Tahtın Çaresiz Gözyaşları ve Son Umudun Kılıcı: Dördüncü Murad’ın Sessiz Yemini

O sabah, Topkapı Sarayı’nın mermer zeminleri soğuktu.

Lakin içeride yanan ateş, ne kışın ayazını ne de devletin üzerindeki zillet gölgesini ısıtabiliyordu.

On yedinci yüzyılın başlarıydı. Muhteşem Yüzyıl geride kalmış, Devlet-i Âliye’nin kudreti sorgulanır olmuştu. Padişahlar artık ordunun başında sefere çıkmıyor, Yeniçeri Ocağı ise iyice çığırından çıkıp, hanedanın onurunu ayaklar altına alıyordu.

Anadolu’nun dört bir yanından Celali isyanlarının dumanları yükseliyor, devletin hazinesi rüşvetçi ve hırsız paşaların cebine akıyordu.


İşte bu kargaşanın ortasında, 1612 yılında, Sultan Ahmed’in ve Kösem Sultan’ın oğlu Şehzade Murad dünyaya geldi.

Şehzade Murad, henüz beş yaşındayken babasını kaybetti. Ardından tahta geçen amcası Sultan Mustafa’nın akli dengesi yerinde değildi. Saray duvarları arasında hapis hayatı yaşayan şehzadeler, sadece ölüm korkusuyla değil, aynı zamanda devletin itibarının ayaklar altına alınışıyla da büyüyorlardı.


Murad’ın çocukluğu, bir masal değil, bir dehşet döngüsüydü.

Babası Sultan Ahmed’in vefatından sonra tahtın sürekli el değiştirmesine, amcasının trajik durumuna şahit oldu. Lakin en büyük travmayı, abisi Sultan İkinci Osman’ın (Genç Osman) akıl almaz katlinde yaşadı.

Genç Osman, ocağı kaldırmak istediği için isyancılar tarafından tahttan indirilmiş, ağır hakaretlere uğramış ve nihayetinde şehid edilmişti.

Bu dehşet verici olaylar zinciri, diğer şehzadeleri korkuyla sindirirken, Şehzade Murad’ı farklı bir yola itti. Ailesinin uğradığı her hakareti, her zilleti, kalbinin en derininde bir öç yemini olarak sakladı.


Sarayın labirentlerinde sessizce büyüyordu. Herkes onun da diğer şehzadeler gibi kaderine boyun eğeceğini düşünüyordu. Oysa o, içindeki intikam ateşi ve hırsıyla beraber büyüyordu.

Bu olaylar onu daha çok çalışmaya, daha kısa sürede olgunlaşmaya ve her hareketini ince hesaplarla yapmaya zorlamıştı. Gözlerinin keskinliği, yaşıtlarının taşıdığı masumiyetten çok uzaktı.


1623 yılı geldiğinde, Sultan Mustafa bir kez daha akıl sağlığı yerinde olmadığı için tahttan indirildi.

Yerine, ani bir kararla henüz on bir yaşındaki Şehzade Murad geçirildi. Sultan IV. Murad tahta çıktığında daha sünnet bile olmamıştı. Bu, onun ülkeyi idare edemeyeceği gerçeğiyle yüzleşmenin ilk adımıydı.

Bu sebeple Divan-ı Hümayun’un ortak kararıyla, Saltanat Naibi olarak annesi Kösem Sultan seçildi.


Genç padişah, ülkeyi yönetmek için sabırsızlanıyordu ama henüz hazır olmadığını kendisi de gayet iyi biliyordu. Hırsını içinde tutarak, enerjisini eğitimine ve kuvvetlenmesine adadı.

Kösem Sultan’ın idaresinde geçen bu yıllarda devlet derin bir anarşi ve kargaşaya sürüklendi. Doğuda Irak başta olmak üzere pek çok bölge Safevilere kaybedildi. Devletin hazinesi, rüşvetçi ve işgüzar devlet adamları tarafından boşaltılıyordu. Kırım, Yemen, Lübnan ve Mısır’da çıkan isyanların ardı arkası kesilmiyordu.


