Yeşilova’nın küçük şehrinde güneş tembelce çatıların üzerinden yükselirken, altın ışınlar evlerin cephelerini okşuyor, sakinleri yeni bir güne uyandırıyordu. Şehre hakim tepede yer alan görkemli Yılmaz malikanesinde ise şafağın ışığı, bu sabaha özel bir vaat taşıyordu: Ailenin büyükannesi Ayşe Yılmaz’ın 75. doğum günü.
Ayşe o sabah gözlerinde parıltıyla uyandı. Yaşına rağmen zarafetini koruyan, gümüşi saçlarını özenle taramış, pastel mavi tonlarda zarif bir takım seçmişti. Yılların çizgileri yüzünü çerçevelese de içten sıcaklığı onu büsbütün aydınlatıyordu. Bugün ender yaptığı gibi hafif bir makyaj yaptı, aynada kendine bakarken geçmişte bu evde ailesinin sevgisiyle kutladığı nice doğum günlerini hatırladı. “Bugün harika bir gün olacak,” diye mırıldandı; rahmetli kocasının armağanı inci kolyeyi düzeltti. İçinden, “Mehmet mutlaka özel bir şey planlamıştır,” diye geçirdi.
Mehmet: 45 yaşında, bölgenin en başarılı iş insanlarından biri; Yılmaz İnşaat’ın yöneticisi, ülke çapında projelerin sahibi. Ayşe, oğlunu düşününce gurur ve özlem iç içe yükseliyordu; başarılarıyla iftihar ediyor, ama koridorlarda koşturup evi kahkahasıyla dolduran o küçük çocuğu özlüyordu.
Ayşe ana salona indi. Malikane, yüksek tavanlar, kristal avizeler, antika mobilyalarla bir lüks labirentiydi; her köşe bir hikaye, her nesne Ayşe’nin yıllarına dair bir anıydı. Ama bugün: Doğum gününe dair en ufak bir işaret yoktu. Belki bir sürpriz saklıyorlardır diye kendini avutup mutfağa yürüdü; doğum günü ziyafeti bekliyordu. Mutfak bomboştu; sadece buzdolabının uğultusu duyuluyordu. “Belki Mehmet dışarıda öğle yemeğine götürmek istiyordur,” diye düşündü.
Çalışma odasına yaklaşırken kapı aralıktı. Mehmet ve karısı Zeynep’in sesleri geliyordu. Kapının eşiğinde, adının geçmesiyle bir an dondu:
“Annesinin doğum günü için her şeyi iptal etmemizi beklemesine inanamıyorum,” dedi Zeynep, sesi sert ve ince alay yüklü.
Mehmet’in sesi yumuşak ama yorgundu: “Biliyorum, biliyorum… Ama 75. doğum günü, belki—”
“Belki ne?” diye böldü Zeynep. “Bir pasta ve birkaç mum için milyonları riske mi atacaksın? Annen artık çocuk değil, Mehmet. Dünyanın onun etrafında dönmediğini anlamalı.”
Ayşe’nin midesine yumruk inmiş gibi oldu. İçerdekileri, kendini savunmadan dinlemeye devam etmek istemedi. Nazikçe kapıyı tıkladı, içeri girdi. İkisi de irkildi. “Günaydın,” dedi Ayşe, zoraki bir gülümsemeyle. “Bugün için planlarınız var mı diye merak etmiştim.”
Mehmet bakışlarını kaçırdı, masadaki kağıtlara gömüldü. Zeynep, sabun misali tatlı bir tonla yaklaşıp, yüzüne değmeyen bir öpücük kondurdu: “Oh Ayşe canım, günaydın! Korkarım bugün çok yoğunuz, erteleyemeyeceğimiz önemli bir yatırımcı öğle yemeği var.”
“Anlıyorum,” dedi Ayşe, sesi kısık, her kelimede kalbi biraz daha çökerken. “Sadece… doğum günüm olduğu için düşünmüştüm.”
