Singapur’un Karanlık Sularında Dört Adam: Güç, İtaat ve Sessiz Bir Trajedi

31 Temmuz gecesiydi.

Savaşın son günleri denirdi… ama savaşın “sonu”, insanın içine düşen korkunun sonu demek değildi. Bazen tam tersiydi: Son günler, en sessiz, en kirli, en geri dönülmez görevlerin günleriydi.

Singapur limanı, yukarıdan bakıldığında neredeyse huzurluydu. Dalgaların yüzeyi, ay ışığını saklamaya çalışır gibi soluk soluk kıpırdıyordu. Japon devriyelerinin ışıkları uzaklarda geziniyor, suyun üstündeki dünya düzenli bir nöbet gibi görünüyordu.

Ama birkaç metre aşağıda, dünya daralmıştı.

XE3’ün içi bir mezar kadar dar, bir itiraf kadar ağırdı. Dört adam, çeliğin içinde birbirine yakın ama birbirinden yalnızdı. Ter, mazot ve metalin sıcak nefesi… Sanki denizaltı değil, bir kaderin boğazıydı.

Teymen Ian Edward Fraser’ın parmakları periskopun kenarına yapışmıştı. Yirmi beş yaşındaydı. Ama gözleri yirmi beş yaşın gözleri değildi; uzun zamandır uyumamış bir amiralin yorgun kararlılığı vardı onda.

Dalgıç James Magennis, oksijen tüpünü bir daha yokladı. Mühendis Charles Reed, vanalara bakıyordu; sanki her biri bir dua cümlesi gibi. Kontrol subayı William Lion Smith, göstergeleri izliyor; ibrelerin titremesinde ölümle hayatın arasındaki çizgiyi okuyordu.

Ve üstlerinde… Takao vardı.

Japon İmparatorluğu’nun çeliğe dönüşmüş gururu.

Bir devin gölgesi.

O gece, hiçbirinin aklında “kahramanlık” yoktu. Kahramanlık, sonradan söylenen bir kelimeydi. O an akıllarında tek bir gerçek vardı:

Bir hata, yalnız onların ölümünü değil, bütün operasyonu öldürecekti.

Fraser not defterine iki kelime yazdı.

“Şimdi başlıyor.”

İnsan, savaşın içine doğmaz.

Savaş insanın içine sonradan girer; bazen bir haberle, bazen bir mektupla, bazen de sessizce… bir gecenin ortasında.

Fraser’ın adı, emir kâğıtlarında “Teymen Ian Edward Fraser” diye geçer. Ama bir insanın adı, kâğıtta durduğu gibi durmaz. Bazı isimler, omuzda taşınır. O, daha önce bir Alman denizaltısını batırmıştı. Bu, ona bir madalya getirmişti: Distinguished Service Cross. Madalya, göğüste parlayan bir metal parçasıydı; fakat onun ardında, geceleri uyutmayan bir ağırlık olur.

Savaş, Fraser’ın içindeki sessizliği derinleştirmişti. Onun kararlılığı bağırarak değil, susarak büyüyordu. “Görünmeden kazanmak” dediğinde, bunun sadece bir taktik değil, bir karakter meselesi olduğunu anlıyordunuz. Savaşın gürültüsünden çok, savaşın sessizliğine inanıyordu.

James Magennis ise başka türlüydü.

O, suyun altında nefes almayı öğrenmiş adamlardandı. Daha önce Tirpitz operasyonunda bulunmuştu. Norveç’in soğuk sularında, bir devin altında çalışmanın ne demek olduğunu biliyordu. Bir dalgıcın dünyasında zaman farklı akar: Bir dakika, bir ömür olur; bir yanlış hareket, bütün hayatı keser.

Charles Reed, mühendisti.

Savaşta mühendislik, yalnız hesap değil, vicdan işidir. Çünkü vanaların açılıp kapanması, insanların yaşayıp yaşamaması demektir. Reed’in sessizliği çoğu zaman “korku” sanılırdı; oysa onun sessizliği, dikkat demekti. Dikkat, savaşın en pahalı erdemiydi.

William Lion Smith de kontrol subayıydı.

Bir denizaltının kalbi, çoğu zaman kaptanın gözünde değil, kontrol subayının sabrında atar. O, ibrelere bakarak insanın kaderini okuyan biriydi. Ve bu kader okuması, bazen bir ailesi olan adamın, o aileye dönüp dönemeyeceğini belirlerdi.

Bu dört adam bir araya geldiğinde, aralarında büyük konuşmalar olmadı.

Hiçbiri “ben kahramanım” demedi.

Hepsi “ben görevliyim” dedi.

