Temizlikçi kadın yenmemiş parçaları dikkatle toplayıp eve götürdü — hepsi aç çocuklarını doyurmak içindi.

Svetlana her zamanki gibi alarm çalmadan önce uyandı. Oda yumuşak bir alacakaranlıkla doluydu: şafağın hemen öncesinde beliren o hayaletimsi ışık; gecenin artık hükmetmediği ama günün de henüz haklarını almadığı an. Dışarıda derin bir sessizlik vardı, sanki zaman donmuş gibiydi. Kıpırdamadan yattı, sabah evinin ritmini dinledi. Yan odadan çocukların sakin, ölçülü nefes alışları geliyordu. Roman her zamankinden biraz daha yüksek nefes alıyordu, Irina uykusunda döndü — yatak hafifçe gıcırdadı. Anton her zamanki gibi bu gecenin ortasında sessiz bir ada gibiydi: ne ses ne hareket. Sanki uyumuyor — sadece kaybolmuş.

Dikkatle, neredeyse sessizce battaniyenin altından sıyrıldı. Ayakları soğuk muşambaya değdi, ama irkilmedi — sadece gözlerini bir anlığına kapadı, sanki sabahın bu gerçeklik darbesini kabullenir gibi. Güne böyle başlıyordu: şikâyetsiz, fazladan hareket olmadan, duraksamadan. Sadece başlıyordu.

Mutfak dünün et suyu ve eski ahşap kokuyordu. Her şey saat gibi yerli yerindeydi: tencereler dolapta, kaşıklar çekmecede, çaydanlık ocakta. Davlumbazın üzerindeki ışığı yaktı — evi rahatsız etmemek için sessizce, klik sesi olmadan. Çaydanlığı ısıtmaya koydu. Çaydanlık tısladı, buhar soludu. Kaynarken Svetlana tencereleri çıkardı, birini ateşe koydu, diğerinde akşam için makarna çoktan kısık ateşteydi. Her şey programa uygundu — kahvaltı ve akşam yemeği aynı anda hazırlanırdı. Bu zaman kazandırırdı. Böyle hayatta kalıyorlardı.

Anton için — sosisli sahanda yumurta. Lapa, hele sabahları, nefret ettiği şeydi. “Sadece lapa olmasın, anne!” — her gün sanki unutabilirmiş gibi söylerdi. Roman için — üstüne azıcık erimiş tereyağı koyulmuş yulaf lapası. Irina için — Svetlana’nın akşamdan kalan hamurla yaptığı krep. Yanında — havluya sarılı kaynar su dolu bir demli. Ve dünden kalan püre patatesten ve hafızasından yoğurduğu hamurla yaptığı patatesli börek. Annesinin tarifi. Çocukluğundan hatırladığı kadarıyla. Büyükanne uzun süredir yapamaz olmuştu. Şimdi Svetlana yapıyordu. Çünkü başka kimse yoktu.

Ocak tıslama, fokurdama, kaynama sesleri çıkarırken o, bulaşıkları yıkamayı, masayı silmeyi, çöp poşetlerini ayırmayı yetiştirdi. Düşünceler başının içinde ipe dizili boncuklar gibi ardı ardına diziliyordu:

“Roman anaokuluna. Anton — kendi başına, artık büyük. Irina evde, babaanneyle. Bir şey olursa — çorbayı ısıtır. Ona teşekkür et. Ne iyi kız… Yemeyi biliyor ve yardım ediyor. Yeter ki büsbütün suskunlaşmasın…”

Boğazı düğümlendi. Svetlana bir nedenden çöpe atmadığı eski çatlak fincandan gözlerini kaçırdı. Belki de o çatlak, eski şeylerin de gerekli olabileceğini hatırlattığı içindi. Çatlak olanlar da işe yarar.

Yorgun muydu? Evet. Kıl köklerine kadar, iliklerine kadar. Ama bunu düşünemezdi. Şimdi — sabah. Ve sabah hareket ister. Yavaşlığı affetmez.

Elinde sıcak tencerelerle büyükanneyi kontrol etti. Odadaki tek ışık televizyon ekranından geliyordu — titreyen, sessiz, kısık seste. Sanki kendi kendine konuşuyordu. Yatakta Valentina İvanovna yatıyordu — küçük, bükülmüş, zamanın katladığı bir beden. Gazete göğsüne kaymış, gözlükleri yamulmuştu. Eli çocuk gibi yanağına kıvrılmıştı.

“Babaanne…” diye fısıldadı Svetlana içeri girerken.

Yaşlı kadın kımıldadı, gözlerini hafifçe araladı ve sönükçe gülümsedi.

“Svetik?.. Zamanı mı geldi?”

“Evet. Kahvaltı hazır olacak, olur mu?”

“Şimdi değil… sonra…”

Sesi zayıftı, her kelimeyi zorla çıkarıyordu. Svetlana yanına oturdu, battaniyeyi düzeltti, büyükanne’nin elini vücudu boyunca yerleştirdi. Parmakları kuruydu, kırılgandı, mavi damarlar belirginleşiyordu.