Mehmet, o sabah ilk kez annesinin gözlerine baktı. Belki bir anlık suçluluk mı, üzüntü mü… Ama o parıltı hemen sönüp yerini kayıtsızlığa bıraktı. “Anne,” diye başladı Mehmet, kontrollü ve uzak, “bu öğle yemeği çok önemli…”
Ayşe, onlara bu tatmini vermek istemedi. “Elbette. İşlerine karışmak istemem, oğlum.”
Zeynep, gerilimi örtmeye çalışır gibi: “Belki akşam küçük bir şey yaparız, değil mi Mehmet? Yemekten sonra bir pasta…”
Telefon çaldı. Mehmet anında açıldı: “Evet, 20 dakika içinde orada olacağım.” Çantasını kaptı: “Üzgünüm anne, ofiste acil durum var. Gitmem gerek.”
Ayşe, oğlunun her hareketinde kendisinin ne kadar önemsizleştiğini görüyordu: Bir zamanlar teselli için kollarına koşan çocuk, şimdi gözlerinin içine bakmıyordu.
O anda Ayşe’nin içinde bir şey kırıldı. Yılların koşulsuz sevgisi, sessiz fedakarlıkları, ilgi kırıntılarını kabul etmeleri; hepsi bir netlikle patladı. “Zahmet etme, Mehmet,” dedi, sesi titreyerek. “Ne acımanı, ne son dakika pastanı isterim.”
Mehmet durdu, şaşkın: “Anne, böyle olma—”
“Nasıl olmayayım, Mehmet?” diye kesti Ayşe. “Bir rahatsızlık mıyım? Mükemmel hayatında bir engel mi? Yıllardır karışmamaya, yük olmamaya çalıştım. Yavaş yavaş uzaklaştığını, paranın ve başarının seni nasıl değiştirdiğini seyrettim. Yeter.”
Mehmet afalladı: “Abartıyorsun. Seni sevdiğimi biliyorsun ama sorumluluklarım var…”
“Miras aldığın ve nereye koyacağını bilemediğin eski bir mobilya mıyım?” Ayşe doğruldu; yaralı onurundan doğan bir heybetle. “Belki de gitme zamanım gelmiştir. Senin ve mükemmel karının hayatından çekilme zamanı.”
Zeynep, o ana dek karışımı rahatsızlık ve eğlenceyle izliyordu. “Ayşe canım, melodramatik oluyorsun. Kimse yük olduğunu söylemedi.”
Ayşe ona döndü: “Bana ‘canım’ deme. Bana nasıl baktığını, arkamdan fısıldaştıklarını bilmediğimi sanıyorsun. Her şeyi biliyorum.” Zeynep’in nezaket maskesi bir an düştü; çıplak hor görme belirdi: “Ne olmuş? Burası benim evim, benim hayatım. Sen sadece Mehmet’in geçmişinin sürekli hatırlatıcısısın.”
Mehmet bir tenis maçını izler gibi bakışlarını ikisi arasında gezdiriyordu. “Yeter!” diye patladı sonunda. “İkiniz de yeter.”
“Anne gidemezsin. Burası senin de evin,” dedi ama sesinde belki bir şüphe, belki bir rahatlama. Ayşe için bardağı taşıran damla oldu.
“Hayır, Mehmet. Burası uzun zamandır benim evim değil.” Zeynep tiksintiyle: “Nereye gideceksin? Buradan başka hiçbir şeyin yok.” Söz acımasızdı ama bir yanıyla gerçekti. Yine de Ayşe için istenmediği bir yerde kalmaktansa her yer daha iyiydi. “Bu benim sorunum. Öğle yemeğine dönmeden gitmiş olurum.”
Mehmet, durumun elinden kaçtığını hissederek annesinin kolunu gereğinden sert kavradı: “Böyle gidemezsin! İnsanlar ne der?” O anki sessizlik sağır ediciydi. Ayşe, oğlunun yüzünde bir zamanlar tanıdığı çocuğu aradı; gördüğü bir yabancıydı.
