Şiddetli yağmurun cilaladığı Polanco sokaklarında, aceleyle bindiği siyah sedanın bir Uber olmadığını Ana Sofía çok sonra anlayacaktı. Bir yanlış tık, bir yanlış kapı, sonra bir ses: “Güven bana, yetiştiririm.” Görünüşlerin kandırdığı, ön yargıların hüküm sürdüğü bir şehirde, hatanın içinden doğan bir doğru her şeyi yerinden oynatır. İşte hızla çarpan kalplerin, ağırlaşan vicdanların ve beklenmedik bir aşkın sinematik hikâyesi. Şimdi kemerleri bağla; yol uzun, yağmur dinmiyor.
Mexico City’nin üstüne çöküp duran o iri bulutlar, o gün Polanco’nun ağaçlı kaldırımlarına şeffaf bir tül serdi. Ana Sofía Reyes, yirmi sekiz yaşında, bir klinikte idari asistan; Narvarte’teki tek pencereli küçücük dairesinden taşan kaygısını, elindeki telefon ekranına bastırarak susturmaya çalışıyordu. Santa Fe’de, hayatını rayına sokabileceğini hayal ettiği bir reklam ajansı görüşmesine kırk dakika kalmıştı. Klinikten koşar adım çıktı, ıslanan saçlarını topuzun içine itmeye çalışırken uygulamayı açtı: siyah sedan, plaka uyuşuyor; şoför birkaç metre ötede.
Kapı açıldı; sıcak, pahalı bir parfümün kibar kokusu yağmurun metalik kokusuna karıştı. Direksiyonda oturan adam otuzlarının ortasında görünüyordu; keskin hatlı bir yüz, koyu renk gözlerde sessiz bir dikkat. Ana Sofía koltuğa oturdu, kemeri çekip taktı, gözlerini bir an bile telefonundan kaldırmadan “Lütfen biraz hızlı gidebilir miyiz? Çok önemli bir mülakatım var,” dedi.
Adam dikiz aynasından gülümsedi. “Elimden geleni yaparım.”
Şehir, öğleden sonra trafiğinin demirden sabrını kuşanmıştı. Paseo de la Reforma, cam panjurlu dev binaların su damlalarıyla titrediği uzun bir koridor gibiydi. Yağmur sileceklerin ritmine sığmıyor, yollar kilitleniyor, kornalar sabırsızca uyanık kalıyordu. Ana Sofía içinden yüz kez tekrarladığı cevapları bir daha geçiyordu: güçlü yanlar, zayıf yanlar, örnek projeler, kriz yönetimi. Parmağının ucundaki ekran, bütün geleceğini sığdırdığı cam bir umut gibi.
“Condesa’dan kestirme biliyorum,” dedi adam bir süre sonra. “Zaman kazanırız.”
“Harika,” dedi Ana Sofía, ama sesi çok inandırıcı değildi. Bir bildikliği vardı adamın tonunda; sakin ve ikna edici. Bir Uber sürücüsü için fazla… efendi mi? “Kusura bakmayın,” dedi dudaklarının arasından kaçan bir dürüstlükle, “kıyafetiniz… saatiniz… hatta parfümünüz. Yani… daha çok yönetici gibi duruyorsunuz.”
“Görünüşler aldatır,” dedi o, sanki bu cümlenin gölgesinde yaşamayı öğrenmişçesine. Ayna, göz göze gelmelerini sağladı; adamın gözlerinde yersiz bir kibir değil, hesaplanmış bir tevazu vardı. Ana Sofía utandı. Yargılayıcı olmak istemiyordu; ama yargı çoktan akmış, dilin ucuna bulaşmıştı.
Telefon titredi: “Doña Lupita” ekranda peydahlandı. Kaldığı pansiyonun sahibi. Aramanın ne anlama geldiğini biliyordu. “Kiranız gecikti. Cuma’ya kadar ödemezseniz…”
“Görüşmeyi alırsam haftaya hepsini kapatacağım,” diye yalvardı Ana Sofía; sesi ince bir ipin üstünde yürüyen dengesi gibi titriyordu.
Arka koltuk, bir anda şeffaf bir itiraf kabinine dönüşmüştü. Şoför sessiz kaldı; ama sessizlik, duymazdan gelmek değil, saygıydı sanki. Telefon kapandı; göz kapaklarının ardına sızan sular, yağmurla yarışmaya başladı. “Kusura bakmayın,” dedi Ana Sofía. “Hayat bazen sıkıştırıyor.”
“Özür borcu değil bu,” dedi adam. “Hepimizin duvarları var; bazen yağmur sızdırıyor.”
