TAŞIN VE İPEĞİN YOLCULUĞU: Yılın En Uzun Gecesi Bir Selçuklu Kervansarayında Yaşanan Sükûnet

Kışın en uzun gecesiydi.

Gökyüzü, mürekkep karası bir siyaha bürünmüş, etrafı engin bir sessizlik sarmıştı. Sadece atın ağır nefes alışları ve toynaklarının buzlu yoldaki çıtırtısı duyuluyordu. Soğuk, vücudun her zerresine, kemiklerine kadar işlemişti. Parmaklar neredeyse hissizleşmiş, yüz donmuş, dudaklar çatlamıştı. Ama durup dinlenmek yoktu. Çünkü bu gece, Şeb-i Yelda (Yılın En Uzun Gecesi), açıkta kalmak ölümle eş anlamlıydı.

Sabahın ilk ışıklarında, Konya’nın dışındaki küçük kasabadan ayrılmıştın. Yanında iki yol arkadaşın vardı: biri yaşlı ama bilge bir kumaş tüccarı olan Ahmet Usta, diğeri ise genç ve yolları avucunun içi gibi bilen kervan muhafızı Hasan. Üçünüz de aynı hayat çizgisine, Aksaray yakınlarındaki devasa Sultan Hanı’na doğru ilerliyordunuz.

Yolculuğun ilk saatleri güzeldi; gökyüzü açıktı, rüzgâr hafifti. Ancak öğleden sonra dağların ardından gelen bulutlar, sanki Tanrı’nın öfkesini taşıyormuş gibi hızla yaklaştı. Önce küçük, usulca düşen kar taneleri başladı. Sonra kar yoğunlaştı, rüzgâr keskinleşti.

Şimdi, akşamın bu zifiri karanlığında, kendinizi neredeyse görünmez bir dünyanın içinde bulmuştunuz.

“Ne kadar kaldı?” diye sordun Ahmet Usta’ya. Sesin, rüzgârın uğultusunda kaybolacak gibiydi.

Yaşlı adam, yorgunlukla karışık bir sesle yanıtladı: “Fazla değil, evlat. Bir saat belki. Belki biraz daha. Allah yardımcımız olsun.”

Bir saat. Kar fırtınasının içinde, bu karanlıkta bir saat daha yol almak kolay değildi ama başka seçeneğin yoktu. Geri dönmek imkânsızdı, geride bıraktığınız son köy çok uzaktaydı.

İlerlemek zorundaydın.

Sadık atının boynunu okşadın. Hayvan da yorgundu ama yoldaşına güveniyordu. Adım adım ilerliyordu. Yol, taş döşeli olmasına rağmen karın altında neredeyse kaybolmuştu. Ama Hasan yolu biliyordu. Kervan muhafızları, bu İpek Yolu güzergâhlarını kaç kez gidip geldiklerini unutmuşlardı. Onun izini takip ettin.

Soğuk, artık dayanılmaz bir acıya dönüşmüştü. Kalın keçe palton ve postların bile nafileydi. Başındaki sarık ve başlık kulaklarını korumaya çalışıyordu ama rüzgâr, her şeyi delip geçen keskin bir bıçak gibiydi.

“Orada!” dedi Hasan birden. Sesi umut ve rahatlama doluydu. “Işıkları görüyor musunuz?”

Gözlerini kısarak karanlığa baktın ve evet, uzakta, karlı gecenin içinde küçük ama inatçı bir ışık titriyordu. Sonra bir tane daha, bir tane daha…

Kervansaray Sultan Hanı.

İçindeki umut, bir anda alevlendi. Yorgunluk bir nebze olsun hafifledi. Atına hafifçe mahmuz vurdun ve hayvan, o da ışıkları görmüşçesine biraz daha hızlandı.

