Sessizliğin Bedeli: Kum Tanelerinden Doğan Milyonluk Hesaplaşma

Kayalıklar Sitesi’nin inşaatında, güneşin ilk ışıkları beton kalıpların üzerine vurduğunda, Mehmet’in sıradan bir günü daha başlıyordu. Güneş doğmadan uyanmak, kızı Elif’in huzurunu bozmamak için ayaklarının ucuna basarak mutfağa gitmek; bu sessiz ritüel, onun hayatının temelini oluşturuyordu. Mutfakta hazırladığı yemek, daima aynıydı: Bir tencere pirinç pilavı, birkaç domates dilimi ve iki sosis. Bu sadelik, Elif’in mimarlık fakültesindeki son yılının taksitlerini ödedikten sonra geriye kalan yokluğun acı bir yansımasıydı. Her pirinç tanesi, bir fedakarlığın ve sessizce taşınan bir yükün ağırlığını temsil ediyordu. O, sadece bir işçi değildi; o, kızının hayallerinin son dayanağıydı.
Sabahın erken saatlerinde bindiği tıklım tıklım otobüs, ter ve ucuz parfüm kokularının karıştığı, yorgun yüzlerin taşıdığı bir hapishaneydi. Mehmet, kirli camdan dışarıyı izlerken, içindeki fırtınayı dışarıya yansıtmamaya çalışıyordu. Şantiyeye vardığında, beton mikserlerinin gürültüsü ve ustabaşının sert komutları onu karşılıyordu. Vücudu ağrıyordu, elleri nasırlıydı ama durmuyordu. Çünkü durmak, yenilmek demekti. Ustabaşı, şişman göbeği ve gürültülü sesiyle, Mehmet’e ikinci kata harç taşıma görevini verdi. Tanışma yok, soru yok. Sadece bir emir.
Öğle molası düdüğü çaldığında, Mehmet ellerini yıkadı ve gölge aradı. Şantiyenin köşesindeki yaşlı çınar ağacının altına yaklaştı. Orada, Tolga liderliğindeki bir grup işçi, yüksek sesle gülüşerek kendi zengin öğle yemeklerini yiyorlardı. Başka seçeneği olmayan Mehmet, ağacın gövdesine yakın bir yere oturdu ve bez torbasından yemek kabını çıkardı. Kapağı açtığı an, etrafa yayılan basit yemek kokusuyla sessizlik çöktü. Bakışlar ona çevrildi; merak, alay ve hor görmenin iğrenç bir karışımıydı bu.
Mehmet, her zaman yaptığı gibi, başı önde, sessiz kalmayı seçti. O biliyordu: Bu aşağılanma, Elif’in geleceği için ödediği küçük bir bedeldi. Yavaşça yemeğini yemeye başladı. Ancak o sessiz an, Tolga’nın yüksek sesli kahkahasıyla paramparça oldu. Bonesini ters takan Tolga, adeta bir oyunun başlangıç düdüğünü çalmıştı. Genç ve dövmeli Burak yaklaştı, kabın içine baktı ve alayla sordu: “Bu ne böyle? Köpek maması mı?” Kahkahalar şantiyeyi inletti. Mehmet’in onuru ayaklar altına alınıyordu, ama o sadece kaşığını tutuyordu.
Zulüm giderek arttı. Tolga, telefonunu çıkarıp Mehmet’in yüzünü yakından çekmeye başladı. Gruptaki yaşlı işçi Ahmet Abi, kısık ve güçsüz bir sesle “Durun artık” dese de kimse onu duymadı. Sonra Tolga eğildi, avucuna bir avuç kum aldı ve Mehmet’in pilavının üzerine döktü. Kumlar pilava, domateslere, hatta Mehmet’in yüzüne sıçradı. Kahkahalar zirveye ulaştı. Mehmet gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Gözlerini açtığında, kaşığıyla kum tanelerini yavaşça, tane tane ayırmaya başladı. Tek kelime etmeden. Kumlu yemeğini bitirdi, kabı kapattı ve işine döndü. Bu sessizlik, onun tek kalkanıydı.
Günler, haftalar birbirini kovaladı. Her öğle molası, Tolga için bir gelenek halini almıştı. Mehmet geldiğinde alkışlar, düdükler ve “Gösteri başlıyor!” nidaları yükseliyordu. Bir gün Mehmet’in yemeğine tükürdüler. Mehmet dondu kaldı. Herkesin şaşkın bakışları arasında, kapağı kapattı, sonra tekrar açtı ve tükürüğü kaşıkla bir kenara iterek yemeğine devam etti. Bu hareketi, Tolga’yı bile şok etmişti. “Bu adam gerçek mi?” diye bağırdı. Artık şakalar zoraki bir hal alıyordu.
Ancak bu sessiz direnişin bir tanığı vardı: Ahmet Abi. Yaşlı adam, bir gün Tolga’ya çıkıştı: “Yeter! Bu yaptığın vicdansızlık!” Tolga’nın tehditlerine rağmen, Ahmet Abi, Mehmet’in yanına gelip oturdu. İlk kez birisi onun yanındaydı. Sessizce. Ama bu varlık, Mehmet için bir umut ışığıydı. O gün eve döndüğünde, Elif ona sürpriz yapmıştı. Tezgahta, özenle hazırlanmış, pilav, tavuk sote ve salatadan oluşan bir yemek kabı duruyordu. Yanında bir not: “Bugün sana özel bir şey hazırladım. Sevgiyle, Elif.” Mehmet’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Bu, sadece bir yemek değil, kızının sevgisi ve fedakarlığıydı. Bu sevgi, ona gereken gücü vermişti.
Ertesi gün şantiyede, o meşhur yemek kabıyla oturdu. Tolga yaklaştı, yemeği koklamak için kaşığını uzattı. Mehmet, refleks olarak kabı çekti. İlk kez tepki vermişti! Küçük bir hareket, ama anlamı büyüktü. Bu, sadece kendi onurunu değil, kızının emeğini koruma içgüdüsüydü. Bu küçük direnişten sonra, şantiyede garip bir gerginlik hakimdi. Mehmet’in sessizliği artık bir kabul değil, bir meydan okuma gibiydi.
Haftalar sonra, Kayalıklar Sitesi’nde büyük bir telaş başladı: Patron, ünlü iş adamı Dr. Kenan Yıldırım, şantiyeyi ziyaret edecekti. Her şey temizlendi, ustabaşı gerginlikten titriyordu. Patron geldi, teftiş etti ve gitti. Aynı akşam, Tolga’nın grupta paylaştığı son video, bir işçi tarafından Kenan Yıldırım’a ulaştırıldı. Ve ertesi sabah, siyah, lüks bir arabanın sert fren sesi, şantiyede büyük bir fırtınanın koptuğunu haber veriyordu…
O an, beton mikserlerinin gürültüsü ve demir sesleri arasında, şantiyeye çöken mutlak sessizlikten daha korkunç bir şey yoktu. Dört işçi, gözleri dehşetle büyümüş, kumla kirletilmiş basit pirinç tabağının sahibine bakıyordu. Yıllarca süren yoksulluk, sabır ve bitmek bilmeyen utanç, o an tek bir kelimeye sıkışmıştı. Adam, baretini yavaşça çıkardı ve güneşin altında parlayan, unutulmuş bir sembol gibi duran alyansı göründü. Hikaye, sadece bir inşaat işçisinin hikayesi değildi; bu, sessizliğin son bulduğu, onurun yeniden kazanıldığı ve servetin maskesini düşürdüğü bir hesaplaşmanın başlangıcıydı.