“Yürüyebiliyor olmasına şükür,” diye düşündü o elleri tutarken. “Doksan iki yaşında… Daha geçen gün Irina’ya masallar okuyor, Roman’a çarpım tablosunu anlatıyordu…”

Şimdi büyükanne günlerini yarı uykuda, oturarak ya da yatarak geçiriyordu. Sadece tuvalete gitmek için kalkıyordu. Televizyon izliyor, gazeteyi tutuyor, ama okumuyordu. Sadece tutuyordu. Sanki bu, kendini canlı hissetmesine yardım ediyordu.

Svetlana televizyonu kapattı, yastığı düzeltti ve mutfağa döndü.

Börekleri folyoya sararken düşünceleri içinden yeniden uğuldamaya başladı. Sanki kafasının içinde radyoyu biri açmıştı — ama karşısındaki konuşmacı kendisiydi, sadece on yıl yaşlısı.

“Ben de böyle olacağım… Acaba çocuklar yanımda olacak mı? Bana katlanacaklar mı?.. Irina — evet. Anton… emin değilim. Roman daha çok küçük…”

Geçen ay büyükanne için yeni ilaç aldığını hatırladı. On ampul — emekli maaşının yarısıydı. Bir de merhem. Bez. Pudra. Yiyecek. Isı. İlaç. Sigorta. Tahliller. Ve bütün bunlar — bir temizlikçinin maaşıyla.

“Korkuyorum… bir gün bana da böyle bir şey alacaklarından… paraya kıyamayacaklar diye. Ya da hiç almayacaklar…”

Gözleri doldu ama yuttu. Ağlamaya başlarsa duramayacağını biliyordu. Ve şimdi — kahvaltı. Şimdi — çocuklar.

Anton mutfağa sadece tişört ve çorapla göründü; saçları dağınık ama bilerek büyümüş gibi davranıyordu.

“Anne, sahanda yumurta yaptın mı?”

“Elbette, hâlâ sıcak. Git ellerini yıka. Güçlü çay ister misin?”

“Evet. Ama şekersiz, senin yaptığın gibi.”

Svetlana gülümsedi. On iki yaşındaydı ama şimdiden bir erkek gibi konuşuyordu. En büyük oğul. Onun dayanağı. Onun küçük kayası.

Yarım saat sonra Roman kapıya patırtıyla geldi, bere kaşlarına kadar inmişti. Irina çoktan kalkmış, montunu giydirmesine yardım ediyor, fermuarını çekiyordu.

“İrka, bir şey olursa — beni ara, tamam mı? Akşama kadar işte olacağım ama öğlen, her zamanki gibi çıkacağım.”

“Tamam anne. Her şey yolunda olur. Büyükanne’ye yemeği ısıtırım, Roman’la ders çalışırız. Harf kartlarımız var.”

“Benim güzel kızım…”

Svetlana kızına sarıldı. Daha fazla bir şey söylemek istedi ama söyleyemedi. Sadece sıkıca sarıldı. Hayattan çok sevdiğin birine sarılır gibi.

Dışarıda onu keskin bir sabah rüzgârı karşıladı. Gökyüzü grimdi, güneş doğmaya cesaret edememişti. Ve aniden, sanki biri düğmeye basmış gibi, bir anı yüzeye çıktı.

Pavel’in sesi. Soğuk. Sert.

“Artık katlanamıyorum, Svet. Yeter.”

O mutfağı yeniden gördü. Akşam. İşten yorgun dönmüştü. O — elinde bir kutu bira, gözlerine bakmıyordu.

“Anlıyor musun Svet, böyle yaşamak istemiyorum. Zorunda değilim! Bir hayatım var! At gibi çalışmayacağım!”

“Ama biz aileyiz… çocuklar… annem…”

“Eee? Bütün ömrümü boynumda bu ihtiyarla mı geçireyim? Çocuklarla, sürekli yorgun bir karıyla mı? Kötü yemekle, delik çoraplarla mı?”

Gözlerine bakmadan konuşuyordu. O ise tek kelime edemeden duruyordu. Şakaklarında acı zonkluyordu ama gücü yoktu. Sadece ona bakıyor, içerde bir yerlerde son umut kıvılcımı sönüyordu.

Gitti. Çantasını toplayıp çekip gitti. Açıklamasız. Uyarısız. Vedasız. Ve sonra ev, sabah uyandığında olduğu gibi, aynı sessizlikle kaplandı.

“Paşka… — diye düşündü şimdi, sokakta yürürken — bir erkek olmanın ne demek olduğunu bile bilmiyorsun…”

Çocukları o istemişti. İsimlerini kendi seçmişti. Kendi bir aile düşlemişti. Ve doğduklarında — yabancılaştı. Sanki görevleri sözlerle bitmiş gibi.

İşe yarım yamalak sarıldı. Az kazandı. Hiçbir şeyi değiştirmek istemedi.

“Bana yeter,” derdi. “Çalışmaya zorlanmak istemiyorum. Erkek işi değil.”

Ve her şeyi o taşıdı. Yalnız. Alışverişten polikliniğe. Giysiden okul şenliklerine. Tek bir sabah gösterisine bile gelmedi. Bir kere bile. Roman şiir ezberledi, kâğıttan tavşanı tuttu, babasını gözleriyle aradı.