Ve savaşın son günlerinde, görev kelimesi çoğu zaman kader kelimesinin başka adıdır.

Singapur hâlâ Japonların elindeydi.

Liman, zırhlılarla, uçaksavarlarla doluydu. Hava saldırısı imkânsızdı; gökyüzü, çelik dişlerle korunuyordu. Su üstünden yaklaşmak da bir intihardı; her köşe mayın, devriye, sonar ve ağlarla kapatılmıştı.

Ama savaşta, “imkânsız” kelimesi çok sık kullanılır. Ve bazen, bu kelimeye inanmayanlar çıkar.

Takao… 15.490 tonluk ağır kruvazör.

Onun adı, Pasifik’teki her müttefik denizciye korku salmıştı. 18 cm’lik on topu, yan silahları, sayısız uçaksavarıyla yüzen bir kale gibiydi. 1930’da denize indirildiğinde Japon mühendisliğinin zirvesi sayılmıştı. Savaşın ilk yıllarında zaferden zafere koşmuştu.

Sonra kader, demir pençesini gösterdi.

1944 sonbaharında Filipinler açıklarında USS Darter adlı Amerikan denizaltısı pusuya yattı. İki torpido… Takao’nun gövdesi sarsıldı. Şaftlar paramparça oldu. Kıç tarafı ağır hasar aldı, kazan daireleri suyla doldu. Hasar büyüktü; gemiyi Japonya’ya çekmek imkânsızdı.

Takao, Singapur’a sığındı.

Ve orada bir savaşçı olmaktan çıktı; bir kaleye dönüştü.

Japonlar onu onarmadı. Zamanları yoktu. Kaynakları yoktu. Bunun yerine Takao’yu limanın kalbine yerleştirip uçaksavar platformu yaptılar. Gökyüzüne çevrilmiş toplarıyla, adeta gökleri kontrol eden yaralı bir canavar gibi duruyordu.

Yanında bir başka yaralı dev vardı: Myoko.

İki gemi, Singapur’u neredeyse geçilmez hâle getiriyordu.

Müttefikler adayı geri almak istiyorsa, önce bu iki çelik duvarı felç etmeliydi.

Kraliyet Donanması karargâhında plan masasına eğilen komutanlar, tarihin yönünü değiştirecek o cümleyi kurdu:

“Takao’yu batırmanın tek yolu, ona görünmeden yaklaşmaktır.”

Ve o görünmezliğin adı, XE sınıfı minyatür denizaltılar oldu.

Operasyonun kod adı bile ağırdı: Struggle.

Mücadele.

Hem düşmana karşı, hem zamana karşı, hem de insanın kendi korkusuna karşı.

XE sınıfı denizaltılar, bir filoya değil, bir avuç adama güvenirdi.

Sadece 15 metre…

Yanlarında iki büyük yan konteyner: her biri iki ton amatol.

Ve dalgıcın taşıdığı altı adet limpet mayını.

Bu denizaltılar ölümcül olduğu kadar kırılgandı. İçeride tuvalet yoktu. Yatak yoktu. İnsan bedeninin huzur bulacağı bir yer yoktu. Sadece metal, sıcaklık, ter ve nefes.

Mürettebatın nefesi, bir süre sonra yakıt kokusu gibi ağırlaşır. Konuşmak bile yorucudur. Düşünmek daha yorucudur. Ama görev, düşünmeyi bırakmaya izin vermez.

HMS Bonaventure, Temmuz 1945’te 12 adet XE denizaltısını Britanya Kuzey Borneo’suna taşıdı. Yeni üs… yeni emirler… yeni sessizlikler.

XE4 ve XE5 denizaltı kablolarını kesmeye gönderildi.

Ama en tehlikeli görev, en sessiz olanıydı.

Struggle.

Bu görev için XE3 seçildi.

Kaptanlığına genç ama tecrübeli Teymen Fraser getirildi. Yanında Tirpitz operasyonunu görmüş dalgıç Magennis vardı. Ekip tamamlanınca Fraser, mürettebatı küçük bir odada topladı.

Haritayı açtı.

Kırmızı kalemle Singapur’u işaret etti.

“Burası,” dedi, “Takao burada. Her yöne sonar. Her yöne mayın. Bizim işimiz içeri girip onu felç etmek.”

Magennis başını kaldırıp gülümsedi; o gülümseme, korkuyu inkâr eden değil, korkuyla yaşamayı öğrenmiş bir adamın gülümsemesiydi.

“Bir fare gibi gireceğiz,” dedi, “ama aslan gibi çıkacağız.”

Ve sonra o gece geldi.

