Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar

Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o nisan ve mayıs ayları, sıradan bir ilkbahar gibi değildi. Havadaki tedirginlik, toprağın huzursuzluğu gibiydi. Osmanlı Devleti’ni, Fetret Devri’nin büyük yıkımından sonra toparlamış olan Çelebi Sultan Mehmed Han, ciddi bir rahatsızlıkla yatağa düşmüştü.

Hünkâr’ın aklı, devletin bekâsındaydı.

Vasiyeti açıktı: Amasya Sancakbeyi olan büyük oğlu Şehzade Murad’a derhal haber salınmalı, otağın merkezine gelmesi sağlanmalıydı. Zira Hünkâr’ın en büyük korkusu, taht boşluğunda Doğu Roma’nın (Bizans) fitnesini yeniden canlandırması, elindeki Şehzade Mustafa Çelebi’yi (Düzmece Mustafa) salıvererek devlette yeni bir buhran çıkarmasıydı.


Tahtın Acı Sürprizi

Şehzade Murad, emri alır almaz süratle Amasya’dan yola çıktı. Genç Şehzade’nin kalbinde hem babasına kavuşma arzusu hem de devletin ağır yükünü omuzlama endişesi vardı. Fakat kader, ona babasını bir daha dünya gözüyle görme fırsatını vermedi.

Bursa’ya geldiğinde, babasının vefat haberini öğrendi. O an, omuzlarına binen yükün ağırlığı, genç bir delikanlının taşıyabileceğinden çok fazlaydı. Yaşananları, Edirne’deki tecrübeli ve güçlü Veziriazam Bayezid Paşa’ya bildirdi.

Bunun üzerine, herhangi bir hadiseye, bir fitneye meydan vermemek için gizlenmekte olan Çelebi Sultan Mehmed Han’ın vefatı ilan olundu. Cenazesi büyük bir vakarla Bursa’ya getirildi.

Murad Han, henüz on sekiz yaşındayken, 25 Haziran 1421’de Bursa’da tahta çıktı.

Bu tahta çıkış, sıradan bir merasim değildi; Yıldırım Bayezid Han’ın damadı, büyük alim Emir Sultan Hazretleri’nin dualarıyla ve eliyle Kılıç kuşanıldı. Genç Sultan, duaların manevi gücüyle ayakta duruyordu.


Bizans’ın Sinsi Oyunu

Yeni Sultan Murad Han’ın tahta çıkışını komşu hükümetlere duyurulmasının hemen ardından, Doğu Roma İmparatoru, II. Manuel Palaiologos, derhal iki elçi gönderdi.

Elçilerden biri, padişahı tebrik ve taziye etmek gibi görünürde saygılı bir vazife için gelmişti.

Ancak diğeri… Diğeri, asıl niyetlerini ortaya koyuyordu. O, Çelebi Mehmed döneminde başlayan tehdidin devam edebilmesi için, Sultan Murad’ın iki küçük erkek kardeşini İmparator’un himayesine almak üzere gelmişti.

Bayezid Paşa’ya iletilen Bizans tehdidi, Saray’daki havayı dondurdu: Eğer bu çocuklar verilmezse, İstanbul’da rehin tutulan Şehzade Mustafa Çelebi (Düzmece Mustafa) serbest bırakılacak, böylece Osmanlı’nın içine yeniden nifak tohumu ekilecekti.

Atabey Bayezid Paşa, bu onursuz teklifin mümkün olmayacağını söyledi. Osmanlı’nın haysiyeti, kendi evladını düşman himayesine teslim etmeyi reddederdi.


Gelibolu’daki İhanet Pazarlığı

Şehzadelerin teslim edilmemesi üzerine, İstanbul’da İmparatorluk devlet adamları arasında bir görüşme başladı. İmparatorun oğlu ve Saltanat ortağı Yuhannes, bazı devlet adamlarıyla birlikte, daha çok toprak vaat eden Düzmece Mustafa Çelebi’nin tarafını tutuyordu.