Yol yavaşça alçaldı. Vadi tabanına doğru ilerlediniz ve işte, karanlığın içinden devasa bir yapı belirdi. Sultan Hanı, tüm ihtişamıyla önünüzde duruyordu. Yüksek taş duvarları, gökyüzüne meydan okuyan kuleleri, ortasındaki büyük kapısıyla… Bu yapı sadece bir konaklama yeri değil, bir kale gibi, bir sığınak gibi, medeniyetin ortasındaki vahşi doğaya karşı dikilmiş bir anıt gibiydi.

Kapıya yaklaştınız. Büyük ahşap kapıların biri aralanmış, içeriden sıcak bir ışık ve dumanı tüten yiyecek kokulu bir hava sızıyordu. Midende tarifsiz bir kıpırtı oluştu. Ne zamandır düzgün bir yemek yediğini bile hatırlamıyordun.

Kapının önünde, kalın keçeden yapılmış bir cübbe giymiş, elinde meşaleli sopasıyla bir görevli bekliyordu. Sizi görünce öne çıktı.

“Hoş geldiniz yolcular,” dedi. Sesi sıcak ve samimiydi. “Geceniz aydın olsun. Hadi içeri girin. Soğukta kalmayın.”

Hasan önden girdi, ardından Ahmet Usta. Sen de atından indin. Bacakların kaskatı kesilmişti. Neredeyse yere yığılacaktın ama kendini tuttun. Atının dizginini tutarak kapıdan içeri geçtin ve birden bambaşka bir dünyaya adım atmış gibi oldun.

Dışarıda acımasız kış fırtınası, karanlık ve ölümcül bir sessizlik hüküm sürüyordu. Ama içeride; içeride sıcaklık vardı, ışık vardı, yaşam vardı.

İlk adımını attığında gözlerin alışmaya çalıştı. Kervansaray’ın iç avlusu, yüksek duvarlarla çevrili geniş bir alandı. Ortasında küçük bir mescit yükseliyordu. Asıl dikkat çeken ise etraftaki tonozlu odalar, ahırlar ve ana hol girişinden sızan ışık ve gürültüydü.

“Hadi atları ahıra bırakalım,” dedi Hasan. “Sonra içeri geçeriz.”

Sağ taraftaki büyük tonozlu mekâna doğru ilerlediniz. Ahır, geniş ve yüksek tavanlıydı. İçeride onlarca at, katır ve deve vardı. Ahırın sıcaklığı, hayvanların nefeslerinden ve bedenlerinden yayılan ısıdan geliyordu. İçeri girdiğinde bu sıcaklık seni sarıp sarmaladı ve içinde derin bir rahatlama hissettin.

Ahır görevlisi, yaşlı ve tecrübeli bir adamdı. “Atlarınızı bana emanet edin,” dedi. “Yem ve su vereceğim. Endişelenmeyin.”

Atının başını son bir kez okşadın. Hayvan sanki anlıyormuş gibi başını sana doğru eğdi. Dizginleri görevliye bıraktın. Küçük bohçanı ve kılıcını yanına aldın. Ahmet Usta da kumaş balyalarından bir kısmını ahırda bırakıp sadece en değerli olanları yanına aldı.

Ahırdan çıkıp ana holün kapısına geldiğinizde, içeriden gelen sıcaklık ve gürültü neredeyse fiziksel bir duvar gibi çarptı.

Kapıyı açıp içeri girdiğinde gözlerin bir an kamaştı. Büyük salon devasa, tavanı yüksek tonozluydu ve ortasında büyük bir kubbe vardı. Kubbenin merkezinde, dumanı dışarı atan bir baca deliği ve tam ortada büyük bir ateş yanıyordu.

Alevler yüksek ve canlıydı. Etrafında onlarca insan toplanmış; kimisi oturmuş, kimisi uzanmış, kimisi yemek yiyor, kimisi sadece ateşe bakıyordu. Burası kervansarayın kalbiydi. Burada ısınılır, yemek yenir, hikâyeler anlatılır, uyulurdu.

Hasan sizi, ateşin yanındaki boş bir yere götürdü. Üzerinde kilimler serili tahta bir sedir vardı. Oturduğunuz an, vücudundaki tüm gerginlik ve yorgunluk bir anda üzerine çöktü. Bacakların, sırtın, omuzların… Her yerin ağrıyordu ama aynı zamanda son derece rahatlamış hissediyordun.