Murad, bu acı tabloyu her gün görüyordu.

Babası bir cami inşa etmişti. Ağabeyi hunharca katledilmişti. Kendisi ise henüz çocuk yaşta bir kukla gibi tahta oturtulmuştu. Hatta huzuruna gelen yabancı elçiler bile onu ciddiye almıyor, asıl gücün Naibe Sultan’da ve yeniçerilerde olduğunu düşünüyordu.

Bu durum, onun içindeki ateşi harlayan bir yakıt oldu.


Saltanatının beşinci yılında, artık kendini hazır hissediyordu. Henüz 16 yaşındaydı, ama vücudu ve zihni, geçirdiği ağır travmalar ve yürüttüğü sıkı disiplin sayesinde çoktan yetişkinliğe ermişti.

İlk hamlesi, kendisini dinlemeyen sadrazamı görevinden azletmek oldu.

Ardından, Genç Osman’ın katilini hazmedemeyen Abaza Mehmed Paşa’nın Anadolu’daki isyanını bastırmak için harekete geçti.


Bu süreçte yaptığı keşif hareketleriyle, isyanın İstanbul’daki destekçilerini tespit etti. O iki adamı yakalattı ve onlara uyguladığı ceza ile tüm Payitaht’ı dehşete düşürdü.

Omuzbaşlarını deldirip, deliklere mum diktirdi. Ardından bu isyancıları eşek üstünde İstanbul sokaklarında dolaştırdı. Uzun yıllar sonra ilk kez, payitahtta bir padişahtan korkulmuştu. Herkes Sultan IV. Murad’ın yaptıklarını konuşmaya başlamıştı.


Ancak, işgüzarlığı aşmış, kendi ceplerinden ve refahlarından başka bir şey düşünmeyen paşalar, bu durumdan rahatsızdı. Çeşitli zamanlarda Yeniçeri’yi arkalarına alarak isyanlar çıkartıyorlardı.

Genç padişah ise doğru zamanı bekliyor, bu hadsizlikleri alttan almak zorunda kalıyordu. O, sabırın bir silahtan daha keskin olduğunu biliyordu.


Bir gün, Yeniçeri zorbalarının isteklerini dinlemek için Ayak Divanı’na çıktığı sırada, Sadrazam Receb Paşa, laf arasında hadsizce bir soru sordu:

“Abdest aldınız mı, Padişahım?”

Bu soruyla, Receb Paşa, sözde padişahı aşağılamış, asıl gücün kendisinde olduğunu göstermişti. Padişahın gençliğini ve tecrübesizliğini ima etmişti.

Sultan Murad o an cevap vermedi. Yüzünde buz gibi bir ifadeyle Sadrazam’a baktı. Bu sözü hiç unutmayacaktı. O an, Receb Paşa’nın hayatının mühürlendiği, ancak zamanının henüz gelmediği bir andı. Onurunun ayaklar altına alınışını sessizce kabul etti, lakin bu kabul, bir yenilgi değil, bir stratejiydi.


Günler günleri, aylar ayları kovaladı. 1632 yılının ilkbaharına girilmişti.

Sultan IV. Murad, kendini askeri, ilmi ve idari anlamda geliştirmesinin yanında, bir de Allah vergisi olan kuvvetine kuvvet katmıştı. Artık hiçbir Yeniçeri ya da Sipahi, onun karşısında duracak güçte değildi. Efsaneler, onun at üstünde tek eliyle kılıç kullanırken, aynı anda omuzlarında 50 kiloluk gürzü yorulmadan savurabildiğini söylüyordu.

Kuvveti, onun sorgulanamaz otoritesinin ilk nişanesi oldu.


Bir gün Ocak merasimi sırasında, uzun süren bekleyişten sıkılan bir Yeniçeri subayı, IV. Murad geçerken, onun yaşıyla alakalı hadsizce alay etti.

Ancak bu kez karşılarında, gençliğin getirdiği zafiyet değil, çelik gibi bir irade vardı.