HMS Stygian adlı büyük denizaltıdan ayrıldıklarında, motor sesi bile neredeyse duyulmuyordu. Denizin karanlık sularında ilerlerken herkes biliyordu:

Yakalanmak, canlı kurtuluş değildi.

Yakalanmak, ölümün başka bir şekliydi.

Johor Boğazı’na girerken mayınlar, sonar dinleme istasyonları, devriye tekneleri ve su altı ağları onları bekliyordu.

Fraser, bilinen kanaldan bilinçli olarak uzaklaştı.

Riskliydi.

Ama Japon hidrofonlarının dikkatini dağıtmak için tek seçeneği buydu.

Gün doğarken liman girişindeki ağların bekçisi gibi duran unsurlar göründü.

Ve kader, sanki bir anlığına gözünü başka tarafa çevirmiş gibi…

Ağlarda bir açıklık belirmişti.

XE3 o sessiz boşluktan kayar gibi geçti.

O an içeride kimse konuşmadı.

Ama herkes aynı şeyi düşündü:

Asıl sınav şimdi başlıyor.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, limanın altındaki dünya daha da karardı.

Çünkü ışık, suyun altında her zaman eksik kalır. Ve eksik ışık, insanın korkusunu büyütür.

XE3 sürünürcesine ilerlerken kabinin içi ter ve mazot kokusuyla doldu. Her nefes bir fedakârlık gibiydi. Her saniye bir saat kadar uzuyordu.

Fraser periskopa eğildi.

Ve o devasa gölge belirdi.

Takao.

Bir ülkenin gururu, başka bir ülkenin hedefi.

“İşte orada,” dedi Fraser neredeyse fısıltıyla.

Kabin bir anda sessizliğe gömüldü.

Magennis hazırlık yaptı. Oksijen tüpünü kontrol etti. Ellerini metal yüzeye koydu; metal soğuktu ama içinde ölümcül bir sıcaklık saklıydı.

Görev basitti ve delilikti:

Takao’nun gövdesine altı limpet mayını yerleştirmek.

Yüzeye çıkmadan.

Fark edilmeden.

Ses çıkarmadan.

XE3 dev gövdenin altına süzüldü.

Ama akıntı beklenenden güçlüydü.

Küçük denizaltı Takao’nun alt kısmına çarpınca metalik bir gürültü duyuldu.

O an herkesin kalbi durdu.

Japonların duymaması için insanın içinden dua geçer; ama dudak kıpırdatmaya bile cesaret edemez.

Şans onların yanındaydı.

Takao’nun makineleri zaten sürekli gürültü çıkarıyordu; çarpma sesi o uğultuda kayboldu.

Fakat yeni bir sorun vardı.

XE3, geminin dibiyle deniz yatağı arasında sıkışmıştı.

Motorlar yanıt vermiyor, denge ayarları işe yaramıyordu.

Zaman geçtikçe kabin içindeki hava ağırlaştı.

Sıcaklık arttı.

Ter yüzlerden damladı.

Magennis sessizce söyledi:

“Komutanım… çıkmam gerekecek.”

Fraser bir an durdu.

Henüz değil, dediği anlar vardır; insan kendini kandırır. Ama denizaltı hareket etmiyordu.

“James,” dedi Fraser, “zamanın geldi.”

Kapak tam açılmıyordu. Üstlerindeki dev gövdenin basıncı hissediliyordu.

Magennis, tereddüt etmeden oksijen tüpünün havasını boşalttı; göğsü sıkıştı, nefesi kesildi ama dar açıklıktan kendini dışarı itti.

Takao’nun gövdesi karşısında bir dağ gibiydi.

Her yer midye, yosun ve pasla kaplıydı.

Mıknatıslı mayınlar tutunacak düzgün yüzey bulamıyordu.

Magennis kazımaya başladı.

Her kazımada parmakları uyuştu.

Tuzlu su yaraları yakıyor, zaman anlamını yitiriyordu.

Kabin içinde üç adam sessizdi.

Fraser, göstergeden gözünü ayırmadan dalgıcın geri dönmesini bekledi.

Sonunda bir gölge belirdi.

Magennis geri dönüyordu.

Ellerinden kan akıyor, yüzü solgundu.

Ama gözlerinde zafer vardı.

“Altısı da yerinde,” dedi nefes nefese.

Fraser’ın yüzünde ilk kez bir gülümseme belirdi.

“Harika iş çıkardın,” dedi.

Ve hemen ardından, kader ikinci kez kapıyı kapattı:

Motorlar çalıştı.

Pervaneler döndü.

Ama XE3 hâlâ hareket etmiyordu.

Zaman ayarlı patlayıcılar, sessiz sayımına devam ediyordu.