“Baba gelecek mi?”

Svetlana başını salladı. Yalan söyledi. Çünkü biliyordu — gelmeyecekti.

“Etkinliklerinizden bıktım. Evde seni söylerken duydum. Yeter.”

Ve güldü. Aptalca. Vicdansızca. O akşam ekmek parası bile yoktu. Ama en kötüsü bu değildi. Para değil. Kırgınlıklar değil. Onun hiç var olmamasıydı. Hiç.

Bir keresinde pantolonunda bir maça bileti buldu. Fiyat — bir haftalık erzakları kadardı.

“Akıl sağlığını mı yitirdin?”

“O benim param. İstediğim gibi harcarım. Aldatmıyorum, sevin.”

Sevinmedi. Ağladı. Sessizce. Mutfak köşesinde. O gittikten sonra. Çünkü anladı: o bir erkek değil. Sorumluluk almaya hazır olmayan biri. Aileden borçtan kaçar gibi kaçan biri.

Ama o kaldı. O, onun gidişinde kaldı. Annesi hastalanınca kaldı. Para yetmeyince kaldı. Çocuklar hasta olunca kaldı. Kimse yardım etmediğinde kaldı. Kaldı.

Ve çocuklar büyüdü. Tertemiz. Akıllı. Söz dinleyen. Mutlu.

En azından dışarıdan.

En azından şimdilik.

Irina sadece en büyük çocuk değildi — evin dayanağı, küçük kaptanıydı. İstense de istenmese de hep bir adım önde olan yardımcı bir kız. Her yönden örnek öğrenci: okulda takdirler, evde — fazla söz olmadan toparlama, Roman’a yardım, Anton’un ödevlerini kontrol. Sessizdi, ama pencerede durup geçen yetişkinleri izleyişinde bile hissedilen bir iç gücü vardı. Sanki sadece kendisi için önemli bir şeye karar veriyormuş gibi.

Anton, babasının olmaya çalıştığı kişiydi — erkek, ama sadece on iki yaşındaydı. Hiç sızlanmaz, şikâyet etmezdi. Hatırlatılmadan bulaşıkları yıkar, eşyalarını toplar, gerektiğinde — anne mutfakta ya da büyükanneyle meşgulken Roman’ı tutar, yardım ederdi. Az konuşurdu ama her sözü birçok yetişkininkinden daha ağır basardı.

Roman en küçüğüydü ama bilgiyi çoktan tadıyordu. Kitapları sever, harfleri söker, heceleri tekrarlar, gururla anneye: “Bak, okudum!” derdi. Kahkahası, ay sonuna kadar paranın yetip yetmeyeceğinin sayıldığı gri, soğuk bir dünyada güneş ışığı gibiydi.

Onlar onun anlamıydı. Gerçek hayatı. Rutinin gölgesi arasındaki tek ışığı. Eski ama temiz kıyafetlere bürünmüş bu üç çocuk — birinin eldiveni, diğerinin beresi; birbirlerine miras kalan — ona sosyal medyadaki kusursuz aile pozlarından daha güzel görünürdü. Çünkü onlar canlıydı. Dürüst. Gerçek.

Bir zamanlar yaşamlarının merkezi Valentina İvanovna’ydı — sadece bir akraba değil. Dayanak, bilgelik sesi, sarılmaya hazır eller ve sıcak bakışlı gözler. Onunla çocuklar mutfakta saatlerce oturur, masalları, savaş hikâyelerini dinler, eski fotoğraf albümlerini karıştırırlardı. Irina’ya çocukluğundan beri bildiği mısraları fısıldayarak şiirler okurdu. Anton’a sonsuz sabırla çarpım tablosu öğretti:

“Üç kere üç? Hadi düşün… Aferin! Bak nasıl yapıyorsun!”

Büyükanne asla bağırmazdı. Asla azarlamazdı. Sadece sevgiyle bakardı. Hasta olsa bile, yorgun olsa bile, gülümsemeye, okşamaya, ısıtmaya güç bulurdu. Ve aynı anda Svetlana işe koşar, her şeye yetişmeyi umardı: vardiya, akşam yemeği, bakım. Pavel ise… o günlerde yine “kendini bulmaya” giderdi, çoğunlukla — balığa, bira kutusuyla ve özgürlük hayaliyle.

Sonra her şey değişti. Yaşlılık fark ettirmeden geldi, sonbahar cereyanı gibi — önce küçük aksamalar: Roman’ı doyurup doyurmadığını unutmalar, haftanın günlerini karıştırmalar. Ardından — banyoda düşüş. Kalça kırığı. Hastane. Alçı. İlaç ve yaşlılık kokan bir koğuş. Ve o anda Pavel tamamen kayboldu.

“Böyle bir hayat istemiyorum,” dedi kapıda durup gözlerine bakmadan.

“Pavel, büyükanne… zorlandığını biliyordun…”

“Otuz altı yaşında olduğumu ve bezlerle, yaşlılıkla imza atmadığımı biliyordum. Bu hayat değil, Svet.”