İhtiyar İmparator Manuel ve bazı devlet adamları ise, daha temkinli davranarak Sultan Murad ile anlaşmayı uygun buluyorlardı. Ancak toprak hırsı galip geldi. Yuhannes’in taraftarları, Gelibolu ve Karadeniz sahilindeki şehirleri, ayrıca Tesalya havalesini teslim etme vaadinde bulunan Mustafa Çelebi ile anlaşmakta ısrar ettiler.

Nihayet, General Dimitrios ve Leon Triosonos adlı komutanlar, derhal Limni Adası’na gönderildi.

İmparator Manuel, Türkler arasında çıkaracağı bu nifaktan büyük menfaatler elde edeceğini umuyordu. Şehzade Mustafa ise, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı için, elde edeceği her şeyi kazanç sayarak bu anlaşmaya memnuniyetle razı oldu.

Anlaşma imzalandı. Leon Triosonos ve Mustafa Çelebi’nin en büyük destekçisi, güçlü Serdar İzmiroğlu Cüneyt Bey, gemilere bindirilip Gelibolu’ya çıkarıldılar.


Sazlıdere Bozgunu ve Bayezid Paşa’nın Şehadeti

Gelibolu’ya çıkan Mustafa Çelebi’ye karşı, Murad Han’a bağlı birlikler hemen harekete geçti. Ancak Cüneyt Bey’in tecrübeli idaresindeki kuvvetlere mağlup oldular ve Gelibolu Kalesi’ne sığındılar. Kale muhafızları, sadakatle Murad Han’a bağlı kalarak teslim teklifini reddettiler.

Mustafa Çelebi, Gelibolu halkının ileri gelenlerini görüşmeye davet etti. Hitabetinin gücüyle, kendisinin Yıldırım Han’ın oğlu olduğunu, gerçek hak sahibi olduğunu iddia etti. Bu, bir fitne fırtınasının ilk sesiydi.

Bayezid Paşa, Hünkâr Murad’ın en güvendiği Serdar’dı. Bursa’dan gelen emirle, Paşa, Gelibolu yolu kapalı olduğu için, kış mevsiminde İstanbul Boğazı’ndan, Güzelce Hisar’dan Binbir müşkülâtla karşı tarafa geçti. Yanında fazla kuvvet yoktu; Edirne tarafına giderek orada kuvvet topladı.

Mustafa Çelebi’nin üzerine geldiğini duyunca, onu Sazlıdere mıntıkasında karşıladı.

Bayezid Paşa, en büyük korkuyu yaşıyordu: Askerlerinin karşı tarafa geçmeleri… Zira Mustafa Çelebi’nin hitabeti ve Rumeli beylerinin ona eğilimi tehlikeliydi. Savaşa girmeden önce, askerlerine bir Nutuk çekti. Mustafa’nın gerçek bir Osmanlı şehzadesi olmayıp, Bizans tarafından yetiştirilmiş ve devletimizi bölmek isteyen bir hain olduğunu vurguladı. Paşa’nın sesi, haysiyet ve görev aşkıyla doluydu.

Tam bu sırada, Bayezid Paşa’nın üzerlerine geldiğini haber alan Cüneyt Bey de Gelibolu muhasarasını kaldırarak Mustafa’ya katılmıştı. Mustafa Çelebi, yine etkili bir hitabetle Paşa’nın askerlerine seslendi: “Ben Yıldırım Han’ın oğluyum. Gerçek Sultanınız benim! Gerçek Sultanınızın yanında yer alın!” diyordu.

Mustafa’nın çağrısı ve Akıncı birliklerin hareketi, maalesef korkulan etkiyi gösterdi. Çarpışmanın hemen ilk anlarında, Bayezid Paşa kuvvetlerinin sağ ve sol kolları karşı tarafa iltihak etti. İhanet, Sazlıdere’nin soğuk sularına karışıyordu.

Çarpışmanın artık faydasız olduğunu gören Bayezid Paşa, hâkim olma yolunu seçti. Teslim oldu.

Mustafa Çelebi, bu teslimiyetten fevkalade memnun oldu ve onu derhal vezirlikle mükafatlandırmak istedi.