Yeniçeri’nin alaylı sözcüklerine karşın, kılıcını çeken Sultan Murad, bir yıldırım gibi savurdu. Kılıcıyla Yeniçeri subayını ortadan ikiye ayırdı ve şu sözleri haykırdı:

“Herkim ki benim iktidarımdan şüphe etmekte ise, alsın kılıcını çıksın karşıma!”

Tüm Ocak sessizliğe bürünmüştü. Herkes, boyun eğmişti. Padişahın iktidarını, can korkusuyla kabul etmişlerdi.


Bu olayla beraber çark tersine dönmüştü. IV. Murad, iyiden iyiye saltanatını eline almaya başlamıştı.

Bu durumu kendileri için bir risk olarak gören Sadrazam Topal Receb Paşa ve destekçileri, bir Yeniçeri isyanı tertip etme kararı aldılar. Amaç, Sultan Murad’ın gözünü korkutmak ve gerekirse onu tahttan indirmekti.

Fakat bilmedikleri bir şey vardı: Uzun süredir saraydaki hainlerin izini süren, kendine gizli ve özel bir birlik tahsis eden Murad Han, her şeyden haberdardı.

İsyan daha başlamadan, padişah tarafından bertaraf edildi.


Ardından Ayak Divanı kuruldu ve tüm Sipahiler, padişahın huzurunda meydanda toplatıldı.

İsyanı bizzat bastırmış olan kuvvetli hükümdar geldi. Meydanda, herkesin duyacağı bir sesle: “Topal zorba başı!” diyerek Receb Paşa’yı önüne çağırdı. Yıllardır beklediği an nihayet gelmişti.

Receb Paşa, Allah üzerine yemin ederek masum olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Murad Han, o meşum sözü asla unutmamıştı. Gözlerinde yanan intikam ateşiyle Receb Paşa’ya baktı ve haykırdı:

“Abdest al, bre kâfir! Altından ibrik ve leğen getirin. Topal zorba başı abdest alsın. Onunki ve günahını anca paklar!”


O gün, tahtın onurunu ayaklar altına alan Receb Paşa, padişahın emriyle idam ettirildi.

Hemen ardından annesi Kösem Sultan’ı Saltanat Naibliği’nden azletti ve saltanatın iplerini tümüyle eline aldı. Devlet-i Âliye için yeni bir dönem başlıyordu. Artık ne sadrazamların, ne de yeniçerilerin gölgesinde bir idare vardı. Yirmi yaşındaki bir hükümdar, kaybettiği onuru geri almayı yemin etmişti.


İktidarı tümüyle ele alan Sultan IV. Murad, onu elinde tutmak ve saltanatının gücünü imparatorluğun dört bir yanına yaymak için bir dizi katı karar aldı.

Yeniçerilerin toplanma alanı olan kahvehaneler tümüyle yıkıldı. Yeniçeri disiplinsizliğini artıran alkol ve şehirde çeşitli yangınlar çıkartan tütün, İstanbul’da yasaklandı.

Bu yasaklar, sadece düzeni değil, otoriteye ne kadar uyulduğunu da kontrol etmek içindi.


Aradan geçen zamanda, hiçbir yasağa doğru düzgün uyulmadığını gören Sultan Murad, yasaklara uymamanın cezasını ölüm olarak belirledi.

Bazı geceler bizzat teftişe çıkarak, yasağa uymayanları kendi elleriyle idam etti. Bazı günler güneşin doğuşuyla birlikte İstanbul sokaklarındaki cesetler ortaya çıkıyordu. Bu da halkın ve yeniçerinin Sultan Murad’ın otoritesinden çekinmesini sağlıyordu.


En ufak özensizlik gösteren her yetkilinin cezası da ölümdü. Öyle ki, Murad Han Bursa’yı ziyareti sırasında yoldaki karların temizlenmediğini görünce İznik Kapıcısı’nı derhal idam ettirmişti.