Condesa’nın dar sokaklarına kıvrıldıklarında, şehir bir anlığına eski bir filme döndü. Pastel boyalı cephesi kabarmış binalar, kuytu kahveler, yağmurdan ağır çınarlar. Sonra Santa Fe’nin çelik ve camdan kuleleri yeniden ufka dikildi. Zamanla yarışarak geldiklerinde, Ana Sofía’nın kalbi bir anlığına rahatladı. Beş dakika erken. “Ne kadar?” dedi aceleyle.
Adam, bir an durdu. “Size bir şey itiraf etmem gerek.”
Ana Sofía kaşlarını kaldırdı. “Buyurun?”
“Bu bir Uber değil. Siz yanlış araca bindiniz. O an o kadar telaşlıydınız ki düzeltmeye kıyamadım. Sizi gideceğiniz yere ücretsiz bırakmak istedim.”
Dünya, tekerleklerin altında bir an için kaydı. “Peki siz… kimsiniz? Neden—”
Omuz silkti. “Hata bazen doğru yeri gösterir.”
Ana Sofía, şok ile minnettarlığın garip bir karışımını hissetti. “Ben… teşekkür ederim. Bunu… nasıl telafi edebilirim?”
Ceketinin iç cebinden bir kartvizit uzattı. “İşi alırsanız haber verin; nasıl geçtiğini bileyim.”
Kartı almadan önce yüzüne baktı; orada, absürt bir sakince, hiçbir beklenti yoktu. Koşarak çıktı binaya. Asansördeki aynada kendini ilk kez gördü: ıslanmış saç çizgisi, kızarmış göz kenarları, dudaklarda yarım kalmış bir teşekkür. Görüşmeye girdiğinde, bütün bu tuhaflık adrenalini kana karışmıştı; cümleleri sağlam, örnekleri canlı, gülümsemesi kontrollü ama içtendi. İnsan Kaynakları sorumlusu etkilenmişti. “Üç gün içinde arayacağız.”
Geri dönüş yolunda, otobüsün camına vuran yağmur, zihnindeki uğultuyu yumuşattı. Sonunda kartvizite baktı. “Rodrigo Fernández — Grupo Fernández — Gayrimenkul ve Yatırımlar — Genel Müdür.” Adres: Bosques de las Lomas. Telefonlar, e-postalar. Islak parmaklarıyla arama yaptı; haberler, dergi kapakları, listeler. Forbes’un genç milyarderleri, Latin Amerika’nın etkili iş insanları.
Burnunun ucuna kadar yükselen utanç dalgası, nefesini kesti. Pahalı kokuyu, pahalı olmaya niyetli yargılarıyla ödüllendirmişti. Kirasını konuşurken dinleyen bir milyarder. “Yer yarılsa da…” Kartı cüzdanının en uzak gözüne saklayıp “Bir daha buna dönmeyeceğim,” diye fısıldadı.
Üç gün sonra telefon geldi: işi almıştı. Maaş iyi, yan haklar daha iyi. Köşe başındaki tezgahta al pastor. Çifte soğan. “Küçük lükslerime geri dönüyorum,” diye gülümsedi kendi kendine. Son ısırıkta, cüzdanındaki kartı hatırladı: “Aramamı istemişti.” Nefesi hızlandı. Aradı. “Grupo Fernández, iyi günler.” Sekreter kibar ve uzak. “Rodrigo Fernández ile görüşebilir miyim? Ana Sofía Reyes. Kendisi aramamı istemişti.”
“Bir dakika lütfen.”
“—Alo? Ana Sofía? İş oldu mu?”
“Oldu. Teşekkür etmek istedim… o… yolculuk için.”
“Macera güzeldi,” dedi sıcak bir kahkahayla. “Küçük bir kutlamayı hak ediyor. Ben ısmarlıyorum. Hem beni bir milyarder olarak değil, insan olarak tanıman için.”
“Gerek yok… kim olduğunuzu biliyorum artık.”
“Tam da bu yüzden,” dedi. “Lütfen.”
Coyoacán’da, mavi kapıları ve ıslak taşlarıyla bir mahalle lokantasında buluştular. Rodrigo kot ve sade bir gömlek giymişti; Ana Sofía’nın gözleri, pahalı kumaş aramadı; ahşap masada kurulan sakinliğe bakıyordu. Saatlerce konuştular. O, babasının ölümünden sonra bıraktığı borçları, inşaat sahalarında sabahladığı yılları, yatırımcıların “işçi çıkar” baskısına “hayır” dediği masaları anlattı. Ana Sofía, grafik tasarım hayallerini, “hayatta kalmak için” kabul ettiği idari işleri, Narvarte’in tek penceresinde kuruttuğu ıslak hayalleri. Ortada paranın tansiyonunu düşüren bir şey vardı: emek.