“Bırak beni, Mehmet,” dedi fısıltıyla. Mehmet öfkeyle bırakmadı; ve sonra, onu hayatı boyunca rahatsız edecek o zalim cümle geldi: “Sokakların tadını çıkar, anne. Seni burada istemiyoruz—ne bugün ne bir daha.”
Söz, Ayşe için fiziksel bir tokat oldu. Sendeleyip kurtuldu. Zeynep’in dudaklarında zafer yüklü bir gülümseme titredi. Ayşe konuşacak söz bulamadı. Arkasını dönüp koridorlara yürüdü; bu duvarlar, bir zamanlar tanık oldukları mutlulukları şimdi alay eder gibi karşılık veriyordu. Odasında küçük bir bavul hazırladı; sessiz yaşlar süzülürken, hayatının parçalarını tek tek katladı: çocukluk fotoğrafları, rahmetli kocasının mektupları, yılların küçük hazineleri.
Mehmet çalışma odasında, ne yaptığını anlamaya çalışırken Zeynep inci kolyesini düzeltti: “Gerekti. O yaşlı kadını yerine koymanın zamanı gelmişti.” Mehmet, karısının soğukluğundan irkildi; güzel ama boş bir yüz, buzdan bir kalp… “Nasıl bu noktaya geldik?” diye düşündü. Zeynep onu kapıya çekti: “Hadi, yemekte yatırımcılar bekliyor.” Lüks arabanın motoru sabahı yardı.
Ayşe, uzaklaşan araba sesini duydu, bavulunu kapattı. Aynanın karşısında durdu: Yorgun, yaşlı bir kadın; ama gözlerinde kararlılığın kıvılcımı. “İyi ki doğdun,” diye fısıldadı kendine, hüzünlü bir gülümsemeyle kapıyı açıp güne çıktı. Bahçedeki güller eşliğinde, istemediği bir yerde kalmaktansa bilinmeyene doğru yürüdü. Akla gelen tek sığınak: Eski dostu Fatma’nın mütevazı evi.
Şehir merkezi boyunca çektiği bavul meraklı bakışlar topladı: “Yılmaz’ın annesi… tek başına…” Ayşe başını dik tuttu. Sonunda Fatma açtı kapıyı; gülümsemesi bir anda endişeye döndü. “Ayşe, ne oldu?” O anda Ayşe’nin içindeki barajlar yıkıldı. Fatma onu sarıp içeri aldı. Sıcak oturma odasında, Ayşe gözyaşları ve kesik nefeslerle sabah olanları anlattı. Fatma dinledi, ellerini tuttu: “Çok üzgünüm… Bu, senin yetiştirdiğin çocuk değil.” Ayşe, “Artık oğlumu tanımıyorum,” dedi.
“İstediğin kadar bende kalacaksın,” dedi Fatma. “Doğum gününü yalnız geçirmeyeceksin.” Mutfağa gidip küçük bir pasta ve iki çayla geldi; pastanın üstünde yanan tek mum. “Çok bir şey değil; ama doğum gününü madem, küçük de olsa kutlayalım.” Ayşe mum üflerken içinden bir dilek diledi: “Yeniden başlamak için güç; Mehmet’e ve herkese hâlâ verecek çok şeyim olduğunu göstermek.” Omuzlarından bir yük kalkar gibi oldu.
Bu, yakında açığa çıkacak karanlık sırlar ve ihanetlerle örülü bir fırtınanın ilk esintisiydi.
Lüks restoranda yatırımcıların sözleri uğultuya dönmüş, Mehmet’in zihni malikanedeki sahneye çivilenmişti. Zeynep onu oyuna geri çekmeye çalışsa da, derinlerde bir ses “en büyük hatanı yaptın” diye fısıldıyordu.
