. Meryem’in içinde öfke değil, keder değil; sert, soğuk bir kararlılık büyüyordu. Doğum sancısı bir konağın mutfağında, yerleri silerken bastırdı. Evin hanımı onu at arabasıyla doğum evine yolladı; Meryem ilk oğlunu tek başına dünyaya getirdi. O küçük, savunmasız canı kucağına aldığında fısıldadı: “Seni koruyacağım.” Hastaneden çıktıktan iki gün sonra Halil “Bebek bahane değil,” diyerek onu yine işe yolladı.

Rafet askerden döndü. Meryem’i ve kucağındaki oğlunu gördü; bakışında şefkat yoktu. Meryem, Halil’in evinden ikinci kez ayrıldı; bu kez kucağında bir bebekle, geri dönecek bir yeri olmadığını bilerek. Rafet’in evi, eskisinden de beterdir artık; evde bir bebek ağlamasının dahi yeri yoktur. Meryem çocuğunu susması için ağzını kapatır, odalarda saklanarak emzirirdi. Rafet hâlâ işsizdi; Meryem’i yeniden çalışmaya zorladı. O da küçük oğlunu komşuya bırakıp temizliğe gitti; kazandığının bir kısmını bez ve “bulamaç” dediği mamaya ayırabilmek için saklamaya başladı. Naylonla bez parçasını birleştirip bebek bezi yapıyor, kıt kanaat bulduğu malzemelerle çocuklarını doyurmaya çalışıyordu. Parayı ayakkabılarının altına, yatağın şiltesine, kavanozların dibine sakladı. Rafet fark ettiğinde kıyamet koptu. Yıllar geçti; ikinci çocuk doğdu. Sefalet arttı, şiddet hiç azalmadı. Rafet artık sadece Meryem’i değil, çocukları da dövüyordu; büyükoğlan babasının ağır elinin izlerini ayaklarında, yüreğinde taşıyordu. Meryem iki çocuğunun önünde kalkan olmaya çalıştı; ama yetmedi. Bir gece, her şeyin koptuğu o gece geldi.

 

Rafet yine içkili geldi. Büyükoğlan, babasının istediği suyu getirmekte gecikti diye ortada sebep yokken dayak yemeye başladı. Rafet hırsını alamadı; çocuğu yere yatırıp ayaklarının altına sopayla vurmaya başladı. Falaka… O an Meryem’in içindeki sabır ipi şak diye koptu. “Dur, yapma, çocuk o!” diye çığlık atarak Rafet’in üzerine atıldı; tırnaklarını onun yüzüne geçirdi, eline ne geçtiyse fırlattı. Rafet beklenmedik bu direniş karşısında irkildi, oğlanı bıraktı. Meryem, ayakları darmadağın olmuş evladını kucağına aldı; çocuk acıdan bayılmıştı. O morluklara bakarken içinden bir karar çekirdeği fışkırdı: Bu evde daha fazla kalamazdı; çocuklarını koruyamıyordu. Babasının evinden kaçmıştı; şimdi kocasının evinden, üstelik çocuklarıyla birlikte kaçacaktı. Artık mesele “kurtuluş” değil, hayatta kalmaktı. O geceden sonra Meryem eski Meryem değildi. Korkusu soğuk ve keskin bir öfkeye dönüştü; geceleri uyumadı, plan yaptı. Daha çok çalıştı, daha iyi sakladı; gittiği evlerde acıma değil “ek iş” istedi. Paça, ütü, bulaşık, ne bulduysa yaptı. Rafet’e “Hanım bu ay para vermedi, haftaya verecek,” diye yalan söyledi; yüzü kızarmadı, çünkü hayatta kalmak bazen doğruyu eğip bükmeyi gerektirirdi.