“Peki ya çocuklar?”

“Sen halledersin. Halledersin. Ben nefes almak istiyorum.”

Gitti. Sanki havası ağırlaşmış bir odadan çıkar gibi. Ardından — sessizlik. Büyükanne eve döndüğünde, şiir okuyan ve çarpım tablosu öğreten kadın değildi artık. Şimdi bir sandalyedeki kişiydi; kaşığı tutamayan ince parmaklar, yorgunlukla dolu gözler. Artık okumuyordu. Fısıldamıyordu. Sadece bazen fısıldıyordu:

“Affet beni, Svetik… her şey için affet.”

Svetlana sessizdi. Çünkü bir suç görmüyordu. Sadece sevgi. Ama kalbine kendini cezalandırmayı nasıl anlatırsın?

Boşanmanın üç ay sonrası, mahkemeden mektup geldi. Pavel dava açmıştı — evin bir kısmını istiyordu. Svetlana mahkeme koridorunda çantasının sapını sinirle çeviriyordu.

“Hiçbir şey katmadı…” dedi avukata. “Bu daire annemden, evlenmeden önce benim… Tadilat bile yapmadık… Bir çivi bile çakmadı…”

“İspatlarız,” dedi ciddi gözlüklü kadın sakince. “Tüm belgeler sizde. Kaybedecek.”

Duruşmada Pavel kendinden emindi. Gülümsüyordu. Sanki gerçekten hakkı varmış gibi. Aileye bir şeyler vermiş gibi. Bir şey kaybetmiş gibi.

Svetlana dinledi — ve onu tanıyamadı. Yabancıydı. Yabancı bir ses, yabancı bir bakış. Dava yaklaşık iki ay sürdü. Karar onun lehineydi: daire ona kaldı.

Pavel eli boş ayrıldı. Yalnız bir bakış attı — kırgın, neredeyse suçlayıcı. Sanki giden o değil de ihanete uğrayan oydu. Ama pes etmedi. Birkaç ay sonra yeni bir mektup geldi: mahkeme nafakaya hükmetti.

Svetlana neredeyse ağlayacaktı — rahatlamadan. En azından bir şey. En azından minimal bir yardım. Ama yakında ortaya çıktı ki: Pavel resmi işinden ayrılmıştı.

“Artık kayıt dışı çalışıyor,” dedi bir arkadaşı, telefon ekranını göstererek. “Vergide — sessizlik.”

“Elbette…” diye acı acı gülümsedi Svetlana. “Yine kayboldu. Her zamanki gibi.”

Ne havale. Ne bir kuruş. Sanki buhar olmuştu. Telefon sessiz. Adres — boş. Ve Svetlana yalnız kaldı. Üç çocuk. Büyükanne. Sadece pencerelerinden değil, umutsuzluğundan da soğuk sızan bir daire.

Fabrikada küçülmeye gidildi.

“Svetlana Sergeyevna,” dedi patron, kâğıtlara bakarak, “sizi işten çıkarmıyoruz, ama yarı zamanlıya geçiriyoruz.”

“Zor yetiyor…” sesi titredi.

“Üzgünüz. Bizim elimizde değil.”

Karlı sokaklarda yürüyerek eve döndü, düşünerek:
“Tamam. Ulaşıma harcamazsam… Yakınlarda bir şey bulursam… tuvalet temizliği bile olur. Yeter ki eve yakın. Vardiyadan sonra — anaokuluna, okula koşayım…”

Yakındakilerin hepsini yokladı. Market, ofisler, eczane, hatta oto yıkama. Her yerde ret. Ya dolu, ya da “Sizi ararız.” Sadece bir yerde — solmuş tabelalı eski bir lokantada, “Eski Avlu” — ona şöyle dediler:

“Bulaşıkçı? Gün aşırı vardiya var. Zor iş. Taviz yok. Yapar mısın?”

“Yaparım.”

“İki vardiya da yapar mısın?”

“Yaparım.”

“Cumartesi, pazar — dahil?”

“Üç vardiya bile.”

Söyledi ve anladı: Uca geldi. Ötesinde — sadece iş var. Dinlenme yok. Kendine zaman yok. Ama hayatta kalma hakkı var.

İş zordu. Bulaşıklar — yağlı, ağır. Su — ya buz gibi ya da kaynar. Sabahdan sırtı ağrıyor, gün boyu bacakları uğulduyordu. Kafasında ise: “Irina Roman’ı aldı mı? Anton yedi mi? Büyükanne’nin ilacı yetti mi?”

Ama şikâyet etmedi. Tek kelimeyle. Ne sesli, ne içinden.

Pazartesileri — kısa gündü. Sonra okula koşardı: toplantılar, raporlar. Sonra Roman’ın eğri çatılı evler çizdiği anaokuluna. Sonra eczaneye. Sonra eve — yemek, çamaşır, temizlik.

Hayat tren rayı gibi oldu. Durma hakkı yok. Kendine zaman yok. Hastalığa zaman yok. Soğuk algınlığını hardal ve çayla tedavi ederdi; çünkü “birkaç gün yatmak” bir hafta aç kalmak demekti.