Aylar, haftalar değil; sadece günler sonra, işler hızla düğümlendi. Ayşe, Fatma’nın evinde toparlanırken kapı çaldı. Gelen, ailenin dostu Kemal’di; nefes nefese, elinde belgelerle: “Buldum!” Masaya saçtığı finansal raporlarda iki ayrı gerçek vardı: bildirilen gelirler ve gerçek rakamlar arasında milyonlarca liralık uçurum. “Birisi şirketten para çalıyor. Aylar—belki yıllardır.”
Ayşe’nin yüzü soldu. “Kim?” Kemal, “Mehmet’in doğrudan bilerek yaptığını sanmıyorum. Projelere gömülmüş; finansal detaylara neredeyse bakmıyor. Ama…” Fatma’nın elinde bir fotoğraf: Zeynep, göze çarpmayan bir binadan aceleyle çıkarken. “Zeynep,” dedi Fatma. “Arkada kim var?” Ayşe’nin aklı Mustafa’ya gitti: Mehmet’in en yakın dostu, iş ortağı. “O olmalı.”
“Mehmet’i uyarmalıyız,” dedi Ayşe. Fatma tereddüt etti: “Sana bunu yaptıktan sonra?” Ayşe’nin gözleri sertleşti: “O benim oğlum. Hayatı paramparça olurken sessiz kalamam.” Kemal onayladı: “Ama dikkatli olmalıyız. Zeynep ve Mustafa tehlikeli olabilir.”
Plan yapıldı: Daha fazla kanıt toplanacak, Mehmet’e Zeynep ve Mustafa’yı haberdar etmeden ulaşılacaktı. Kemal, paranın açık deniz hesaplarına aktarıldığını gösteren kayıtlar buldu: Cayman Adaları bağlantıları, sahte tedarikçiler, şişirilmiş faturalar. Miktar: son iki yılda on milyonlarca lira.
Kemal, Mehmet’in her pazar sabahı Merkez Park’ta koştuğunu hatırlattı. “Orada yakalarız.” Pazar sabahı, gökyüzü masmaviyken Ayşe, Fatma ve Kemal parka ulaştı. Mehmet sabit tempoyla yaklaşıyordu. Ayşe saklandığı yerden çıkıp yoluna girdi.
“Anne?” Mehmet’in yüzü şaşkınlık ve özlemin gölgesiyle değişti.
“Acil konuşmamız gerek,” dedi Ayşe. Kemal, evrak çantasından dosyayı çıkardı: “Sayın Yılmaz, şirketinizde büyük bir dolandırıcılık olduğuna dair kanıtlarımız var. Milyonlarca lira offshore’a aktarılıyor.” Mehmet’in elleri titredi; belgelerdeki sayıları, grafikleri tararken yüzü beyazladı. Kemal devam etti: “Dahası… Eşiniz ve ortağınız Mustafa’nın izleri var.”
“Hayır,” dedi Mehmet, keskin bir nefesle. “Zeynep asla… Mustafa benim en iyi arkadaşım.” Ayşe yaklaştı: “Bunun inanması zor olduğunu biliyorum. Ama gözlerini aç. Güvenini sana karşı kullanıyorlar.”
Mehmet sendeledi. “Düşünmem gerek. Bu çok fazla.” “Elbette,” dedi Ayşe. “Ama lütfen dikkatli ol.”
Onlar giderken, yakın çalılıkta gizlenen biri tüm konuşmayı kaydediyordu. Telefonla malikaneye haber gitti: “Hanımefendi, sorun var. Yaşlı kadın her şeyi biliyor, Mehmet’e anlattı.” Zeynep’in sesi buz kesildi: “Acil durum planını başlat. Bunu sonsuza dek bitirme zamanı.”
