Sütçü İmam’ın İlk Kurşunu: Bir Milletin Namusunu Geri Alan Sessiz Çığlık 

Kahramanmaraş, Uzunoluk Hamamı Önü, 1965. Bir Sonbahar Öğleden Sonrası

Adım Elif. Yaşım yetmişe dayandı. Şimdi, o meşhur Uzunoluk Hamamı’nın önünde oturuyorum. Hava ılık, çarşı kalabalık. Gözlerim, 1919’un o soğuk, uğursuz Ekim gününe takılıp kalıyor.

Ben o zamanlar yedi yaşındaydım. Babam, kunduracıydı. Ama biliyorum, o gün Maraş’ın her ferdi gibi, onun da kalbi bir barut fıçısı gibi doluydu.


İngilizler sessizce çekildiğinde, Maraş’ta garip bir huzursuzluk vardı. Korku değil, daha çok bekleyişin getirdiği gerginlik. Ardından Fransızlar geldi. Yanlarında, intikam yemini etmiş Ermeni Lejyonerleri ile birlikte.

Fransız General Kerette, Maraş Kalesi’ne yerleşirken, kibir kokan sözler sarf etmişti. “Bu halk disiplinden anlar. Onlara medeniyet getirdik. Biraz zorla da olsa öğrenecekler.”

O, bizi savaş yorgunu, silahları elinden alınmış bitik bir köylü topluluğu sanıyordu. Ama göremediği şey, bizim için namusun, topraktan ve bayraktan daha değerli olduğuydu.


31 Ekim 1919: Tarihin Kırıldığı An

O gün ikindi vaktiydi. Hava serinlemişti. Hamamdan yeni çıkmış Türk kadınları, çarşaflarına bürünmüş, evlerine doğru yürüyorlardı. Sessiz, mahcup ve ağırbaşlı.

Derken, bir grup Fransız askeri ve Ermeni Lejyoneri sokağa girdi. Gözlerinde zaferin ve gücün verdiği o tehlikeli, sarhoş ifade vardı.

İçlerinden lejyoner üniformalı biri, kadınların önüne dikildi. Yüzündeki sırıtış, binlerce yıllık onurumuza bir hakaretti.

O lanetli cümleyi kurdu: “Burası artık Türk memleketi değildir. Fransız müstemlekesinde peçe ile gezilmez!”


Ve elini uzattı. Bir kadının peçesini yırtmaya çalıştı.

Kadının çığlığı, o an sadece bir feryat değildi. O, yüzyıllardır bu topraklarda yankılanan namus kavramının özetiydi. “Yok mu bir din kardeşim? Namusum elden gidiyor!”

O çığlık, sadece Fransız askerlerinin değil, Maraş’ın uyuyan ruhunun da kulağına çarptı.


Sütçü İmam: Mülayim Bir Adamın Dönüşümü

Hamamın köşesinde küçük bir süt dükkanı vardı. İçeride, kendi halinde, sakallı, mütevazı bir adam oturuyordu. Adı Ali’ydi. Ama herkes onu Sütçü İmam olarak bilirdi.

Dindar bir adamdı. Karıncayı incitmekten sakınırdı. Siyasetle, askerlikle işi olmazdı. O, evine rızk götürmenin peşindeydi.

O çığlığı duyduğunda, içindeki mülayim sütçü gitti. Yerine, bir milletin öfkesi, vazife şuuru ve onur bekçisi geldi.

Sütçü İmam dışarı fırladığında, sokakta bir kargaşa vardı. Çakmakçı Sait adında bir genç, kadınları korumak için silahsız bir şekilde askerlerin üzerine atılmıştı.

“Durun be kâfirler!” diye bağırmıştı Sait.

Cevap, Fransız kurşunuydu. Sait, oracıkta kanlar içinde yere yığıldı. Silahsız bir Türk genci ölmüştü. General Kerette’nin “sinek gibi ezeriz” dediği an, işte bu andı.


Fransız askerleri gülüyordu. Kim durduracak bizi der gibi bakıyorlardı.