Mehmet her sabah güneş doğmadan uyanırdı. Bu sessiz ritüel, günlerin yorgunluğuna karşı bir direniş gibiydi. Ev henüz karanlıkken, yalnızca pencereden sızan soluk ışık onu karşılardı. Kızı Elif yan odada uyuyor, o da en ufak bir ses çıkarmamaya dikkat ediyordu. Kızının yüzündeki huzuru bozmak istemiyordu. Onun babasının ne kadar yorgun olduğunu, ne kadar derin endişeler taşıdığını görmemesi daha iyiydi. Mutfakta hazırladığı yemek her zaman aynıydı: pirinç pilavı, birkaç tane domates ve iki küçük sosis. Yoksulluğun yansımasıydı bu sadelik. Her pirinç tanesi, faturaları ve Elif’in üniversite ücretini ödedikten sonra geriye kalan paranın hesabıydı. Yıpranmış bez bir torbaya sardığı yemek kabını aldığında yeni bir güne adım atmaya hazırdı.
5:30 otobüsü her zamanki gibi doluydu. Uykulu yüzler, ter kokuları ve ucuz parfümlerin karışımı içinde sıkışıp kalmıştı. Mehmet sessizce yemek torbasını tutarken kirli pencereden dışarıyı izliyordu. Şehir yavaş yavaş uyanıyor ama o çoktan uyanmıştı, çok önceden. Otobüsten, son duraktan iki blok önce iniyordu. Oradan, Kayalıklar Sitesi’nin inşaatına yürüyordu. Büyük bir projeydi: Konut blokları, çocuk parkları, sosyal alanlar. Ama onun için sadece terin akacağı, kemiklerin ağrayacağı bir şantiyeydi. Kapıdaki güvenlik görevlisi başıyla selam veriyordu. Kelimeler gerekmiyordu. Sadece bir yüzdü Mehmet, onlarca yüz arasında kaybolmuş. İçeri girdiğinde şantiyenin enerjisi onu karşılıyordu. Beton mikserlerinin dönüş sesi, yüksek sesle bağırılan komutlar, radyodan gelen arabesk müzik… düzenli bir kaos. Herkes ne yapacağını biliyordu. Mehmet de biliyordu: Dayanmak, çalışmak, sessiz kalmak.
İlk kez buradaydı. Bu işe bir tanıdığın tavsiyesiyle gelmişti. Mülakat yok, evrak yok. Sadece güçlü kollar ve çalışmaya hazır bir beden aranıyordu. Mehmet her ikisini de sunuyordu. Eskimiş baretini taktı ve ustabaşıyı aramaya koyuldu. Şantiye canlıydı. Betoncu ustalar, demir işçileri, boyacılar hepsi kendi işinin peşindeydi. Radyo son seste çalıyor, emirler kat aşağıya doğru yankılanıyordu. Ustabaşı, karnı göbekli, sesi sert bir adamdı. Mehmet’e bir el arabasını gösterdi ve ikinci kata harç taşımasını emretti. O kadar. Tanışma yok, soru yok. Merdivenleri harç taşıyarak çıkmak, güneşin yakıcı sıcağı altında ter dökmek Mehmet için yeni değildi. Vücudu ağrıyordu, teri akıyordu, ağzı kuruyordu ama direniyordu. Sadece güç değildi bu, alışkanlıktı. Daha ağır yükleri taşımıştı hayatta. Saat sanki yavaşlamıştı o sıcakta. Dakikalar sürükleniyordu ama Mehmet sessizce özveriyle çalışmaya devam ediyordu.
Öğlen vakti düdük çaldığında mola verildi. Mehmet ellerini doğaçlama musluğun altında yıkadı ve gölge aradı. Arsanın köşesindeki büyük çınar ağacı bir rahatlama veriyordu. Orada altı yedi usta sandıkların üzerine oturmuş, yüksek sesle gülüşüyordu. Başka seçeneği olmayan Mehmet de yaklaştı ve ağacın gövdesine yakın kenarda bir yere oturdu. Torbasından yemek kabını çıkardı, kapağını açtı ve o an sessizlik çöktü. Bakışlar ona çevrildi. Merak, alay, hor görme karışımı bir bakıştı bu. Yemek kabındaki basit yemek sanki grotesk bir gösteriydi. Mehmet neler geleceğini hissediyordu ama her zaman yaptığı gibi sessiz kaldı. Biliyordu. Bu sessizliğin, bu dayanmanın bir nedeni vardı. Elif’in mezuniyetine birkaç ay kalmıştı. Her şey ona değerdi. Her aşağılanma, her sessiz yutkunma, her acı dolu an. Çünkü o kızı için yaşıyordu ve bu şantiyede ne kadar zor olursa olsun dayanacaktı.
Mehmet yemeğini yavaşça yemeye başladı. Başı önde, bakışları tabağındaydı. Ama etrafındaki bakışları hissediyordu. Her bakışın altında ezilen onurunu, her gülüşte çıngırayan gururunu. Ama yemeye devam etti. Çünkü bu, hayatta kalmanın yolu, sessizce direnerek. O sessiz an bozuldu. Bonesini ters takan uzun boylu bir adam yüksek sesle güldü. Adı Tolga’ydı ve sanki bir oyunun başlangıç düdüğünü çalmıştı. Diğerleri de ona katıldı. Mehmet’in yemek kabı şakaya dönüştü dakikalar içinde. Gözler ona dikilmişti. Alaycı, acımasız. Genç ve dövmeli biri yaklaştı. Yemek kabının içine baktı ve alayla başını salladı. “Bu ne böyle? Köpek maması mı?” dedi yüksek sesle. Kahkahalar patladı. Bir başkası havlama sesleri çıkardı. Grup kontrolsüz bir şekilde gülüyordu. Sanki birini aşağılamak, günün en eğlenceli anıydı.