Mehmet, gece yarısına dek çalışma odasında kaldı. Kasa açık, belgeler yığınla. Zeynep içeri girip endişeli rolünü oynadı. Mehmet, “Doğru olanı yaptım mı?” diye sordu. Zeynep, “Yarın bakarsın,” diyerek onu yatak odasına çekti. Mehmet uyurken Zeynep sessizce geri döndü, kritik belgelerin fotoğraflarını çekti, “Kuş ötmeye başlıyor—planı hızlandır” mesajını gönderdi. Şehrin öbür ucunda, lüks ama gösterişsiz bir dairede Mustafa, “Anlaşıldı. Kafes hazır,” diye karşılık verdi.
Ertesi gün, Ayşe’ye bilinmeyen bir numaradan telefon geldi: “Ben Mehmet. Seni görmem gerek. Limandaki eski depoda. Yalnız gel.” Ayşe’nin içi sıkıştı; Kemal, “Bu bir tuzak olabilir,” dedi. Ayşe, “O benim oğlum,” diye diretince Fatma uyardı: “Dikkatli ol. Yanlış bir şey olursa hemen çık.” Ayşe yola çıkarken ufuk kara bulutlarla kaplanıyordu.
Depo karanlık, tozlu, kırık camlardan süzülen ışık huzmeleriyle gölgeler oluşturuyordu. “Mehmet?” diye seslendi Ayşe. Bir darbe; karanlık.
Gözlerini açtığında sandalyeye bağlıydı. Karşısında Zeynep; yanında Mustafa. Zeynep’in gülümsemesi buz kesti: “Ah Ayşe, sonunda uyandın.” Ayşe, “Mehmet nerede?” diye sordu. “Burada hiç olmadı,” dedi Zeynep. Ayşe gerçeği kavradı: tuzağa düşmüştü.
“Ne istiyorsunuz?” Mustafa öne çıktı: “Ortadan kaybolmanı. Kalıcı olarak.” Küçük bir şişeyi salladı: “Tespit edilemeyen bir zehir. Kalp krizi gibi.” Zeynep soğuk gülümsemesini derinleştirdi: “Planımız sona yakındı; parayı yavaş yavaş kaydırdık, son vuruşa hazırlanıyorduk. Sen burnunu sokmasaydın…”
“Mehmet bunu öğrenecek,” dedi Ayşe. Zeynep kahkaha attı: “Şirkette ‘bizim’ çıkardığımız krizle meşgul. Gerçeği fark ettiğinde biz uzaklarda olacağız—parasıyla birlikte.”
Ayşe zaman kazanmaya çalıştı; Fatma ve Kemal polise gidecekti. “Polis yolda,” dedi: “Risk almak istiyor musunuz?” Zeynep’in gözleri kısıldı; Mustafa şişeyi kavradı: “Şimdi,” diye ısrar etti. Zeynep ise bir an tereddüt etti: “Ya biri görmüşse? Başka yere—” Tam o an, Ayşe tüm gücüyle sandalyeyi devirdi. Mustafa koşarken yerdeki enkaza takıldı, şişe fırlayıp kırıldı, zehir döküldü. Zeynep kapıya yöneldi—kapı pat diye açıldı.
Kapıda Mehmet duruyordu; arkasında polis memurları. “Herkes olduğu yerde kalsın!” Mehmetsa o an, gözleri annesine kilitlendi; birkaç adımda yanına vardı, elleri titreyerek bağlarını çözdü. “Anne… çok üzgünüm. Haklıydın.” Ayşe oğluna sarıldı: “Seni kaybetmekten çok korktum.”
Mustafa kaçamadı; polisler kelepçeledi. Zeynep ise çantasından küçük bir nesne çıkarıp bağırdı: “Durun! Bomba var. Bir adım daha…” Herkes dondu. Mehmet annesinin önüne geçti: “Zeynep, bitti. Daha da kötüleştirme.”
Zeynep histerik güldü: “Daha kötü mü? Her şeyi planlamıştık. Özgür olacaktık. Senin aptal annen mahvetti.” Mehmet’in yüzünde acı ve kararlılık: “Yalanlarınla, açgözlülüğünle her şeyi sen mahvettin. Seni seviyordum, Zeynep.”