Ancak, yanındaki Cüneyt Bey ve destekçileri, Paşa’nın bu şekilde ciddi bir mukavemet göstermeden teslim oluşundan kuşku duydular. Paşa’nın, teslim olarak içeriden bir hamle yapacağını sezinliyorlardı. Mustafa’yı, Bayezid Paşa’ya karşı uyarıp durdular.

Mustafa, kendisinin sahte değil, gerçek olduğunu ispat etmek için, vücudunda Ankara Savaşı’ndan kalmış olan yara izlerini Bayezid Paşa’ya gösterdi. Bu, onun saygısını tam anlamıyla celbetmek içindi.

Fakat Mustafa Çelebi’nin bütün hareketlerini idare eden Vezir Cüneyt Bey, güçlü bir mücadele adamıydı. Bayezid Paşa’dan hiç hoşlanmamıştı ve onu yanlarında ciddi bir tehlike olarak görüyordu. Cüneyt Bey’in şiddetli ısrarları ve tehditleri, Mustafa’nın tereddütlerini artırdı.

Neticede, o büyük vezir, o güçlü Serdar, Bayezid Paşa şehit edildi. Bir hainin sözüyle, devletin en sadık adamı kurban gitmişti.


Edirne’de Geçici Saltanat ve Murad Han’ın Sükûneti

Mustafa Çelebi, bu başarılardan sonra büyük bir alayla Edirne’ye girdi. Nâmına para bastırdı. Artık Rumeli’de bütün yerler, onun iktidarını tanımış bulunuyordu. Yanında bütün Rumeli beyleri ve kuvvetli olduğu halde, Anadolu tarafına geçmek üzere Gelibolu’ya geldi.

Onun Sazlıdere’deki zaferini ve hükümdarlığını haber alan Şah Melik Bey, Gelibolu’yu İmparatorun generali Leon Triosonos’a teslim etmişti. Mustafa Çelebi, kaleye Bizans kuvvetlerini yerleştirmek isteyen Leon Triosonos’a menfi cevap verdi. Leon Triosonos, çaresiz İstanbul’a döndü.

İmparator Manuel, vaat edilen topraklar yerine bu durumu öğrendiğinde çok müteessir oldu ve fena halde hiddetlendi. Fitnesi, kendi aleyhine dönmüştü.

Bu sırada Sultan II. Murad Han, Bayezid Paşa’nın öldürüldüğünü ve askerlerinin Mustafa’ya katıldığını öğrenince sarsılmış ve dayanma gücü kırılmıştı. Genç Sultan’ın tahtının ilk günleri, bir ihanet ve yitimle başlamıştı.

Ancak, Mustafa Çelebi’nin, hemen Anadolu’ya geçmek yerine Edirne’ye dönerek saltanatının zevkü sefasını sürmeye başlaması, genç Hünkâr’a rahat bir nefes aldırdı.


Usta Diplomatın Hamlesi ve Kıymetli Müttefik

Sultan Murad, öncelikle Mustafa Çelebi’nin Gelibolu meselesinden dolayı Bizans ile arasının açılmasından istifade etmek istedi. Bayezid Paşa’nın ölümü üzerine yerine tayin edilen yeni Veziriazam Çandarlı İbrahim Paşa’yı, usta bir diplomat olarak, İstanbul’a gönderdi.

İbrahim Paşa, Mustafa Çelebi ile İmparatorun arasının bozulduğundan haberi yokmuş gibi davranarak, İmparator Manuel’den yardım istedi. Babası Çelebi Mehmed’e yaptığı gibi, oğluna da yardım edebileceğini ve bundan Bizans’ın da kazançlı çıkacağını söyledi. Ancak İmparator, Gelibolu ve şehzadelerin tesliminde ısrar edince, anlaşma yine sağlanamadı.

Bu sırada Mustafa’nın elçileri tekrar gelmiş ve tarafsız kalındığı takdirde, harp sonunda Gelibolu’yu Bizans’a teslim edeceğini tekrar taahhüt etmişti. Mustafa Çelebi, böylece hem Gelibolu geçidine hem de donanmaya hâkim olmuştu.