Mehmet sessizce yemek kabını tutuyordu. Başı öne eğilmişti. Gözleri pirinç tanelerine kilitlenmişti. Dayanmaya çalışıyordu. İçindeki fırtınanın dışarı çıkmasına izin vermemeye. Tolga cep telefonunu çıkardı, fotoğraf çekti, video kaydetti. Mehmet’in yüzünü yakından çekti. Alay ederek konuşurken gruptaki yaşlı bir adam, Ahmet Abi, durmaları gerektiğini söyledi. Sesi kısıktı, güçsüzdü. Kimse duymadı ya da duymak istemedi. Alay devam etti. Daha da kötüleşti. Sonra Tolga yere eğildi. Avucuna kum aldı ve Mehmet’in yemeğinin üzerine döktü. Kumlar pilava, domateslere, sosislere karıştı. Mehmet’in yüzüne bile sıçradı. Kahkahalar şimdi çılgınca yankılanıyordu. Mehmet gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. Gözlerini açtığında kaşığıyla kumu pilavdan ayırmaya başladı. Tane tane, yavaşça, bir kelime söylemeden. Diğerleri kendi yemeklerini övüyordu. Biri kebap getirmiş, diğeri etli pilav, bir başkası da kocaman bir pide. Mehmet ise sessizce kumlu yemeğini yemeye devam ediyordu. Her kaşık bir meydan okumaydı. Her çiğneme sessiz bir direnişti. Her şeyi bitirdi. Hiçbir şey bırakmadı. Sonra yemek kabını kapattı, torbasına koydu ve işe geri döndü.
İkinci katta bir duvar dibinde durdu. Üç kez derin nefes aldı. Yüzünü sildi. Sonra yeniden harç taşımaya başladı. Öğleden sonra boyunca aynı acımasız güneşin altında çalıştı. Kimse acısını fark etmedi. Kimse içinde tuttuğu gözyaşlarını görmedi. Sadece o biliyordu sessizce devam etmenin ne anlama geldiğini. Her adımda Elif’i düşündü. Her harç dolu el arabasını itişinde kızının yüzü geldi gözlerinin önüne. Mezuniyet törenini hayal etti. Onun mutlu gülüşünü ve her şey anlam kazandı. Bu acı, bu aşağılanma, bu sessizlik, hepsi ona değerdi. Akşam olduğunda vücudu bitkin düşmüştü ama kalbi hala atıyordu, hala direniyordu. Şantiyeden çıkarken yarın yine aynı şeylerin olacağını biliyordu. Ama yarın da gelecekti. Çünkü Elif için gelmek zorundaydı. Otobüse binerken pencereden dışarıyı izledi. Şehir karanlığa gömülüyordu. İnsanlar evlerine dönüyordu. Mehmet de dönüyordu. Ama içindeki yük gün boyunca biraz daha ağırlaşmıştı. Yine de taşıyacaktı. Çünkü babaların yükü budur. Çocukları için her şeyi taşımak. Sessizce, şikayetsizce. Eve vardığında Elif kapıda karşıladı onu. Gülümsüyordu. Derslerinden bahsediyordu. Mehmet zoraki bir gülümseme verdi. Yorgunluğunu gizlemeye çalıştı. Elif sormadı. Devam etti konuşmaya. Mehmet doğruca odasına gitti. Yatağın kenarına oturdu ve dakikalarca hareketsiz kaldı. Sonra duş aldı, akşam yemeğini hazırladı ve geri çekildi. Yarın her şey tekrarlayacaktı. Biliyordu bunu ama hazırdı. Çünkü bu hikaye henüz bitmemişti.
Ertesi sabah güneş doğmadan kalktı. Yine aynı ritüel, aynı sessizlik ama içinde yeni bir ağırlık vardı. Dünün acısı henüz geçmemişti. Mutfakta yemek hazırlarken elleri titriyordu. Pilavı kaynatırken dünkü kumları hatırladı. Domateslerini dilimlerken o kahkahaları duydu yine. “Ama elimde ne var ki?” diye düşündü. “Gitmek zorundayım.” Otobüste yine aynı yerde durdu. Pencereden dışarıyı izlerken zihninde dün yaşananlar dönüp duruyordu. Tolga’nın yüzü, kumun pilava karışması, o aşağılayıcı bakışlar. Ama Elif’i düşününce her şey biraz daha katlanılır hale geliyordu. Sadece birkaç ay daha, sadece mezuniyetine kadar. Şantiyeye vardığında Tolga ve grubu çoktan oradaydı. Mehmet gözlerini kaçırdı, başını öne eğdi ve işe koyuldu. Hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Çünkü başka çaresi yoktu. Ustabaşı ona yeni görevler verdi. O da sessizce yerine getirdi. Her adımda, her hareket bir dayanma çabasıydı. Öğlen düdüğü çaldığında yine aynı yere gitti. Çınar ağacının altına, uzakta durduğu ağacın gövdesine yaslanarak oturdu. Yemek kabını çıkardığında Tolga hemen fark etti. “Bakalım bugün ne var?” diye bağırdı. Grubun dikkatini çekerek herkes döndü. Mehmet kapağı yavaşça açtı. Pilav, biraz peynir ve iki zeytin. O kadar. Tolga yaklaştı. Başını yemek kabının üzerine eğdi. Derin bir nefes aldı ve yüzünü buruşturdu. “Bayat koktu be.” dedi gülümseyerek. Genç dövmeli adam Burak da katıldı. “Dün akşamdan kalmış herhalde.” Grup güldü. Ahmet Abi yine sessizce izliyordu ama müdahale etmedi. Belki korkuyordu, belki çaresiz hissediyordu.
Mehmet kaşığını aldı ve yemeye başladı. Gözleri tabağındaydı, kafası öndeydi. Kulakları kahkahalara, alaycı sözlere doluydu ama ağzı sessizdi. Tek kelime etmedi. Her lokmayı yavaşça çiğnedi, yuttu ve devam etti. “Hiç konuşmuyor bu adam.” dedi Burak. “Sanki dilsiz.” Tolga gülümsedi. “Belki utanıyordur.” Grup kahkahayla güldü. Mehmet hiç tepki vermedi. İçinde öfke mi vardı? Acı mı, üzüntü mü? Belki hepsi ama yüzünde hiçbiri yoktu. Sadece sessizlik vardı. Yemek bitti. Her şeyi bitirdi. Hiçbir şey bırakmadı. Torbasına koydu ve kalktı. Giderken Ahmet Abi’yle göz göze geldi. Yaşlı adamın gözlerinde bir şeyler vardı. Pişmanlık mı, acıma mı? Mehmet bilmiyordu ama o an bir şey hissetti. Tamamen yalnız olmadığını. İşe döndüğünde eller daha ağır geldi, bacaklar daha yorgun, kalp daha hızlı atıyordu. Ama durmadı. Duramadı. Çünkü durmak yenilmek demekti. Ve o henüz yenilmemişti. Henüz. Akşam eve dönerken otobüste kafasını cama dayadı. Gözlerini kapadı. Derin nefesler aldı. Elif’i düşündü. Onun gülüşünü, hayallerini, mezuniyet gününü ve her şey yine anlamlı hale geldi. Eve vardığında Elif mutfaktaydı. Çay demlemişti. Mehmet’e bir fincan uzattı. “Baba, yorgun görünüyorsun.” dedi. Mehmet gülümsedi. “Yoğun bir gündü canım.” dedi. Elif merak etti. “İş nasıl?” Mehmet düşündü. Ne söyleyebilirdi? Gerçeği mi? Hayır, asla. “İyi,” dedi kısaca. “Her şey yolunda.” Elif ona inanmış gibi görünüyordu ya da inanmak istiyordu. Mehmet çayını yudumladı. Kızıyla sohbet etti ve içindeki fırtınayı saklamaya devam etti. Çünkü babaların görevi budur. Acıyı taşımak ama çocuklarına göstermemek.
