Son kez çalan çanların sesi, tepelerin ardındaki ateşle yarışıyordu. Rüzgâr, zeytin ağaçlarını titretiyor; kapıların önünde yeminler, duvarların ardında korku kıpırdanıyordu. Bir avuç kadın, yıkılmakta olan fresklerin altında dua ederken, ufukta yükselen sancaklar onların cevaplarını değil, kaderlerini getiriyordu. Ve o gün, çamurun ve kanın içinde, seslerini alabileceklerine inananlara karşı, bir sessizlik—bir direniş—yüzyılları aşan bir iz bıraktı.
Tesalya’nın yüksek tepelerinde, taşın içine sinmiş nemle ağırlaşan bir manastır vardı. Duvarlarında çatlaklar, çatlakların içinde solmuş aziz yüzleri; mavi pigment, zamanla gri toza dönmüş; altın varak, yalnızca bir hatıranın parıltısı. Sonbahar rüzgârı, olgun zeytinlerin dallarını titreten o ince sesti; uzaktan, kurumuş toprak üzerine düşen tırnak kadar keskin.
Küçük bir kapıdan içeri giren rüzgâr, kapının hemen arkasında eğilmiş bir figürü bulurdu: Başrahibe Eleni—Elisa’lı. İnce bir yüz, o yüzün üzerinde kararlı bir bakış; yanaklarında yorgunluğun çizgileri, ama gözbebeklerinde sönmeyen bir parıltı. Elleri, yüzyıllar görmüş bir gümüş haçı kavrıyordu; haçın üzerinde kazıma bir Mesih figürü, çizgileri zamanla yumuşamış. Eleni’nin sesi, arkasında safra gibi bir acı barındırsa da sözleri düz ve dikti: “Eğer kapılarımız kırılırsa,” dedi fısıltıyla, “yeminlerimizi kalbimize koyarız. Kalbi çalamazlar.”
Kilisede diz çökenler: Magdalini—Magdalena—en gençleri, sesinde taze bir gün gibi ürkek bir tını; Theodora, elleri kısa ve kalın, hamur yoğururken kuvvetli, dua ederken titrek; Irini, sessiz, gözleri fazla şey görmüşlerin siyahı; Kalliope, odanın köşesinde bir ikonun altındaki mumun alevini düzeltir, alçak bir ilahi mırıldanır.
Duvarların dışına çıkınca dünyanın sesi değişiyordu. Ufukta bir kızıllık, bir köyün varsa dumanı; ama bu duman, ocak dumanı değildi. Sancakların uçlarında rüzgâr, ateşi anlatır gibi titrerdi. Toprağın üzerine düşen nal sesleri, önce bir ritim, sonra bir tehditti. Manastırın avlusunda, taşların arasındaki otlar konuşmayı keserdi.
Kapıların önüne gelen ilk hareket, ok değildi. Topları duydular: demirin içindeki ateşin ağzına alınan barutun bağrından çıkan bir çığlık. Duvar, bir canlı gibi inler; taşlar, yüzyıllar boyu birbirine yaslandıkları yerden, yavaş—sonra birden—ayrılır. Çanlar, bir kez daha çalar; sonra, ya susturulur, ya en yüksek notasında kalır; kim bilebilir.
Eleni, haçı daha sıkı tuttu. “Kutsal olmayan el bizim üzerine bile gelirse,” dedi, “sözlerimiz bizde kalır.” Ama tarihin sabrı yoktu. Osmanlı sancakları, kutsal yerleri okla değil top atışıyla uyarırdı: “Gördük,” derdi sürgün dumanı, “keşişlerin toprağını.” Manastır kapısı, barutun ağıtını dinledi, sonra razı oldu. İçeride, ikona dolapları boşaltıldı; bir ikonun altındaki bir yüzün çizgisi, birkaç kat kumaşla sarıldı; kutsal kemikler, kilisenin taş zemininin altına küçük boşluklara yerleştirildi. “Bedenimizi alırlarsa,” diye fısıldadı Irini, “imanımız kalır.”