Ancak Murad Han, bu bunalımlı günlerde kıymetli bir müttefik buldu: Aşağıdaki Şap madenlerini işleten Cenevizliler. Onlar, Osmanlı hazinesine yıllık bir miktar para ödüyorlardı.


Mihaloğlu’nun Gönül Alma ve Akıncıların Hamlesi

Cüneyt Bey, Murad Han’ın müttefik arayışı içerisinde olmasına rağmen, kendilerinin Edirne’de zevkü sefa sürdüğünü görerek Mustafa Çelebi’yi uyardı. Bu yerinde ikazlar üzerine Mustafa Çelebi, 20 Ocak 1422 tarihinde, kuvvetlerini toparlayarak Gelibolu yoluyla Lapseki’ye geçti. Yanında 12.000 atlı ve 5.000 yaya kuvvet vardı.

Sultan II. Murad Han da, Emir Sultan’ın duasını aldıktan sonra Ulubat Gölü kıyısında otağını kurdu.

Bu sırada, Timurtaş Paşa’nın oğulları ve Akıncı kollarının yiğit Serdarları Umur Bey, Oruç Bey ve Ali Beyler, Murad Han’ın huzuruna geldiler. Onlar, daha önce Musa Çelebi tarafını tuttukları için Sultan Mehmed tarafından Tokat’ta hapsedilen Mihaloğlu Mehmed Bey’in serbest bırakılmasını istediler.

II. Murad, tecrübeli vezirlerinin sözlerini kabul ederek, Mihaloğlu’nun şan ve şerefle Otağ-ı Hümayun’a getirilmesini emretti. Mihaloğlu’nu büyük ikram ve iltifatlarla karşıladı, kırık gönlünü tamir etti. Mihaloğlu Mehmet Bey de, samimi bir dille, Ulu Hünkâr’a karşı her zaman sadık kalınması gerektiğini ve Can ve başla hizmet edeceğini ifade ederek, padişaha biat etti.

Ardından Mihaloğlu, kuvvetli bir konuşma ile Rumeli beylerini Murad’ın safına çekmeyi başardı. O, sadece bir komutan değil, aynı zamanda gönül bilen bir Serdar’dı.


Son Bozgun ve Kaçışın Sonu

Bir yandan Şehzade Mustafa, 5.000 kadar asker seçerek köprünün üst başından karşıya geçmeye yeltenmişti. Sultan Murad, bu haberi alınca Umur Bey’i 2.000 seçme sipahi ile o tarafa gönderdi. Umur Bey, süratle pusuya yattı ve gece karşıya geçenleri ani bir baskınla bozguna uğrattı ve pek çoğunu şehit etti.

Mustafa, bu bozgun haberleriyle birlikte Rumeli beylerinin karşı tarafla görüştüğünü haber alınca yıkıldı.

Bu sırada Hacı İvaz Paşa’dan Şehzade Mustafa’ya, Timurtaş oğullarından ise Aydınoğlu Cüneyt Bey’e mektuplar geldi. Hacı İvaz Paşa, Mustafa’ya sadık olduğunu bildiriyor, ancak yanındaki beylerin diğer tarafla anlaştığını ve savaş esnasında kendisini yakalayıp Murad’a teslim edeceklerini bildiriyordu.

Timurtaş oğulları ise Cüneyt Bey’e, beylerin bu tarafa anlaştığını bildirip, daha fazla orada durmasının ahmaklık olacağını, bir an önce bu tarafa geçip Hünkâr’a bağlılık bildirmesini tavsiye ediyorlardı.

Mustafa mektubu okuyunca, Cüneyt Bey’i çağırttı. Mektupları karşılaştırdıklarında, Rumeli beylerinin anlaştığına kesin kanaat getirdiler. Artık tek çare kaçıştı.

Nitekim Hacı İvaz Paşa kuvvetleriyle karşıya geçip savaşa giriştiği sırada, Mustafa da yanında bulunan 35 adamıyla birlikte Biga yönüne doğru uzaklaşmaya başlamıştı.