Ateşin sıcaklığı yüzüne vuruyordu. Buzul gibi olan deriniz yavaş yavaş çözülmeye başladı. Parmaklarını, ayak parmaklarını, kulaklarını hissetmeye başladın. Acı verici ama aynı zamanda yaşamı hissettiğini gösteren bir histi bu.

Ahmet Usta yanına oturdu. “Allah’a şükür,” dedi. “Buraya ulaştık. Bu gece burada güvendeyiz.”

Hasan da sırtını duvara yasladı. “Vallahi bu gece açıkta kalsaydık sabaha çıkamazdık,” diye ekledi. “Kar fırtınası gittikçe kötüleşiyordu.”

Etrafına bakındın. Salonda belki 40, belki 50 kişi vardı. Belki daha da fazla. Hepsi de senin gibi yolcuydu ama her biri farklı bir hikâyeden geliyordu.

Sağ tarafta, zengin görünen, pahalı kumaşlar giymiş dört beş kişilik bir tüccar grubu vardı. Muhtemelen İpek Yolu’ndan gelmişlerdi. Sol tarafta ise, daha mütevazı giyimli bir aile: Anne, baba ve üç çocuk. Muhtemelen Hac’dan dönüyorlardı. Ateşin tam karşısında, uzun beyaz sakallı, yıpranmış ama tertemiz elbiseli yaşlı bir derviş, gözleri yarı kapalı, dudakları hafifçe kıpırdayarak zikir çekiyordu.

Genç bir talebe, yanında kitapları olan bir grup asker, iki kadın… Bu kadar farklı insanın bu gece bir çatı altında toplanmış olması seni derinden duygulandırdı. Dışarıda doğanın acımasızlığı hüküm sürerken, içeride insanlık, medeniyet ve paylaşım vardı.

Ahmet Usta bohçasını açtı. Kuru ekmek, peynir ve birkaç kuru incir çıkardı. “Buyurun,” dedi. “Az ama var. Paylaşalım.”

Hasan kuru et parçalarını, sen de sabah kasabadan aldığın ekmek ve biraz zeytini ortaya koydun. Hepsi bir araya gelince, tahta sedir üzerinde küçük bir sofra kuruldu.

Tam yemeye başlayacakken bir görevli yanınıza geldi. Elinde büyük bir bakır tepsi vardı, üzerinde buharlı çorbalar.

“Kervansaray’ın ikramı,” dedi gülümseyerek. “Mercimek çorbası. Afiyet olsun. İçiniz ısınsın.”

Bu kervansaraylar, sadece barınak değil, aynı zamanda vakıf eserleriydi. Sultan tarafından, hayırsever tüccarlar tarafından kurulmuştu. Yolcuların hem barınması hem de beslenmesi için.

Çorbayı içtin. Sıcak, baharatlı, doyurucuydu. Boğazından aşağı inerken vücudunu içten ısıtıyor, midende yayılarak enerji veriyordu. Ekmek, peynir, zeytin… Hepsi çorbayla harika gitti.

Sessizce yiyordunuz ama bu, huzurlu bir sessizlikti. Paylaşımın ve birlikteliğin getirdiği sükûnet.

Yemekten sonra biraz daha rahatladın. Sırtını sedire yaslayıp ateşe baktın. Alevler dans ediyordu; kırmızı, turuncu, sarı tonlarda. Odunlar çatırdıyor, közler parlıyordu. Etrafındaki insanların konuşmaları, çocukların fısıltıları, ateşin hışırtısı… Hepsi bir araya gelip tuhaf ama rahatlatıcı bir melodi oluşturuyordu.

“Bu Sultan Hanı ne zaman yapıldı?” diye sordun Ahmet Usta’ya. Yaşlı adam, bu yolları yıllardır kullanıyordu.