Gece yatağa uzandığında tavana baktı. “Yarın ne olacak?” diye düşündü. Yine aynı şeyler mi? Muhtemelen. Ama yine de gidecekti. Çünkü başka seçeneği yoktu. Ve Elif için her şeye değerdi. Günler geçti. Bir hafta oldu. Sonra iki. Her gün aynı hikaye tekrarlanıyordu. Mehmet sabah kalkar, yemek hazırlar, otobüse biner, şantiyeye gelir, çalışır, öğle molasında aşağılanır. Sonra yine çalışır ve eve dönerdi. Bir döngüydü bu. Acı verici, yorucu, bitirici bir döngü. Tolga artık öğle molaları için bir gelenek başlatmıştı. Mehmet geldiğinde alkışlar, düdükler, kahkahalar. “Gösteri başlıyor!” derdi Tolga. Sanki sirkteki bir palyaço geliyormuş gibi. Grup hemen toplanır, yemek kabına bakmak için merakla beklerdi. Ne olduğu önemli değildi. Pilav, makarna, patates, hepsi aynıydı onlar için. Hepsi alay malzemesiydi. Bir gün Mehmet’in yemeğinde yumurta vardı. Tolga bunu gördüğünde yüksek sesle güldü. “Bugün yumurta varmış. Zengin olmuş herhalde.” Burak hemen atıldı. “Tavuk da gelecek yarın belki.” Grup güldü. Mehmet yemeğini sessizce yedi. Yumurtanın her lokması zordu. Ağzında ezilirken aşağılanmanın acısı boğazını tıkıyordu ama yuttu. Her şeyi yuttu. Başka bir gün pilavı soğuktu. Tolga dokunarak kontrol etti. “Soğuk mu yiyorsun? Isıtmaya paran mı yok?” Mehmet cevap vermedi. Kaşığını aldı. Yemeye başladı. Burak cep telefonuyla video çekiyordu. “Bak şu adama, hiçbir şey demiyor. Robot gibi.” Tolga güldü. “Belki robot gerçekten.” Mehmet her seferinde sessizce yedi. Gözlerini kaldırmadı. Tepki vermedi. Çünkü tepki vermek onlara daha fazla güç vermek demekti. Sessizlik tek savunmasıydı, tek kalkanıydı. Zayıf bir kalkan ama yine de bir şeydi.
Ahmet Abi artık daha yakın oturuyordu. Hiç katılmıyordu aşağılamalara. Sadece izliyordu. Bir gün Tolga’ya sesini yükseltti. “Yeter artık. Bırakın şu adamı.” Tolga ona alaycı bir bakış attı. “Sen ne karışıyorsun Ahmet Abi? Kendi işine bak.” Ahmet Abi sustu. Daha fazla bir şey yapamadı. Mehmet olayı fark etmedi bile. Üçüncü kattaydı o sırada. Ertesi gün öğle molasında Ahmet Abi Mehmet’e yaklaştı. Başıyla selam verdi. Mehmet de karşılık verdi. İki kelime konuşmadılar ama o jest Mehmet için bir şeyler ifade etti. Tamamen yalnız değildi. Belki sadece bir kişi. Ama birisi vardı, birisi görüyordu.
Akşam eve dönerken Mehmet otobüste düşünüyordu. Neden hiç tepki vermiyordum? Neden hiç sesimi çıkarmıyordum? Cevabı biliyordu. Çünkü bu işe ihtiyacı vardı. Bu para olmadan Elif’in üniversitesi yarıda kalacaktı. Hayalleri yıkılacaktı ve Mehmet bunu göze alamazdı. Eve vardığında Elif kitap okuyordu. Mehmet’i gördüğünde gülümsedi. “Baba, bugün profesör beni övdü. Mimarlık projem için.” Mehmet’in yüzünde gerçek bir gülümseme belirdi, ilk kez o gün. “Aferin sana kızım, gurur duyuyorum.” Elif sarıldı ona. O sarılış günün tüm acılarını sildi. Bir anlık da olsa. Gece yattığında Mehmet yine tavana baktı. “Yarın da aynı şeyler olacak,” diye düşündü ama artık alışıyordu. Acı bir alışkanlık haline geliyordu. Korkunç bir gerçekti bu ama gerçekti. İnsan her şeye alışır, acıya bile. Ve Mehmet Elif için her şeye alışmaya hazırdı. Her gün, her an, her aşağılanma, hepsi ona değerdi. Çünkü o sadece bir baba değildi. O kızının hayallerinin son dayanağıydı. Ve dayanaklar yıkılmaz.
Üçüncü hafta başladı. Şantiyede işler ilerliyordu. Binalar yükseliyordu. Ama Mehmet’in içindeki yük daha da ağırlaşıyordu. Her gün aynı döngü. Sabah uyanmak, hazırlanmak, gitmek, çalışmak, aşağılanmak, eve dönmek ve ertesi gün yine baştan. Tolga artık bahisler oynuyordu. “Kim iddialı? Bugün tek kelime konuşmaz. Eminim.” Burak kabul etti. “20 lira.” Grup etraflarında toplandı. Mehmet geldiğinde hepsi merakla bekliyordu. Sessiz kalacak mı yoksa sonunda bir şey mi söyleyecek? Mehmet yemek kabını açtı. Pilav, biraz patates ve bir kaşık salça. Tolga yaklaştı. Cep telefonunu yüzüne tuttu. “Bugün ne var bakalım? Yine aynı şeyler mi?” Mehmet kaşığını aldı, başladı yemeğe. Tek kelime etmedi. Tolga gülümsedi. “Gördünüz mü? Dediğim gibi, bu adam konuşmaz.” Burak 20 lirayı uzattı. Grup güldü. Mehmet yemeye devam etti. İçindeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Gözlerinde hiçbir öfke, sadece boşluk, boş bir bakış. Sanki ruhu orada değilmiş gibi. Bir gün Tolga daha da ileri gitti. Yemek kabına tükürük attı. Mehmet dondu. Kaşığı havada kaldı. Saniyeler geçti. Herkes sessizdi. Acaba ne yapacak? Sonunda bir şey mi söyleyecek? Mehmet yavaşça kaşığı indirdi. Yemek kabını kapattı ama kalkmadı. Oturmaya devam etti. Sonra kapağı tekrar açtı ve tükürüğü kaşıkla bir kenara itti ve yemeye devam etti. Tolga şok olmuştu. “Yok artık!” diye bağırdı. “Bu adam gerçek mi?” Burak güldü. Ama bu sefer biraz zoraki bir gülüştü. İçlerinden biri, genç bir işçi, rahatsız olduğunu söyledi. “Artık fazla oldu.” Ama Tolga umursamadı. Ahmet Abi kalktı. Tolga’nın karşısına dikildi. “Yeter. Bu ne biçim davranış?” Tolga döndü ona. “Sen ne karışıyorsun ihtiyar?” Ahmet Abi geri çekilmedi. “Bu yaptığın namussuzluk! Bir insana böyle davranılmaz.” Tolga güldü. “Git işine Ahmet Abi. Sana ne bizden?” Ahmet Abi daha fazla bir şey söylemedi ama Mehmet’in yanına gelip oturdu. Mehmet şaşırdı. Başını kaldırdı. Yaşlı adama baktı. Ahmet Abi başını salladı. Bir şey söylemedi ama varlığı Mehmet için yeterliydi. O gün öğleden sonra Mehmet işe dönerken içinde farklı bir his vardı. Tamamen yalnız değildi. Artık biri görmüştü, biri anlamıştı ve bu her şeyi biraz daha katlanılır yapıyordu.