Tan yeri ağarırken Murad Han da karşı yakaya geçti. Onun gelişini gören Rumeli Beyleri, özür dileyerek affedilmelerini dilediler. Vezirlerden İbrahim Paşa, hepsinin kırılması gerektiğini savundu. Ancak Hacı İvaz Paşa ve Mihaloğlu, “Bunları hep Aydınoğlu fesada verdi. Mustafa’nın düzmece olduğunu anladıklarında bize katıldılar, suçları yoktur.” diyerek bağışlanmalarını dilediler. Padişah, büyük bir yüce gönüllülükle hepsini affetti.


Ceneviz Yardımı ve Sonu Gelmeyen Takip

Süratle Biga önüne gelen Mustafa Çelebi, nehrin taşmasından dolayı karşıya geçerek yol bulamamıştı. Bir Biga köylüsü, bir hayli altın mukabilinde geçidin yerini göstererek yardımcı oldu. Bu sayede sahile inerek gemilere atlayıp Gelibolu tarafına hareket etti.

Murad Han ise, Mustafa Çelebi’nin işini sıcağı sıcağına bitirmek arzusundaydı. Gemilerin tahrip edildiğini görünce, evvelce anlaşmış olduğu Ceneviz Beyi Adorno’ya haber göndererek harp gemileriyle gelmesini istedi.

Adorno, derhal yedi harp gemisiyle Lapseki’ye geldi. Murad Han, 500 kadar adamıyla kadırgaların en büyüğüne bindi. Tam Denizin ortasına gelindiği vakit, Adorno, Sultan Murad’ın önünde diz çökerek, şap madenleri dolayısıyla Osmanlı hazinesine olan 27.000 duka altın borcunun ertelenmesini talep etti. Murad Han, bu sadakat anını değerlendirerek isteğini kabul etti.

Gemiler Gelibolu önüne gelince, Mustafa’ya bağlı güçler karaya asker çıkarmaya mani olmak istediler. Adorno, okçu kuvvetlerini karaya çıkararak sahili emniyet altına aldı. Bunun üzerine Murad Han da karaya çıktı.


Son Vasiyet ve İbretlik Son

Mustafa Çelebi, artık hiçbir şekilde Murad’a karşı koyma ihtimalinin kalmadığını anlamıştı. Süratle kaçarak Edirne’ye can attı. Sarayda bulabileceği hazineleri alarak Enez’e doğru kaçmak istedi. Murad Han’ın seçme birlikleri ise hiç durmadan kendisini takip ediyorlardı.

Nihayet Edirne’nin kuzeyinde, Tunca Nehri kenarındaki Kızılağaç ilçesinde yakalandı ve Edirne’ye getirildi.

Mustafa Çelebi, Sultan Murad’a bir şey söylemek istediğini beyan ettiyse de, itibar edilmedi. Murad Han, onun alelade bir şahıs gibi öldürülmesini emretti. Zira hanedandan katledilmesi gerekenler boğulmak suretiyle öldürülürdü; alelade bir suçlu ise asılırdı.

Mustafa Çelebi, Hisar burcuna asılarak infaz edilmiştir. Böylece, onun Osmanlı hanedanından kabul edilmediğini, halka ve askere ibretlik bir şekilde gösteriyordu.


Bizans’ın Sonu ve Hünkârın Kararlılığı

Bizans İmparatoru Manuel ve oğlu Yuhannes, Murad Han’ın Mustafa Çelebi isyanını bastırdığını duyunca endişeye kapılmışlardı. Hemen iki elçi göndererek hem saltanatını tebrik etmek hem de aradaki soğukluğu gidermek istediler. Elçiler, bütün kabahati şehit edilen Bayezid Paşa’ya yüklediler.

Murad Han ise, elçilerle görüşmeyi reddetti ve kendilerini tevkif ettirdi. Niyeti, Bizans’ın fitne fesatlığına tamamen bir son vermekti.

Hazırlıklar tamamlandıktan sonra elçileri hapisten çıkardı ve İmparatorluğa, İstanbul’un fethi niyetiyle yürüyeceğini bildirmesini istedi. Ardından Mihaloğlu Mehmed Bey’i 10.000 kişilik bir kuvvetle İstanbul’un etrafını vurmak üzere görevlendirdi.

