Süpermarkette sütü iade etmeye çalışan anneye acıdı… İki yıl sonra o bebeğin “baba”sı ve kadının kocası oldu

Meksika Şehri’nde bir market kasasında, cebinde son parasını harcamış genç bir anne, kızının ateşini düşürmek için aldığı sütü geri vermeye çalışıyordu. Kasiyer “fiş okunmuyor” diyerek reddetti, insanlar homurdandı, bebek daha da alev alev yandı.

Tam herkes başını çevirmiş, “sorun çıkaran müşteri” diye içinden yargılarken, bir adam onu uzaktan izliyordu. Normalde kimsenin derdine karışmayan, paradan başka şeye tutunmamış bir adam. O gün, kalbinin duvarında küçücük bir çatlak açıldı.

Bu çatlak, bir antibiyotik, bir hastane koridoru, eski bir İncil ve yıllar önce ölmüş bir annenin mektubuyla birleşip, hem onun hem de o genç annenin hayatını tamamen değiştirecekti.

Meksika Şehri güneşte kaynıyordu.

Öğleye yaklaşan saatlerde, ana caddeden yükselen egzoz bulutu ve asfaltın sıcak kokusu, havayı ağırlaştırmıştı. Supermercado “La Esperanza”nın otomatik kapıları açıldığında, içeriye klimanın serinliğiyle birlikte ticaretin düzenli uğultusu doluyordu: kasaların bip sesleri, alışveriş arabalarının metal tıkırtısı, hoparlörden gelen ucuz promosyon anonsları.

Lorena, kapıdan içeri adım atarken sadece bir şey duyuyordu: kızının wheezing’li, hırıltılı nefesini.

Valentina, bir buçuk yaşında, annesinin kolunda yanakları kıpkırmızı, gözleri cam gibi parlıyordu. Küçük gövdesi ateşten yanıyordu; her öksürüğünde Lorena’nın kalbi bir an duracak gibi oluyordu.

Elinde, devlet sağlık merkezinin kapısının önünde aldığı reçete vardı. Ücretsiz muayeneden çıktığında, doktorun bakışlarındaki ciddiyet hâlâ aklındaydı.

—Bugün almanız lazım ilacı —demişti doktora—. Yarın çok geç olabilir. Solunum enfeksiyonu hızlı ilerliyor.

“Bugün.”

Lorena’nın çantasında, tam olarak 380 peso vardı. Son haftalarda ev temizliğine gittiği evlerden aldığı paranın kalanı, biraz da annesinin gönderdiği küçük destek.

Reçetedeki antibiyotiğin fiyatıysa, kasadaki ekrandan buz gibi bakıyordu: 450 peso.

40 peso eksikti. Belki… belki sütü iade ederse?

İki gün önce, Valentina biraz toparlar gibi olunca, büyümesi için iyi olur diye, toz süt almıştı: büyük, markalı bir kutu. Hâlâ poşetinde duruyordu. Fişi de, “olur da para lâzım olursa” diye cüzdanının gizli gözüne sıkıştırmıştı.

Şimdi o fiş, parmaklarının arasında terle ıslanmıştı.

Lorena, marketin içinde hızla yürüdü. İnsanlar arabalarıyla reyonlar arasında dolaşıyor, kimse onun yüzündeki panik ifadesini fark etmiyordu. Valentina, annesinin omzuna başını koymuş, ateşten sarhoş gibiydi.

Kasaların arasında “3 NUMARA” yazan ışığı gördü. Genç bir kasiyer, sakız çiğneyerek, yaşlı bir adamın aldığı pirinç ve fasulyeyi geçiriyordu.

Lorena, süt kutusunu tezgâha bıraktı. Elleri titriyordu.

—Afedersiniz… bunu iade etmek istiyorum —dedi, sesi ince bir çizgide titrek.

Kasiyer, gözlerini bile kaldırmadan fişi istedi.

—Orijinal fişiniz var mı?

Lorena, cüzdanından buruşturulmuş kağıdı çıkardı. Fiş, avuç içindeki terden nemlenmiş, bazı yerleri silikleşmişti. Kasiyer bir göz attı, sonra sakız kabarcığını patlatıp başını iki yana salladı.

—Kod okunmuyor. Sisteme giremiyorum. İade alamam.

Lorena’nın yüzünden kan çekildi.

—Lütfen… kızım hasta. Doktor ilaç yazdı ama param yetmiyor. Sadece bugün… süt hiç açılmadı, bakın —dedi, kutuyu kaldırıp göstererek—. Fişi de var. Ne olur…

Kasiyer omuz silkti.

—Hanımefendi, bunlar mağazanın kuralları. Fiş okunmuyorsa yapacak bir şey yok. Yöneticim de aynısını söyler.

Arkasında kuyruk uzuyordu. Orta yaşlı bir kadın, sabırsızca “ay kızım, işimiz var, çekil de işimizi yapalım” diye söylendi. Takım elbiseli bir adam, saatine bakarak derin bir iç çekti. Bir diğeri, mırıldanarak “herkes derdini burada çözüyor, yazık…” dedi.

Valentina, annesinin sinirini ve korkusunu hissedip daha da ağlamaya başladı. Nefesi kesik kesik çıkıyor, ateşin kırmızısı kulaklarına kadar vuruyordu.

