TAŞ KOYU GÖTÜRDÜ! Hapisten Çıktım, Üvey Annem “Baban Bir Yıl Önce ÖldÜ” Dedi. Mezarlıkta Bekçinin Verdiği Zarfı Açınca TÜM HAYATIM TEPETAKLAK OLDU!

Nefes almaya, düşünmeye bile fırsat bulamadım. Tahliye kapısından çıktığım an, cezam boyunca her gece rüyasını gördüğüm babamın evine doğru koştum. O bembeyaz sundurma korkuluğu yerindeydi ama kapının rengi değişmiş, araba yoluna yabancı araçlar dizilmişti. Kapıyı çaldım, ellerim titriyordu. Kapıyı açan üvey annem Leyla‘nın ifadesi yumuşamadı, aksine buz kesti ve soğuk bir fısıltıyla: “Baban bir yıl önce gömüldü. Artık biz burada yaşıyoruz,” dedi. O anda, hayatımın geri dönülmez şekilde değiştiğini ve büyük bir sırrın ortasında kaldığımı hissettim.

Benim adım Emre. Otuzlu yaşlarımın başındaydım ve hayatımın en verimli yılları, işlemediğim bir suç yüzünden beton duvarlar arasında eriyip gitmişti. Tahliye olduğumda, dışarıdaki dünya bana yabancı, gürültülü ve aşırı parlaktı. Düşüncelerimde tek bir merkez vardı: Babam. Babam, Adnan Fırat, küçük ama gururlu bir inşaat şirketinin sahibiydi. Annemi kaybettikten sonra bir süre toparlanamamış, sonra hayatına Leyla girmişti. Leyla, lüks düşkünü, yapmacık gülümsemelerin ardına saklanmış, bencil bir kadındı. Onun yetişkin oğulları Serkan ve Hakan ise, babamın şirketine hep tepeden bakmış, daima bir pay kapma peşinde koşmuşlardı.

Duygusal arka planım: Babamla aramızdaki bağ çok güçlüydü. O, dürüstlük ve çalışkanlık abidesiydi. Ben tutuklandığımda yıkılmıştı. Yıllarca süren davalar ve temyizler boyunca bana moral veren tek kişi oydu. Ancak cezaevindeki son aylarımda, babamın ziyaretleri aniden kesilmişti. Ne arama, ne mektup. Bu kırılganlık ve acı (Kırılganlık, acı veya haksızlık) beni içten içe kemirmişti. Acaba benden umudu kesmiş miydi? Yoksa hastalanmış mıydı?

Hapishanenin soğuk gri betonundan, babamın evinin yabancı pembeye boyanmış duvarlarına koşarken, içimde bir haksızlık (haksızlık) hissi kaynıyordu. Evin yeni, tanımadık araba yolu, Leyla’nın yüzündeki o donuk, kayıtsız ifade… Bunlar, yaklaşan çatışmanın ilk sinyalleriydi (Yaklaşan çatışmanın ilk sinyalleri).

Mekânın betimlenmesi: Sokak, bir zamanlar sıcak ve davetkâr olan mahallemizdi. Ama şimdi, Leyla’nın evi, bahçesi özenle düzenlenmiş, kapısı bana kapalı soğuk bir kale gibi duruyordu. Akşamüstü güneşi, pencerelerden içeri giriyor ama sanki evin içindeki sıcaklığı tamamen emmiş gibiydi. Işık, dışarıda altın sarısı, ama Leyla’nın kapıyı kapattığı an yüzümde kalan gölge, atmosferi anında yoğun bir gizeme dönüştürdü. O kapının kapanışı, sadece evin değil, hayatımın da bana kapandığının sinyaliydi.

Leyla’nın sözleri beynimde yankılanıyordu: “Baban bir yıl önce gömüldü. Biz yaşıyoruz şimdi.” Bu cümle, beni yerle bir etti. Babamın son anlarında yanında olamamak, beni yün bir iplik gibi paramparça etti. O kapının eşiğinde, Leyla ne taziye diledi ne de içeri davet etti. Kapıyı, babamın adını bile söylememe fırsat vermeden yüzüme kapattı.