20 Haziran 1422’de Murad Han, 20.000 kişilik bir kuvvetle İstanbul önüne geldi. Muhasara top atışlarıyla başladı.


Yeni Bir Fitne ve Kaderin Döngüsü

Yaşlı İmparator Manuel, yatağında can çekişirken bile, Murad Han’ın bu derdine bir çare bulmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Anlaşma tekliflerinin reddedilmesinden sonra, Karamanoğlu’na kaçmış bulunan Sultan Murad’ın kardeşi Küçük Şehzade Mustafa’ya haber gönderdi. Kendisini ağabeyi Sultan Murad’a karşı teşvik ederek tam destek sözü verdi. Bir hafta sonra vefat edecek olan İmparator, arzusuna muvaffak olmuştu.

Sultan II. Murad Han, İstanbul saldırılarını idare etmekteyken, bir ulak gelerek kardeşinin Bursa’ya girdiğini söyledi.

Küçük Şehzade Mustafa, babasının vefatında 12 yaşlarında olup Hamidili Sancak Beyi’ydi. Ağabeyinin tahta çıkışı üzerine öldürülmekten korkarak Karamanoğlu’nun yanına kaçmıştı.

İstanbul’un Murad Han tarafından muhasara altına alınmasıyla birlikte, İmparator’dan Şehzade’nin Galata’da bulunan Şarapdar İlyas Bey’e mektuplar gelmeye başladı. İlyas Bey, Saltanat davasında Şehzade’yi her bakımdan destekleyeceklerini düşündü ve ikna olması zor olmadı. Karamanoğlu ve Germiyanoğlu beyleri de kendisine kuvvet gönderdiler.

Neticede Şehzade Mustafa, toplama kuvvetlerle Bursa üzerine yürüdü ve orada tahta oturdu. Şarapdar İlyas Bey ve Kara Tacettinoğlu Mahmud Bey, vezir ve kumandan olarak görev yapıyorlardı.


İznik Baskını ve Küçük Şehzadenin Sonu

Bursa halkı şehri Mustafa’ya teslim etmeye karşı çıktı. Yeni fitneciler İznik üzerine yürüdüler. Şehzade Mustafa, Kale muhafızı Firuz Bey oğlu Ali Bey’in iknasıyla teslim oldu.

Ancak, uzun süre İznik’te oturmanın tehlikesini hisseden Germiyanoğlu ve Turgutlu kuvvetleri kumandanları, Mustafa Çelebi’yi alıp Karamanoğlu’na götürmek istediler. Şarapdar İlyas Bey ise buna mani oldu. Beyler, onun ihanetini anlamışlardı.

Neticede Murad Han’ın öncü kuvvetleri, bir sabah ansızın İznik’i bastılar. Mustafa Çelebi hamamda bulunuyordu. Beylerbeyi Tacettinoğlu Mahmud Bey, efendisini atına bindirip kaçırmak istedi. Ancak karşısına, tahtına sadakatiyle bilinen Mihaloğlu Mehmed Bey çıktı. Mahmud Bey, yaşlı Akıncı beyini atından düşürerek öldürdüyse de, kaçıp kurtulmaya muvaffak olamadı.

Şarapdar İlyas Bey ise, Şehzade Mustafa’yı yakalayarak İznik önüne gelmiş bulunan Sultan Murad’a götürdü.

Sultan Murad’ın emriyle, o küçük Şehzade Mustafa, İznik dışında bir incir ağacının altında boğularak öldürüldü.

Murad Han, tahtının ilk yıllarını, Bizans’ın sinsi fitneleri ve kendi kardeşleriyle giriştiği acı mücadelelerle geçirmişti. O, devletin bekâsı için bu ağır yükü omuzlamıştı. Ancak bu kanlı mücadele, genç Hünkâr’ın ruhunda derin izler bıraktı. Tahtın gölgesi, yetimliğin ve ihanetin acısıyla doluydu. Genç Sultan, gelecekteki büyük fetihlerini ve adaletini, bu zorlu ilk yılların verdiği tecrübeyle inşa edecekti.