Magennis başını kaldırdı, dudaklarında acı bir mizah:

“Sanırım bu hikâye kolay bitmeyecek, komutanım.”

Kabin içindeki hava artık solunamayacak kadar ağırlaşmıştı.

Duvarlardan ter damlıyordu.

Fraser, “Tüm balast tanklarını boşaltın,” diye emir verdi.

Reed vanaları çevirdi.

Ama denizaltı kıpırdamadı.

Zaman akıyordu; patlamaya bir saat kalmıştı.

Fraser, bir kaptanın en zor yaptığı şeyi yaptı: Umudu, emir cümlelerinin içine sakladı.

“Bir yol bulacağız,” dedi.

Dakikalar geçti.

Denizaltıyı sağa sola sarsarak kurtarmaya çalıştılar.

Sonunda Magennis tekrar gitmeyi teklif etti.

Fraser gözlerini kapadı, sonra başını eğdi.

“Tamam,” dedi. “Ama dikkatli ol. Zamanımız yok.”

Magennis yeniden dışarı çıktı.

Sıkışan parçayı yokladı, zorladı, elleri daha da yaralandı.

Kabin içindekiler nefeslerini tuttu.

Bir metal gıcırtısı duyuldu.

Sonra bir sarsıntı…

Ve XE3 serbest kaldı.

Fraser “Tam geri!” diye emretti.

Denizaltı bir an su yüzeyine yakınlaştı; güneşin ışığını bir an gördüler.

Ölümcül bir riskti.

Ama Japonlar fark etmedi.

XE3 yeniden derinliğe indi.

Kaçış başladı.

Dışarıda sonar sinyalleri, devriye motorları…

İçeride oksijen tükenişi…

Ve geride, saatli bombaların sessiz sayımı…

Derinlerden bir uğultu yükseldi.

Fraser motoru durdurdu.

Ve patlama geldi.

Takao’nun altındaki mayınlar ardı ardına infilak etti.

Denizaltı sarsıldı.

Işıklar titredi.

Kısa bir sessizlik…

Fraser periskopla baktığında Takao’nun artık hareket etmediğini gördü.

“Başardık,” diye fısıldadı.

Ama başarı, o an bir sevinç değildi.

Sadece hayatta kalmanın ağır nefesiydi.

Saatler sonra XE3, HMS Stygian’a ulaştırıldı.

Kapak açıldığında dört adam sanki başka bir dünyadan dönmüş gibiydi.

Kimse yüksek sesle konuşmadı.

Çünkü herkes biliyordu:

Bu görev, tarihe sessizce geçecek.

Savaşın büyük anlatıları, çoğu zaman büyük gemilerle yazılır.

Ama bazen tarih, bir avuç adamın sığdığı dar bir çelik kabuğun içinde yazılır.

Operasyon Struggle’ın raporları, birkaç satırdan ibaretti: Takao etkisiz hale getirildi. XE3 ekibi güvende.

İnsan hayatı bazen böyle küçülür; kâğıtta iki cümleye sığar.

Fraser ve Magennis, Londra’da Victoria Haçı ile ödüllendirildi. Alkışlar yükseldi. Salon aydınlıktı. Üniforma kumaşları tertemizdi.

Ama onların zihninde hâlâ Singapur’un karanlığı vardı.

Hâlâ o dar kapak…

Hâlâ o tutmayan mıknatıs…

Hâlâ kazınan pasın altında açılan çıplak metal…

Ve her kazımada biraz daha ağırlaşan düşünce:

“Biz bunu yapmak zorundaydık.”

Takao’nun kalıntıları Singapur’da kaldı.

Artık bir savaş gemisi değildi, işe yaramaz bir devdi.

1946 Ekim’inde hedef gemisi olarak kullanıldı ve tamamen battı.

Bir zamanlar imparatorluğun sembolü olan canavar, sonunda denizin dibinde paslanmış bir iskelet olarak kaldı.

Tarih, devleri sever.

Ama tarih, devlerin altında çalışan elleri çoğu zaman unutur.

Yine de o geceyi bilenler, şunu hiç unutmadı:

Sessizlik, bazen en büyük silah olur.

Ve bazen en büyük bedel, gürültüyle değil; insanın içindeki sessiz sızıyla ödenir.

O gece Takao’nun gövdesi delindi; ama asıl delinen, dört adamın içindeki “dönüş” ihtimaliydi.
Savaş bitti denildiğinde bile, bazı insanlar hâlâ o dar çelik kabinin içinde nefes alıyordu.
Ve bazı zaferler, insanın ruhunda ömür boyu süren bir yenilgi gibi kalır.