
İstanbul’un gri bir sabahında ince bir yağmur, sanki hiç dinmeyecekmiş gibi gökten süzülüyordu. Polatlı rüzgârı gibi serin, şehir gibi sabırsızdı. Mert Arslan, her zamanki gibi işine gitmek üzere villanın önüne geldiğinde, güvenlik görevlisi elini kaldırıp onu durdurdu. “Beyefendi, bahçede iki yaşlı insan var. Ağaç altında oturuyorlar.”
Mert anlam veremedi. “Ne demek ağaç altında? Bizim bahçede mi?” “Evet efendim, az önce fark ettik.” Farların ışığında, büyük bir çamın gölgesinde birbirine yaslanmış iki yaşlı siluet… Yağmur saçlarını ve giysilerini iliklerine kadar ıslatmış, yanlarında yalnızca yıpranmış bir bavul.
Mert, şemsiyesini bile almadan koştu. Kadının başı adamın omzundaydı; gözleri kapalıydı. Adamın parmakları titriyor, dudakları morarmış görünüyordu. Mert eğilip omzuna dokundu: “İyi misiniz? Hadi, yardım edeyim. Kalkın.” Adam cevap veremedi. Kadın korkuyla gözlerini araladı: “Biz… sadece biraz dinlenmek istemiştik.” Mert’in boğazı düğümlendi. “Burada kalamazsınız. İçerisi sıcak. Yürüyebilir misiniz?” Kadın tereddüt etti: “Rahatsız etmeyelim.” Mert’in sesi kararlıydı: “Etmiyorsunuz. Lütfen içeri gelin.” Güvenliğe dönüp, “Hemen battaniye ve sıcak çay getirin,” diye seslendi. Koluna girip yaşlı adamı kaldırdı, kadını da destekledi. Yağmur altındaki üç kişi, villanın merdivenlerinden yavaşça içeri yöneldi. Mert’in adımları ağırdı; içinde uzun süredir kıpırdamamış bir şey —insanlık— uyanıyordu.
Kapı açılınca içerinin sıcaklığı yüzlerine vurdu. Mermer zemindeki ışıklar, dışarıdaki griye meydan okur gibiydi. Nuriye ve Hasan ayakta zor duruyordu. Mert yardımcısına işaret etti: “Salonun yanındaki odayı hazırlayın.” Kısa sürede sandalyeler, havlular, sıcak çay geldi. Mert ceketini çıkarıp Hasan’ın omzuna koydu: “Biraz dinlenin. Doktor çağıracağım.” Nuriye’nin dudakları titredi: “Oğlum, gerek yok. Biraz ısınırız.” Mert yumuşak ama net konuştu: “Geçer geçmez teyze. Siz konuşmayın, ben hallederim.”
Doktoru aradı. Saçlarından hâlâ yağmur damlıyordu. Telefondan sonra bir an durup onlara baktı. Nuriye, çay bardağını iki eliyle sarmış, çevreyi çekinerek inceliyordu. Hasan susuyor, yere bakıyordu. Mert’in içinden bir soru geçti: Kaç gündür böyleler acaba?
Doktor geldi; nabız ve tansiyon ölçtü. “Biraz yorgunluk, biraz da üşütme,” dedi. “Dinlenirlerse toparlarlar.” Doktor gidince Mert bir havlu uzattı: “İçiniz rahat olsun. İstediğiniz kadar kalabilirsiniz.” Nuriye hemen itiraz etti: “Olmaz evladım, rahatsız etmeyelim.” “Teyze, bu ev büyük. İki misafir fazla olmaz.” Kadının gözleri doldu: “Allah razı olsun.” Mert gülümsedi ama dalgındı. İçinden bir ses fısıldıyordu: Bu karşılaşma tesadüf değil.
Sabah yağmur hafiflemiş, bahçedeki çamurlar kurumaya yüz tutmuştu. Kuş sesleri bile ürkek. Mert erkenden indiğinde salon ışıkları hâlâ açıktı. Nuriye koltuğun köşesinde sessizce oturuyor, yanında yarısı içilmiş bir çorba. Hasan pencere yanında, dışarıyı seyrediyordu. Mert yaklaşınca Nuriye ayağa kalkmak istedi: “Evladım kusura bakma, burayı kirlettik. Erkenden çıkalım.” Mert elini kaldırdı: “Oturun teyze. Çıkmak yok. Önce kahvaltı.” Garsona seslendi: “Kahvaltı hazırlayın. İki misafirimiz var.” Az sonra masa doldu. Nuriye’nin gözleri parladı: “Yıllar oldu böyle masaya oturmayalı.” “Afiyet olsun,” dedi Mert. “Burası eviniz gibi.”