Akşam eve dönerken Mehmet otobüste düşündü. Neden Ahmet Abi yardım etmişti? Neden onun yanında durmuştu? Belki çünkü o da zamanında benzeri şeyler yaşamıştı. Belki çünkü kalbi temizdi. Sebep ne olursa olsun Mehmet minnettar hissediyordu. Eve vardığında Elif akşam yemeğini hazırlamıştı. “Baba, bugün sana yemek yaptım.” Mehmet şaşırdı. Elif genelde çok yoğundu derslerle. “Vaktini nasıl buldun?” Elif gülümsedi. “Sana zaman ayırmak istedim.” Mehmet masaya oturdu. Yemek basitti ama sevgiyle yapılmıştı. Her lokmada Elif’in özenini hissetti ve o an gün boyunca çektiği acılar unutuldu. Çünkü bu, onun için yaptığı her şeyin anlamıydı. Bu yemek, bu gülümseme, bu sevgi. Elif onunla sohbet etti. Derslerinden bahsetti, hayallerinden. Mehmet dinledi. Sadece dinledi ve gülümsedi. İçten bir gülümseme. O an dünyadaki en mutlu insandı. Çünkü kızı mutluydu ve bu her şeye değerdi. Gece yattığında Mehmet daha rahat uyudu. Çünkü artık biliyordu. Tamamen yalnız değildi. Ahmet Abi vardı şantiyede, Elif vardı evde. Ve bu ikisi onu ayakta tutmaya yetiyordu. Yarın ne olursa olsun dayanabilirdi. Çünkü dayanmak zorundaydı ve dayanacaktı.
Pazartesi sabahı farklıydı. Mehmet mutfağa girdiğinde tezgahta hazır bir yemek kabı gördü. Yanında bir not vardı. Elif’in el yazısıydı. “Baba, bugün sana özel bir şey hazırladım. Sevgiyle, Elif.” Mehmet notu eline aldı. Okurken gözleri doldu. Kızı ona yemek hazırlamıştı. Kaç yıl sonra? Mehmet her zaman kendisi hazırlardı yemeklerini. Çünkü Elif derslerle meşguldü. Yorgundu. Zamanı yoktu. Ama bugün ona zaman ayırmıştı. Yemek kabını açtı. Pilav, tavuk sote ve salata. Basit ama özenli. Her şey düzgünce yerleştirilmişti. Mehmet koku aldı. Taze kokuyordu. Dün akşam Elif uyumamış, ona yemek hazırlamıştı. Mehmet yutkundu. Gözyaşlarını tutamadı. Birkaç damla yanaklarından süzüldü. “Kızım,” diye fısıldadı sessizce. “Sen benim her şeyimsin.” Otobüste yemek kabını kucağında tutarken içi gururla doluydu. Bugün farklı olacaktı. Çünkü bu yemek sadece bir yemek değildi. Kızının sevgisiydi, emeğiydi, fedakarlığıydı. Ve Mehmet bunu dünyaya karşı korumak istiyordu.
Şantiyeye vardığında her şey aynıydı. Tolga ve grubu, Ahmet Abi, betoncu ustalar, demir işçileri, herkes kendi işinin peşindeydi. Mehmet de işine koyuldu ama içinde farklı bir enerji vardı. Bugün bu yemeği yedikten sonra her şey daha iyi olacaktı. Öğlen düdüğü çaldı. Mehmet çınar ağacına gitti. Tolga hemen alkışlamaya başladı. “Gösteri zamanı!” Grup toplandı. Mehmet oturdu. Yemek kabını çıkardı. Kapağı açtığında herkes şaşırdı. “Vay be! Bugün tavuk var,” dedi Tolga alayla. Burak yaklaştı, baktı. “Bu gerçek mi? Gerçek tavuk mu?” Grup güldü. Mehmet kapağı kapatmak istedi ama Tolga elini uzattı, engelledi. “Dur bakalım, nereden buldun bunu?” Mehmet sessizce ona baktı. İçinde bir şeyler kabarıyordu. Öfke mi? Koruma içgüdüsü mü? Bu yemek Elif’indi. Elif’in emeğiydi. Ve Tolga ona dokunmamalıydı. Tolga kaşığını uzattı yemeği koklamak için. Mehmet refleks olarak kabı çekti. İlk kez, ilk kez bir tepki vermişti. Herkes dondu. Tolga şaşırmıştı. “Ne oldu? Niye çektin?” Mehmet derin bir nefes aldı. Konuşmak istiyordu. Bir şey söylemek ama sesi çıkmıyordu. Boğazı düğümlenmişti. Kelimeler orada bir yerlerdeydi ama dışarı çıkmıyordu. Sadece başını eğdi, yemeye başladı. Tolga güldü. “Yine sustu, her zamanki gibi.” Ama bu sefer gülüşü biraz farklıydı. Biraz daha belirsiz. Çünkü Mehmet bir tepki vermişti, küçük de olsa. Ve bu, bir şeylerin değişebileceğinin işaretiydi.
Ahmet Abi Mehmet’in yanında oturuyordu. Yemeğe baktı. “Güzel görünüyor,” dedi sessizce. Mehmet ona döndü. Başını salladı. “Kızım hazırladı.” Ahmet Abi gülümsedi. “Kızına iyi bak. Seni çok seviyor.” Mehmet yutkundu. “Biliyorum.” Yemeği yerken her lokma Elif’in sevgisini hatırlatıyordu. Tavuk yumuşaktı. Pilav lezzetliydi, salata tazeydi. Her şey mükemmeldi. Ve Mehmet o an şantiyede değil, evinde, Elif’in karşısında oturuyormuş gibi hissetti. Tolga ve grubu uzaklaştı. Yeterince eğlenmişlerdi. Şimdi kendi yemeklerine dönmüşlerdi. Mehmet ve Ahmet Abi yalnız kaldı. Ahmet Abi sessizce kendi yemeğini yiyordu. Mehmet de. Aralarında kelimeler yoktu ama bir anlayış vardı. Sessiz bir dayanışma. Öğle molası bitti. İşe döndüler. Mehmet o gün daha hafif hissediyordu. Sanki Elif’in yemeği ona güç vermişti. Mehmet harçları taşırken, merdivenlerden çıkarken yorulmuyordu. Çünkü içinde farklı bir enerji vardı.