Lorena, sütü tekrar kavradı. Parmakları süt kutusunun köşelerini acıtacak kadar sıkmıştı.

—Özür dilerim… özür dilerim… —diye mırıldanarak kasadan uzaklaştı. Omuzları düşmüştü, sanki marketin parlak ışıkları altında herkesin önünde soyulmuş gibi hissediyordu.

Otomatik kapılar açıldığında, dışarıdan sıcak hava ve trafik gürültüsü yüzüne çarptı. Otobüs kornaları, taksicilerin bağırışları, sokak satıcılarının “tacos, tacos!” diye seslenmeleri… Hepsi bir türbülans gibi beyninde uğuldadı.

Otoparkta, iki araba arasına sığındı. Beton üzerine çömeldi, Valentina’yı göğsüne bastırdı. Bebek artık eskisi kadar ağlamıyor, ama bu iyi bir işaret değildi: ateşten bitkin düşmüş, nefesi hızlı ve yüzeyseldi.

Lorena’nın gözlerinden yaşlar boşandı.

—Affet beni, kızım… —diye fısıldadı—. Ben iyi anne olamıyorum. Param bile yok.

Başını gökyüzüne kaldırmadan dua etti:

“Tanrım… lütfen. Ne yapacağımı bilmiyorum.”

O bilmiyordu, ama birisi onu izliyordu.

Marketin başka bir reyonunda, sessizce alışveriş yapan biri daha vardı: Héctor Mendoza.

31 yaşında, kot pantolon, gri tişört, beyaz spor ayakkabılar… Görünüşte sıradan, “orta sınıf” bir adam. Kimse onun, sınırdan elektronik eşya getirip satan, sonra ufak bir ithalat–ihracat imparatorluğuna dönüşen bir şirketin sahibi olduğunu bilmiyordu.

O da anlatmıyordu.

On dokuz yaşında, annesini kanserden, altı ay sonra da babasını kalp krizinden kaybettiğinde, üniversite kredisi, hastane borcu, kira… Her şey üst üste binmişti. Akraba yok, kardeş yok, kimse yoktu. O yüzden, duygularını kapatıp çalışmayı seçmişti.

Yıllar içinde borçlarını ödeyip şirketini büyütmüştü. Artık Las Lomas’ta büyük, manzaralı bir evi, yeni model bir kamyoneti, dolgun banka hesapları vardı.

Ama akşamları eve girdiğinde, otomatik ışıkların açıldığı, temiz koltukların, pahalı tabloların ortasında yankılanan tek ses, kendi ayak sesiydi.

“Böylesi daha iyi,” derdi kendine. “Kimse yoksa, kaybedecek kimsen de olmaz.”

O gün markete, evdeki kahve, yumurta, birkaç eksik için gelmişti. Tam kasaya doğru yürürken, kucağında alev gibi kızıl yüzlü bir bebekle koşa koşa geçen Lorena’yı görmüş, refleksle dönüp bakmıştı.

Onun, ilaç reyonunda fiyatı görünce gözlerinin büyümesini, dudaklarını ısırmasını, çantasını telaşla karıştırmasını görmüştü.

Kasaya doğru yürüyüşünü, sütü iade etme çabasını, kasiyerin umursamazlığını, arkasındaki insanların sabırsız homurtularını… Hepsini uzaktan izlemişti.

Lorena, otoparka çıkarken, Héctor da pos cihazını bekliyordu. Kendi torbalarını aldıktan sonra, adımları onu otomatik olarak kamyonetine değil, market kapısına götürdü.

Dev camdan dışarı baktığında, iki araba arasında çömelmiş, bebeğini sarmalamış bir kadın gördü.

İçinden bir ses “bırak, senin işin değil” dedi. Diğer ses, daha derin, daha eski olan, annesinin hayatının son günlerine ait bir ses, fısıldadı:

“Eğer şimdi gitmezsen, ömür boyu hatırlayacaksın.”

Héctor derin bir nefes aldı, poşetlerini başka eline alıp otoparka doğru yürümeye başladı.

Ayak seslerini duyunca Lorena başını kaldırdı. Gözleri şişmiş, makyaj akmış, saçları terden alnına yapışmıştı. Refleksle, Valentina’yı kendine daha da yaklaştırdı.

Meksika Şehri’nde, özellikle yoksul bir genç anne olarak, yabancılara güvenmek lüks sayılırdı.

Héctor, birkaç adım kala durdu. Ellerini kaldırdı.

—Sizi korkutmak istemiyorum —dedi yumuşak bir tonla—. Sadece… dışarıdan ne olduğunu gördüm.

Lorena, savunmaya geçmek için içgüdüsel olarak sesi sertleştirdi:

—Bir şey yok. Sizinle ilgisi yok. Gidin lütfen.

Héctor, aradaki mesafeyi koruyarak konuşmaya devam etti.

—Kızınız hasta, değil mi? —dedi.

Lorena’nın boğazında bir düğüm oluştu. Gözlerini tekrar kaçırdı.

—Doktora götürdünüz… ilaç pahalıydı… —diye devam etti Héctor—. Sütü iade etmeye çalıştınız.