Bir gün, temizlik yaptığı evin hanımı dikiş kursunu söyledi. Rafet’e “Komşu akşamları dikiş dikiyor, ben de yardım edeyim; artan kumaşlardan çocuklara bir şeyler dikeriz,” diyerek izin aldı. Kurs, Meryem’in sığınağı oldu. Makinenin sesi, yıllardır içinden yankılanan hakaretleri bastırdı. İnce nasırlı parmakları kumaş üzerinde su gibi akıyordu. Orada, hayatın sillesini yemiş kadınlarla tanıştı. İçlerinden biri —adı bu hikâyede önemli değil— bilgili, görmüş geçirmiş bir kadındı; Meryem’in gözlerindeki karanlığı okudu. Bir akşam eline eski, kapağı yıpranmış bir kitap tutuşturdu. “Bunu oku; ama evde değil.” Meryem korktu; bir gazete yaprağı yüzünden yediği dayağı unutmadı. Yine de merakı ağır bastı. Kurs boşaldıktan sonra tek lambanın sarı ışığında kitabı açtı. O sayfalarda erkek egemen düzen, şiddet, ekonomik özgürlük, kadının kendi bedeni üzerindeki hakkı yazıyordu. Cümleler sanki kendi hayatını anlatıyordu. Sis perdesi kalktı; yalnız olmadığını anladı. Yaşadığı şey kader değil, haksızlıktı. İçinde bir devrim başladı. Artık sadece çocuklarını kurtarmak isteyen bir anne değil, kendi varlığının farkına varan bir kadındı.

Dikişten para kazanmaya başladı: paça söktü, gömlek daralttı, etek dikti, elbise tamir etti. Kazandığı her kuruş, özgürlüğünün biletine atılan bir imzaydı. Planı netleşti: Sadece kaçmayacak, boşanacaktı. Büyükoğlan babasının şiddetiyle içine kapanıp kekelemeye başlamış, küçüğü öfkesiyle kabına sığmaz olmuştu. Evdeki şiddet onların ruhlarını zehirliyordu. Rafet, Meryem’in değiştiğini seziyordu; artık dayak yerken bile gözlerinin içine dik dik bakan bir kadın vardı karşısında. Bu bakış onu daha da çıldırttı; şiddet arttı. Bir gece büyükoğlan evin içinde koştu diye Rafet fütursuzca saldırdı; çocuk korkudan altına kaçırdı. Rafet daha da öfkelendi. Meryem, “Yarın gidiyoruz,” diye içinden karar verdi. Sabahı zor etti.

Gün ışıyınca, Rafet evden çıkar çıkmaz çocuklarını uyandırdı. Sakladığı bütün parayı topladı; bir bohçaya sadece çocuklarının kıyafetlerini ve o kitabı koydu. Kapıyı arkasından çekip karakola yürüdü. Ellerinin titremesi, sesindeki kararlılığa yenildi: “Kocamdan şikâyetçiyim. Beni ve çocuklarımı dövüyor, öldürmesinden korkuyorum.” İlk kez hayatını resmi birine anlattı. Uzaklaştırma kararı çıktı; polis memuru, “Bu kâğıt onu ancak bir süre uzak tutar, seni korumaz. Gidecek yerin var mı?” diye sorduğunda Meryem’in boğazı düğümlendi. Babasının evine dönemeyeceğini biliyordu; arkadaşın evi, Rafet’in bulacağı bir izdi. “Boşanmak istiyorum,” dedi. Onu bir avukata yönlendirdiler; biriktirdiği azıcık parayla davasını açtı. Kasaba küçük; haber büyük yankı yaptı. Rafet, Meryem’i sokakta buldu; uzaklaştırma kararına rağmen yolunu kesti. “Beni boşayamazsın, davayı geri al, yoksa yaşatmam,” diye haykırdı. Meryem ilk kez korkmadı: “Senden boşanacağım. Artık senin karın değilim.” Elini kaldıran adam, Meryem’in çelik bakışlarının önünde durdu. O gün, avukatın yardımıyla çocuklarıyla geçici bir eve yerleştiler.