Akşam eve döndüğünde Elif onu kapıda bekliyordu. “Beğendin mi?” diye sordu, gözleri parlayarak. Mehmet sarıldı ona. “Çok güzeldi kızım. Hayatımda yediğim en güzel yemekti.” Elif mutlu oldu. “Yarın da hazırlayabilirim.” Mehmet başını salladı. “Hayır canım, sen derslerine odaklan. Ben hallederim.” Ama Elif ısrar etti. “Baba, senin için bir şeyler yapmak istiyorum.” Mehmet gülümsedi. “Sadece mutlu ol. Bu benim için yeter.” Gece yattığında Mehmet düşündü. Bugün farklı bir gündü. İlk kez tepki vermişti. Küçük bir tepki ama yine de bir şeydi. Belki yarın daha fazlasını yapabilirdi. Belki yarın sesini çıkarabilirdi. Ama şimdilik yeterdi. Çünkü Elif’in yemeği ona gereken tüm gücü vermişti ve yarın yine ayakta olacaktı.
Ertesi sabah Mehmet farklı uyandı. Düşlerinde Elif’in gülümsemesini görmüştü. O gülümseme ona güç vermişti. Mutfakta kahvaltısını hazırlarken dün yaşadıklarını düşündü. İlk kez yemek kabını çekmişti. İlk kez bir tepki göstermişti. Küçük bir hareket ama anlamlıydı. Belki artık zamanı gelmişti diye düşündü. Belki artık sessiz kalmak yetmiyordu. Ama sonra korktu. Ya işini kaybederse, ya Tolga onu şikayet ederse, ya ustabaşı onu kovarsa? Elif’in üniversitesi ne olacaktı? Hayır, risk alamazdı. Henüz değil. Otobüste camdan dışarıyı izlerken bir kadın dikkatini çekti. Otobüs durağında oturmuş, küçük bir çocuğa yemek yediriyordu. Çocuk direniyor, ağzını açmıyordu. Ama kadın sabırla, sevgiyle denemeye devam ediyordu. Mehmet gülümsedi. Kendini o kadında gördü. Elif küçükken böyleydi. İnatçı, dirençli ama Mehmet hiç pes etmemişti. Ve şimdi Elif bir üniversite öğrencisiydi.
Şantiyeye vardığında hava serindi. Henüz güneş tam doğmamıştı. İşçiler yavaş yavaş geliyordu. Mehmet işine koyuldu. Bugün farklı görevler vardı. Ustabaşı ona tuğla taşıtacaktı. Ağır işti. Ama Mehmet alışkındı ağır işlere. Sabah geçti. Vücut yoruldu, eller incindi ama Mehmet durmadı. Öğlen düdüğü çalana kadar çalıştı. Sonra yine o an geldi. Çınar ağacına gitme zamanı. Yemek kabını aldı, ağaca yürüdü. Tolga ve grubu oradaydı. Bugün daha kalabalıktılar. Birkaç yeni işçi de katılmıştı. Mehmet içini çekti. Daha fazla göz, daha fazla alay demekti. Oturdu, yemek kabını açtı. Bugün sadece pilav ve biber vardı. Tolga hemen yaklaştı. “Bugün ne var?” Mehmet sessizce yemeye başladı. Tolga cep telefonunu çıkardı. “Arkadaşlar, size birini tanıtmak istiyorum. Bu adam hiç konuşmaz. Dilsiz gibi.” Yeni işçiler güldü. Biri sordu. “Gerçekten mi? Hiç mi konuşmaz?” Burak onayladı. “Hiç. Üç haftadır burada, tek kelime duymadık.” Grup merakla Mehmet’e baktı. Mehmet başını kaldırmadan yemeğe devam etti. Tolga devam etti. “Bazen kumunu yemeğine dökeriz, yine yer. Bazen başka şeyler yaparız, yine tepki vermez. Robot gibi.” Yeni işçilerden biri şaşırmıştı. “Neden böyle yapıyorsunuz?” Tolga omuz silkti. “Eğlence olsun diye.” Ahmet Abi uzaktan izliyordu. Yüzünde üzüntü vardı. Mehmet’in yanına gelmek istiyordu ama çekiniyordu. Çünkü daha fazla dikkat çekmek Mehmet için daha kötü olabilirdi.
Mehmet yemeğini bitirdi. Kalkmak üzereydi ki Tolga önünü kesti. “Dur bakalım, bize bir şey söylemeyecek misin?” Mehmet ona baktı. Gözleri boştu. Tolga sordu. “Adın ne senin?” Mehmet cevap vermedi. “Kaç yaşındasın?” Yine sessizlik. “Nerede oturuyorsun?” Hiçbir cevap. Tolga sinirlenmeye başladı. “Bu adam gerçekten konuşmuyor!” Burak güldü. “Dedik ya sana.” Tolga Mehmet’in omzuna vurdu. “Haydi bir şey söyle.” Mehmet hiç kıpırdamadı. Tolga daha sert vurdu. “Söyle artık!” Ahmet Abi dayanamadı. Ayağa kalktı. Araya girdi. “Bırak şu adamı.” Tolga döndü ona. “Sen yine mi karışıyorsun?” Ahmet Abi kararlıydı. “Evet, karışıyorum. Bu yaptığın vicdansızlık.” Tolga ona yaklaştı. “Bak ihtiyar, sana bir kere söyledim. Karışma bizim işimize.” Ahmet Abi geri çekilmedi. “Bu insan senin gibi insan. Niye böyle davranıyorsun?” Tolga güldü. “İnsan mı bu adam? Robot. Hiç konuşmuyor. Hiç tepki vermiyor. İnsan böyle olur mu?” Ahmet Abi cevap verdi. “Belki konuşamıyor. Belki çok acı çekiyor içinde.” Bu söz Mehmet’i sarstı. İçi burkuldu. Ahmet Abi’yi anlamıştı. Gerçekten anlamıştı. Mehmet başını kaldırdı. Yaşlı adama baktı. Gözlerinde minnettarlık vardı. Tolga grubuna döndü. Güldü. “Bırakın bu ihtiyarı. Gelin kendi yemeğimizi yiyelim.” Grup dağıldı. Ahmet Abi Mehmet’in yanına oturdu. İki adam sessizce oturdu. Aralarında kelimeler yoktu ama bir bağ vardı. Sessiz ama güçlü bir bağ. Mola bitti. İşe döndüler. Mehmet o gün daha hafif hissetti. Çünkü artık tek değildi. Ahmet Abi vardı ve bu her şeyi değiştiriyordu.