Sütçü İmam, yerde yatan Sait’e baktı. Sonra kadınlara. Sonra o sırıtarak peçeye uzanan askere.

O an, hesap yapmadı. Sonum ne olur diye düşünmedi. O, sadece gerekeni yaptı. Eli titremeyerek, şalvarının altındaki Karadağ tabancasını çekti.

Bum!

Silah sesi, Maraş’ın taş duvarlarında bir uyandırma çağrısı gibi yankılandı. Peçeye uzanan el havada kaldı. Ermeni Lejyoneri alnının ortasından vurulmuştu. Kanlar içinde yere yığıldı.

Diğer askerler şok içindeydi. Bir köylü, bir sütçü, Fransız üniformasına ateş etmeye cüret etmişti!

Sütçü İmam durmadı. Havaya ateş etmedi. Kaçmadı. Silahını diğerlerine doğrulttu. Askerler, o kurşundan daha ağır bakıştan korkup yaralı arkadaşlarını da sürükleyerek kaçmaya başladılar.

O kurşun, bir adamın bir adamı vurması değildi. O kurşun, Maraş’ın kalbine saplanmış korkuyu söküp atmıştı. Korkmadılar. Biz de korkmayacağız! sözü, rüzgar gibi yayıldı.


Generalin Kibri ve Yanılgısı

General Kerette, karargahında şarap içiyordu. Raporu okuduğunda kahkaha attı. Sinirli, inanmayan bir kahkaha.

“Bana diyorsunuz ki, İmparatorluğun askerini elinde güğüm taşıyan bir sütçü mü vurdu?”

Kerette, bir sütçünün kendisini durduramayacağını sanıyordu. Olayın münferit olduğunu, yarın unutulacağını düşündü.

Oysa, o kurşunla birlikte Maraş artık sessiz bir şehir değildi. Minarelerden ezan sesleri, sokaklardan fısıltılar yükseliyordu. Artık Maraş, barut fıçısına dönmüştü ve Sütçü İmam o fıçının fitilini çoktan ateşlemişti.


Bayrağın Onuru: İkinci Kıvılcım

Sütçü İmam dağlara sığındı belki ama bıraktığı ruh, Kerette’in en modern toplarından bile daha güçlüydü.

Kerette’nin kibri durmadı. Sıkıyönetim ilan etti. Ama bu ona yetmiyordu. Bu halkın ruhunu tamamen kırmak istiyordu.

27 Kasım 1919 gece yarısı, kaledeki ofisinden dışarı baktı. Gözü, asırlardır orada dalgalanan Türk bayrağına takıldı.

“Bu bez parçasını oradan indirin!” dedi Kerette.

Yüzbaşı Andre tereddüt etti: “Efendim, Türkler bayraklarına çok düşkündür. Bu büyük bir öfkeye neden olabilir.”

Kerette’nin cevabı, büyük bir hataydı: “Burası artık Fransız toprağıdır yüzbaşı. Bir Fransız kalesinde Osmanlı bayrağı dalgalanamaz.”

Bu emir, Kerette’in tabutuna çakılan ikinci çiviydi. İlkini Sütçü İmam çakmıştı.


Gece yarısı, Fransız askerleri, asırlardır dalgalanan o şanlı bayrağı indirdiler. Yerine Fransız bayrağını çektiler. Şehir uyuyordu. Kimse görmedi.

Ama sabah olacaktı. Ve o sabah, Maraş tarihinin en karanlık ve en aydınlık sabahı olacaktı.


28 Kasım 1919 Cuma: Rıdvan Hoca’nın Fetvası

Güneş doğduğunda Maraş halkı gözlerine inanamadı. Kalede atalarının kanıyla sulanmış o sancak yoktu. Yerine yabancı bir bez parçası asılmıştı.

Haber, yangın gibi şehre yayıldı. İnsanlar artık fısıldaşmıyordu; bağırıyorlardı. “Namusumuza el uzattıkları yetmedi, şimdi de bayrağımıza el uzattılar!”

O gün Cuma’ydı. Halk, akın akın Ulu Camii’ye doğru yürüdü. Ama bu, sıradan bir cemaat değildi. Herkesin yüzünde cenaze evindeki gibi bir hüzün ama gözlerinde savaş alanındaki gibi bir öfke vardı.