Hava ağırlaştı; ilahi sesi, demir çarpmasının kaba gürüldesiyle bir süre yarıştı, sonra geri çekildi. Eski fresk altındaki kadınlar, bir anlık bir ortak nefes aldı: “Kyrie eleison.” Rüzgâr, “eleison”u duvarlara dokundurdu. O anda, kapılar kırıldı.
Dışarıdan içeri girenlerin yüzünde, manzaranın yabancısı olmayan bir ifade: “Burada bir yön var; onu sökeceğiz.” Başlarında bir Subaşı değil, bir kapıkulu çavuş: yüzünde disiplin, elinde emir. “Toprak artık bizim,” dedi bakışı. “Karşı gelen?” Helva.
Askerler, odalarda altın ve gümüş aramadı. Yüzlerde “karşı gelen” izleri aradı. İmanın, bedenin direnciyle bir olduğunu bilirlerdi; onu kırmak, örnek olmak demekti. Kadınların elleri bağlandı; önce bilekler, sonra ayaklar. Bir avluda toplandılar; ilahilerin yerini, ateş ışığıyla uzayan gölgeler aldı.
Eleni öne çıktı; haçı bırakmadı. Kapıdan giren kaptan, ona bakınca, yüzü iki tarafın ağır sözlerinin arasına girdi. “Merhamet,” dedi—kelime, bir devletin ağzında granit gibidir—“Merhamet, eğer Tanrı’nı bırakır, bizimle olursan. Kardeşlerin yaşar.” Eleni’ye, bu cümle ateş gibi yandı; ya öfkeyi çağırdı, ya kararlılığı. “Canımı verdim,” dedi. “Daha ne alırsın?” Kaptanın yüzünde bir anlık bir çatlak; sonra geri çekildi.
Subaşı çıktığında, avlu bir an durdu. Sonra, “Disiplin” başladı. Kayıtlarda tercümesi olmayan bir yük: ünlemler yok; paragraflar kısa. Ama bir kelime kalır: “Dinleyen.” O gün dinleyen rüzgâr, duvarlar, taş ve toprak; ve ağzını kapatanlar bile duyar: “Kyrie.”
Avlu karardı; bir muma uzanan bir el, mumun üstünden değil yanından geçti. O gece, kalanlar, bir sır gibi dizildi. Birkaç kadın, kilisenin dışında bekleyen bir gölge gibi, “Yarın nereye?” diye sordu. Cevap, “Güneye,” oldu. Sahil, bir yolun sonunda bir nefes gibi; ama bu nefes, tuzlu bir boğulma.
Ertesi gün ufuk, kahverengiden maviye dönerken, 22 kadın, bileklerinden bağlanmış olarak manastırın dışından güney yoluna düşürüldüler. Tesalya’nın tozu, dizleri yanına alıp yürüdüğünde, bir kadının etek ucuna siner; dize dediğin taşla buluşur; bağ dediğin su isteğiyle bastırılır. Yol uzun: yedi güne yayılan bir susuzluk; güneş temmuz gibi zıpkın. “Anne,” diye mırıldandı Magdalini bir akşamüstü; Eleni, elini onun omzuna koydu: “Anne yok; Biz var.”
Bir kadın sendelediğinde, bir diğeri, erkeklerin çizmelerinin altına düşecek örtüyü topladı; bir onur hareketi, toprağın başına bir iz düşürür: “Çiğneme.” Askerlerin gözleri, bunu bir “inat” olarak okudu; ama kemiklerin içinde “saygı” dedi bir şey: Kendine, ölüye, duaya.
Sonunda Bólos limanı. Denizin kokusu, karanın acısına karışınca ağırlaşır. Rüzgâr, kayıkların iplerine düğümlü bir sesle dolanır. Bekleyen gemiler, konfor için değil, “düzen” için yapılmış: banklar, metal halkalar, “el”in hapsedileceği yerler. “Su,” diye fısıldadı Irini; bir askerin avuç içinden düşen birkaç damla çürük bir incir gibi kısa sürdü.