Sadece çay kaşıklarının sesi vardı. Sonra Mert sordu: “Ne zamandır dışarıdasınız?” Hasan derin bir nefes aldı: “İki haftadır… belki biraz fazla. Evimiz vardı, kira borcunu ödeyemedik. Ev sahibi eşyaları dışarı koydu. Oğlumuz ‘Birkaç gün sonra sizi alırım,’ dedi; bir daha aramadı.” Mert’in başı öne düştü: “Oğlunuz nerede?” Nuriye sessizce: “Bilmem. En son Bursa’daydı. İşi varmış, çocukları varmış. ‘Bizi idare et,’ dedi; sonra kayboldu.” Gözleri doldu: “Biz kötü anne baba olmadık. Onu okutmak için çırpındık. Sadece bir çatı istedik. Ama demek ki bazen çocuklar anne babayı yük sanıyor.”
Bu söz, Mert’in içine saplandı. Birden kardeşi Emir geldi aklına; yıllardır miras kavgasından ötürü konuşmadığı kardeşi… “Belki ben de birilerini yük sandım,” diye geçirdi içinden. Hasan devam etti: “Yolda kalınca cami avlusunda yattık. Yağmur bastırırsa ne yaparız dedim. Yürüdük, yürüdük; kendimizi burada bulduk.” Nuriye ekledi: “Evladım, kimsenin kapısını çalmak istemedik ama o gece çok üşüdük. Ağaç görünce altına oturduk; sonra gözlerimiz karardı.”
Mert sustu. Bir şey koptu içinden. Yıllardır yardım kampanyalarına sponsor olmuştu ama ilk kez bir hikâyeyi yüz yüze dinliyordu. Pencereden bakınca, çamurlu bahçede dün geceki bavul hâlâ duruyordu. Etrafına saçılmış eski fotoğraflardan birini aldı. Genç bir kadın ve kucağında küçük bir çocuk; arkada deniz, bir sandal. “Bu siz misiniz?” Nuriye gülümsedi: “Evet. Hasan balıkçılık yapardı, ben dikiş diker, pazara çıkardım. Yoksulduk ama mutluyduk. Birbirimize dayanırdık.” Mert fotoğrafa, sonra ikisine baktı: “Hâlâ öylesiniz.” “Bilmem evladım,” dedi Nuriye, “Belki hâlâ dayanıyoruz ama çok yorulduk.” Mert’in sesi alçaldı: “Artık dinleneceksiniz. Bunu ben halledeceğim.” Hasan hemen atıldı: “Olmaz evladım! Biz kimsenin yükü olmayız.” Mert sakince: “Yük değil, misafirsiniz.”
Cebinden bir kart çıkardı: “Bugün dinlenin. Yarın şirketimden biri gelecek. Sizin için birkaç şey ayarlayacağız.” “Ne şeyleri?” diye sordu Hasan. “Küçük sürprizler,” dedi Mert. İçinde şekillenen plan artık açıktı: Onları sadece ağırlamak değil; hayatlarını yeniden kurmalarına yardım etmek.
Gece villa sessizken rüzgâr panjurlara tıkırdarken Mert, çalışma masasında dalıp gitti. Gözünün önüne battaniyelere sarılmış iki yalnız yüz geldi. “Biz kimsenin yükü olmayız,” sözü, geçmişine ayna tuttu. Bir gece soba başında eski bir gömleği annesinin nasıl yamayıp ütülediğini, sabun ve fedakârlık kokusunu hatırladı. Babası erken vefat etmiş, annesi ev temizliğine gidip geç saatlerde dönerdi. O büyüdü, koşar adım başarıdan başarıya gitti; annesinin son yıllarını kaçırdı. Zengin olmuş, ama bir şeyini yitirmişti: kalbini.
Duvara asılı, gülümseyen iki delikanlının fotoğrafına baktı: Kendiyle Emir. Bir miras meselesi, yersiz gurur… Emir sessizce çekip gitmişti. “Ben de Hasan amcanın oğluna benzemiyor muyum?” diye mırıldandı. Bir farkla: Orada kaybolan Hasan’ın oğlu; burada Mert’in vicdanıydı. Telefonunu aldı. “Emir Arslan” ismine baktı. Parmağı “Ara”da durdu, geri çekildi. Henüz hazır değildi. Yağmur yeniden başladı, ama bu kez içini yıkıyordu. “Onlara ben yardım etmedim,” diye düşündü, “Onlar beni bana hatırlattı.”