O gece, şehir yağmurdan arınmış bir nefes aldı. Ayrılırken, kapı önünde bir an durdular. Rodrigo, “Görüşür müyüz yine?” diye sormadı. “Kahveni nasıl içersin?” diye sordu. Ana Sofía, “Sütsüz, şeker yok,” dedi. “Benim gibi.”
Gülümsediler. Bu, hızlı bir şey olmayacaktı.
Günler, “nasılsın?” mesajlarının, trafikten edilen şakaların, öğle kahvelerinin küçük ritüellerine dönüşerek aktı. Rodrigo, Iztapalapa’da finanse ettiği bir toplum merkezini gösterdi; yere yakın, bağırmayan bir yardım. Ana Sofía, onu Tepito’daki annesi Doña Carmen’in evine götürdü; tencerede mole, masada örtü, duvarda aile fotoğrafları. Doña Carmen, Rodrigo’yu “oğlum” diye çağırmadı; “evladım” dedi. Kelime farklıydı; hissi daha sahiciydi.
Chapultepec’te yürürken, elleri yanlışlıkla değdi; ikisi de çekmedi. Polanco’nun bir akşamında, rüzgâr serinleyince Rodrigo ceketini onun omuzlarına koydu. Bir sokak lambasının altı, iki kalp arasında bir köprü oldu.
“Şu an seni öpmemek zor,” dedi Rodrigo, gülüşü çekingen bir cesaret.
“Zorlaştıran kim?” diye fısıldadı Ana Sofía.
Cümlenin sonuna nokta değil, bir öpücük kondu.
Şehir, onların içinde bir anlığına durdu.
O gece, yatağının tavanına bakarken, Ana Sofía bir rüya gördü: Rodrigo’nun ailesi, ağır perdeli bir salonda soğuk bakışlarla onu tartıyordu. Ter içinde uyandı. Doña Carmen kapıyı araladı, sessizce yanına oturdu. “Korku normaldir,” dedi; “ama hakiki sevgi, sınıf tanımaz. O adam doğruysa, dünyaya rağmen yanında durur.”
Rodrigo, kendi balkonunda, şehrin gece ışıklarına bakarak babasının sesini duydu: “Para gelir, gider. Karakter kalır, sevdiklerin kalır.” Soruyu göğe sordu: “Baba, ne dersin?” Cevap içinden geldi: “Onu severdim.”
Ertesi sabah, ikisi de biraz daha dayanıklıydı.
Dönüm noktası bir megafonla değil, bir fısıltıyla geldi. Rodrigo’nun teyzesi, aile yemeğinde, ağır porselen tabaklar arasında “Hangi okul?” “Hangi aile?” “Hangi niyet?” gibi keskin soruları masaya dizdi. Ana Sofía sakin kaldı: “Soyadım hafif olabilir, ama emeğim ağırdır,” dedi. O gece, Rodrigo annesi Doña Patricia’ya dönüp şunu söyledi: “Ana Sofía hayatımın seçimidir. Ya kabul edersin ya da beni daha az görürsün.” Tehdit değil, gerçeklik. Annesi sessiz kaldı; sessizlik, bu kez, direncin çatlamasıydı.
Öte yandan, Ana Sofía’nın işinde bir proje iptal oldu; haksız bir azar yedi; çıkışta şemsiye yok, yağmur çok. Otobüs durağı bir yalnızlık istasyonu gibi. Telefon çaldı: “Neredesin?” Rodrigo’nun sesi telaşlıydı. “İyiyim,” dedi yalan. “Ağlıyorsun,” dedi Rodrigo. Yirmi dakika sonra, on milyon dolarlık bir toplantıyı yarıda bırakıp geldi. Ceketini onun omuzlarına koydu; ıslanmak pahasına sarıldı. “Bu şehri, bu yağmuru, bu hayatı seninle göğüslemek istiyorum,” dedi. Ana Sofía ilk kez “Seni seviyorum” dediğinde, yağmur durmadı; ama içindeki fırtına dindi.
Bazen kader, var gücüyle değil, bir diz çöküşle anlatılır. Bir yıl sonra, Polanco’daki o köşede, aynı yağmur altında, Rodrigo cebinden pahalı olmayan bir kutu çıkardı: “Bu, anneannemin yüzüğü. En güçlü kadının. Artık en güçlü bildiğime.” “Evet,” dedi Ana Sofía, dizleri kaldırım taşına değmişken. İnsan, bazen yanlış arabaya binip doğru insana varır.