Günler geçiyordu. Şantiyedeki hayat aynı şekilde devam ediyordu. Ama bir değişiklik vardı. Ahmet Abi artık her öğlen Mehmet’in yanında oturuyordu. Tolga bazen alay etti ama fazla rahatsız etmedi. Belki yaşlı adama saygıdan, belki de artık sıkıldığından. Bir cuma günü işler erken bitmişti. Ustabaşı herkese izin verdi. Mehmet eve erkenden dönecekti. Belki Elif’le daha fazla zaman geçirebilirdi. Bu düşünce onu mutlu etti ama şantiyeden çıkarken bir şey oldu. Ustabaşı’nın ofisinden sesler geliyordu. Mehmet durup dinledi. İki kişi tartışıyordu. Biri ustabaşıydı, diğeri tanımadığı biri. “Patron gelmeden halletmeliyiz bunu,” diyordu ustabaşı. Diğer adam cevap verdi. “Ama o videolar çok kötü. Patron görürse çok kızar.” Ustabaşı sinirli konuştu. “O yüzden sileceksin hepsini.” Mehmet merak etti. Ne videoları? Ama fazla beklemedi. Çıkıp gitti. Eve giderken aklı bu konuşmada kaldı ama sonra unuttu. Başka derdi çoktu.
Eve vardığında Elif yoktu. Not bırakmıştı. Arkadaşlarıyla kütüphanede çalışacakmış. Mehmet yalnız kaldı. Televizyon açtı, haber izledi. Sonra uyuya kaldı. Akşam Elif geldiğinde Mehmet’i koltukta uyur buldu. Üstüne bir battaniye örttü sessizce. Mehmet’in yüzüne baktı. Yorgundu, bitikti. Elif içini çekti. Babası ona hiç şikayet etmezdi. Ama Elif görüyordu. Her akşam biraz daha yorgun, biraz daha bitkin geliyordu. Elif sessizce mutfağa gitti, çay demledi. Mehmet uyanınca çay içtiler birlikte. Elif sordu, “Baba, işte her şey yolunda mı?” Mehmet gülümsedi. “Evet canım, her şey iyi.” Elif inanmadı. “Baba, ben aptal değilim. Seni görüyorum. Her gün biraz daha yorgun dönüyorsun.” Mehmet derin bir nefes aldı. “İş yorucu ama idare ediyorum. Merak etme.” Elif devam etmek istedi ama vazgeçti. Babası anlatmak istemiyorsa zorlamamalıydı. Ama içinde bir sıkıntı vardı, bir endişe. Babası bir şeyler saklıyordu.
Ertesi hafta pazartesi şantiyede büyük bir heyecan vardı. Patronun geleceği söyleniyordu. Doktor Kenan Yıldırım, zengin bir iş adamı, birçok projenin sahibi. Şantiyeyi ziyaret edecekmiş. Herkes telaşlanmıştı. Ustabaşı emirler yağdırıyordu. “Her şey temiz olacak. Her şey düzenli. Patron memnun kalmalı.” İşçiler hızlıca çalıştı. Her yeri temizledi, düzenledi. Öğlen oldu, patron gelmedi. Ustabaşı gergin bekliyordu. Mehmet öğle molasına çıktı. Ağacın altına gitti. Bugün Tolga ve grubu yoktu. Başka bir yerde yemek yiyorlardı. Sadece Ahmet Abi ve birkaç işçi vardı. Mehmet rahat hissetti. Bugün alay yok, şaka yok. Sadece huzur. Yemeğini açtı, yemeye başladı. Ahmet Abi yanında oturuyordu. Sessizce kendi yemeğini yiyordu.
Sonra bir araba geldi. Siyah, lüks bir araba. Herkes döndü baktı. Arabadan bir adam indi. Takım elbiseli, yakışıklı, ciddi. Doktor Kenan Yıldırım, patron. Ustabaşı koşarak karşıladı. “Hoş geldiniz efendim.” Patron başını salladı, etrafına baktı. “İşler nasıl gidiyor?” Ustabaşı gülümsedi. “Çok iyi efendim. Planladığımızdan bile hızlı ilerliyoruz.” Patron şantiyeyi gezmeye başladı. Her yeri inceledi. İşçilerle konuştu, sorular sordu. Mehmet uzaktan izliyordu. Patron ona kadar gelecek miydi? Gelmedi. Ziyaret bitti. Patron gitti. Ama aynı akşam bir şey oldu. Tolga grup sohbetine bir video attı. Mehmet’in alaycı bir videosuydu. Grupta 25 işçi vardı. Hepsi izledi. Çoğu güldü. Bazıları rahatsız oldu ve o gece birisi o videoyu patrona iletti. Kim olduğu bilinmiyordu ama sabah herkes anlayacaktı. Çünkü patron çok kızgındı. Çok.
Salı sabahı şantiye sessizdi. Herkes işinin başındaydı. Ama bir gerginlik vardı havada. Ustabaşı sürekli telefonuna bakıyordu. Tolga ve grubu normalmiş gibi davranıyordu. Mehmet de her zamanki gibi çalışıyordu. Saat 10’a doğru o siyah araba yeniden geldi. Bu sefer hızlıca, sert bir şekilde durdu. Kapı açıldı. Patron indi. Yüzü kıpkırmızıydı. Öfkeliydi. Çok öfkeliydi. Ustabaşı koşarak yaklaştı. “Efendim, hoş…” Patron elini kaldırdı. “Sus! Ofisime şimdi!” Ustabaşı şaşırdı ama itaat etti. İkisi ofise gitti. Kapı sertçe kapandı. İçeriden yüksek sesler geliyordu. Patron bağırıyordu. “Bu ne demek?! Bu videolar ne demek?!” Ustabaşı kekeleyerek cevap veriyordu. “Efendim ben… ben bilmiyordum.” Patron daha da sert konuştu. “Bilmedin mi? Senin şantiyende olup bitenlerden haberdar değil misin?!” Dışarıda işçiler merakla bekliyordu. Mehmet de duyuyordu ama anlamıyordu. Ne videoları? Neden patron bu kadar kızgın?
Ofis kapısı açıldı. Patron çıktı. Ustabaşı arkasında ürkek bir şekilde yürüyordu. Patron bağırdı. “Tüm işçiler burada toplanacak. Hemen şimdi!” Ustabaşı düdüğü çaldı. Herkes toplandı. 25 belki 30 kişi. Patron önlerinde durdu. Elinde telefonu vardı. Yüzü hala kırmızıydı. “Bana dün gece bir şey gönderildi,” dedi. Sesini kontrol ederek, “Bazılarınızın yaptığı bir şey. Ve bunu gördüğümde inanamadım. Kendi şantiyemde, kendi işçilerim bir insana böyle davranıyor.” Herkes sessizdi. Tolga ve grubu birbirlerine baktı. Mehmet hala anlamıyordu. Patron devam etti. “Şimdi size bir soru soracağım ve dürüst cevap bekliyorum. Bu videolarda kim var?” Sessizlik. Kimse konuşmadı. Patron daha sert konuştu. “Soruyorum, bu videolarda kimler var?” Burak öne çıktı, titrek bir sesle. “Efendim ben… ben vardım.” Tolga da kısık sesle ekledi. “Ben de.” Üç kişi daha, kekeleyerek isimlerini söyledi. Patron başını salladı. “Güzel. Altı kişi. Şimdi… videodaki adam nerede? O sessiz, utangaç adam.”