Lorena utançla yüzünü buruşturdu. Sanki o sahnenin yeniden anlatılması bile bir yaraya tuz basmak gibiydi.

—Beni izlediniz mi? —dedi, biraz öfkeyle.

—Gözlerim gördü —dedi Héctor dürüstçe—. Ama içim görmezden gelemedi.

Bir süre sessizlik oldu. Otoparkta uzaktan bir araba alarmının sesi, bir satıcının “agua, agua fría!” diye bağırışı duyuluyordu.

—Ne istiyorsunuz? —dedi Lorena, sertçe.

—Sadece yardım etmek istiyorum —dedi Héctor—. Eğer izin verirseniz.

Lorena inandıramadı kendini. Hiç kimse, hele böyle şehirde, sebepsiz yardım etmezdi. Etrafına baktı, kameraları, insanları kontrol etti.

—Param yok —dedi—. Sizden borç alamam. Geri ödeyemem ki.

—Borç istemiyorum —dedi Héctor—. İstediğim tek şey, kızınıza ilacını almak. Başka bir şey değil.

Lorena’in gözleri doldu.

—Neden? —dedi, doğrudan gözlerinin içine bakarak—. Neden umursuyorsunuz? Beni tanımıyorsunuz bile.

Héctor bir an sustu. Kendi içinde, yıllardır konuşmadığı yerlerden kelimeler bulmaya çalıştı.

—Belki… biri zamanında beni umursamadığı için —dedi—. Ve ben de bunun ne kadar acıttığını bildiğim için.

Bu, yarı yalan, yarı gerçekti. Kimse onu istenerek bırakmamıştı elbette; anne babası ölmüştü. Ama o, uzun yıllar Tanrı’nın bile onu unuttuğunu hissetmişti.

—Bakın —dedi sonra, daha net konuşarak—. Sizi evinize bırakabilirim, önce birlikte eczaneye gideriz. İlacı alırız. Sonra ben yoluma giderim, siz de kızınızı iyileştirirsiniz. Benden bir şey istemeyin, ben sadece yapmak istiyorum.

Valentina, annesinin kucağında yeniden hırıltıyla öksürdü. Küçük göğsü her nefeste zorlanıyordu.

Lorena’nın içgüdüleri, korku ve umut arasında eziliyordu. Bir yanda “dikkat et, dolandırıcı olabilir” diyen sesi, diğer yanda kızının nefes darlığı vardı.

Bebek, gözlerini yarı aralık, başını Lorena’nın omzuna bırakmıştı. Ateş onu tüketiyordu.

—Gerçekten… bunu yapar mısınız? —dedi Lorena, fısıltıyla.

—Gerçekten —dedi Héctor.

Genç kadın, içinden kısa bir dua geçirdi: “Diosito, lütfen, yanlış yola sokma.” Sonra başını salladı.

—Tamam… —dedi—. Ama sadece eczane ve ev. Başka hiçbir yere gitmeyiz.

Héctor gülümsedi, bu koşulu ciddiyetle kabul etti.

—Söz —dedi.

Kamyonetine doğru yürürken, Lorena onu uzaktan süzdü. Plaka vardı, araba yeni ama gösterişli değildi, camlarında koyu film yoktu. İçeride, dikiz aynasında sallanan küçük bir Guadalupe Meryem’i heykelciği gördü. İçine biraz su serpildi.

Kamyonetin ön koltuğuna oturdular. Valentina’yı dikkatle Lorena’nın kucağında sabitledi. Kısa mesafede, Lorena, kızının alnına elini koyup “Dayan bebeğim” diye mırıldanmaktan başka bir şey yapamadı.

Eczaneye girdiklerinde, floresan ışıkları gözlerini aldı. Antibiyotik, vitamin şurubu, termometre… Héctor, fiyata bakmadan ödeme yaptı.

Kasadan çıkarken elindeki beyaz poşeti Lorena’ya uzattı.

—Burada şurup, damlalık ve küçük bir şey daha var —dedi.

—Küçük bir şey daha?

—Vitamin ve termometre… bir de biraz rahat nefes alması için burun spreyi aldım —dedi, sanki “tek kullanımlık paket”miş gibi.

Lorena’nın gözlerinden yeniden yaş süzüldü.

—Bunu yapmayın… —dedi—. Çok fazla…

—Aslında… tam gerektiği kadar —dedi Héctor.

Evlerinin olduğu mahalleye doğru giderlerken, Lorena eczane poşetini sıkı sıkı tutuyor, sanki bir hazine taşıyormuş gibi hissediyordu.

Yol boyunca konuşmalar kısa ve çekingen ilerledi.

—Bebeğinizin adı ne? —dedi Héctor.

—Valentina.

—Çok güzel isim… —dedi—. Size benziyor, gözleri aynı.

Lorena hafifçe gülümsedi. Böyle küçük bir iltifat bile, son aylarda hiç duymadığı bir lüks gibiydi.

—Sizin çocuğunuz var mı? —diye sordu, nezaketen.

—Yok —dedi Héctor, kısa bir nefes alarak—. Hiç evlenmedim.

Bu cümlenin içinde, anlatılacak çok hikâye vardı. Ama şimdi anlatma sırası değildi.