“Bin iki yüz yirmi dokuz yılında,” dedi Ahmet Usta. “Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubat zamanında. Neredeyse yirmi beş yıl oldu. Ben daha gençtim, yapımını görmüştüm. Yüzlerce işçi çalıştı. En iyi ustalar getirildi. Mimarı, Şamlı bir usta: Muhammed bin Havlan el-Dımaşki. Taşları, süslemeleri, her şeyi mükemmeldir. Sadece güzel değil, aynı zamanda sağlamdır. Kışın en sert soğuğuna, yazın en kavurucu sıcağına dayanır.”

Etrafına bakıyorsun. Duvarları, tavanı, kemerleri inceliyorsun. Gerçekten de muhteşem bir işçilik. Taşlar öyle ustalıkla yerleştirilmiş ki aralarında hemen hemen hiç boşluk yok. Süslemeler, geometrik desenler, hat sanatı… İslam sanatının en güzel örnekleri bu duvarlarda yaşıyordu.

Sohbetiniz devam ederken, salona yeni bir grup girdi. Beş altı kişilerdi, hepsi de kar kaplı, yorgundu. Kapıdan içeri girdiklerinde, tıpkı sizin gibi önce ateşin sıcaklığına şaşırdılar. Sonra rahatlamış yüzlerle içeri ilerlediler. Görevliler onlara da yer gösteriyor, çorba getiriyordu. Kervansaray, büyüyen bir aile gibiydi; her gelen, o ailenin bir parçası oluyordu.

Biraz daha oturdunuz, dinlendiniz. Sonra Ahmet Usta ayağa kalktı.

“Ben abdest alıp namaz kılacağım, evlatlar,” dedi. “Siz de gelin. Akşam namazı vakti geçiyor.”

Sen de kalktın. Hasan da katıldı. İç avludaki mescide gittiniz. Soğuk ama temiz suyla abdest aldınız. Mescit küçük ama zarifti. İçeride on on beş kişi daha vardı. İmam, yaşlı bir adam, önde duruyordu. Saf tutuldu.

İmam “Allahu Ekber” diye tekbir getirdi ve namaza başladınız. Namaz sana huzur verdi. Günün yorgunluğu, yolculuğun stresi hepsi bir kenara bırakıldı. Sadece sen ve Rabbin vardınız. Secde ettiğinde alnın soğuk taşa değiyor ve o an her şeyi unutuyordun.

Namaz bittiğinde bir süre daha mescitte kaldınız. Sessizlik vardı. Sadece bazılarının dua ettiği duyuluyordu. Sen de dua ettin. Şükrettin. Bugün buraya sağ salim ulaştığın için, sıcak bir yerde olduğun için, tok olduğun için.

Mescitten çıktınız. İç avlu artık daha sakindi. Kar yağışı durmuştu ama hava hâlâ buz gibiydi. Anasala döndüğünüzde ortam biraz değişmişti. İnsanlar yemeklerini bitirmiş, şimdi daha rahat konuşuyorlardı. Bazı gruplar kendi aralarında sohbet ediyor, bazıları bir araya gelip hikâyeler anlatıyordu.

Yerinize oturdunuz. Ahmet Usta çantasından bir kese çay çıkarıp sıcak su istedi. Çay demlendi. Kokusu etrafınıza yayıldı. Küçük toprak fincanlardaki çay, altın değerindeydi.

Çayı yudumlarken, ateşin etrafında hikâyeler anlatılıyordu. Bir tüccar, geçen yıl Tebriz’den dönerken dağ geçidinde eşkıyalarla karşılaşmasını ve Sultan’ın askerleri sayesinde nasıl kurtulduğunu anlattı. Ardından yaşlı bir Hacı, Kudüs’e ve Kâbe’ye yaptığı yolculuğu, orada hissettiği manevi huzuru anlattı. Sesi duyguyla titriyordu, gözleri yaşarıyordu.

Bu hikâyeler, yolculuğun en güzel yanlarından biriydi. Her insan bir hikâye taşıyor ve bu uzun kış gecesinde bu hikâyeleri paylaşmak insanları birbirine bağlıyordu.