Fakat hikâyenin çatısı yalnız romantik taşlarla örülmedi. Ana Sofía’nın pansiyon sahibi bir kez daha aradı; kira borçlarının tarihçesi, yeni işin bordrosuna yetişecekti artık. İdari işindeki ilk ciddi sorumluluk, geceleri uyku yerine excel hücrelerine bakmasını gerektirdi. Narvarte’teki tek pencereden sızan sokak lambası, yatağın kenarına yeni bir hayal çizdi: “Grafik tasarım birimi. Projelerde imzam.”
Doña Patricia’nın tereddüdü ise gölgeden güneşe çıkıp geri kaçan bir kedi gibiydi. Oğlunun mutluluğunu gözleriyle gördükçe yumuşadı. Bir akşam çayında, Ana Sofía’ya “Kahveni nasıl alırsın?” diye sordu. Bu soru, bir aileye giriş sınavını geçen her insanın duyduğu en basit ve en zor soruydu.
Rodrigo, şirketinde işten çıkarma baskılarına direnmeye devam etti. “Kârlılık” kelimesinin gölgesinde “onur” kelimesini tutmak, ona her seferinde pahalıya mal oluyordu. Ama bazen, pahalı olan, doğruydu. Ana Sofía’ya “Bazen ben de korkuyorum,” dedi. “Yol uzun, yağmur dinmiyor.” “O zaman birlikte şemsiye tutarız,” dedi Ana Sofía.
Çatışmanın en keskin anı, iki cepheden aynı gün geldi.
Öğleden sonra, Ana Sofía’nın ofisinde, iptal edilen bir kampanya bahanesiyle haksız yere yıkıcı sözler edildi. Bir yönetici, görünüşe laf etti, CV’ye iğne batırdı, “hızlı yükselmenin” doğru yolu olarak diz çökmeyi tarif etti. Ana Sofía’nın avuçları terledi; Narvarte’in dar mutfağında yıkadığı tabaklar gibi, gururu elinden kayıp yere düşmek üzereydi. “Buradayım,” dedi kendi kendine; “Hak ettiğimden vazgeçmeyeceğim.” Yutkundu, profesyonel kaldı, ama o gün bir karar verdi: yeteneğinin kefeni olmayacaktı bu masa.
Akşam, Bosques de las Lomas’taki evde, aile sofrası. Gümüş çatallar, ağır kumaşlı perdeler, duvarlarda eski portreler. Doña Patricia’nın kaygılı bakışlarıyla teyzenin canlı iğneleri bir olup Ana Sofía’ya doğruldu: “Bu aileye uygun musun?” Rodrigo bıçağı bıraktı. “Bu masa, karakteri tartar,” dedi. “Onu tanırsanız, bana benzeyen yanımı göreceksiniz: inatla doğruyu arayan.”
Teyze alay etti: “Hangi doğrusu? Narvarte’nin doğrusu mu?”
Ana Sofía, sesi titremeden, “Doğru, posta kodu tanımaz,” dedi.
Sessizlik. Sonra, beklenmedik bir destek: ailenin yaşlı amcası, bastonunu masaya vurdu. “Baban, oğlum, ‘karakter kalır’ derdi,” diye Rodrigo’ya baktı. “Bu kızın omurgası var.”
Çatışma, bağırış çağırışla değil, bir cümlenin yerini bulmasıyla çözüldü. O gece, Doña Patricia, Ana Sofía’nın elini mutfakta, bulaşık sesleri arasında tuttu. “Kahveni nasıl alırsın?” sorusunu tekrarlamadı; “Eve hoş geldin,” dedi.
Aynı saatlerde, Ana Sofía’nın işyerinden bir mail geldi: “Grafik Tasarım Birimi kuruyoruz. Başvurunuzu bekliyoruz.” Evren, bazen iki cephede de aynı anda kapı aralar.
Fakat o günün asıl zirvesi, şehir merkezindeki bir durakta yaşandı. Ana Sofía’nın genç meslektaşı, fazla mesai çıkışında yağmurda ıslanmış ve ağlıyordu. Ana Sofía durdu, ceketini omzuna koydu, “Birlikte yürüyelim,” dedi. Ana Sofía o anda, bir başkasına şemsiye tutmanın, kendisi için en büyük sığınak olduğunu anladı. Kendisini taşıyan hikâyeyi, taşıdığı biriyle pekiştirdi.