Eve geldiklerinde, Lorena kapıda tekrar teşekkür etti. Héctor, ona kartvizitini uzattı; arkasına kendi özel numarasını yazmıştı.

—Bu benim numaram. Eğer… ilaç yetmezse, kızın ateşi düşmezse ya da bir şeye ihtiyacınız olursa… arayın.

Lorena başını salladı. Kartı, sanki kutsal bir muska gibi cebine koydu.

—Ben Lorena bu arada —dedi—. Adımı bilmeniz belki… iyi olur.

—Tanınması gereken isim o, senin —dedi Héctor—. Ben sadece Héctor.

Kamyonetine binip uzaklaştığında, Lorena merdivenleri çıkarken dizlerinin titrediğini fark etti. Valentina’yı yatağa bırakıp ilk dozu verdi, termometreyi alnına koyup bekledi.

39 derece. Yükselmişti, ama düşmesi biraz zaman alabilirdi. Doktor öyle demişti. O gece, saat başı uykudan fırlayıp kızının ateşini ölçtü, soğuk suyla kompres yaptı, kısa dualar mırıldandı.

Sabaha karşı, ateş daha da yükselmişti: 40.

Valentina’nın gözleri dalgın, bakışları boşalmıştı. Her zamanki gibi annesinin sesine uzanmıyor, kollarını uzatmıyordu.

Lorena’nın içinde bir şey koptu.

Telefonu eline aldı. Héctor’un kartındaki numaraya bakıp, parmaklarını tuşlara götürdü, sonra geri çekti. Gurur, minnet, çekince, hepsi birbirine karışmıştı.

O sırada kapı çalındı.

Üç net, kararlı tıkırtı.

Lorena, kucağında Valentina, kalbi ağzında kapı dürbününe baktı. Kamyonetin sürücüsünü tanıdı: Héctor kapıda bekliyordu.

Kapıyı hızla açtı.

—Héctor… —dedi, sesi hem şaşkın hem rahatlamış.

—Umarım rahatsız etmiyorumdur —dedi Héctor—. Dün gece ikinizi de düşünmekten uyuyamadım. Gelip bakmak istedim… ama görüyorum ki iyi etme…mişim, çünkü Valentina daha kötü görünüyor.

Lorena’nın gözleri doldu.

—Ateşi düşmüyor… 40 oldu. Artık beni bile doğru dürüst tanımıyor. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Héctor, Valentina’nın yüzüne baktı. Ellerini kızın alnına uzattı; sıcaklık adeta elini yaktı.

—Hemen hastaneye gidelim —dedi—. Özel bir çocuk acili olan bir yer biliyorum. Oraya.

—Özel mi? Benim… —diye itiraz etmeye başladı Lorena.

—Şu an parayı düşünme —dedi Héctor—. Şimdi sadece kızını düşün.

Bu cümle, tüm bariyerleri yıktı.

Birlikte merdivenleri indi, kamyonete bindiler ve ambulans sireni olmasa da, içlerinde siren çalıyormuş gibi hastaneye doğru koştular.

“Hospital Santa María”nın acil girişine geldiklerinde, Héctor ambulans gibi yasak alana park etti. Güvenlik görevlisinin bakışlarını umursamadı bile.

Kapılar açılır açılmaz, içeriden pembe üniformalı bir görevli koşarak geldi. Valentina’nın solgun, terli yüzünü görünce, prosedür falan sormadan kırmızı butona bastı.

Bir anda, küçük bir ekibin içinde buldular kendilerini: iki hemşire, bir çocuk doktoru, bir hasta bakıcı. Valentina’yı küçük bir sedyeye yerleştirip içeri aldılar.

—Anne siz misiniz? —dedi hemşire.

—Ben, evet —dedi Lorena, titreyerek.

—Gelin, sizin de gelmeniz lâzım.

Héctor’a bir an baktı, sonra omzuna hafifçe dokundu.

—Burada bekleyebilirsiniz —dedi doktor—. İşimiz bitince haber veririz.

Kapılar kapanırken, Lorena geriye dönüp Héctor’a baktı. Gözlerinde panik ve teşekkür karışımı bir ifade vardı. Héctor, ona “Buradayım” dercesine başını salladı.

Salon birden inanılmaz sessiz geldi. Televizyonda sessiz haberler dönüyor, köşede bekleyen bir adam gazeteye bakıyor, bir çocuk tabletinde oyun oynuyordu.

Héctor kendini plastik sandalyeye bıraktı. Elleri, sanki hâlâ Valentina’nın ağırlığını taşıyormuş gibi titriyordu.

Telefonuna baktı: Asistanından üç arama, “Toplantı saatiniz…” diye başlayan mesajlar. Hepsini görmezden geldi.

On iki yıldır yapmak istemediği bir şeyi yaptı: Dua etti.

Kelime bulamadı; sadece içinden, adı bile ağzına zor gelen birine seslendi:

“Eğer hâlâ oradaysan… şu kızı kurtar. Benim için değil. O ve annesi için.”

Dakikalar uzadı, uzadı. Saate baktı, kırk dakika geçmişti. Ayağa kalkıp, duvarlardaki afişlere bakındı: “Grip aşısı olun”, “Şeker kontrolü önemli”.