Mahkeme süreci cehennem gibiydi. Rafet, Meryem’i suçladı: “Beni aldattı, çocuklara bakmadı, saldıran oydu.” Ama Meryem’in yüzündeki izler, büyükoğlanın doktor raporu ve Meryem’in dimdik duruşu hakimi ikna etmeye yetti. Şiddet kanıtlandı; boşanmaya, çocukların velayetinin Meryem’e verilmesine, can güvenliği için sığınma evine yerleştirilmelerine karar verildi. Meryem için yıllar süren esaret resmen bitmişti; fakat Rafet yenilgiyi kabul etmedi.

Mahkemenin görevlendirdiği bir memurla birlikte Meryem, o nemli, karanlık eve son kez gitti; çocukların kalan eşyalarını ve kışlıklarını almak için. Kararda, o saatte Rafet’in evde olmaması gerektiği yazıyordu. Meryem anahtarı kilide uzattığında, küçük oğlu aniden eteğini çekiştirdi. “Anne… Ne olur içeri girmeyelim. Babam içeride, pencereden gördüm,” diye fısıldadı. Meryem bir an donar gibi oldu; göz ucuyla pencerede bir gölge kıpırdadı sanki. Çocuğunun sezgisine güvendi. “Geri dönelim,” dedi memura. Sokağın köşesine varmışlardı ki evin penceresi gürültüyle açıldı. Rafet, yarı beline kadar sarkmış, elinde bıçak parıldıyordu. Meryem’in adını karanlığa bağırdı; “Geri döndün demek. İçeri girseydin tahtalı köyü boylayacaktın. Seninle işim bitmedi; bu işi ancak kara toprak temizler.” Meryem o an anladı: O eve girseydi, oğlu onu uyarmasaydı belki de hayatta olmayacaktı. Çocuklarına sıkıca sarıldı. Titriyordu; korkudan değil, şoktan ve içten kabaran öfkeden. Gözlerini Rafet’ten kaçırmadı; sonra yüzünü çevirip çocuklarıyla birlikte sığınma evine doğru yürüdü. Rafet’in tehditleri arkasında yankılanıyordu; Meryem ise yalnızca ileriye bakıyordu. Artık kendi ayakları üzerinde duran, korkmayan bir kadın vardı; onu kara toprak bile durduramayacaktı.

 

Sığınma evi, Meryem ve oğulları için bir liman oldu. Kilitli kapılar ardında, Meryem yıllar sonra ilk kez bir geceyi kara toprak korkusu olmadan geçirdi. Oğulları, babalarının ayak seslerini duymadan uyudular. Ama liman geçiciydi. Meryem, orada dikiş makinesinin başına oturdu; diğer kadınların kıyafetlerini onardı, sığınma evinin perdelerini dikti. Eli iş tutuyordu; bu, hayattaki en büyük sermayesiydi. Sosyal hizmet uzmanları, Meryem’in içindeki gücü gördüler; ona küçük bir iş kurması için mikrokredi buldular.

Sığınma evinden ayrıldığında elinde küçük bir sermaye, iki oğlu ve o kitap vardı. Kasabanın küçük bir sokağında tek odalı bir dükkân kiraladı; ikinci el bir dikiş makinesi aldı, kapıya “Terzi Meryem” yazan küçük bir tabela astı. İlk günler müşteri gelmedi; Meryem yılmadı. Sabah dükkânı açtı, akşam evlere temizliğe gitti; çocukları okuldayken çalıştı, akşamları onlarla ders yaptı. Dikişinin düzgünlüğü kulaktan kulağa yayıldı; paça sökükleri elbise dikimine, hatta gelinlik tadilatına kadar uzandı. Meryem artık sadece bir terzi değil, kasabadaki kadınlara ilham veren bir yürekti.