On iki gün denizde. Fırtına, geminin güvertesinde dua gibi dolaşır; yağmur, iplerin üzerinde bir sürgün; açlık, “sabır” kelimesinin üstüne binen bir yük. En çok kıran şey, acı değildi; kelimelerin yokluğu. Magdalini, gece olduğunda dudaklarını ilahiye sürer gibi, en silik sesiyle “Agnus Dei”yi fısıldadı. Dalga, bu sesi alıp tahta aralarına sakladı. Diğer tutsaklar, kırıntı seslerin bir “hatırlama” olduğunu anladı.
Bir sabah, Boğaziçi. Şehrin kubbeleri ve minareleri, güneşle parlayan bıçak gibiydi. Çok kişi için bu, bir yücelik; onlar için bir “sınav”: “Döner misin?” Yoksa “yok olur musun?”
Kara, denizin üzerinde bir gölge gibi yakınlaştı. Kaptan, kadınları sıraya dizdi; yüzleri bir “sınav kağıdı.” Magdalini’nin gözlerinde korku değil, bir taşın sabrı vardı. Başrahibe Eleni, gümüş haçı hâlâ elinde; ama gümüşün ağırlığı, şimdi daha çok “hafıza.”
Şehrin içi bir labirent; duvarlar arasında yürüdükçe, taş bir “sürgün” hissi verir. Sarayın avlusunda büyük bir otağ; kapının önünde dizili mızraklar; mızrakların ucunda duruş.
Büyük Vezir’in huzuru, bir ritüel. Dil, bir emir gibi konuşur; kul, bir tebliğ gibi dinler. “İmanınızı bırakın,” dedi; “yaşayın.” Eleni’nin yüzünde bir şaşkınlık yoktu; yalnızca, “Bunu bekliyorduk,” diyen bir çizgi. “Yaşamak için neyin içinde,” dedi sessizce. “Yaşamak, neyi bırakmak?” Vezir, “Bu gün bir teklif,” dedi; “yarın bir hüküm.”
Burada, sessizlik konuştu. Her kadının bakışında bir cümle vardı; kimi, “Ben kalırım,” dedi; kimi, “Ben düşersem dua kalır.” Vezir, bu sessizliğin bir “fizikî” dirençten daha keskin olduğunu anladı; ama devlet, “çözüm” ister: ya çözülür, ya çözülür.
Sonra, yer altı. Saray görevlileri, kadınları bir odadan diğerine taşıdı; bazıları “namazlık,” bazıları “mahzen.” Eleni ve Magdalini, bir gece duvarın dibinde diz diz oturdular; taş, sırtlarına kelime koyar gibi; “El,” dedi Eleni, haçı tutan el, “İçimizde.” Magdalini “Deus,” dedi; bir hece, bir nefes.
Zaman, yer altında akarken “kapı” adında bir şey açıldı. Bir küçük taş oda, mum fitilleri, bir duvarda mızrak ucu ile çizilmiş küçük haçlar; birinin avucundan dökülen yağ ile çizilen bir balık. Bu, “kapalı kilise”ydi; duvarların içinde bir dua odası: arkeoloji yıllar sonra bunu bulacak; mum artıkları, minik haç oyukları; “sessiz direniş”in izleri.
Magdalini’nin parmağı, kireç duvara bir çizgi çizdi: bir haç, ardından M harfi. Kalliope, bir yıldız koydu: “Gece bize gökyüzünü hatırlatsın.” Theodora, fitili kesip mumun parıltısını eşitledi: “Hepsi aynı ışık.”
Bir gün, “karar.” Vezir döndü; “Yok,” dedi; “Bu kâr değil.” Kadınların çoğu, “Harem mi?” “Pazar mı?” “Manastır mı?”—hepsi yok. Onlara “örnek” lazımdı. “Din,” dedi devlet; “kırılır.” Kadınların elleri, daha sıkı bağlandı. O an, bir ilahi, içlerinde yürüdü: “Kyrie eleison.”
