Sina’nın Kalbinde Saklanan Sır: Bir Pusula Mı, Yoksa Kaderin Pusulası Mıydı?

1517 yılı Ocak ayının başlarıydı. Sina Çölü’nün sonsuz kum deryası, altmış bin kişilik heybetli Osmanlı ordusunun önünde, aşılmaz bir duvar gibi uzanıyordu. Göz hizasında sadece kavurucu güneşin altında parlayan sarı tepeler vardı. Bu ordu, Memlük Sultanlığı’nı yıkmak ve hilafet sancağını İstanbul’a taşımak gibi tarihi bir kararın eşiğindeydi. Ancak çöl, yüzlerce yıldır nice orduyu susuzluktan, yön kaybından ve kumlardan oluşan mezarlıklara gömmüştü.

Padişah Yavuz Sultan Selim ise, bu kadim tehdide karşı sadece kılıç ve topla gelmiyordu. Yanında, kimsenin varlığını bilmediği, efsanevi bir gizli silah taşıyordu: Manyetik Yön Bulma Aleti.

Gerçek miydi, yoksa sadece bir rivayet mi? Tarihçiler yüzyıllardır bu soruyu tartışıyordu. Bazıları bunun o dönem teknolojisi için imkânsız olduğunu söylerken, diğerleri Osmanlı arşivlerindeki şifreli notlara işaret ediyordu: “Sultanımız özel aletle çölü geçti. Hiç yolunu şaşırmadı.”

İşte bu destansı hikâye, o gizemli aletin izini sürüyor; bir milletin kaderini değiştiren sessiz bir dehanın öyküsü.


🛠️ İstanbul, Haziran 1516: Gizli Atölye ve Üç Adam

İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nın en kuytu köşelerinden birinde, kimsenin bilmediği gizli bir atölye vardı. Tarihi bir çalışma, fısıltılarla ve titizlikle yürütülüyordu. Bu odada sadece üç kişi vardı ve her biri devletin en güvenilir sırdaşlarıydı: 46 yaşındaki Yavuz Sultan Selim, 50 yaşındaki Başmühendis Hayrettin Efendi ve 45 yaşındaki Manyetik Taş Ustası Musa Çelebi.

Yavuz, Çaldıran’da Safevileri dize getirmişti. Şimdi hedef Mısır’dı. Fakat Mısır’a giden yol, ordular için mezarlık demek olan Sina Çölü’nden geçiyordu.

Yavuz, atölyenin ortasındaki masaya eğilerek, kararlı bir sesle Hayrettin Efendi’ye seslendi: “Bu çöl meselesini çözmemiz lazım, Hayrettin. Haritalar yetmiyor, güneş yetmiyor. Yıldızlar bile bazen yalan söylüyor.”

Hayrettin Efendi, Rumeli Hisarı’nı inşa eden mühendislerdendi. Matematik, astronomi ve mekanik bilgisi derin bir ilim adamıydı. Gözlüğünü düzelterek cevap verdi: “Sultanım, Çinliler yüzyıllardır bir yöntem kullanıyorlar. Manyetik taş derler. Bu taş, doğal olarak kuzeyi gösterir.”

Yavuz’un gözleri parladı: “Manyetik taş mı? Böyle bir şey gerçekten var mı?”

“Evet, Sultanım. Anadolu’nun bazı bölgelerinde bulunur. Özel bir demir türüdür. Ancak, bunu bir alete dönüştürmek, asıl zorluk oradadır.”

Yavuz, masadaki kâğıda baktı. Üzerinde daireler, oklar ve garip semboller vardı. “Anlat bana,” dedi Padişah, “bu alet nasıl çalışacak?”

Hayrettin Efendi, parmağıyla çizimleri takip ederek açıkladı: “Sultanım, alet üç temel parçadan oluşacak. Birincisi manyetik iğne. Bu iğne özel taştan yapılacak ve her zaman kuzeyi gösterecek. İkincisi bronz kasa. İğneyi korumak ve dengelemek için. Kasa içinde su dolu bir kap olacak, böylece iğne serbestçe dönebilecek. Üçüncüsü ise yön göstergeleri. Kasanın üzerine dört ana yön kazınacak: Kuzey, Güney, Doğu, Batı.”

Yavuz düşünceliydi: “Peki, bu alet çölde işe yarar mı? Sıcakta bozulmaz mı?”

“Bozulmaması için özel bir koruma sistemi tasarladık. Bronz kasa çift katmanlı olacak. İç kısımda su, dış kısımda hava boşluğu. Böylece sıcaklık değişimleri iğneyi etkilemeyecek.”