Çocuklar büyüyordu. Roman, Anton’dan kalma kıyafetleri giyiyordu. Mont dizlerine kadar iniyordu ama sıcaktı. Anton’a yenisi alınmalıydı.

“Anne, Ira’nın pembe süveterini giymem. Hadi ama…”

“Tamam. Alırız. Biraz bekle, olur mu?”

Irina artık istemiyordu ama Svetlana görüyordu: kız, herkes gibi görünmek istiyordu. Üzerine oturan bir elbise. Kendi ceketi — kocaman olmayan, gri olmayan.

Yiyecek neredeyse kalmamıştı. Bakliyat, ekmek, patates. Et — sadece çorbanın suyunda. Süt — bir tane, hepsi için, üstelik bir hafta yetecek kadar.

Ve sonra, lokantada çalışırken Svetlana ziyafetlerden sonra çok fazla yemek kaldığını fark etti.

Et. Balık. Salatalar. Bütün tabaklar — çöpe atılıyordu. Dokunulmamışları bile.

İlk sefer tepsideki bir köfteye bakıp başını çevirdi. İkinci sefer — oyalandı. Üçüncü sefer — yarım kalmış bir akşam yemeğinin durduğu buzdolabına gitti.

“Bunların hepsi çöpe mi?” diye sordu aşçıya.

“Evet. Kural bu.”

“Ben… şey… Yani…”

“İstiyorsan al. Yeter ki müdüre yakalanma.”

O akşam eve et kokan bir torbayla döndü. Elleri titriyordu. Utanç. Acılık. İçinde dayanılmaz bir ağırlık.

Evde çocuklar uyumuştu. Sadece Irina uykulu gözlerle mutfağa geldi.

“Anne? Ne taşıyorsun?”

“Artıklar… işte atıyorlardı… aldım.”

Irina sessizce başını salladı. O baş sallayışta herhangi bir “teşekkür”den daha çok sevgi vardı. Svetlana eti ısıttı, dilimledi, masaya koydu.

“Bunu çöpe atacaktılar… ama çocukların ete ihtiyacı var…” dedi boşluğa.

Ve ilk kez anladı: Ahlaki sınırlar, arkasında çocuklarının aç gözleri varsa bükülür.

O günden sonra düzenli olarak artık yemek getirmeye başladı. Önce — bir kap. Çantasının derinlerine gizledi. Sonra — iki. Bazen üç. Ne bulduysa: et parçaları, fırınlanmış tavuk, salata, makarna, patates. Bazen tatlı bile. Tiksinmedi. Sadece dikkatle yıkadı, kızarttı, ısıttı.

“Anne, bu çok lezzetli!” dedi Anton, köfteyi çiğnerken.

“Bu ne?” diye sordu Roman, makarnayla çatallı oynarken.

“Vardiyadan kalan. Aşçı bize ısmarladı. İyi biri.” Svetlana gülümsedi.

Kalbinde biri sanki dikkatle ama acımasızca bir bıçak bastırıyordu — keskin, derin bir kesik, yara izi gibi. Svetlana bunu her sabah, gözlerini açar açmaz hissediyordu. Ama yüzünde — bir gülümseme. İnce, gerilmiş bir ip gibi, her an kopacak. Acıyı, gururu ve korkuyu saklayan bir gülümseme. Uzun bir aradan sonra masalarında gerçek et ortaya çıkmıştı. Elbette her gün değil — haftada bir, belki daha az. Ama gerçek, hakiki et. Çocuklar minnetle, keyifle, gözlerinde parıltıyla yediler. Yemeğin nereden geldiğini sormadılar. Belki tahmin ettiler. Ama sustular. Çocukların, gerçeği bilmemeyi daha iyi bildikleri gibi.

Baş aşçı fark etti. Etmemesi imkânsızdı. Depodaki kaplar eskisinden biraz daha sık kayboluyordu. Bir gün sormaya karar verdi:

“Dinle Svetlana… her gün bir şeyler alıyorsun. Kime, sır değilse?”

Svetlana irkildi. Elleri yapacak iş buldu — zaten temiz bir tencereyi silmeye, masadaki görünmez damlacıkları kurulaya başladı. Kendinden emin cevap vermek istedi ama sesi titredi:

“Şey… eve. Biraz kaldı — çöpe gidecekti… bizim de… hayvanlarımız var. Bir tavşan. Bir de kedi. Domuzcuk yok,” gülümsemeye çalıştı. “Sadece evcil.”

“Ahhh… anladım. Atmaya kıyamaz insan. Çocuklar için de ilginçtir — hayvanlar, değil mi?”

Başını salladı. Açıklamadı. Açıklayamadı. Hakkı yoktu. O gitti; “tavşanlar”ın Irina, Anton ve Roman olduğunu, birinin “istemiyorum” diye ittiği yemeğin üç çocuğun akşam yemeği olduğunu bilmeden. Onun “ilginç” kelimesi Svetlana’nın göğsünde donuk bir acı gibi yankılandı. Evet, ilginç — seçmediğin için değil, başka çaren olmadığından yediğin dünkü salatanın nasıl bir şey olduğunu bilmek.