Kararın gününde, avlu bir tiyatro sahnesi gibi düzenlendi. Seyirciler yoktu; yalnızca emir subayları, birkaç kapı görevlisi, ve bir yazıcı—parşömen, kalem, mürekkep, “vak’a”.
Kadınlar, sırayla—ama bir sıra olmaktan çok bir dua gibi—ortaya getirildi. Eleni, gümüş haçı artık göğsüne basmış; yüzünde çatlakların arasına sızmış düzensiz bir ışık. Vezir, onun gözlerindeki çizgiyi görüp, “Bir kez daha,” dedi; “Merhamet.” “Merhamet,” diye tekrarladı Eleni; “Ama kimin?” Vezir, “Devletinki,” dedi; “Sizin Tanrı’nız başka.” Eleni başını eğdi; bir dua mırıldandı. Vezir elini kaldırdı: “Yeter.”
İlk hareket, “kırmak.” Beden değil, sembol. Gümüş haç, bir el tarafından çekilip aşağı alındı; yerlerde metalin taşla buluşan sesi, ilahinin notası gibi: tiz, kısa. Eleni, o anda gözlerini kapattı; “Haç yok,” dedi dudakları, “Ama çizgi var.” Bir parmağı, göğsünde küçük bir haç çizdi.
O an, Magdalini, sırasını beklemeyen bir güçle ileri atıldı; bağlar, onu geri çekti. “Elini çek,” diyen asker, “Dua edemezsin.” O, “İçimle,” dedi. Vezir, “Kadın,” dedi; sesinde bir huzursuzluk. “Bunu yaz,” dedi yazıcıya: “İnat.”
Magdalini’nin hikâyesi, o gün şehrin duvarlarının içine kazındı; ama parşömen, “detay” taşımaz. “Disiplin” cümleleri kısa, sert. Bir ses, bir taş odada uzadı: ağlama değil; bir ilahi. “Agnus Dei,” diye fısıldadı; bir asker, bu sesi duyar gibi oldu, yüzü sıkıldı. Vezir, bir an durdu; “Niçin?” diye içinden sordu; sonra, “Devlet,” dedi aklı.
Gün sürdü; gölgesi uzadı. Kadınların çoğu, birer birer düştü. Başrahibe Eleni, en sonda—ya da en başta—durdu. Rüzgâr, onun saçının ucunu havaya kaldırdı; yüzündeki çizgiler, bir haritaydı. Bir son cümle, dudaklarının kenarında: “Yaşam, bir kelimedir.” Kılıç, küt, ama kesin. Metalin taşla buluştuğu an, bir çan daha çaldı—içeride, kulakta değil, göğüste.
Avlu boşaldı; taş, kanı emdi. Mezar yok, ama bir “hatırlama” var: duvarın bir köşesinde küçük bir çizik; birinin ayağı, orada durdu; “Şurayı unutma,” dedi. Yıllar sonra arkeologlar, bu çiziklerin “kilise”ye giden bir iz olduğunu söylediler.
Ertesi gün, “sürgün.” Kalan kadınlar, “örnek” olarak şehrin dışına çıkarıldı; boğazın sularında taşınan bir “sessizlik.” Kimi, bir pazara; kimi, bir tezgâha; kimi, bir kiliseye—ama hepsi “dağıldı.” İlahi, artık bir fısıltı.
Ama, gece. Rüzgâr, manastırın yıkıntılarının arasından geçerken, “Ses,” dedi köylüler; “Bir dua.” Şehrin taşlarında, bir köşede mumun fitili yeniden yakıldı. Bir kadın—adı bir kayıt içinde “M”—duvara çizdi: küçük bir haç, bir balık. Bir ev, yer altına bir kilise.