Dönüş, büyük jestlerle değil, doğru kararların sabrıyla geldi. Ana Sofía, şirket içi ilana başvurdu; portfolyosunu geceler boyu hazırladı. Rodrigo müdahale etmedi; yalnızca kahve getirdi, yalnızca “yapabilirsin” dedi. Mülakat günü, Ana Sofía kravat takmadı, zırh giymedi; yıllardır içine bastırdığı çizgileri, renkleri, tipografileri masaya serdi. “Kampanya yalnız satmasın,” dedi; “insanı da anlatsın.” Jüridekiler, pazarlamanın matematiğine şiir sızdığını gördüler.
Bir hafta sonra, mail: “Grafik Tasarım Lideri.” Ofiste uğultu; fısıltı: “İlişkisi var, ondan yükseldi.” Ana Sofía odacıkların arasında durdu, her fısıltıyı duydu. Sonra, sayılara döndü; ilk kampanyası, web üzerinde dönüşümü yüzde 37 artırdı. Fısıltılar, verinin önünde sesini kesti.
Rodrigo, şirketinde işten çıkarmadan ziyade yeniden eğitim programı başlattı. “Kesiği derin atma; yarayı sar,” diyordu. Kâr marjı büyümedi belki, ama şirketin omurgası güçlendi. Yatırımcıların bir kısmı homurdandı; bir kısmı ise uzun vadeyi gördü.
Doña Patricia, Pazar sabahı, Ana Sofía ile birlikte pazara gitti. Sepete birlikte domates koydular. Tezgâhtaki kadın, “Gelin-kaynana mısınız?” diye şaka yaptı. Doña Patricia, gülümsedi: “Aile.”
Ana Sofía’nın pansiyon sahibi Doña Lupita’ya son borcu ödediği gün, yağmur bulutları şehirden çekildi. Cebinde artık acil durum için birikmiş küçük bir fon vardı. Narvarte’in tek penceresi, artık yetişkinliğin tek nefesliği değil, anıların sürahisiydi. Rodrigo ile birlikte, daha mütevazı ama kendi seçtikleri bir semtte, balkonunda saksı domates yetiştirdikleri bir ev kiraladılar.
Evlilik, Basílica de Guadalupe’da, göz yaşlarının kimseye ayıp olmadığı bir seremoniyle oldu. “Zenginlikte ve yoksullukta,” dendiğinde, ikisi de içlerinden “karakterde” diye tekrar etti.
Yıllar geçti. Şehir, aynı kaldırım taşlarında yeni hikâyeler çoğalttı. Ana Sofía, şirketin tasarım bölümünü yönetti; stajyerlere ilk gün şunu anlattı: “Görünüşler aldatır; ama emek asla aldatmaz.” Rodrigo, toplantı odalarında bazen hâlâ “kolay yol” önerileri duydu; o, zor ama doğru yolu seçmeye devam etti.
Bir yaz akşamı, Polanco’daki o köşeden yeniden geçtiler. Yağmur yoktu; ama kaldırımda, hâlâ o ilk günün ıslak izleri varmış gibi bir his uyandı. Bir siyah sedan yanaşıp durdu; genç bir kadın, telaşla kapıyı açtı, içine eğildi; sonra “pardon” deyip geri çekildi, yan taraftaki Uber’e bindi. Ana Sofía ile Rodrigo, birbirlerine bakıp güldü. Kader, yeniden denemeye devam ediyordu.
“Yanlış arabaya bindiğim gün,” dedi Ana Sofía, “doğru hayata yöneldim.”
Rodrigo, onun elini sıktı. “Ben de,” dedi. “Yanlış yere park ettiğim gün, doğru kadını beklediğimi anladım.”
Şehir, lambalarını birer birer yaktı. Yağmur, başka bir semte yağdı. Bir yerde bir çocuk doğdu; bir yerde bir kapı kapandı. Onların kapısı, birbirlerine açık kaldı.
Hayat, bazen kısacık bir cümlenin ağırlığını taşıyor: “Görünüşler aldatır.” Ama doğru insanlar, aldatmaz. Ana Sofía bunu, Polanco’da ıslanarak öğrendi; Santa Fe’de terfi alırken pekiştirdi; Bosques de las Lomas’ın ağır perdeleri arasında kendinden vazgeçmeyerek kalıcı kıldı. Sonunda, şehrin bütün yolları aynı yere çıktı: karakter.
Ve karakter, yağmurda bile ıslanmayan tek kumaş oldu.
News
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
Bir Vezirin Gizlediği Sır: Kanuni’nin Ölümü ve Sigetvar’da Çöken Görkemli Rüya
Bir Vezirin Gizlediği Sır: Kanuni’nin Ölümü ve Sigetvar’da Çöken Görkemli Rüya Yıl 1566’nın yaz sonlarıydı. Akşam güneşi Macaristan topraklarının üzerine…
End of content
No more pages to load