Svetlana sustu. Uzun süre sustu. Ta ki yağmurlu bir gün, ciddi mantolu bir kadın lokantaya girene kadar — Marina, avukatı. Dava kazanmasına yardım eden kişi. Tesadüfen lokantanın sahibi Pyotr Stepanoviç’le karşılaştı.

“Pyotr! Beklemiyordum. Hâlâ aynısın. Lokantayı işletiyorsun?”

“Merhaba, Marina. Evet, uğraşıyorum. Elimizden geldiğince insanları doyuruyoruz. Ya sen?”

“Çalışıyorum. Şimdi sizin çalışanlardan birini savunuyorum — Svetlana. Bulaşıkçı bloğu sanırım onun bölümü.”

“Onda ne var?”

“Özel bir şey yok. Sadece tüm bunlara nasıl dayandığı inanılmaz. Üç çocuğu var, yaşlı bir büyükanne, kocası gitti, nafaka yok. Ölesiye çalışıyor. Susuyor. Şikâyet etmiyor. Olağanüstü bir kadın.”

Pyotr dinledi. Svetlana’nın tertipli olduğunu, asla geç kalmadığını, ekstra soru sormadan her şeyi yaptığını biliyordu. Ama bunların hepsini… bilmiyordu.

“Ciddi misin?”

“Kesinlikle.”

Sonra bir zamanlar sadece karakter özelliği gibi görünen o ufak tefek şeylerin hepsi bir araya geldi: göz altı morlukları, kambur sırt, her harekete sinen yorgunluk, ağzına kadar tıka basa dolu çanta.

Aşçıyı çağırdı:

“Benimle gel. Bir şey kontrol etmek istiyorum.”

Depoya girdiler. Svetlana lavabonun yanındaydı. Masada — bir kap. İçinde — et kırpıntıları, biraz makarna, salata parçaları, hafif yanmış bir but. Dikkatle kapağını kapatıyordu; bir şeyin dökülmediğinden emin oluyordu. Yüzü gergindi. Elleri titriyordu.

“Svetlana,” dedi Pyotr.

O hızla döndü. Kapak elinden düştü.

“Ne topluyorsun?”

“Artıklar… tabaklardan kalan yemekler. Zaten çöpe gidecekti…”

“Bunları kime götürüyorsun?”

Sessizlik.

“Svetlana?”

“Kendime… çocuklara…”

Son sözler zor duyulur bir tondaydı. Sanki doğrudan kalbinden kopup gelmiş gibi. Sesi titredi, gözleri parladı. Tek bir gözyaşı damlası plastik kapağın üstüne düştü. Yalnız. Onun gibi.

Sessizlik. Damlayan su bile bu arayı bozmaktan korkar gibi durdu.

Marina biraz kenarda, dudağını ısırıyordu. Aşçı kaba değil, ilk kez sanki bir yemek değil birinin hayatına bakar gibi kaba baktı.

Pyotr yaklaştı. Korkuyla dolu o gözlere baktı. Büzülmüş omuzlara. Nezaket maskesinin ardına sakladığı umutsuzlukla hayatta kalan kadına.

“Svetlana. Bugünden itibaren çocuklarını artık artıklara doyurmayacaksın.”

Dondu kaldı. Kalbi hızlandı. Bu sondur. Her şeyin sonu. Özür bile dileyemeden o konuşmaya başladı:

“Hayır… lütfen… ihtiyacım var… Gerçekten başkasının olanı almıyorum…”

“Sakin ol. Beni yanlış anladın.”

Durdu. Kelimelerini seçti.

“Bugünden itibaren:

“Birincisi, sana maddi yardım bağlanıyor.

“İkincisi, maaşın artırılacak.

“Üçüncüsü, üç çocuğun lokantanın hesabına tam beslenme alacak.”

Svetlana kıpırdamadı. Sadece nefes aldı. Hızlı. Derin. Sanki nefesi, uzun süredir ruhunun bir köşesine sakladığı tüm umudu içine sığdırmalıydı.

Aşçı sessizce dedi ki:

“Keşke daha önce fark etseydim.”

Pyotr daha da yaklaştı. Neredeyse fısıldayarak:

“Ve lütfen şu gözyaşlarını sil. Burada zaten yeterince su var — biri kayıp düşebilir.”

Güldü. Gözyaşları arasından. Çok uzun zamandır ilk kez — gerçek bir kahkaha attı. Hafif. Berrak. İlkbaharın ilk karı gibi.

Hayat değişmeye başladı. Yavaş, dikkatli, ama değişti.

Maddi yardım, Irina’ya yeni bir ceket almaya olanak sağladı — kışlık, güzel, başkasından kalma değil. Anton düzgün botlar aldı. Roman — arkasında dinozor olan bir tulum. Svetlana kendine bot aldı — basit ama sıcak. Kaliteli. Ayrıca — vitaminler, büyükanne için ilaç, yeni nevresim.

Haftada iki gün izin aldı. Artık sabah uyanıp fırlamak, koşmak zorunda değildi. Uyuyabiliyordu. Gerçekten uyuyordu. Kahvaltı düşüncesi olmadan, çocuklar için endişe olmadan. Ve vücudu başta inanmasa da — altıda uyanıp mutfağa koşsa da — şimdi gülümsüyor ve kendine diyordu ki: “Bugün acelem yok.”