Yüzyıllar geçti. Tesalya’nın tepelerinde, zeytin ağaçları yeni meyve verdi; manastırın duvarları ise yıkıntı oldu. Ama taş, hafızayı tutar. Bir grup arkeolog, yıllar sonra o taşların altına indi; mum artıkları, duvar oyukları, bir haç çizgisi, bir balık—hepsi oradaydı. Bir odanın köşesinde, yağlı bir parmak izinin yanında bir harf: “M.” Yanında bir yıldız: “K.” İsimler: Magdalini, Kalliope. Bir duvarda, bir çizgi: haç. Başka bir duvarda, bir kıvrım: balık. Sözler yok, ama anlatı var.
Kayıtlardan, bir başka iz çıktı: Avrupa’ya gönderilen bir mektubun bir cümlesi: “Eleny de Lisa, diz çökmeyen rahibe.” Başka bir yerde, Osmanlı defterinde bir cümle: “Akıl reddi edenlere disiplin.” Arkeologlardan biri, taş duvarın dibine eğildi; parmakları, mumun erimiş kalıntısına dokundu. “Burada,” dedi, “bir gece boyunca dua edilmiş.”
Bir köyün yaşlısı, “Rüzgâr,” dedi; “gece duvarların arasından geçerken bir ses getirir.” Bir genç, “Efsane,” dedi; yaşlı, “Efsane, taşın hafızasıdır,” dedi.
Manastırın avlusunda, yeni bir ilahi okundu. Dini bir yürüyüş değildi; bir “anma.” Bir kadın, eline bir gümüş haç aldı—benzer bir haç—onu havaya kaldırdı. Rüzgâr, haçın üzerindeki küçük Mesih figürünün çevresinde gezindi. Bir kişi, “Eleni’nin haçı,” dedi zihin; ama haç, metal; Eleni, “hatırlama.”
Şehirdeki bir kilisenin içine, küçük bir çan taşındı. Çan çaldı; o ses, bir zamanlar manastırın son çanıyla birleşti. “Son kez,” demişti bir çan; “Bir daha,” dedi diğeri. İnsanlar, bu seslerin arasında yürürken, bir kadının adını duydular: “Eleni.” Bir başka kadın, “Magdalini,” dedi; sonra, “Kalliope.” İsimler, bir ilahinin dizeleri oldu.
Arkeoloji raporunda, bir cümle: “Sessiz bir direnç.” Bu, duvarların içinde, çizgi ve mumla kurulmuş bir kilisenin adı. Bir başka yerde, bir makalenin başlığı: “Tesalya’nın rüzgârında dua.” Bu cümle, rüzgârın hafızasıyla birleştirilmiş. Bir fotoğraf: duvarda küçük haç çizgisi, yanında balık, altında bir “M.”
Bir çocuk, annesine sordu: “Neden dua ediyoruz?” Anne, “Hatırlamak için,” dedi. Çocuk, “Kimi?” Anne, “Kalmayı seçenleri,” dedi. Çocuk, “Kyrie,” dedi; anne, “Eleison.”
Gecenin sessizliğinde, bir duvarın gölgesi uzadı. Zeytin ağaçlarının yaprakları, rüzgârla hafifçe titredi. Uzakta—belki bir köy, belki bir şehir—bir çan çaldı; sesi, taşın içine sızdı. Bir kişi, manastırın yıkıntılarının önünde diz çöktü; parmağıyla toprak üzerine küçük bir haç çizdi. Gözlerini kapadı; bir fısıltı bıraktı: “Eleni.” Rüzgâr, bu ismi aldı; olasılıkla yıldızların arasına bir çentik olarak koydu.
Bazı hikâyeler, süslenmiş parşömenlerde değil duvarın çatlağında yaşar. Bazı kahramanlıklar, kılıç sallamayanların nefesinde, “İnat” kelimesinin altındaki sabırda durur. Tesalya’nın rüzgârı, o sabrın üzerinden geçti; ve duvarların içindeki çizgilerle birlikte, bir şeye hüküm verdi: Kimi anlar, kimilerinin suskunluğunu bile yüzyıllar sonra duyurur.
Ve çanlar, bir daha çaldığında—bu kez bir kilisede ya da bir evde—o ses, bir gün bir avluda yankılanmış diğer sesle buluştu: “Kyrie eleison.”
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