Yavuz ayağa kalktı ve pencereden İstanbul’a baktı. “Hayrettin, bu alet çok önemli. Eğer çölde yolumuzu şaşırırsak, altmış bin asker ölür. Ama eğer bu alet işe yararsa, Mısır’ı alırız. Olası felaket, büyük zaferin bedeli olamaz.”


🌑 Manyetik Taşın Sırrı ve Yemin

Aynı gün, atölyenin başka bir köşesinde, Musa Çelebi manyetik taşlarla çalışıyordu. Babası da taş ustası olan Musa, nesillerdir madenleri tanıyordu. Elinde siyah, pürüzlü, ama demiri çeken ağır bir taş vardı.

“Sultanım,” dedi Musa, taşı Yavuz’a göstererek. “Bu mıknatıs taşı. Anadolu’nun doğusunda, dağların derinliklerinde bulunur. Ama her mıknatıs yön göstermez. Sadece özel işlem görmüş olanlar işe yarar.”

“Nasıl bir işlem?” diye sordu Yavuz.

“Taşı belirli bir açıda kesmek gerekiyor. Sonra uzun süre kuzeye doğru tutarak bekletmek. Böylece taş o yönü ‘hatırlıyor’ ve her zaman oraya dönüyor.”

Yavuz taşı eline aldı. Soğuktu, ağırdı; içinde gizemli bir güç saklı gibiydi. “Kaç tane yapabiliriz?”

“Elimizde yeterli malzeme var, Sultanım. Üç alet yapabiliriz. Biri asıl kullanım için, ikisi yedek.”

“İyi,” dedi Yavuz, yüzü ciddileşerek. “Ama bu sır, bu odadan çıkmayacak. Kimse bilmeyecek. Ne vezirler, ne paşalar, ne de askerler. Sadece biz üç kişi.”


⚙️ Temmuz 1516: Mühendislik Harikası

Temmuz 1516’da, atölyede son aşamaya gelinmişti. Masanın üzerinde duran bronz kasa, gerçekten de bir mühendislik harikasıydı. On beş santim çapında, beş santim yüksekliğinde. Üzeri el işçiliğiyle süslenmişti, ama bu süslemeler sadece güzellik için değildi; aslında yön çizgilerini gizliyordu. Kuzey işareti küçük bir ayyıldız sembolüyle, Güney bir palmiye ağacıyla, Doğu bir serayla, Batı ise deniz dalgasıyla gösterilmişti.

“Çok zekice,” dedi Yavuz. “Kimse bunun yön bulma aleti olduğunu anlamaz. Sadece süslü bir kutu gibi görünüyor.”

Hayrettin Efendi gülümsedi: “Evet, Sultanım. Eğer düşman ele geçirirse ne olduğunu anlamayacak.”

İçerideki sistem daha da karmaşıktı: Manyetik iğne, ince bir bronz çubuğun üzerine monte edilmişti. Çubuk, ortasından bir nokta üzerinde dengede duruyordu. Altında su dolu bir hazne vardı, böylece iğne minimum sürtünmeyle serbestçe dönebiliyordu.

“Deneme zamanı,” dedi Yavuz.

Hayrettin Efendi aleti masaya yerleştirdi, kapağı açtı. İçerideki iğne hafifçe titredi, sonra yavaşça bir yöne döndü ve durdu. “Kuzey,” dedi Hayrettin Efendi. “İğne tam kuzeyi gösteriyor.”

Yavuz aleti alıp döndürdü. İğne yine aynı yöne yöneldi. Sola çevirdi; iğne yine kuzeye yöneldi. Sağa çevirdi; yine aynı sonuç. “İnanılmaz,” dedi Padişah, hayranlıkla.

Ancak Hayrettin Efendi daha temkinliydi: “Sultanım, alet burada çalışıyor ama çölde işe yarar mı? Sıcaklık, toz, sarsıntı… Her şey test edilmeli.”

“Haklısın. Gizli bir test yapalım. Anadolu çöllerinde.”

O gece Yavuz yalnız başına atölyede kaldı. Aleti elinde tuttu, inceledi. Bu küçük bronz kutu belki de tarihi değiştirecekti. Eğer işe yararsa, çölde kaybolmayacaklar, Memlükleri şaşırtacaklar ve Mısır’ı alacaklardı. Ama ya işe yaramazsa? Bu riski almak zorundaydı, çünkü geleneksel yöntemlerle çölü geçmek, ölüme davetiye çıkarmaktı.