Yemeye başladı. Gerçekten. Çocukların artıkları değil. Dünden kalmış makarna değil. Normal çorba. Et. Sebze. Bir gün kendine yoğurt bile aldı. Sadece kendisi için.

Ve aynada yavaş yavaş başka bir kadın görünmeye başladı. Göz altları mor, gözleri donuk olan değil. Bu canlıydı. Yanakları hafif pembeydi. Omuzları doğrulmuştu. Gözlerinde — bir ışık. Dudak kenarlarında — hafif bir kıvrım. Sanki gülümseme nihayet cesaret etmiş gibi.

Baş aşçı artık ona farklı bakıyordu. Sorardı:

“Her şey yolunda mı?”

Başını sallardı. Ama içinde bir şey parlıyordu. Aşk değildi. Henüz değil. Ama minnettarlık. Ve sıcaklık. Soğuk bir odadaki battaniye gibi.

Ona kahve getirirdi. Bazen bakışı üzerinde biraz fazla kalırdı. O da gülümserdi. Sessizce. Ama içten.

Doğum gününde Svetlana herkesten önce uyandı. 15 Mart. Kimse bilmiyordu. Ne evde ne işte. Çocuklar hâlâ küçüktü. Dolaptan bir elbise çıkardı — gri-mavi, dizin biraz altında, bel hattı yumuşak. Ayakkabılarını giydi. Hafif bir makyaj yaptı. Far. Biraz ruj.

Irina odadan çıktı, esnedi — ve durdu:

“Anne! Çok güzelsin! Bir aktris gibi!”

“Gerçekten mi?”

“Evet! Bir aşk filmindeki anne gibisin.”

Svetlana gülümsedi. Kalbi sıkıştı. Yumuşacık. Güzel.

“Teşekkür ederim, güneşim.”

Evden çıktı. Ayakkabıları asfalta tıkırdadı. Yıllar sonra ilk kez acele etmiyordu. Sadece yürüyordu. Ve düşünüyordu:

“Varım. Yaşıyorum. Ve tüm bunlar boşuna değildi.”

Daha paltosunu çıkarmadan bir garson depoya uzandı:

“Svetlana, şef seni çağırıyor! Acil!”

“Kim?”

“Pyotr Stepanoviç. Ofise.”

Svetlana ellerini sildi. Aynaya baktı: yüz — yorgun, saç — eşarbın altında, gözler — endişeli. Kapıyı tıkladı.

“Girebilir miyim?”

Pyotr masada oturuyor, kâğıtlara bakıyordu. Sesi duyunca başını kaldırdı. Bakışı — yumuşaktı, resmî değildi.

“Gel, Svetlana.”

İçeri girdi. Ayakta, önlüğünün ucuyla oynadı. O yerinden kalktı, masanın etrafından dolaştı, yaklaştı. Gözlerini saklamadan, sakince söyledi:

“Bu akşam benimle… yemeğe çıkar mısın?”

Svetlana dondu kaldı.

“Affedersiniz?”

“Akşam yemeği. Bu akşam. İş yok. Format yok. Sadece… sen ve ben.”

Şaşırmıştı. İçinde her şey gerildi. Bu acıma mıydı? Yoksa ilgi? Yoksa sadece nezaket?

“Bugün doğum günüm olduğunu nereden bildiniz?”

Gülümsedi. Gülümsemesi — yumuşak, sıcak.

“Çalışanlarım hakkında çok şey bilirim. Ama her şeyi değil. Sadece… tahmin ettim. Bir de — bugün elbisen farklı. Ve sen bugün… güzelsin.”

Bu sözler yumuşak, neredeyse şefkatli tınladı ama Svetlana içinde bir şeyin kıpırdadığını hissetti. Acı değil, korku değil — başka bir şey. Sıcak. Unutulmuş.

Gözlerini indirdi. Uzun zamandır ilk kez ne diyeceğini bilemedi. Herkes için sorumlu bir anne olarak değil. Ekmek için her gün savaşan bir işçi olarak değil. Sadece bir kadın olarak. Birinin “Güzelsin,” dediği bir kadın olarak.

Bu arada, salonun köşesinde yalnız bir masa dikkat çekiyordu. Üzerinde bir buket vardı. Genelde kutlamalarda masaları süsleyenlerden değil. Gerçek — taze. Krem güller, birkaç zambak, birkaç lavanta dalı. Çiçekler tazeydi, hafif ıslaktı, sanki yeni pazardan gelmiş gibiydi.

Aşçı kısıp baktı, homurdandı, kendi kendine mırıldandı:

“Doğru. Böyle bir kadın yalnız kalmamalı.”

Pyotr Stepanoviç — kişisel bir şey yaparken yakalanmış bir çocuk gibi — gülümsedi. İtiraz etmedi. Sadece içinden not etti: “İyi ki yaptım. İyi ki cesaret ettim.”