Tüm bakışlar Mehmet’e çevrildi. Beton mikserlerinin sesi bile durmuştu sanki. Mehmet’in kalbi göğsünde gümbürdüyordu. Ayağa kalktı. Başını öne eğmişti. Patron onu işaret etti. “Bu adam… evet, bu adam! Ne yaptınız bu adama? Kum mu döktünüz yemeğine? Tükürük mü attınız? Fotoğrafını çekip alay mı ettiniz? O, tek kelime etmeden her şeye katlandı. Neden? Para için. Kızı için.” Patron öfkeyle Tolga’ya döndü. “Senin annen baban sana nasıl bir terbiyeyle büyüttü seni? Bir insana böyle davranılır mı?!” Tolga kekeledi. “Efendim biz… sadece şakaydı.”
Patron Kenan Yıldırım acı bir kahkaha attı. “Şaka mı? Onurunla oynamak şaka mı? Peki, şimdi son bir şey söyleyeceğim. Bu adam… bu sessiz inşaat işçisi… Onun gerçek adını biliyor musunuz?” Herkes sessizdi. Mehmet’e baktılar. Sadece Ahmet Abi’nin gözleri yaşarmıştı. Patron Mehmet’e döndü. “Mehmet Bey, lütfen artık konuşun. Onlar sizi ‘robot’ sandı. Şimdi onlara, robotların ne kadar güçlü olduğunu gösterin.”
Mehmet, baretini yavaşça çıkardı. Eskimiş, lekeli baretini yere bıraktı. O an, güneş ışığı yüzüne vurdu. Yüzünde ilk kez, yorgunluğun ötesinde, buz gibi bir sertlik vardı. Yüzünü temizledi, ellerini cebine soktu ve içinden bir kart çıkardı. Yavaşça Patron Kenan’a uzattı. Kenan kartı aldı, işçilere gösterdi. Siyah, kalın, üstünde altın yaldızla yazıyordu: YILDIRIM HOLDİNG – İCRA KURULU BAŞKAN YARDIMCISI – DEMİRTAŞ MEHMET
Şantiyede bir uğultu yükseldi. Tolga’nın yüzü bembeyaz oldu. Burak olduğu yere çöktü. Ustabaşı dehşetle ağzını kapattı. Mehmet, yıllar sonra ilk kez tüm sesiyle, kararlı bir şekilde konuştu. Sesi şantiyede yankılandı. “Benim gerçek adım… Demirtaş Mehmet. Ben, bu Kayalıklar Sitesi’nin ilk tuğlasını koyan adamın oğluyum. Kenan Bey benim sadece iş ortağım, bu şirketin %51 hissesi bana ait.”
“Bütün bu süre boyunca, neden mi sustum? Çünkü bir babanın, kızının hayallerini gerçekleştirmek için ne kadar ileri gidebileceğini görmek istedim. Ve bu süreçte, onurunu çiğneyen, zor durumdaki bir insanı robot sanan vicdansızları da gördüm. Sizin gibi insanların, altınızdaki insanlara nasıl davrandığını… Sizin gibi yöneticilerin nasıl bir cehalet içinde olduğunu gördüm, Ustabaşı.”
Patron Kenan, elindeki kartı havaya kaldırdı. “Bu adam… kızı Elif’in mimarlık eğitiminin son taksitini ödeyebilmek için, en temel insani onurundan vazgeçerek burada çalıştı. Çünkü biz, projeyi başlatırken, kim olduğumu bilmeden, bir işçi gibi maaşımı aldım ve bunu kızımdan bile sakladım. Benim için bir ‘sosyal deney’di bu. Ama sizin için… bir zulüm oldu.”
Mehmet, Tolga’nın önünde durdu. “Tolga, bana kum attın, videomu çektin, alay ettin. Senin lüks yemeğin, benim kumlu pilavımdan daha değerli miydi?” Tolga ağlıyordu. “Özür dilerim efendim! Ben… ben çok pişmanım.” Mehmet cevap vermedi. Yüzünde artık öfke yoktu, sadece derin bir hüzün vardı. “Sen ve bu altı kişi… Derhal işten çıkarıldınız. Sadece Kayalıklar Sitesi’nden değil, Yıldırım Holding’e bağlı hiçbir şirkette bir daha çalışamazsınız. Ustabaşı,” Ustabaşı Mehmet’e döndü, gözleri dolu. “Sana gelince. Senin işin yarın belli olacak. Sen, bu şantiyenin amiri olarak, bu vicdansızlığa göz yumdun. Eğer yarın, çalışanlarına, onların babalarına, annelerine olan saygını kanıtlayacak bir eylem planıyla gelmezsen, sen de işsiz kalırsın.”
Mehmet, Ahmet Abi’ye döndü. “Ahmet Abi… Sen, o sessizliğin içindeki tek insandın. Sen bana yiyeceğimi koruyamadığım günlerde bile gözlerinle destek verdin. Sen… artık bu şantiyenin baş sorumlusu sensin. Sen, benim ve Kenan Bey’in temsilcisisin. İnsaniyetin temsilcisisin.” Ahmet Abi şaşkınlıkla ayağa kalktı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. “Mehmet Bey… Ben… ben ne diyeceğimi bilmiyorum.”
“Hiçbir şey söyleme, Ahmet Abi. Sadece dürüst ol. Onurlu ol. Tıpkı şimdiye kadar olduğun gibi.”
O an, bütün şantiyenin kaderi değişmişti. Olay yerinden ayrılırken, Tolga ve grubu yerdeki baretlerine bakıyordu. Utanç, pişmanlık ve bir daha asla geri dönüşü olmayan bir dersle yüzleşiyorlardı. Mehmet, Elif’in mezuniyetine birkaç ay kala, sessiz yükünü nihayet yere bırakmış, gerçek kimliğini açıklayarak hem kendi onurunu hem de kızının geleceğini güvence altına almıştı.
Akşam eve döndüğünde, Elif onu kapıda karşıladı. Her zamanki gibi yorgundu, ama bu sefer yorgunluğu farklıydı: Huzurluydu. Elif sordu: “Baba, bugün bir sorun mu oldu? Yüzün çok farklı…” Mehmet gülümsedi. Bu seferki, zoraki bir gülümseme değildi. Gözlerinin kenarında biriken yaşı, Elif görmeden sildi. “Hayır, canım. Bugün… bugün sadece önemli bir kararı verdim. Ve artık her şey yolunda.” Elif’e sarıldı, sıkıca, omuzlarındaki tüm yükü hissettirmemeye çalışarak. O gece, yatağında uzanırken tavana baktı. Ne kumun tadı ne de o kahkahalar zihnindeydi. Sadece Elif’in gülümseyen yüzü. Ve o an anladı: En büyük servet, hiçbir zaman para olmamıştı, sadece bir babanın sessizce taşıdığı onurdu.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