Sabah, camlardan süzülen ışıklar ıslak sessizliği parlatıyordu. Mert kahvesiyle salona girdi. Nuriye dua ediyordu, Hasan balkona bakıyordu; sanki burası gerçek değil, geçici bir rüya. “Günaydın,” dedi Mert. “Nasılsınız?” “İyiyiz evladım,” dedi Nuriye. “Yıllar sonra ilk kez sıcak bir yatakta uyuduk.” Hasan başını eğdi: “Bize bu kadar yeter. Bugün çıkalım, sizi meşgul etmeyelim.” Mert ceketinin düğmesini çözüp oturdu: “Bir yere çıkmıyorsunuz. Artık başka planlarım var.” “Ne planı?” “Sizin için. Ama önce…” Nuriye çekinerek başını kaldırdı: “Ne olur bize para teklif etme evladım. Onu kabul edemeyiz.” Mert gülümsedi; annesinin gururlu tavrını gördü o seste. Yardım, lütuf gibi değil; onuru koruyan bir el olmalıydı.
Hasan’a döndü: “Amca, hâlâ çalışabilirsin. Şirketimde güvenlik departmanı var. Kamera odasında birine ihtiyacımız var. Yorucu değil. Oturup izliyorsun. Maaşın düzenli. Kabul eder misin?” Hasan’ın gözleri doldu: “Ciddi misin evladım?” “Ciddiyim. Ama bir iyilik yap: Bu işi kabul et. Bu sadece iş değil; size layık bir düzen. Sen oradayken içim daha rahat olacak.” Hasan başını eğdi, uzun süre sustu. Sonra fısıldadı: “Bir ömür çalıştım. Yaşlandım. Kimseye faydam kalmadı sanıyordum. Şimdi yeniden faydalı olma fırsatı verdin.” Nuriye artık ağlıyordu: “Allah senden razı olsun oğlum. Biz dilenmedik, sadaka istemedik ama sen bize onurumuzu geri verdin.” Mert’in sesi yumuşadı: “O onur zaten sizdeydi. Ben sadece hatırlattım.”
Mert bir zarf uzattı: “Bu da yeni evinizin adresi. Bugün hazırlatıyorum. Şirketten birkaç kişi eşyaları götürecek. İsterseniz yarın taşınırsınız.” Hasan geri çekildi: “Bu kadarı fazla evladım.” “Değil,” dedi Mert sakince. “Ben sadece senin oğlun gibi davranıyorum. Belki gerçek oğlun duymayacak ama ben duydum: ‘Biz kimsenin yükü olmayız’ dedin ya… Artık kimsenin yükü değilsin. Kendi hayatını kuruyorsun.” Hasan’ın gözlerinden yaş süzüldü: “Senin annen cennetliktir evladım.” Mert titrek bir gülümsemeyle: “Umarım öyledir amca. Çünkü bana bunu o öğretti.” Nuriye, Mert’in ellerini tuttu: “Bize ev değil, umut verdin.” Mert’in dudaklarından kısık bir “Âmin” döküldü.
O gün akşam, Mert Hasan’ı şirkete götürdü. Kamera odasını gösterdi: “Burası senin yerin, Hasan amca. Çay demlenir; sen oturursun.” “Bu yaştan sonra yeniden işe girmek garip ama güzel,” dedi Hasan. “Hayat insana ikinci kez başlama şansı verirmiş.” “Sen o şansı hak ettin,” dedi Mert. İkisi de sessizce gözyaşlarını sakladı; çünkü bazen sessizlik, en samimi teşekkürdür.
Birkaç gün geçti. Yağmurun yerini yumuşak bir güneş aldı. Villanın önündeki toprak kurudu; sanki yağan yağmur sadece bahçeyi değil, herkesin içindeki kiri ve yorgunluğu da temizlemişti. Hasan sabah erken üniformasını giydi. Omzunda “Güvenlik” yazıyordu ama kelimenin anlamı artık başkaydı: Yıllar sonra bir yere ait olma duygusu. Kamera odasına adım attığında Mert onu kapıda karşıladı. “Nasıl, beğendin mi? Bundan sonra burası senin alanın.” Hasan, monitörlere baktı; sonra sandalyeye oturdu: “Ekranlara bakmak kolay iş. Ama uzun zamandır biri bana ‘senin yerin burası’ dememişti.” Mert gülümsedi: “O cümleyi duyman gerekiyordu amca. İnsanın bir yeri olduğunu bilmesi en güzel güvenliktir.” Hasan kısık bir tebessümle: “Demek güvenliği ben değil, sen sağlıyorsun.” Mert gülerek, sonra ciddiyetle: “Asıl güven, arkamda senin olduğunu bilmek. Bu koltuk bir görev değil, bir teşekkür.”