Ulu Camii’de minberde, şehrin saygı duyulan İmamı Rıdvan Hoca vardı. Hoca, namazı kıldırmıyordu. Bekliyordu.

Cemaat huzursuzlandı. Rıdvan Hoca, gözlerini cemaate dikti. Sonra parmağıyla kaleyi, o Fransız bayrağının dalgalandığı utanç tablosunu işaret etti.

Sesi, iman dolu bir öfkeden titriyordu ve tarihe geçen o fetvayı verdi:

“Ey cemaat! Kalesinde düşman bayrağı dalgalanan bir esir memlekette cuma namazı kılınmaz. Hürriyet olmayan yerde namaz caiz değildir!”


Bu sözler, caminin kubbesinde bir bomba etkisi yarattı. Namaz caiz değildir. Bu, artık yaşamak da caiz değildir demekti.

O an caminin içinde bir kükreme koptu. Allah Allah nidalarıyla binlerce insan, namazı bırakıp dışarı fırladı. Ellerinde silah yoktu, plan yoktu, komutan yoktu. Sadece iman ve öfke vardı.


Kalenin Fethi: Silahsız Bir Sel

General Kerette, kaledeki ofisinden aşağı baktığında gördüğü manzaraya inanamadı. Sanki bir karınca sürüsü, şehrin her yerinden kaleye doğru tırmanıyordu. Kadınlar, yaşlılar, çocuklar…

Yüzbaşı Andre, makineli tüfekleri hazırlayın diye bağırdı. Ama kalabalık o kadar büyüktü, o kadar kararlıydı ki, Fransız askerleri tetiği çekmeye cesaret edemedi.

Bu bir ordu değildi. Bu bir seldi ve sele kurşun sıkılmazdı.

Kalabalığın en önünde Aşıklıoğlu Hüseyin adında bir yiğit vardı. Nefes nefese kaleye tırmandı. Fransız nöbetçileri kenara itti. Kimse onu durduramadı. Çünkü gözlerindeki ifade, “Beni vurursan arkamdaki binler seni parçalar” diyordu.

Aşıklıoğlu Hüseyin, bayrak direğinin dibine geldi. Göğsünden koynunda sakladığı Türk bayrağını çıkardı. Öptü, alnına koydu. Sonra o Fransız bayrağını indirdi ve yere attı.

Türk bayrağını, dualar ve tekbirler eşliğinde gökyüzüne çekti.

Aşağıdaki on binlerce insan, bayrağın tekrar dalgalandığını görünce hep bir ağızdan bağırdı: Yaşasın Türk milleti! Yaşasın Hürriyet!

Kalenin burçlarında ezan sesi tekrar yankılandı. Cuma namazı, işte o zaman, bayrağın gölgesinde kılındı.


Hayalet Savaşçı: Duvarların Sırrı

General Kerette, odasında bir ileri bir geri yürüyordu. Eli titriyordu. Nasıl diye soruyordu. Silahsız bir kalabalık, modern bir garnizonu nasıl teslim alır?

Yüzbaşı Andre’nin cevabı, Maraş ruhunu özetliyordu: “Efendim, bu insanlar normal değil. Ölümden korkmuyorlar. Sanki o sütçünün hayaleti hepsinin içine girmiş gibi.”

Kerette masasına çöktü. Bir sütçü ilk kurşunu sıkmıştı. Bir imam halkı sokağa dökmüştü. Silahsız bir halk bayrağını geri almıştı.

“Şehri topa tutacağız!” dedi Kerette. “Bu sadece münferit bir olay değil, bu bir savaş!” Adana’dan takviye birlik istedi.

O gece Maraş sokaklarında kimse uyumadı. Her evde eski tüfekler sandıklardan çıkarıldı. Sütçü İmam dağlardaydı ama ruhu artık her evdeydi.

Kılıç Ali Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından Sivas’tan gönderilmişti. Görevi, bu öfkeli kalabalığı düzenli bir direniş ordusuna dönüştürmekti. Kerette’in köylü isyanı sandığı şey, Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve en kanlı şehir savaşına dönüşmek üzereydi.