Zeynep’in yüzünde bir anlık pişmanlık gölgesi geçti, sonra tekrar buz kesti. “Eğer her şeye sahip olamayacaksam, hiç kimse sahip olamayacak.” Parmağı tetikleyiciye bastı—hiçbir şey olmadı. Sözde detonatör sahtedi. O boşlukta bir polis atılıp Zeynep’i yere bastırdı, kelepçeler şakladı.
Yıldırım gibi yağan yağmurun uğultusu depoyu doldururken, Mehmet dizlerinin üstünde annesine sarılıyordu. Ayşe parmaklarını oğlunun dudaklarına götürdü: “Geçti. Şimdi birlikteyiz. Önemli olan bu.”
Fatma ve Kemal depoya ulaştıklarında sahne toparlanıyordu; sağlık görevlileri Ayşe’yi kontrol etti. Mehmet bir an bile annesinin yanından ayrılmadı.
Şafak sökerken dördü Fatma’nın sıcak oturma odasında oturuyordu; önlerinde çay, elleri titrek, ruhları yorgundu. Fatma, sessizliği bozdu: “Şimdi ne olacak?”
Mehmet derin bir iç çekti: “Zeynep ve Mustafa… dolandırıcılık, cinayet girişimi ve kim bilir daha nelerle yargılanacaklar. Şirket—zaman alacak; ama finansal zarardan kurtulabiliriz.” Sonra annesine döndü; gözleri pişmanlık ve sevgiyle doluydu: “Biz… konuşacak çok şeyimiz var. Yeniden inşa edilecek çok şeyimiz.”
Ayşe oğlunun elini tuttu: “Zamanımız var, Mehmet. Bütün dünya zamanı.”
Kemal, polislerin Mustafa’nın ofisinde başka yöneticileri de bağlayan belgeler bulduğunu bildirdi. Komplo, sanılandan büyüktü. Mehmet’in yüzünde kararlılık çakıldı: “Şirketi tepeden tırnağa temizleyeceğim. Artık sır yok, hile yok.” Ayşe, “Yanında olacağım—eğer izin verirsen,” dedi. Mehmet, yıllardır görülmeyen bir içten gülümsemeyle: “Başka türlüsü olmaz, anne.”
Fatma gözyaşlarıyla fincanını kaldırdı: “Yeni başlangıçlara.” Hep birlikte tekrarladılar: “Yeni başlangıçlara.”
Güneş Yeşilova üzerinde yükselirken Yılmaz ailesi, kırılmış ama yeniden kurulan bağlarıyla geleceğe umutla baktı. Önlerinde uzun bir uzlaşma ve onarım yolu vardı; şüphe anları, eski yaraları sızlatacak anılar… Ama o anda, bir annenin oğluna sevgisi ve bir oğlun annesine sevgisinin, her türlü ihanetten ve her yalandan güçlü olduğu ispatlanmıştı.
Ayşe, Fatma’nın penceresinden uzanan gökyüzüne baktı; 75. doğum gününde hayata atılan bu acı adım, onu yeniden başlatmıştı. “İyi ki doğdun,” demişti kendine kapıdan çıkarken. Şimdi, “İyi ki vazgeçmedim,” diyordu. Mehmet, annesinin elini sıkı tuttu. Onların hikayesi, affetmenin, ikinci şansların ve koşulsuz sevginin kurtarıcı gücünün hikayesi olarak yeniden yazılıyordu.
Ve Yeşilova yeni güne uyanırken, Yılmaz ailesi de yeni bir bölüme başladı: Gerçeğin gün ışığına çıktığı, suçluların adaletle buluştuğu, bir ailenin yeniden yuva kurduğu bir bölüm. Çünkü bu kez, ev sadece bir malikane değil; birlikte iyileşen kalplerin sığınağıydı.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