Hasan cebinden buruşturulmuş bir fotoğraf çıkardı. Kendisinin ve genç bir adamın: oğlu. “Bunu görse belki arardı,” dedi titrek bir sesle. Mert yutkundu: “Arayacak amca. İnsan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın; sonunda hep eve döner.” Hasan başını salladı; sonra sordu: “Ya senin kardeşin? Sen dönecek misin?” Soru yüreğine indi. “Bugün döneceğim,” dedi Mert. “Hem de gerçekten.”
Aynı saatlerde Nuriye, yeni evlerinin küçük balkonunda tespihiyle çayını yudumluyordu. Pencereden içeri taze ekmek kokusu, yeni perdeler, sıcak bir ocak. Bir köşede çerçeveli bir fotoğraf: Mert, Hasan ve Nuriye. Altına küçük bir not düşmüştü: “İyilik eden unutulur sanma; dua eden çok.”
Mert arabaya binip telefonu çıkardı. Yıllardır dokunmadığı isim: “Emir Arslan”. Derin bir nefes. “Artık vakti,” dedi ve aradı. Birkaç çalmadan sonra o tanıdık ses: “Alo?” Mert’in sesi titredi: “Emir… ben Mert.” Kısa bir sessizlik. “Ne oldu abi?” “Özür dilemek istedim. Annem yaşasaydı bizi böyle görmek istemezdi.” Emir’in sesi yumuşadı: “Ben de arasaydım, ama gururum izin vermedi.” “Gurur insanın en sessiz düşmanı,” dedi Mert. “Ama artık sussun. Beni affet.” Bir nefeslik es, sonra: “Affettim abi. Hem de çoktan.” Mert’in gözlerinden yaş aktı. “Akşama yemeğe gel. Birkaç misafirim var; tanıştırmak istiyorum.” “Kim?” “Bir çift,” dedi Mert gülerek, “Beni yeniden insan yapan bir çift.”
O akşam villa her zamankinden canlıydı. Mutfaktan taze ekmek ve çorba kokusu yayılıyor, Mert aynada kravatını düzeltip masayı kontrol ediyordu. Kapı çaldı. İlk gelenler Hasan amca ve Nuriye teyzeydi. Nuriye utangaç bir bohça uzattı: “Boş gelinmez. Evde reçel yaptım.” “Siz gelin yeter,” dedi Mert. Bahçeye çıkıp ağacın altına baktı; yağmur gecesindeki o görüntü gözünde hâlâ capcanlıydı. Hasan yanına sokuldu: “Neye daldın evlat?” “O geceye… sizinle ilk karşılaştığımız ana.” Hasan gülümsedi: “Her yağmur birilerini ıslatır; bazen birini de uyandırır, evlat.” Mert başını eğdi: “Evet. Beni uyandırdı.”
İkinci kapı çaldı. Emir içeri girdi. Gözleri ağabeyine takıldı; yılların sessizliği bir an’a sığdı. Mert tereddütsüz sarıldı: “Hoş geldin kardeşim.” “Hoş bulduk abi,” dedi Emir boğuk bir sesle. “Artık geçmişi değil, bugünü konuşalım,” dedi Mert. Masa hazırdı: sıcak çorba, taze ekmek, zeytinler. Lüks değildi ama huzur kokuyordu. Nuriye dua için ellerini açtı: “Rabbim, bugün bu masada kimse yalnız değilse sebebi sensin. Bizi buluşturan, barıştıran her şeye hamd olsun.” Sessizlik ve kaşık sesleri, arada küçük kahkahalar…
Emir, Hasan’a döndü: “Mert sizden bahsetti. Şirketin kamera odasında görev yapıyormuşsunuz.” “Doğru,” dedi Hasan. “Eskiden balık ağlarını izlerdim; şimdi kameraları izliyorum. Ama bu defa huzurluyum.” Nuriye gülümseyerek ekledi: “Ben de boş durmuyorum. Apartman kapıcısının torununa örgü öğretiyorum. Küçük şeyler ama insanın içini ısıtıyor.” Emir şaşkın hayranlıkla: “Ne güzel şeyler bunlar. İnsan bazen bir yabancının evinde kendi ailesini buluyor.” Mert çayını yudumladı; için ısındı. Yıllardır lüks sofralara oturmuştu; ama ilk kez kalplerin buluştuğu bir masada oturuyor gibiydi.