Aleti kadife kaplı, darbelere karşı korumalı bir kılıfa koydu. “Sina Çölü,” diye mırıldandı. “Seni geçeceğim ve senin ortasında bile yolumu bileceğim.”

Temmuzun sonunda üç alet tamamlandı. Hepsi özdeşti: Bronz kasalar, manyetik iğneler, gizli yön göstergeleri. Yavuz üçünü de özel kılıflara koydurdu.

Padişah, Hayrettin Efendi ve Musa Çelebi’ye baktı: “Bu proje asla kayıtlara geçmeyecek. Tarih belki bir gün öğrenecek, ama şimdi değil. Çünkü eğer bu alet işe yararsa, düşmanlar nasıl yaptığımızı öğrenmek ister. Ama eğer sır kalırsa, biz her zaman avantajlı oluruz.”

Hayrettin Efendi başını eğdi: “Anladım Sultanım. Bu sır benimle ölecek.”

Musa Çelebi de yeminini yineledi. Yavuz, ikisinin de omzuna dokundu: “İyi adamlarsınız. Şimdi hazırlanın. Birkaç ay sonra Mısır seferine çıkıyoruz.”


🗺️ Ağustos 1516: Sefer ve Gizli Silahın İfşası

Ağustos 1516 ortasıydı. Osmanlı ordusu, Edirne’den Memlük topraklarına doğru harekete geçti. Altmış bin asker, on bin deve, beş bin at… Dev bir konvoy. Yavuz, beyaz atının üzerinde, ordunun başında ilerliyordu. Bronz alet, göğsüne yakın özel bir cepte taşınıyordu. Kimse bilmiyordu.

Uzun bir yol vardı önlerinde: Halep, Şam, Gazze ve sonra Sina Çölü. Divan-ı Hümayun toplantısında, Yavuz haritaya vurarak komutanlarına seslendi: “Safevileri Çaldıran’da yendik. Şimdi sıra Memlükler’de.”

Yunus Paşa, Yavuz’un en güvendiği komutanlardandı. Endişeyle sordu: “Sultanım, Mısır çok uzak. Orduyu oraya götürmek, lojistik çok zor.”

“Biliyorum,” dedi Yavuz sakin bir sesle. “Ama başka seçeneğimiz yok. Eğer Memlükleri bitirmezsek, on yıl sonra tekrar güçlenirler. Bu sefer kesin darbeyi vuracağız.”

Piri Mehmet Paşa, Sadrazam, daha temkinliydi: “Sultanım, yol Sina Çölü’nden geçiyor. O çöl, mezarlıktır. Nice ordu orada yok oldu.”

Yavuz’un dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi: “Diğer ordular hazırlıksızdı. Biz değiliz.”

O gece toplantıdan sonra, Yavuz özel çadırına çekildi. Sandığından bronz aleti çıkardı. Kılıfını açtı, kapağını kaldırdı. İğne hâlâ işliyordu. Kuzey, her zaman kuzey. “Sen benim gizli silahımsın,” diye fısıldadı. “Kimse senin varlığını bilmiyor, ama sen Mısır’ın anahtarısın.”

Tam o sırada kapı çalındı. Yunus Paşa içeri girdi. Asker sayısını, lojistiği, deve sayısını anlattı. Yavuz, deveden çok daha fazla su taşınması gerektiğini hesapladı. “O zaman deve sayısını artıracağız. On bin deve ve yolda kuyular kazacağız. Bedevileri rehber tutacağız.”

Ama Yavuz’un aklındaki asıl sorun, su değil, yön bulmaktı. Çölde her yer aynı görünürdü: Kumlar, sıcak, ufuksuz düzlük. Kum fırtınası sırasında veya gece, geleneksel yöntem olan yıldızlar her zaman görülemezdi. İşte burada bronz alet devreye girecekti.

Yavuz aniden, “Yunus Paşa,” dedi. “Sana özel bir görev vereceğim.”

Yavuz, sandıktan ikinci bronz aleti çıkardı ve kılıfıyla birlikte masaya koydu. “Bu ne, Sultanım?” diye sordu Yunus Paşa merakla.

“Açma şimdi. Sadece bil ki, bu çölde yolumuzu bulmamıza yardım edecek.”

Yunus Paşa şüpheyle baktı. “Bir harita mı?”

“Hayır, daha iyisi. Ama sır kalmalı. Kimse görmemeli.” Yunus Paşa, Sultan’ın kendisine güvenerek özel bir sır emanet ettiğini anladı. “Başüstüne, Sultanım. Sır benimle ölecek.”