Bu katı yasaklar ve uygulamalar sayesinde otorite yeniden sağlanmıştı. Rüşvetçilerin ve hırsızların ortadan kaldırılmasıyla devletin hazinesi bir ay içerisinde üç kat artmıştı. Adalet, yeniden kılıcının keskinliğini göstermişti.


11 Nisan 1636 tarihinde, Safeviler Osmanlı hudutlarını geçerek Revan Kalesi’ni işgal ettiler. Bu, Sultan IV. Murad’ın yıllardır beklediği andı.

İran üzerine sefere çıkma kararı aldı. Bir ay gibi kısa bir sürede hazırlanan orduya bizzat kendisi komuta edecekti. Anadolu halkı, yüzyıl aradan sonra ilk kez bir padişahı at üstünde, ordusunun başında seferde görecekti.


Bağdat Seferi, Osmanlı tarihinin gördüğü en ihtişamlı seferlerden biriydi. Türk halkı, Sultan Murad’ın ve ordusunu görebilmek için ordunun geçeceği güzergâhlara göç etmeye başladı.

Murad Han da bu ilgiyi karşılıksız bırakmadı. Sefer yolculuğu boyunca tam zırhını kuşanmış vaziyette, halkını selamladı. O artık sadece bir padişah değil, son umuttu.


Osmanlı ordusu aylar süren yolculuğun ardından nihayet Bağdat önlerine ulaşmıştı. Safevi Şahı, Sultan Murad’ın Bağdat’ı asla alamayacağını ve sıkılıp geri döneceğini düşünüyordu. Ancak Murad Han, zafer yeminleri etmişti.

Şehrin surları günlerce Osmanlı toplarıyla dövüldü. Kuşatmanın 39. gününü kırk güne bağlayan sabah yapılan taarruzla nihayet şehir düştü.

Sultan IV. Murad, Bağdat Fatihi olarak Mezopotamya topraklarına yüzyıllar sürecek barışı getirmiş oldu.


Sultan Murad, sefer dönüşü Anadolu’daki tüm isyanları ve isyan tehlikesi yaratacak yapıları bir bir yok etti.

İstanbul’a döndüğünde artık ne doğuda bir Safevi tehlikesi, ne Anadolu’da çıkabilecek bir isyan, ne de ona karşı koyabilecek bir Yeniçeri Ocağı vardı. İmparatorluğun onuru, kanla ve azimle geri alınmıştı.


Hemen ardından bilim, ilim ve donanma konusunda çalışmalar yapılmasını emretti. Devlet-i Âliye’nin Avrupalı devletlerin gerisinde kaldığını çok iyi biliyordu. Hazerfen Ahmed Çelebi ve Lagari Hasan Çelebi gibi mucitlere hazineden destek ve izin verdi.

Artık ordusundan ve gücünden çekinmeyen tek bir devlet bile kalmamıştı.


Lakin, her faninin olduğu gibi, IV. Murad’ın da bir kusuru vardı. Gerek çocukluğunda yaşadığı ağır travmalar, gerekse yönetimle yaşadığı sıkıntılı dönemler, onun kendini içkiye vermesine neden olmuştu.

Ve fazlaca tükettiği alkol, onun sonunu hazırladı.


Henüz 27 yaşındayken yakalandığı amansız hastalık nedeniyle hayatını kaybeden Sultan IV. Murad, geriye, Duraklama döneminde kısa bir sürede olsa altın çağını yaşamış bir devlet bıraktı.

O, on yedinci yüzyılın en büyük Mareşaliydi. Bir Venedik elçisinin dediği gibi:

“Eğer durdurulmazsa, Tıpkı büyük ataları gibi başımıza dert olacaktır.”


Şehzade Murad, tahta bir çocuk olarak, zilletle örülü bir yuvada oturmuştu. Ayrılırken ise arkasında bıraktığı, onurla yeniden örülmüş bir imparatorluktu. O, devleti kurtarma yeminiyle yaşadı, ve o yemin uğruna, kendi hayatından vazgeçti.

O günden geriye, neferlerin ve halkın yüreğinde taşıdığı, “Eğer yaşasaydı…” diye başlayan bitmeyen bir umut kaldı.