Tahtın Bedeli: Şehzade Kardeşlerin Kanıyla Yazılan Mutlak Hâkimiyetin İlk Adımları

Bursa, her zaman yeşilin ve huzurun şehriydi. Uludağ’ın zirvesinden süzülen rüzgâr, asırlık çınar ağaçlarının arasından geçerek Murad Hüdavendigâr Türbesi’ne doğru esiyordu. Ama o yılın baharında, bu kadim şehirde esen rüzgârın sesi, daha ziyade ağıtlara karışıyordu.

Sultan Selim Han, babası II. Bayezid’den zorlu bir mücadele sonunda tahtı devralmıştı. Fatih’in torunu, devletin bekası için tek bir düstura inanıyordu: Mutlak İtaat ve Tek Hükümdar.

Tahta çıktığında verdiği ilk hüküm, acı bir zorunluluktu. Bursa’da bulunan, merhum ağabeyi Abdullah’ın genç oğulları… Taht kavgasının tohumlarını filizlenmeden kurutmak, Osmanlı nizamının kadim kuralıydı. Bu, ne bir öfke, ne de bir intikam eylemiydi; bu, devletin demirden mantığıydı. O çocuklar, amcaları Selim’e karşı kılıç çekmemişlerdi belki, ama adları, her an isyan ateşi yakabilecek birer kıvılcım olarak kalacaktı. Onların idamı, Selim’in omuzlarına yüklenen ilk ve en ağır vebal oldu.

Fakat Selim Han biliyordu ki, asıl mücadele henüz bitmemişti. Tahtın en güçlü iki varisi daha vardı: ağabeyleri Şehzade Ahmet ve Şehzade Korkut.

Selim’in hedefi, önce büyük ağabeyi Ahmet’i ortadan kaldırmaktı. Ancak bu hazırlıklar sürerken, Manisa’dan, babası huzurunda taht iddiasından vazgeçtiğine dair söz vermesine rağmen, Saltanat iddiasıyla ortaya çıkan diğer ağabeyi Şehzade Korkut’un haberi geldi.

Korkut, ilim ehli, şair ruhlu, tahta meyli olmayan bir Şehzade olarak bilinirdi. Fakat yaşının verdiği ağırbaşlılıkla ve belki de çevresindeki tahriklerle, kaderin ona sunduğu bu zorlu yola sapmıştı. Selim Han, yönünü hızla batıya, Manisa’ya çevirdi.

Korkut’un isyanı, daha çok gönüllerde kalmış, cılız bir teşebbüstü. Yeniçerilerin desteğini alamamış, halktan yeterli karşılığı bulamamıştı. Kısa sürede mağarada saklanmak zorunda kaldı. Selim Han’ın askerleri ani bir baskınla onu yakaladılar.

Korkut’un mağaradan çıkarılış sahnesi, iki kardeşin son karşılaşmasıydı. İkisi de Fatih’in kanını taşıyor, ikisi de aynı soydan geliyordu. Korkut’un gözlerinde, ne isyanın hırsı, ne de tahtın ihtişamı vardı. Sadece derin bir teslimiyet ve yorgunluk okunuyordu. Kaderini kabul etmişti. Selim Han’ın emriyle, Şehzade Korkut, bir zamanlar hükmettiği topraklarda idam edildi.

Böylece Selim Han, taht için ilk iki pürüzü hız kesmeden ortadan kaldırmıştı.


Şimdi, sıra asıl rakibe gelmişti.

Selim Han, mutlak hâkimiyetini sağlamak için, ordusuyla birlikte Konya’ya doğru sefere çıktı. Hedefinde, Orta Anadolu’da hâlâ direniş gösteren ağabeyi Şehzade Ahmet vardı. Ahmet, tahtı herkesten çok hak ettiğine inanan, yıllarca sancaklarda devlet tecrübesi kazanmış bir şehzadeydi. Etrafına topladığı destekçilerle Selim’e karşı son bir direniş gösteriyordu.

İki kardeş, Konya yakınlarında zorlu bir savaşa tutuştular. Bu, sadece iki ordu arasında bir çatışma değil, aynı zamanda Fatih’in mirası üzerindeki son hesaplaşmaydı. Savaş esnasında, Şehzade Ahmet yakalandı.

Tahtın bu iddialı varisi, yeniçeriler tarafından, geleneksel Osmanlı usulüyle, kan akıtılmadan, yay kirişiyle boğularak idam edildi.

Bu idamla birlikte, Selim Han’ın tahtına meydan okuyacak meşru bir varis kalmamıştı. Yeni Sultan, ülkesinde mutlak hâkimiyetini sağlamış, devleti yeniden tek bir iradenin altına almıştı. Kardeş kanıyla yıkanan tahtın bedeli ağır olmuştu, ancak nizam-ı âlem sağlanmıştı.

Artık vakit, iç düzenlemelerden sonra, “Ya Şehit, Ya Gazi” düsturuyla cihada, Gaza etme vaktine gelmişti.

Selim Han’ın gözü, doğudaydı.