🐪 Sina’nın Girişi ve Kum Fırtınası

Ağustos sonunda Mercidabık’ta Memlükler’i yenen Yavuz, Halep ve Şam’ı teslim aldıktan sonra, Ekim 1516’da Sina’nın eşiği olan Gazze’ye ulaştı. Şimdi asıl sınav başlıyordu.

Yavuz, o gece Yunus Paşa’yı çağırdı. “Yunus Paşa, sana verdiğim aleti hatırlıyor musun? Yarın sana nasıl kullanacağını öğreteceğim.”

Ekim ortasında, Şam dışında, kimsenin olmadığı bir tepede buluştular. Yavuz bronz aleti çıkardı, kapağını açtı. İğne yavaşça döndü ve kuzeyi gösterdi.

“Bak,” dedi Yavuz. “Bu iğne her zaman kuzeyi gösterir. Ne kadar döndürürsen döndür, hep aynı yöne bakar.”

Yunus Paşa inanamıyordu. “Bu… bu büyü mü?”

“Hayır. Manyetik taş. Doğanın bir mucizesi.”

Yunus Paşa da kendi aletini çıkardı, açtı. İğne aynı yöne baktı. “İnanılmaz, Sultanım. Bu çölde çok işimize yarar.”

“Evet. Ama kimse bilmemeli. Bu bizim gizli silahımız.” O günden sonra Yunus Paşa, aleti her gün test etti. Sabah, öğle, akşam. Hep aynı sonuç. İğne, kararlılıkla kuzeyi gösteriyordu.

Aralık 1516 başı. Yavuz komutanlarını topladı. “Yarın Sina’ya giriyoruz. Bu çöl tehlikeli ama biz hazırlıklıyız.”

Cafer Paşa endişeyle sordu: “Sultanım, yön bulma konusunda emin misiniz?”

Yavuz, aleti göstermedi ama güvenle cevap verdi: “Eminim. Çölde kaybolmayacağız.”

16 Aralık 1516. Şafak. Altmış bin kişilik ordu, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, Sina Çölü’nün kalbine doğru yürümeye başladı. Yavuz, göğsündeki bronz aletle çöle meydan okuyordu.

İlk iki gün zorluydu, ama alet tıkır tıkır işliyordu. Şeyh Muhammed, Bedevi rehber, pusulanın gösterdiği istikameti teyit ediyordu. Ordu, öğlenleri dinlenerek, gece serinliğinde yürüyerek ilerliyordu.

Ama 18 Aralık, üçüncü gün, bir felaket günü oldu.

Saat 10’da, ufukta sarı, devasa bir bulut belirdi. Hızlı geliyordu. Şeyh Muhammed dehşete düştü: “Kum fırtınası! Allah korusun!”

Yavuz emretti: “Herkes yere yatsın, yüzlerini kapatsınlar!”

Emir yayıldı. Altmış bin asker kuma çömeldi. Fırtına geldi. Korkunçtu. Kum, toz, rüzgâr… Görüş mesafesi sıfırdı. Rüzgâr uluyordu, kum yüzlere, gözlere, ağızlara giriyordu.

İki saat sonra fırtına durdu. Toz çöktü. Yavuz ayağa kalktı. Ordu dağılmıştı. Kumlar tüm izleri silmişti. Geldikleri yol, gidecekleri yol, her şey kaybolmuştu.

Yunus Paşa dehşetle koşarak geldi: “Sultanım, felaket! Hangi yöne gideceğimizi bilmiyoruz. Şeyh Muhammed de panik halinde. Güneş bulutların arkasında, yıldızlar görünmez!”

Komutanlar toplandı. Hepsi endişeliydi. “Ne yapacağız, Sultanım? Beklemeli miyiz, yoksa tahminle mi gidelim?”

Yavuz sessizce dinledi. Sonra, sakin, kendinden emin bir sesle, tarihin akışını değiştirecek o cümleyi söyledi:

“Yönü biliyorum.”

Herkes şaşırdı. “Nasıl, Sultanım?”

Yavuz, göğsünden bronz aleti çıkardı. İlk kez herkese gösterdi.

“Bu bize yönü gösterecek.”

Komutanlar inanamıyordu. Yavuz kapağı açtı. İğne yavaşça döndü ve kararlılıkla kuzeyi gösterdi.

“Bu,” dedi Yavuz, “manyetik taşın mucizesi. Doğanın bize hediyesi. Artık çölde kaybolmayacağız.”

O an, o küçük bronz alet, altmış bin askerin kaderini ve Osmanlı Devleti’nin geleceğini tek bir yöne çevirmişti.