Tam resepsiyona gidip bir şey soracakken, acil kapısı açıldı. Lorena, yanında genç bir kadın doktorla birlikte çıktı. Yüzü hâlâ şişmişti ama gözlerinde hafif bir rahatlama parıltısı vardı.

—İyi misiniz? —dedi Héctor koşar adımlarla yanlarına gelirken.

Lorena, ondan önce konuştu:

—Daha iyi… —dedi—. Ateşi düşüyor. Serum ve daha güçlü bir ateş düşürücü verdiler.

Doktor profesyonel bir tonla açıklama yaptı:

—Şiddetli bir solunum yolu enfeksiyonu, ama tam zamanında getirdiniz. Antibiyotik doğru, sadece vücut ilaca cevap vermek için desteğe ihtiyaç duyuyordu. Birkaç saat daha gözlem altında tutacağız. Sonra evinize gidebilirsiniz.

Héctor’ın içindeki düğüm gevşedi. Dizleri bir an için boşaldı gibi oldu.

—Gidip görebilir miyiz? —dedi Lorena.

—Tabii —dedi doktor—. İkiniz de.

Doktor, “siz” derken doğal olarak “anne-baba” diye düşünmüştü. Ne Lorena ne Héctor, düzeltme ihtiyacı hissetti. Çocuğun başında iki yetişkin olmak, şu anda kimsenin sorgulamak istemediği bir nimetti.

Odaya girdiklerinde, Valentina küçük bir çocuk yatağında, kolunda serumla yatıyordu. Yüzü hâlâ solgundu ama artık alarm vermiyordu; nefesi daha düzenli, yanakları hafif pembeleşmişti.

Lorena, kızının yanına koşup minik elini tuttu.

—Buradayım, aşkım… —dedi.

Héctor, yatağın ucunda durup bu sahneyi izledi. Boğazı doldu. Annesinin, kanserin son evrelerinde bile onun elini tuttuğu geceyi hatırladı. “Korkma, güçlü ol” deyişini…

Bir sandalyeye oturdu. İlk kez, bu iki günün içinde kendisini de masanın ortasına koyup baktı: Niye bu kadar etkileniyordu? Neden bu iki kişi, yıllar önce kendi hayatından çıkmış iki kişilik boşluğun tam üzerine oturuyordu?

Lorena, birkaç dakika sonra, gözlerini ondan ayırmadı.

—Sizin sayenizde buradayız —dedi sessizce—. Eğer bugün gelmeseydiniz, ben paniklemekten hareket edemezdim herhalde.

Héctor başını salladı.

—Her anne… çocuğu için hareket eder —dedi—. Ben sadece… bastım gaza.

Saatler geçti. Doktor her gelişinde daha umutlu konuştu. Ateş 37,5’e inmiş, kandaki oksijen seviyesi düzelmişti. Öğleden sonra, taburcu edilebileceğini söylediler.

Héctor, tüm bu süre boyunca yanlarında kaldı. Arada bir aşağı inip kahve aldı, Lorena’ya getirdi; nasıl içtiğini bilmeden, “şekerli olsun bari” deyip biraz süt ekledi. Lorena bir yudum alıp gülümsedi:

—Tam sevdiğim gibi.

İçlerinde derinlere gömülü, belki kimsenin görmediği, ama Tanrı’nın çok net gördüğü bir şey oldu: İki yalnız yaşam, ortak bir endişede yan yana durdukça, aralarındaki mesafe incelmeye başladı.

Lorena, beklerken çantasından eski, köşeleri kıvrılmış küçük bir İncil çıkardı. Rajoy, daha doğrusu abuela’sından kalma, İspanyolca bir Kutsal Kitap.

Héctor merakla baktı.

—Hâlâ okuyorsun… —dedi, hafif hayretle.

—Bu kitap… —dedi Lorena—. En zor gecelerde tek arkadaşım oldu.

Bir an durdu, İncil’i açtı, sayfalar arasında parmakları gezdi. Héctor’a uzattı.

—Bunu alın.

Héctor geri çekildi.

—Olamaz. Bu senin büyükannenin hediyesi.

—Tam da bu yüzden —dedi Lorena—. Değerli biri olduğunu düşündüğüm birine vermek istedim. Artık bizim hikâyemizin de parçasısın. Artık sen de aileden biri gibisin.

Héctor, yıllardır kimsenin ona böyle bir şey söylemediğini fark etti: “Aileden biri”.

İncil’i aldı. Cildi yıpranmıştı, altın yaldızlı harfler silikleşmişti. Ama sayfalarına dokununca, sanki sıcak bir şey eline değdi.

—Ne söyleyeceğimi bilmiyorum… —dedi.

—Bir şey söylemek zorunda değilsin —dedi Lorena—. Hazır olduğunda açarsın. Belki… orada duyman gereken bir cümle vardır.

Taburcu olduktan sonra, hastane faturalarını öderken, Héctor kasadaki rakamları görüp bile yüzünü ekşitmedi. Kartını uzattı, imzaladı.

Lorena, verilen zarfı açtığında gözleri büyüdü.

—Héctor! Bu çok para… Ben bunu sana nasıl…?