Yemekten sonra salona geçtiler. Hasan bastonuna dayanıp Mert’e baktı: “Evlat, benim bir duam vardı. Bir gün oğlum beni ararsa ‘Baba, gurur duyuyorum’ desin isterdim. Şimdi fark ettim, dua yanlışmış. Asıl ben gurur duymalıymışım; çünkü senin gibi bir evlat tanıdım.” Mert’in boğazı düğümlendi: “Ben kendi kendime iyi bir insan olmadım. Sizin gibi insanların temiz kalbi sayesinde değiştim.” Nuriye gözyaşlarını sildi: “İnsan birine iyilik edince aslında kendi kalbini onarır evladım. Biz o gece senin kapına geldik; meğer senin kalbine de yol bulmuşuz.”
Emir camdan dışarı baktı; yağmur yeniden başlamıştı ama artık başka bir anlam taşıyordu: taze, temiz, umutlu. “Abi,” dedi, “bu yağmur artık bana üşümeyi değil, arınmayı hatırlatacak.” Mert omzuna dokundu: “Bana da, kardeşim.”
Gece ilerledi. Hasan ve Nuriye kalkmak üzere hazırlandı. Mert kapıya kadar uğurladı. Nuriye elini Mert’in başına koydu, dua eder gibi fısıldadı: “Bir evlat kaybetmiştik; Rabbim bize iki tane verdi. Sağ ol, oğlum.” Mert ellerini tuttu: “Siz bana insan olmayı hatırlattınız. Asıl ben teşekkür ederim.” Hasan bastonuna yaslanıp gülümsedi: “Evlat, o gece seni bulmamız tesadüf değildi. Bir kapı ararken başka bir kalbe denk geldik.” Mert başını salladı: “Ben de öyle hissediyorum amca. İyi ki geldiniz.”
Onlar arabaya binerken Mert bahçeye döndü. Yağmurun altına çıktı, yüzünü göğe kaldırdı. Her damla içindeki eski duvarları yıkıyor gibiydi. İçinden bir cümle geçti: “Gerçek zenginlik, dokunduğun kalplerin sayısıyla ölçülür.”
Ertesi sabah şirketin kamera odasında, Hasan yerini aldı. Monitörler sessizce şehir hayatını akıtırken, odada görünmez bir huzur dolaşıyordu. “Biri bana uzun zamandır ‘senin yerin burası’ dememişti,” demişti ya; artık o yer vardı. Nuriye, yeni evinde örgüsünü eline almış, balkonda çayını yudumlarken, rüzgâr perdeyi usulca dalgalatıyordu. Çerçevede üç kişinin fotoğrafı; altında küçük not: “İyilik eden unutulur sanma; dua eden çok.”
Akşam olduğunda Mert, telefonunu eline alıp bir alışkanlığın esaretinden sıyrıldı. Emir’e “Nasılsın?” diye yazdı; basit ama tesirli bir bağ tamiriydi bu. Yağmur, İstanbul’un üstünden çekilirken geride arınmış bir gökyüzü bıraktı. Mert, villa bahçesindeki ağacın altına bir bank koydurdu. Üzerine küçük bir plaka: “Bir kapıdan giren her kalp, bir kalbi uyandırır.” O banka her oturduğunda, yağmurlu gecenin ıslak gölgesi yerine şimdiki sıcaklığın hatırası büyüdü içinde.
Hasan her sabah şirket kapısından içeri girerken, omzundaki “Güvenlik” yazısının yalnızca binayı değil, Mert’in iç dünyasını da koruduğunu bilmeden, ama hissederek yürüdü. Nuriye, öğrettiği her ilmikte bir genç kızın gülüşünü, bir evin sıcaklığını ördü. Emir, yılların sessizliğini kısa mesajların, akşam yemeklerinin ve paylaşılan kahkahaların içine parça parça bıraktı. Ve Mert… Mert, o gece kapısına gelen iki yaşlı misafirin aslında kapısını değil, kalbini çaldığını artık net biliyordu.
Bazen hayatın en büyük dersini kendi evinin kapısında alırsın. Mert Arslan, o sabah yalnızca işe gitmek istemişti; ama bahçesindeki manzara, bütün planlarını ve kendisini sorgulatmıştı. Yağmurun altındaki iki yaşlı insan, onu “iyilik”ten “insanlık”a geçiren ince çizgiyi işaret etmişti. Şimdi o çizgi, villanın mermerlerinden değil, bir kalbin sıcaklığından geçiyordu. Ve bu kez, hiç kurumayacaktı.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