21 Ocak 1920: Duvar Savaşı Başlıyor

General Kerette’in emri kesindi: “Şehri haritadan silin! Taş üstünde taş kalmasın!”

Fransız topları, Maraş’ın ahşap evlerine, camilerine ve çarşılarına çevrildi. Evler kibrit kutusu gibi yanmaya başladı.

Ama Kerette’in hesaplayamadığı, direniş komutanı Arslan Bey’in emriydi: “Evlerinizi kale yapın. Düşmanı sokakta değil, duvarların arkasında karşılayacağız.”

Böylece, dünya harp tarihine geçecek olan o meşhur duvar savaşı başladı. Maraşlılar, evlerin birbirine bitişik duvarlarında delikler açmışlardı. Bütün şehir, devasa, görünmez bir labirente dönüştü.

Fransız askerleri bir sokağa girdiğinde, birdenbire pencerelerden, çatılardan, hatta bodrum katlarından ateş yağıyordu. Nereden geldiği belli olmayan kurşunlar, onları deli ediyordu.

Fransızlar bir eve baskın yapıyor, içeri giriyor ama evi boş buluyorlardı. Çünkü Türkler, açtıkları delikten yandaki eve geçmiş, oradan ateş etmeye başlamışlardı bile.


General Kerette, karargahında çıldırmak üzereydi. “Bu hayaletlerle nasıl savaşılır?” diye bağırıyordu.

Modern Fransız ordusu, dedesinden kalma çakmaklı tüfekle, satırla hatta taşla savaşan bir halka karşı ilerleyemiyordu. Askerlerinin morali çökmeye başlamıştı. Her gölgeden korkuyorlardı.


10 Şubat 1920: Onurun Kış Fırtınası

Savaşın 22. günüydü. Erzak tükenmişti. Şehir aç, susuz, yanık içindeydi. Ama camilerden okunan ezanlar hiç susmadı. Açlıktan ölebiliriz ama esaretten ölmeyeceğiz! diyenlerin torunlarıydılar.

General Kerette’in elinde mühimmat vardı ama eksik olan şey umuttu.

10 Şubat gecesi, dışarıda şiddetli bir fırtına başladı. Kar yağışı o kadar yoğundu ki, göz gözü görmüyordu. Bu fırtına, savaşın sonunu getirecekti.

Kerette, yanındaki subaya döndü ve o tarihi itirafı fısıldadı: “Biz bu şehri alamadık yüzbaşı. Bu şehir bizi yuttu.”


11 Şubat 1920: Utanç Veren Kaçış

O gece Fransızlar, akıl almaz bir karar aldılar: Kaçış.

Bu, basit bir geri çekilme değildi. Bu, kendi onurlarını, kendi yaralılarını ve onlara güvenen Ermeni işbirlikçilerini geride bırakacak kadar utanç verici bir kaçıştı.

Fransız ordusu, 22 gün boyunca medeniyet getireceğiz diye bombaladığı, yaktığı ama teslim alamadığı o inatçı şehirden hırsız gibi sessizce kaçtı. Atların ayaklarına çuval bağlandı. Tekerleklere keçe sarıldı.


En utanç verici kısım ise, onlara güvenip Türklere karşı silaha sarılan Ermenilere haber verilmemesiydi. Fransızlar, kendi müttefiklerini, o cehennemin ortasında öfkeli bir halkla baş başa bıraktılar. Emperyalist güçlerin dostluğu, çıkarları bitene kadardır.

Fransızlar, şehirden çıkmayı başardılar. Ama dışarıda onları, General Kış karşıladı. Hava sıcaklığı -20 derecelere düştü. O görkemli ordu, beyaz bir kabusun içinde dağılıyordu. Yol kenarları, donarak ölen Fransız askerlerinin cesetleriyle dolmaya başladı.


12 Şubat 1920: Zaferin Sessizliği

Güneş doğduğunda Maraş’ta garip bir sessizlik vardı. Top sesi yoktu. Arslan Bey, keşif kolu gönderdi.