Selim Han, Trabzon’daki valiliği esnasında Safevilerle küçük çaplı mücadeleler vermiş, Şah İsmail’e bağlı bazı ordugâhları ve köyleri vurmuştu. Şah İsmail, bu duruma öfkelenmiş olsa da, babası gibi gördüğü II. Bayezid’in sinirini üstüne çekmek istemiyordu.

II. Bayezid döneminde Anadolu’daki Safevi politikası, genellikle “uzak durma” üzerine kuruluydu. Bayezid, Şah İsmail’i büyük bir tehlike olarak görmemiş, belki de oğullarının aksine, Şah’a karşı daha yumuşak bir tavır sergilemişti.

Fakat taht kavgasının bitmesiyle bu politika kökten değişti. Yeni Sultan Selim’in tek gayesi vardı: Anadolu’yu tamamen Osmanlı’ya itaat altına almak.

1511’de patlak veren ve Anadolu’da asayişi bozan Şahkulu İsyanı’nın izleri hâlâ tazeydi. Yavuz Sultan Selim Han, tahta geçer geçmez, ilk olarak bu asayişi yeniden sağlamak için girişimlerde bulundu. Zira biliyordu ki, ülke içindeki bu tehlike önlenmedikçe, Doğu’daki Şah’a karşı sefer düzenlenemezdi. Muharebe esnasında, Anadolu’daki bu potansiyel asi unsurların Ordu gerisinde isyanlar çıkarabileceği ya da bir bozgun anında neler yaşanabileceği öngörülemezdi.

Bu maksatla Selim Han, Şiiliğin bazı ehli sünnet mezheplerinde reddedilmiş olduğunu halka telkin etmek vazifesini devrin ulemasına verdi. Sünni ulemanın bu konuda kaleme aldıkları fetva ve risalelerin çokluğu, meselenin devlet için ne denli hayati olduğunu gösteriyordu.

Özellikle Kemalpaşazade’nin fetvası, Osmanlı’nın resmi düşüncesini yansıtması bakımından fevkalade önemliydi. Bu fetvada, Şah İsmail’in askerlerine karşı açılacak savaşların, diğer düşmanlarla yapılacak savaşların aynısı olduğu ve Cihad sayılacağı belirtiliyordu.


İşte bu fetvaların kaleme alınması üzerine, Selim Han, Şah İsmail’e karşı harekete geçmeden evvel, bilhassa babası zamanından beri ortalığı karıştıran Orta ve Güney Anadolu’daki Kızılbaşlara bir darbe indirmeye karar verdi.

Bu karar üzerine Anadolu Kadılarına hükümler gönderildi. Olaylara karışmış, müfrit (aşırıya kaçmış) Kızılbaşların, yani bugünkü tabirle terörist olanların, isimlerinin defterlere kaydedilerek gönderilmesi emredildi. Selim Han, bu cezalandırmada hukuk kuralları içerisinde hareket ettiğini göstermek istiyordu; bu, keyfi bir katliam değil, devlet nizamını yeniden kurma çabasıydı.

Yapılan tahkikat ve tetkikler neticesinde, elebaşları ve aktif olarak isyana katılanlar belirlendi. Kimisi katledildi, kimisi hapis ve sürgüne gönderildi.

Bazı kaynaklar, bu cezaya çarptırılan sayısının 40 bini bulduğunu rivayet etmiştir. Ancak dönemin demografik gerçeklikleri, bu rakamların aşırı mübalağalı olduğunu gösteriyordu. 16. yüzyıl başlarında Sivas ve Tokat gibi büyük şehirlerin nüfusunun dahi 5 ila 10 bin kişiden oluştuğu düşünüldüğünde, 40 binin katledilmesi, en az 8-10 şehrin yok edilmesi demekti. Araştırmacılar, bu kadar büyük bir nüfus eksilmesi gösteren vergi sayım kayıtlarının (Tapu Tahrir Defterleri) bulunmadığını kesinlikle belirtirler.

Neticede, Selim Han’ın, Anadolu’da olaylara karışmış, devlete karşı gelmiş müfrit asi Kızılbaşları tespit ettirip cezalandırırken, bazı kaynaklara yansıyan rakamların oldukça abartıldığı anlaşılmaktadır. Selim Han’ın ana maksadı, alimlerin fetva ve risaleleriyle Anadolu halkını Safevi tahriklerinden korumak ve devlet ile milletin bütünlüğünü bozmaya yönelik hareketleri durdurmaktı.

Gerek fetvalarla, gerekse de elebaşlarını cezalandırarak Selim Han, Anadolu’da asayişi sağlamış oldu.


Safevilerin bunca zamandır temizliğin esaslarını bozmaya yönelik hareketlerini ülkesinde çıkardığı ayaklanmalarla bastıran Sultan Selim Han, artık nihai sefere çıkma kararını aldı.

Selim Han, Şah İsmail’e karşı bu seferi, küffara karşı yapılacak bir Gaza olarak ilan etti. Zira Osmanlı felsefesinde, tahtın meşruiyetini güçlendiren en önemli unsur, Cihad’dı.