—Ödeyecek bir şey yok —dedi Héctor—. Benim için değil, onun için yaptım. (Valentina’ya bakarak) Yarın bir gün sağlıklı koşup oynarken, bu rakamların hiçbirini hatırlamayacağız.

Lorena, bir şey demedi. Sadece başını eğip, gözyaşlarını serbest bıraktı.

O gece, Héctor Las Lomas’taki evine döndüğünde, ışıklar otomatik açıldı. Salon, her zamanki gibi derli toplu, sessiz, soğuktu.

Ceketinin cebinden küçük İncil’i çıkardı. Kanepeye oturup elinde evirip çevirdi. Gözünün önüne, hastane yatağında yatan Valentina ve onu ayakta tutan Lorena geldi.

Cildi yumuşaktı, kenarları yıpranmıştı. Rastgele bir sayfa açtı. Okumayı planlamamıştı; sadece bakacaktı. Ama gözleri, yıllardır duymadığı cümlelerle karşılaştı: umut, yalnızlık, merhamet…

Sayfaları çevirdikçe, aralarından küçük, sararmış bir kâğıt parçası düştü.

Yere düştü. Héctor eğilip alırken, parmakları titredi. Kâğıt, yılların izini taşıyor, kat yerlerinden neredeyse yırtılıyordu.

Dört defa katlanmış kâğıdı açtığında, tanıdık bir el yazısıyla karşılaştı.

Annesinin.

Tarih: On iki yıl önce, annesinin ölümünden iki hafta öncesi.

“Oğlum… Eğer bunu okuyorsan, demek ki sana son noel’de verdiğim İncil’i sonunda açtın.”

Satırları okudukça, Héctor’un gözlerinden yaşlar boşandı.

“Her gün senin için dua ettim. Üniversiteyi bitirirken ne kadar zorlandığını gördüm. Ben gidince daha da zor olacak biliyorum ve bunun için şimdiden özür dilerim. Ama biliyorum ki sen güçlüsün. Bir iş kuracaksın, başarılı olacaksın. Babana ve bana gurur vereceksin.

Ama en çok istediğim şey şu: Bir gün Tanrı, sana gerçekten sevebileceğin ve seni gerçekten sevecek birilerini gönderecek. Belki bir kadın, belki bir çocuk… Belki bir anne, bir kız çocuğu… Bilmiyorum.

O gün geldiğinde, kalbini kapa diye değil, aç diye yazıyorum bunu. Kalbinin etrafına duvarlar örmemeni istiyorum. Eğer bir gün birine yardım etme, birine sarılma, birinin yükünü taşıma fırsatı gelirse, bil ki bu sadece onun için değil, senin içindir de.

Senin kalbin, başkalarının yükünü taşıyacak kadar büyük, Héctor.”

Héctor kâğıdı göğsüne bastırdı. Sanki on iki yıl önce kaybettiği annesi, o an salonda karşısında oturmuş, gözlerinin içine bakıyormuş gibiydi.

Kelimeler, Lorena’yı ilk gördüğü anla, Valentina’yı kucağına ilk aldığı anla, hastane koridorunda dualar ettiği anla birleşti.

“Tanrı senin için bir plan yapıyor, oğlum” demişti annesi yıllar önce.

Belki de bu plan, o marketin otoparkında başlamıştı.

Valentina’nın hastane macerasından sonra, Héctor orada bitirmedi.

İlk günler, “ilacı bitti mi?”, “kontrole gittiniz mi?” diye sormak için mesaj attı. Sonra “bugün semtteyim, bir uğrayayım” dedi. “Şirketten fazla yemek kaldı, getireyim mi?” diye aradı.

Lorena başta çekinerek kabul etti, sonra bu ziyaretler, hayatlarının doğal bir parçası haline geldi.

Pazar günleri, Héctor kamyonetiyle gelip onları parka götürdü. Valentina’yı salıncakta sallarken, Lorena banka oturup onları izledi. Ellerinde termoslarda kahve, plastik bardaklarda ev yapımı limonata…

Héctor, işine her zamanki gibi devam ediyor, ama artık akşamları doğrudan boş evine gitmiyordu. Çoğu gün, Valentina’nın “Tío Héctor!” diye bağırdığı, Lorena’nın yaptığı fasulyenin kokusunun yayıldığı küçük daireye uğruyordu.

Lorena da değişti. Héctor’un desteğiyle, haftalık temizliğe gittiği ev sayısını azalttı, kalan boş vakitlerinde online hemşirelik dersleri almaya başladı. Hep hayaliydi; şimdi elle tutulur bir hedef olmuştu.

Aralarında geçen konuşmalar, sadece “teşekkür” ve “rica ederim”den ibaret değildi artık. Héctor, babasını nasıl kaybettiğini, cenazeden sonra eve döndüğünde eşyaların hâlâ annesinin koktuğunu, ama evin artık ev gibi gelmediğini anlattı.

Lorena, Valentina’nın babasının hamilelik öğrenilince çekip gittiğini, minik bir bebekle, kimseye yük olmak istemediği için, tek başına şehirde tutunmaya çalıştığını anlattı.

İkisi de birbirlerinin kırık yerlerini, dikkatle, yargılamadan dinledi. Zamanla, yaralar kabuk bağladı.