Saatlerce yürüdüm, nereye gittiğimi bilmiyordum. Ayaklarım beni otomatik olarak, babamın huzur içinde yattığına inandığım eski şehir mezarlığına taşıdı. Bir kanıta ihtiyacım vardı. Vedalaşabileceğim bir yere ihtiyacım vardı.

Mezarlığın girişinde, yaşlı bir bekçi önüme çıktı. Üniforması solgundu, gözleri ise keskin ve dikkatliydi. Tam içeri adım atacaktım ki, bekçi yavaşça önüme geçti.

— Arama… — dedi sakince. — Burada değil. O, bunu sana vermemi istedi.

İlk büyük kırılma noktası (İlk büyük kırılma noktası) bu an oldu. Bekçi bana, kenarları aşınmış küçük, sarı bir zarf uzattı. İçinde katlanmış bir mektup ve babamın el yazısıyla yazılmış bir depo numarası olan plastik bir karta bantlanmış bir anahtar vardı. Mektubun ilk satırını okurken dizlerim neredeyse çözülüyordu. Tarih, tahliyemden üç ay öncesiydi.

Babam, mektupta öleceğini bildiğini yazıyordu. Gerçeği bana başka kimsenin söyleyeceğine güvenmediğini belirtmişti. Cenazesinin özel ve gizli kalmasını ayarladığını anlatıyordu. Leyla ya da onun yetişkin oğullarının, geride bıraktıklarını kontrol etmesini istememişti. Hapishanede beni ziyaret edemediği için özür diliyordu; hastalığının ve korkusunun onu zayıflattığını itiraf ediyordu.

Son paragraf, göğsümün sıkışmasına neden oldu. Şöyle yazıyordu: “Sessizliğimi, evi ve cezanı anlaman için ihtiyacın olan her şey kilit altında. Leyla ile tekrar konuşmadan önce oraya gitmen için yalvarıyorum.”

Temel duygular: Zarfı tutarken hissettiğim şaşkınlık (şaşkınlık) ve korku (korku) doruktaydı. Babamın ölümü bir kayıp değil, bir ihanetin (ihanet) başlangıcıydı. Bu, bana yapılan haksızlığın (aşağılanma) sadece hapishane duvarlarıyla sınırlı olmadığını gösteriyordu. Babam her şeyi planlamıştı. Ölümü, hayal ettiğimden çok daha büyük bir şeyin başlangıcıydı.

Bu andan sonra karakterin hayatı geri dönülmez şekilde değişti. Artık ben sadece eski bir mahkûm değildim; babamın son görevini yerine getirecek olan varisiydim.

Depo, kasabanın kenarında, kavurucu öğle güneşi altında sıralanmış paslı kapılardan oluşan bir sıraydı. Anahtarı kilide soktuğumda, ellerim o kadar titriyordu ki iki kez denemek zorunda kaldım. Kapı, metalik bir gıcırtıyla yukarı kaydı ve babamın titiz el yazısıyla etiketlenmiş, düzenlice istiflenmiş kutular ortaya çıktı.

İçeride fotoğraf albümleri, vergi kayıtları, banka ekstreleri ve kilitli bir metal dosya dolabı vardı. Saatlerimi orada, beton zeminde oturarak geçirdim, babamın bana hiç anlatmadığı hikâyeyi parça parça birleştirerek.

Yıllar önce, babam küçük bir inşaat şirketi kurmuştu. Ben haksız yere tutuklandığımda, şirket gelişiyordu. Ben hapisteyken, Leyla mali işleri devralmıştı.

Belgeler, benim haberim olmayan para çekme işlemlerini, babamın imzası olmadan satılan mülkleri ve o hastanedeyken onun adına çekilen kredileri gösteriyordu. Bir zarf, babamın bu işlemleri sorguladığı e-postaların kopyalarını içeriyordu; hemen ardından babamın o sırada ağır ilaç tedavisi gördüğünü kanıtlayan tıbbi kayıtlar geliyordu.

İhanetin somut kanıtı: Bir zarfın içinde, Leyla’nın en büyük oğlu Serkan‘ın el yazısıyla yazılmış bir itirafname vardı. İşle bağlantılı bir hırsızlıkta belgeleri tahrif ederek beni nasıl tuzağa düşürdüğünü itiraf ediyordu.