“Bu gece uzun olacak,” dedi Hasan, çayını yudumlarken. “Yılın en uzun gecesi. Sabah geç doğar.”

“Evet,” dedi Ahmet Usta. “Ama burada güvendeyiz. Dışarıda ne olursa olsun, biz burada sıcaktayız. Ulu Sultanımızın hayratı bu. Allah razı olsun.”

Sohbetiniz devam etti. Ahmet Usta Kayseri’ye gittiğini, Bursa’dan getirdiği ipek ve yün kumaşları satacağını anlattı. Sen de Kayseri’deki ailene döndüğünü, Konya’da bir demircinin yanında çıraklık yaptığını söyledin. Hasan ise kervan muhafızlığı yaptığı zorlu yolları ve Selçuklu Sultanlarının yol güvenliğini nasıl artırdığını anlattı.

Salonun bir köşesinde, bir müzisyen kopuzunu eline aldı. Yavaş, melankolik bir melodi çalmaya başladı. Melodinin ritmi, ateşin çıtırtısıyla uyum içindeydi. Müzik insanların ruhuna dokundu. Ardından daha neşeli bir oyun havası çalındı, bazı çocuklar gülerek oynamaya başladı. Sonra bir kadın, sesi ince ve berrak bir türkü söyledi; belki aşktan, belki ayrılıktan bahsediyordu.

Bu gece, kervansaray sadece bir bina değil, insanlığın, medeniyetin ve paylaşımın bir simgesiydi.

Görevliler, ortaya helva getirdi. Vakfın ikramıydı. Helva tatlı ve bol tahinliydi. Herkes bir parça aldı. Tatlının ardından biraz daha çay içildi.

Yavaş yavaş insanlar yorgunluğunu hissetmeye başladı. Sedirlerde uzanıyor, yan odalara çekiliyorlardı. Sen de yorgundun. Gözlerin ağırlaşmaya başladı ama henüz uyumak istemiyordun. Çünkü bu gece özeldi.

Ahmet Usta ve Hasan da uzandı. “Sabah erken kalkarız,” dedi Hasan. “Dinlenin.”

Sen de uzandın. Başını bohçana yasladın. Gözlerini kapattın ama hemen uyumadın. Etrafındaki sesleri dinledin: Ateşin hışırtısı, insanların nefes alışları, rüzgârın dışarıdan çıkardığı uğultu.

Tavana baktın. Kubbenin içi ateşin ışığıyla aydınlanmıştı. Duman bacadan yavaşça çıkıyordu. Bu yapı, sadece taş ve harçla değil, merhamet, cömertlik ve yardımlaşma duygularıyla inşa edilmişti. Bu kervansaray bir vakıftı; birinin kendi parasıyla yaptırıp sonsuza kadar yolcuların hizmetine sunduğu bir eser. Karşılığında bir şey beklemiyordu, sadece Allah’ın rızası için.

Bu düşünce, içini bir sıcaklıkla doldurdu. Burada, bu gece onlarca insan vardı. Hepsi insanoğluydu. Hepsi aynı ihtiyaçlara sahipti: yemek, su, sıcaklık, güvenlik. Ve bu kervansaray, herhangi bir ayrım yapmadan tüm bu ihtiyaçları karşılıyordu.

Yavaşça gözlerin kapandı.

Uykunun sınırlarında gezinirken, bir an kendini açık bir çölde görüyordun, susuzluktan boğazın kupkuru. Sonra uzakta bir vaha göründü. Koşarak ulaştın ve serin sudan içtin.

Sonra hafifçe uyandın. Hâlâ aynı yerdesin: Kervansarayda. Ateş hâlâ yanıyor ama daha küçük. Salonun içi çok daha sessizdi. Çoğu insan uyumuştu.

Tekrar gözlerini kapattın. Bu sefer uyku daha kolay geldi. Vücudun gevşedi, zihnin boşaldı ve yavaşça uykuya daldın. Ama uykunun derinliklerinde bile bir farkındalık vardı: Güvende olduğunun, sıcakta olduğunun, insanlar arasında olduğunun farkındalığı.