Türk mücahitleri, Fransız karargâhına yaklaştılar. Nöbetçi yoktu. Kapılar açıktı. İçeri girdiler. Masaların üzerinde yarım kalmış yemekler, hala dumanı tüten sobalar. Gavur kaçmıştı!

O an, Maraş sokaklarında bir bayram yaşandı. Evlerinden çıkan halk, birbirine sarılıyor, ağlıyor, toprağı öpüyordu.

Arslan Bey, hükümet konağının önüne geldi. Türk bayrağı, bir daha inmemek üzere dualarla ve gözyaşlarıyla tekrar göndere çekildi.


Sessiz Kahraman: Sütçü İmam’ın Vedası

Zaferin bedeli ağırdı. Şehrin yarısı yanmıştı. Binlerce şehit vardı.

Peki her şeyi başlatan adam? O ilk kurşunu sıkan Sütçü İmam neredeydi?

Savaş bittikten sonra, herkes onun bir lider olmasını bekledi. Ama Sütçü İmam, o mütevazı dükkanına dönmeyi seçti. Silahını temizledi, yağladı ve sandığa kaldırdı.

Bir gazeteci ona sordu: “O gün korkmadınız mı?”

Sütçü İmam sakalını sıvazladı ve gülümsedi: “Oğul, o an ben değildim tetiği çeken. O an, bin yıllık bir öfkeydi. Korku sadece Allah’tan olur. Kuldan korkan vatanı koruyamaz.”

Sütçü İmam, mütevazı yaşadı, mütevazı öldü. Cumhuriyetin ilanına aylar kala, 1922 Kasım’ında son nefesini verdiğinde, cebinde servet yoktu. Ama arkasında, bir imparatorluğun ordusunu dize getiren o efsanevi mirası bıraktı.


Maraş’a Verilen En Büyük Madalya

Yıllar geçti. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Ankara’da, İstiklal Madalyaları görüşülüyordu. Sıra Maraş’a geldiğinde bir duraksama oldu.

Meclis, Maraş Valiliğine sordu: “Kahramanlık gösterenlerin isim listesini acilen gönderiniz.”

Maraş’ın eşrafı toplandı. Kim ben daha çok savaştım diyebilirdi ki? O mermi taşıyan kadınlar mı? O evini yakan adamlar mı?

Şehrin ortak vicdanı dile geldi ve Ankara’ya şu tarihi cevabı yazdılar:

“Maraş’ta milli mücadeleye katılmayan tek bir fert bile yoktur. Şehrin kendisi cepheydi. İçimizden birilerini seçip kahraman diyemeyiz. Çünkü bu şehre haksızlık olur.”

Bu cevap, TBMM’de okunduğunda meclis gözyaşlarını tutamadı. Meclis, kanun teklifini değiştirdi. Karar, madalyanın şahıslara değil, Maraş şehrine verilmesiydi.

Tarih 5 Nisan 1925. Madalya, bir insanın göğsüne değil, Türk bayrağına takıldı. Çünkü o bayrak, Sütçü İmam’ın namusuydu, Rıdvan Hoca’nın hutbesiydi, Aşıklıoğlu Hüseyin’in kanıydı.

1973 yılında, bu destan taçlandı. Devlet, şehrin adını resmen değiştirdi. Orası artık sadece Maraş değildi. Orası KAHRAMANMARAŞ idi.


O hamamın önündeyim şimdi. Yaşlı bir kadın olarak, o günleri anıyorum. Düşman gitti, ama Sütçü İmam’ın ruhu gitmedi. O ruh, bugün de bizimle.

Unutmayın evlatlar, General Kerette’in kibri hâlâ başka isimlerle kapımıza geliyor. Ama bizim genlerimizde, “Evim yandı ama vatanım yanmadı ya, şükür!” diyen o kadının onuru var.

Bugün de, vatanın namusuna uzanan ellere karşı, bir kurşun sıkma vakti gelirse… o tetiği çekecek olan, yine sadece bir sütçü değil, bu milletin sönmeyen onur ateşi olacaktır.