Yıllar, Meryem’in saçlarına aklar düşürürken, tek odalı dükkân ona dar geldi. Yanındaki boş depoyu da kiraladı; bir makine daha aldı; sığınma evinden tanıdığı bir kadını işe aldı. Oğulları büyüdü; babalarından gördükleri şiddetin izleri canlıydı. Büyükoğlan içine kapanıklığını taşırken, küçüğü öfkenin kıyısında dolaşıyordu. Meryem kazandığı parayı yalnızca eve değil, çocuklarının ruhundaki yaralara da harcadı; onları psikoloğa götürdü. İlk kez bir aile olarak konuştular; acılarını, korkularını paylaştılar; yaralar yavaş yavaş kabuk bağladı.

Rafet mi? O, Meryem’i yıllarca tehdit etmeye çalıştı; sokağını kolladı. Ama artık Meryem yalnız değildi; yanında çalışan kadınlar, onu koruyan esnaflar, saygı duyan bir çevre vardı. Rafet o çevreyi aşamadı. Alkolün ve öfkenin girdabında yavaş yavaş eridi; kahvehanede unutulmuş bir gölgeye dönüştü. Halil ise yaşlandı; gücü söndü. Meryem’in başarısını uzaktan, dişlerinin arasından izledi. Bir gün borç istemek için Meryem’in büyümüş dükkânının kapısına geldi. Meryem onu içeri almadı; kapıda durup o bir zamanların acımasız gözlerine baktı. Artık o gözler acizdi. Elini cebine attı, bir miktar para uzattı. “Sadaka değil. Bir ders bu,” dedi. “Yıllar önce benden aldıklarının son taksiti.” Halil parayı aldı, sessizce uzaklaştı.

Bugün Meryem, küçük terzi atölyesinde değil; on iki kişinin çalıştığı bir tekstil atölyesinin sahibi. Kendi tasarımlarını yapıyor, İstanbul’daki mağazalara mal gönderiyor. Sadece kendi parasını kazanmakla kalmıyor; on iki kadına daha istihdam sağlıyor. Kendi evinin bahçesinde çiçek yetiştiriyor. Oğulları üniversiteyi bitirdi; kendi hayatlarını kurdular. Hâlâ izleri var; ama o izler artık kimlikleri değil. Meryem her sabah atölyesine girip makinelerin ritmini dinliyor. O melodi, zaferinin marşı gibi çalıyor. Bazen, atölyenin penceresinden dışarı bakarken geçmişi düşünüyor: Babasını, kocasını. İçinde küllense de sönmeyen bir ateş var. Fısıldıyor: “Ben bitti demeden hiçbir şey bitmeyecek. Kapımda köle olacaksınız.” Bu, bir intikam yemini değil; hayatta kalanın gücünü gösteren bir söz. Zaten çoktan, Meryem’in gücünün gölgesinde köle olmuşlardı.

Meryem artık kimsenin kızı, kimsenin karısı değil. Kendi adıyla, kendi gücüyle var. O, Meryem: Kendi hikâyesini kendi yazan kadın. O akşam, bahçesindeki evde yıllardır sakladığı günlüğünü eline aldı. Sığınma evinde başlamıştı yazmaya; ilk sayfalar gözyaşıyla ıslak, son sayfalar umutla doluydu. Kalemini son sayfaya yürüttü; yılların mücadelesini tek bir cümleye sığdırdı: “Ben artık özgür bir serçeğim.”

Sevgili dostlar, bu hikâye, “Sen kadınsın, otur evinde,” diyen bir dünyanın karanlığına sıkıştırılmış bir kadının, o karanlıktan kanat çırparak çıkışının hikâyesidir. Bir annenin çocukları için neleri göze alabileceğini, küçücük bir dikiş makinesiyle bir hayatın baştan nasıl dokunabileceğini bize gösterir. Meryem, oğlunun “Anne, girmeyelim; babam içeride,” deyişiyle yeniden doğdu; korkusunu yendi ve uçtu. Eğer bir yerlerde benzer karanlıklar varsa, bilin ki bir yerlerde de dikiş makinesinin sesi gibi inatçı bir umut vardır. Ve o umut, bir gün sesini büyütür: Özgür bir serçenin kanat sesi gibi.