Midem bulandı, sonra öfkelendim. Babam gerçeği çok geç keşfetmişti. Son aylarını, Leyla ile yüzleşmekten korktuğu için sessizce zararı telafi etmeye çalışarak geçirmişti. Geriye kalan az miktardaki mal varlığını benim adıma tröstlere devretmiş ve kanıtları sadece benim bulabileceğim bir yerde saklamıştı.

Ana yüzleşme (Ana yüzleşme), o depoda, beton zeminde yaşandı. Karşıt güçler (İki karşıt güç arasında doğrudan yüzleşme): Emre’nin öfkesi ve adalet arayışı ile Leyla ve oğullarının açgözlülüğü ve ihaneti (bu, belgeler aracılığıyla temsil ediliyordu). Bu, nefes kesen tempoda bir film sahnesi gibiydi; terli avuçlarımda tuttuğum kanıtlar, sadece bir miras değil, aynı zamanda hapiste geçen yıllarımın intikamıydı. O belgeler, benim silahım olmuştu.

Kutuları doğrudan bir hukuk yardım ofisine götürdüm. Avukat, tek kelime etmeden dinledi, ifadesi her belgeyle daha da ciddileşiyordu. Haftalar içinde resmi bir soruşturma başladı. Leyla aramalarımdan kaçındı ama mahkeme celplerinden kaçamadı. Kendisine ait olduğunu iddia ettiği eve mahkeme kararıyla el konuldu.

Babamın özel mezar başında, sadece bekçi, avukat ve benim katıldığım küçük törende, nihayet onun sessizliğini anladım. Bu terk etmek değildi. Bu, pişmanlık ve sevgiden doğan bir stratejiydi.

Kader belirleyen karar (Kader belirleyen karar): O mezar taşsız yerde dururken, babama, bana kavuşmam için bu kadar zor savaştığı bu ikinci şansı boşa harcamayacağıma söz verdim. Bu karar, benim sadece masumiyetimi kanıtlamamdan fazlasıydı; babamın adını ve onurunu geri alma yeminiydi. Artık kaderim kökten değişmişti. Eski bir mahkûm değil, adalet savaşçısıydım.

Dava neredeyse bir yıl sürdü. Leyla ve oğulları dolandırıcılık ve komplo suçlamasıyla yargılandı. Benim mahkûmiyetim resmen bozuldu, sicilim temizlendi. Yüksek sesle kutlama yapmadım. Yavaşça yeniden inşa ettim; gündüzleri inşaatta çalıştım, geceleri işletme yönetimi dersleri aldım. Ailemi neredeyse yok eden hataları tekrarlamamaya kararlıydım.

Evi sattım. O duvarlarda çok fazla anı yaşamıştı, hepsi iyi değildi. Bunun yerine, geri kazanılan fonların bir kısmını, babamın şirketini yeni bir isim altında yeniden açmak için kullandım, her şeyin dağılmasından önce onu tanıyan insanları işe aldım. Geri kalanı ise, babamın mektubunda son dileği olarak yazdığı gibi, haksız mahkûmiyetten etkilenen aileler için bir burs fonuna gitti.

Bazen mezarlığı ziyaret eder, babamın son koruma eylemine tek tanık olan bekçiyle konuşurum. Üzerinde isim yazan bir mezar taşı yok, sadece yaşlı bir meşe ağacının altında sessiz bir yer. Bu doğru hissettiriyor. Babam tanınmak değil, huzur istemişti.

Bu hikâye intikamla ilgili değil. Sabır, gerçek ve sessizliğin bedeliyle ilgili. Bir hayatın korkuyla ne kadar kolay yönlendirilebileceği ve dürüstlüğün nihayet ortaya çıktığında ne kadar güçlü olabileceğiyle ilgili. Türkiye’de benimkine benzer hikâyeler, kâğıt işlerinin ve kibar aile gülümsemelerinin ardına saklanarak, itiraf etmek istediğimizden daha sık yaşanıyor.

Gerçek, her zaman en büyük mirasımızdır ve o miras, bir meşe ağacının altında sessizce bekler.