Şah İsmail, Selim Han’a gönderdiği mektupta, Anadolu halkının çoğunluğunun kendisine bağlı müritleri olduğunu söylüyor ve Timur olayında Osmanlı’nın başına gelen felaketi hatırlatıyordu. Bu, doğrudan bir meydan okumaydı.

Selim Han, 1514 yılının 28 Şubat’ında sefere çıkarken, ulemadan Şah’ın bir kâfir olarak katlinin vacip olduğuna dair fetvalar aldı ve bu fetvaları etrafa ilan etti.

1514 yılının 13 Temmuz’unda Osmanlı ordusu hududa erişti. Şah İsmail ise, Selim’i zorlu, dağlık ve fakir Doğu Anadolu’nun içlerine doğru çekmek ve sonra imha etme planı uyguluyordu.

Bu sefer, başlangıçtan beri zorluydu. Yeniçeriler, “Düşman yoktur bu harap memlekette! Nice bir seyahat ederiz?” diyerek birkaç defa ayaklanmaya kalkıştılar. Selim Han ise sert önlemlerle onları sindirdi ve bir yandan da Şah’ı savaşa zorlamak amacıyla hakaret dolu mektuplar gönderdi.

Nihayet, iki ordu Van Gölü yakınlarındaki Çaldıran Ovası’nda karşı karşıya geldi.

24 Ağustos 1514 günü, Çaldıran Savaşı başladı.

Osmanlı ordusu, disiplinli topçu birlikleri ve ateşli silahların caydırıcı gücü sayesinde kesin bir zafer kazandı. Şah İsmail, savaş meydanından yaralı olarak kaçmak zorunda kaldı.

Selim Han, Ehli Sünnet İslam şehirlerine Zafer Nağmeler gönderdi. Yavuz padişah, zaferden kısa bir süre sonra büyük bir alayla Tebriz’e girdi ve adına hutbe okuttu. Şah’ın Horasan’dan Tebriz’e zorla getirdiği Tüccar, sanatkâr ve büyükleri İstanbul’a gönderdi. Onların sanatları ve ticari bilgileri, payitahtın zenginliğine katkıda bulunacaktı.

Kışı Amasya’da geçiren Selim Han, İsmail’i tamamıyla yok edecek kadar savaşa devam etmek azminde olduğunu ilan etti. Belki İran’ı fethetmeyi ve ülkesine katmayı düşünüyordu, fakat Çaldıran dönüşünde binlerce asker ve hayvan telef olmuştu. Ordu, çektiği meşakkatli bir daha katlanmak istemediğini belli ediyordu.


Savaş sonrasında Tebriz şehrinde gezen Yavuz Sultan Selim, sokağın birinde sonradan dostu ve sırdaşı olacak olan Hasan Can ile tanış oldu ve ayaküstü birkaç saat sohbet ettiler. Hasan Can’ın ilmi ve sohbetinin derinliği, padişahı etkilemişti. Padişah, sancağını yanında payitahta götürme kararı aldı ve nesillere örnek teşkil edecek bir dostluk böylece başlamış oldu.

Çaldıran Zaferi, Anadolu tarihinde bir dönüm noktasıdır. Selim Han, bu zaferin ardından Doğu Anadolu’yu tamamıyla ülkesine kattı. Bölgenin en büyük metropollerinden Diyarbakır ve diğer şehirler 1515-1517 arasında fethedildi. Bölgedeki Türkmen ve Kürt aşiretleri, uygun koşullarda Osmanlı Devleti’ne bağlandı.

Bu ilhak, stratejik bakımdan hayati önem taşıyordu. Böylece, doğudan gelebilecek istilalara karşı Anadolu güvence altına alınmış oldu.

İlhak, aynı zamanda ekonomik bakımdan da oldukça mühimdi. Osmanlılar, böylece Tebriz-Halep ve Tebriz-Bursa İpek Yolu’nun kontrolünü tamamen ele geçiriyorlardı. Ticaret yollarının birleştiği büyük ticaret merkezi Diyarbakır’ın zaptı, Osmanlı hazinesine iyi bir gelir kaynağı oldu.

Yavuz, İran’la mücadelede yeni çağa özgü ekonomik tedbirlere de başvurdu. Şah’a karşı sefere çıkarken İran İpek Ticaretini yasak etti. Bursa’da İran ipeği tacirlerini tutukladı, mallarına el koydu. İran ekonomisinin can damarını kesmek istiyordu. Zira o zaman İran’ın Batı’ya ihraç ettiği en önemli ticaret malı İpek’ti ve bu, ülkenin altın ve gümüş ihtiyacının ana kaynağıydı.

Sultan Selim Han, tahtın bedelini kardeşlerinin kanıyla ödemiş, Anadolu’nun iç bütünlüğünü kılıçla ve fetvalarla sağlamış, ardından da Cihad sancağını Tebriz’e taşımıştı. Artık Osmanlı Devleti, yeni bir çağın eşiğindeydi; kudretli ve tartışılmaz bir Sultan’ın hükümranlığı altında, Doğu’nun ve Batı’nın ipek yollarını kontrol ediyordu.

Bu, bir Fatih’in oğlunun, devleti ebed müddet kılmak için üstlendiği, zorlu ve onurlu bir görevdi.