Gece ilerledikçe, karanlık en derin noktasına ulaştı. Dışarıda ayın bile görünmediği bir karanlık. İçeride ise ateşin ışığı karanlığa meydan okuyordu. Küçük bir ışıktı ama kararlıydı. Sönmüyor, vazgeçmiyordu. “Ben buradayım,” diyordu, “Sizi koruyorum, ısıtıyorum, aydınlatıyorum.”

Gecenin ikinci yarısı daha sessiz, daha sakindi. Herkes derin uykudaydı.

Bir ara dışarıdan uzak ama net bir ses geldi. Bir kurt uluması. Derin, uzun, hüzünlü. Kurt belki çok uzaktaydı, belki de yakında. Ama sen içerideydin. Nöbetçi bile kısa bir an kulağını dikti, sonra her şeyin yolunda olduğunu anlayınca rahatladı. Kervansarayın kalın duvarlarından içeri giremezdi.

Uluma bir daha geldi. Sonra kesildi. Sessizlik tekrar çöktü.

Sen de uyudun. Derin, rahat, huzurlu bir uyku. Bedenin dinleniyor, ruhun rahatlıyordu. Yarının yolculuğu için enerji topluyordun.

Rüyanda evini görüyordun. Annen sana sarılıyor, baban omzuna vuruyordu. Kardeşlerin etrafında koşuyordu. Mutluydun. Evdeydin, ailenle birliktesin.

Gece yavaşça ilerledi.

Yılın en uzun gecesi aynı zamanda bir dönüm noktasıydı. Bundan sonra geceler kısalmaya başlayacak, günler uzayacaktı. Kış yavaşça geri çekilecek, bahar gelecekti. Her kış baharla biterdi. Her karanlık aydınlıkla, her zorluk kolaylıkla.

Derinden bir nefes aldın. Yavaşça verdin. Vücudun tamamen rahattı, zihnin huzurluydu.

Ateşin ışığı yüzüne vuruyordu. Sıcaklık seni sarıyordu ve etrafındaki insanların varlığı sana güven veriyordu. Bu gece burada güvendeydin. Evinden yüzlerce kilometre uzakta olsan da, yalnız değildin. Çünkü insanlık bir aileydi ve bu kervansaray, bu gece o ailenin toplanma yeriydi.

Sabahın ilk ışıkları, kubbenin ortasındaki baca deliğinden sızmaya başladığında, Sultan Hanı’nın içinde yeni bir günün telaşı başladı. Yolcular uyanıyor, eşyalarını topluyor, atlarını hazırlıyorlardı. Herkes birbirine “Geceniz mübarek olsun,” diyor, iyi dileklerle vedalaşıyordu.

Sen, Ahmet Usta ve Hasan da yola çıkmaya hazırdınız. Sıcak bir çorba daha içtiniz.

Kapıdan dışarı çıktığınızda, kar yağışı durmuştu. Soğuk hava, dün geceki keskinliğini kaybetmişti. Güneş doğmak üzereydi ve gökyüzü, pembeye, turuncuya boyanıyordu.

Atına bindin. Sultan Hanı’na son bir kez baktın. Dev, taştan bir sığınaktı. Onu inşa edenlere ve yaşatanlara sessiz bir dua ettin.

“Haydi bakalım,” dedi Hasan. “Kayseri yolu bizi bekler. Allah selamet versin.”

Üçünüz, karla kaplı ipek yolunda ilerlemeye başladınız. Arkanda bıraktığın o taş yapı, sadece bir gece geçirdiğin bir yer değil, aynı zamanda zorlu kış gecesinde umudun, sükûnetin ve insanlığın gücünün simgesiydi.

Bu gece, seni sadece soğuktan değil, aynı zamanda yalnızlıktan da korumuştu. Artık yolda değildin; hayatın büyük akışında, bir durağı daha geride bırakmıştın.