İki yıl böyle geçti.

Valentina büyüdü; üç buçuk yaşında, bitmeyen enerjisi, nesneleri “benim” diye sahiplenme hali, her şeyi soran gözleriyle evin neşe kaynağı oldu.

Héctor her gelişinde oyuncak getirmedi, bilerek. Ama getirdiği oyuncaklar, özenle seçilmiş, kaliteli birkaç parça idi; Valentina onları gözünün nuru gibi sakladı.

Bir akşam, Lorena’nın annesi şehir dışından ziyarete geldi. Héctor’u ilk kez gördüğünde, onu uzun uzun süzdü; sonra Lorena’yı köşeye çekip “bak, kızım, bu adamın gözlerinde kötü niyet değil, korku var. Belki de sevmeyi yeniden öğreniyordur” dedi.

Héctor, iki yılın sonunda, Lorena’ya olan hislerini inkâr edemez hale geldi. O, sadece teşekkür borcu olan bir “tanıdık” değil, onsuz eksik hissedeceği bir parçaya dönüşmüştü.

Lorena’da da durum farklı değildi. Héctor’un kamyonetinin motor sesi sokağa girdiğinde, kalbi hızlanıyor, kapıyı açarken istemsizce gülümsüyordu.

Yine de aralarındaki sınır, sessizce, saygıyla korunuyordu. Ne Héctor fazla ileri gidiyor, ne Lorena “sen artık baba sayılırsın” diyordu. İkisi de geçmişlerinin izlerini taşımayı sürdürüyordu; acele etmek istemiyorlardı.

Sonunda Héctor küçük bir adım attı: Bir öğle vakti, Lorena’yı parktaki banka oturmaya çağırdı. Valentina salıncakta oynarken, cebiyle oynayan bir çocuk gibi eliyle kutu cebini yokladı.

—Lorena… —dedi—. Belki doğru zaman değildir ama, hissettiklerimi saklayamam.

Lorena, gözlerini yerden kaldırdı.

—Héctor, sen… —dedi—. Benim için Tanrı’nın gönderdiği bir hediyesin. Ama korkuyorum. Daha önce biri “hep yanında olacağım” deyip, kızım doğmadan gitti.

Héctor, onun elini tuttu.

—Ben bir kere kaybettim annemi, bir kere babamı. İkinci kez kaybetmek istemiyorum. Seni ve Valentina’yı hayatıma almaya hazırım… ama sizin de buna hazır olmanız lâzım —dedi.

O gün evlilik teklifi etmedi. Ama aralarındaki bağı “arkadaşlık”tan “nişanlılığa giden yol”a doğru çevirdi. Lorena kabul etti: Onlar artık sevgiliydi.

İki yılın sonunda, yani market otoparkındaki o sahneden tam 24 ay sonra, Héctor, planını yaptı.

Lorena’nın sevdiği mütevazı bir restoranda yer ayırttı. Lorena’nın annesi, Valentina’ya bakacaktı. Cebinde küçük, kadife bir kutu, göğsünde annesinin mektubu, aklında ise sadece bir cümle vardı:

“Tanrı sana bir gün gerçekten sevebileceğin birini gönderecek.”

O gün, Lorena bordo elbisesiyle kapıyı açtığında, Héctor’un nefesi kesildi.

—Harika görünüyorsun —dedi.

Lokantada yemek yerken, normal gibi sohbet ettiler: Lorena’nın dersleri, Héctor’un toplantıdaki komik bir gafı, Valentina’nın “tüm oyuncaklar benim” krizi…

Sonra flan tatlısı geldikten sonra, Héctor ciddi bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

—Lorena… —dedi—. İki yıl önce süpermarkette seni gördüğümde, sadece bir annenin çaresizliğini gördüm sanıyordum. Meğerse, aynı zamanda kendi kalbimin boşluğunu da görmüşüm.

Lorena’nın gözleri doldu.

—Ben yıllarca… sadece para biriktirmeyi, şirket büyütmeyi bildim. Eve geldiğimde beni bekleyen kimse yoktu. Bu normaldir sanıyordum. Ta ki Valentina bana “Tío Héctor” deyip boynuma atlayana kadar.

Gülümsedi.

—Siz bana, aile olmanın ne demek olduğunu öğrettiniz. Gülmeyi, paylaşmayı, hatta tekrar Tanrı’ya bakmayı öğrettiniz.

Cebinden kutuyu çıkarırken, dizlerinin titrediğini hissetti.

Kalktı, yanına geldi, tüm lokantanın gözü önünde, dizlerinin üzerine çöktü.

—Lorena Martínez… —dedi, sesi hafif titreyerek—. Benimle evlenir misin? Benim hayat arkadaşım, Valentina’nın resmî babası, bu evin kraliçesi olur musun?

Masalar susmuş, mariachi bile çalmayı bırakmıştı. Lorena, ellerini ağzına kapatıp hıçkırarak ağlıyordu. Etrafındaki herkes beklentiyle bakıyordu.

—Evet… —dedi önce fısıltıyla—. Evet, evet, evet!

Alkışlar koptu, mariachi “Las Mañanitas” çalmaya başladı, garsonlar “¡Viva los novios!” diye bağırdı.

Héctor, elleri titreyerek yüzüğünü parmağına taktı. Eğilip onu öptü. O an, Las Lomas’taki boş evi değil, Oaxaca’daki küçük köy kilisesini, annesinin gülümseyen yüzünü hissetti.

Eve döndüklerinde, Lorena’nın annesi kapıda bekliyordu. Valentina uykulu gözlerle kapıya koştu.

—Anneee…? Tío Héctor? —dedi.

Lorena eğildi.

—Artık sadece Tío değil, kızım —dedi—. Yakında “papá” da olacak.

Héctor’un gözlerinden yine yaşlar süzüldü.

Düğün, gösterişli değil, içtendi.

Mahalle kilisesinde, beyaz çiçeklerle süslenmiş sade bir ayin. Lorena’nın annesi, gururla ön sırada oturuyor, Valentina pembe elbisesiyle çiçek sepetini sallayarak koridordan yürüyordu.

Papaz, “iyi günde, kötü günde…” diye sorarken, Héctor ilk kez “kötü gün”ün ne olduğunu biliyor, ama bu sefer yalnız olmayacağını biliyordu.

Balayı, büyük bir resortta değil, Oaxaca’nın toprak yollarında, Lorena’nın çocukluğunu geçirdiği evin önünde, mezarlıkta babasının ve büyükannesinin mezarlarını ziyaret ederek geçti. Lorena, “Bakın, bu, size torun getiren adam” diye mezar taşlarına çiçek bıraktı.

Şehre döndüklerinde, Héctor Las Lomas’taki evini satmış, daha sıcak, daha mütevazı ama içinde kahkaha yankılanacak bir mahallede, parkı yakın bir ev almıştı.

Evin duvarlarına, pahalı tablolar değil, Valentina’nın çizdiği renkli resimler asıldı. Salonun ortasına, oyuncak sepetleri yerleştirildi. Mutfağın dolabına, abuela’nın eski tencereleri dizildi. Kitaplıkta, annesinin mektubunun bulunduğu İncil, özel bir rafın ortasına konuldu.

Günler böyle aktı. Sabahlarda Valentina’yı anaokuluna bırakıp işe giden Héctor, akşam eve döndüğünde, kapıda onu “Héééctor!” diye koşarak gelen bir minik kız ve “Hoş geldin” diyen bir eş karşılıyordu.

Altı ay sonra, bir pazar günü, parkta geçen bir sahne, bu yeni hayatın mühürlü fotoğrafı oldu.

Güneş ılık, hava temiz, park doluydu. Valentina salıncakta “daha hızlı, daha hızlı!” diye bağırıyor, Héctor da onu hem kontrollü hem eğlenceli bir ivmeyle sallıyordu. Lorena yakındaki bankta, kitap okuyor gibi yapıp aslında ikisini izliyordu.

—Tamam, şimdi kaydıraktan —dedi Héctor.

Valentina hemen salıncaktan atlayıp koşa koşa kaydırağa gitti. Merdivenleri tırmanırken “bak, bak!” diye bağırıyordu.

Héctor, kaydırağın sonunda, kollarını açmış bekledi. Valentina kaymaya başlamadan önce, tepesinden seslendi:

—Bak baba, çok hızlı ineceğim!

Zaman durdu.

“Baba.”

Tek bir kelime, Héctor’un içindeki tüm duvarları, kalın betonları, yıllar içinde özenle ördüğü tüm bariyerleri bir anda yerle bir etti.

Valentina kaydı, Héctor onu kucağında yakaladı. Kız, boynuna sarılıp “bir daha, bir daha baba!” diye bağırırken, Héctor’un gözlerinden yaşlar ağladı.

Lorena yavaşça yanlarına geldi. Gözleri de ıslanmıştı.

—Duydun mu? —dedi.

—Duydum… —dedi Héctor, sesi titreyerek—. Bana baba dedi.

Lorena elini onun omzuna koydu.

—Çoktan hak etmiştin —dedi—. Sadece onun zamanı yeni geldi.

Üçü, parkın ortasında, çocuk çığlıklarının, kuşların, uzaktan gelen müzik seslerinin arasında birbirlerine sarıldılar.

Héctor, o an annesinin mektubunu düşündü:

“Bir gün Tanrı, sana gerçekten sevebileceğin ve seni gerçekten sevecek birilerini gönderecek. O gün kalbini aç.”

Market otoparkında süt iadesi yapamayan bir kadın ve ateşler içinde yanan minik bir bebek… Onlar, Tanrı’nın cevabıydı.

Ve artık, Las Lomas’taki boş, ışıklı ev değil; Valentina’nın “baba” diye bağırdığı, Lorena’nın “gel sofraya” dediği, duvarlarında kahkahaların yankılandığı bu küçük ev, Héctor’un gerçek evi olmuştu.

Çünkü ev, sahip olduğun metrekare değil, içinde “senin için dua ettim” diyen mektuplar, “seni bekledim” diyen bakışlar, “baba” diyen seslerdir.

ve bazen, Tanrı sana yeni bir ev, yeni bir aile, yeni bir hayat verir… sadece süpermarkette başkasının dramına sırtını dönmemeyi seçtiğin için.