Aynı akşam Svetlana büyükanneyi kontrol etti. Yaşlı battaniyenin altında uyukluyordu. Yüzünün kenarlarında — yorgunluğun gölgesi, ellerinde — çoktan yere kaymış bir gazete.

Svetlana yanına oturdu, elini nazikçe tuttu.

“Babaanne…”

Yaşlı kadın gözlerini hafifçe açtı.

“Mmm?”

“Hatırlıyor musun… bana, ‘Pavel’le evlen. Kaçırma. İyi adam’ dediğin zamanı?”

Büyükanne dondu. Gözleri anılarla karardı. Bir şey söylemek istedi ama sesi çıkmadı.

“Özür…” fısıldadı. “Israr ettim… Sen tereddüt ettin… Ben zorladım. Aptalmışım.”

“Yapma. O evlilik olmasaydı — Irina olmazdı. Anton olmazdı. Roman olmazdı. Onlar olmadan nasıl yaşardım? Her şey hayırlısı için, babaanne. Her şey — hayırlısı için.”

İkisi de sustu. Uzun yılların acısı, suçluluğu, sabrı o sessizlikte birleşti. Sonra sarıldılar. Ağladılar. Ama yıkıcı değil, iyileştirici gözyaşlarıydı bunlar. Eski acıyı yıkayıp yeniye yer açan.

Ertesi gün Irina mutfak masasında defter karıştırıyordu.

“Anne?”

“Mmm?”

“Avukat dedi ki… onun velayet haklarını kaldırma başvurusu yapabiliriz. Baba’ya karşı.”

Svetlana dondu kaldı. Kızına baktı. Çok hızlı büyüyen, satır aralarını okumayı, yetişkinlerin susmayı tercih ettiklerini anlamayı öğrenmiş bu kıza.

“Emin misin?”

“Evet. Yap. Böyle bir babaya ihtiyacımız yok. Bizi sevmiyor. Aramıyor. Yazmıyor. Biz onu tanımıyoruz.”

“Ben…”

“Anne,” dedi Irina, artık kendisinde olmayan bir kararlılıkla. “Sen bize yetersin. Teksin.”

Öteki odadan Anton başını uzattı:

“Ben de onun babamız olmasını istemiyorum.”

Bloklarıyla oynayan Roman aniden ekledi:

“O yabancı. Biz biziz.”

Svetlana yavaşça sandalyeye çöktü. Kalbi sıkıştı — ama acıdan değil. Fark edişten. Netlikten. Hiç başlamayan bir şeyi bitirme zamanının geldiğini anlamaktan.

Avukat, Svetlana kararla geldiğinde şaşırmadı. Sadece başını salladı ve sakince dedi:

“Her şeyi çabuk hallederim. Ücret sembolik. Hak ediyorsunuz.”

Svetlana başını salladı. İyiliğe alışık değildi, ama şimdi kabul etmeyi öğreniyordu. Direnmemeyi. Gözlerini kaçırmamayı.

Pyotr biliyordu. Asla sormadı, karışmadı. Ama bir kez, sessizce yanından geçerken dedi ki:

“Doğru olanı yapıyorsun. İhtiyacın olursa buradayım.”

Ve gerçekten de oradaydı. Talepkâr değildi. Israrcı değildi. Sadece vardı. Sıklıkla öğle yemeğine davet ederdi. Sebepsiz. İmasız.

“Elmalı turta bugün iyi oldu. Tadar mısın?”

“Balık çorbası — eski tarif. Büyükanne böyle yapardı.”

Acele etmedi. Yalnızlığını elleriyle kurcalamadı. Sadece yanında oturdu. Ve Svetlana… inanmaya başladı. Yeniden. Erkeklere değil. Kader’e değil. Sadece kendisi olma ihtimaline. Hissetme. Nefes alma. Yaşama ihtimaline.

Daha sık gülümsedi. Kahkahası daha seyrek ama daha samimiydi. Gözleri — daha aydınlıktı. Bazen pırıldayan. Sanki uzun süredir uykuda olan bir şey uyanmıştı.

Bir keresinde Irina kulağına fısıldadı:

“Anne, güzelsin. Ve sanki… hafiflemişsin.”

Svetlana güldü:

“Lapadan mı?”

“Hayır. Mutluluktan.”

Bir seferinde ailece sokakta yürüdüler. Bahar. Hafif bir rüzgâr saçlarla oynuyor, sıcaklık, asfalt ve vanilyalı dondurma kokuyordu.

“Herkese bir tane olur mu?” dedi Roman, tezgâhı göstererek.

“Elbette,” dedi Svetlana, parasını çıkararak. “Herkese bir top.”

Irina elini tuttu. Anton güldü, dondurmasını çizmesine damlattı. Roman çocuk şarkısını mırıldandı: “Anne, anne, sen bir kuş gibisin…”

İleride — akşam. Belki bir randevu bile. Ama artık korkutucu gelmiyordu. İmkânsız da.

Svetlana ağırdan aldı. İçinde — sessizlik. Ama soğuk değil. Sıcak. Sakin. Uzun bir yolculuktan sonra dönülen ev gibi.

Ve derinlerde bir ses duyuldu. Kendi sesi. İç yankı gibi, kısık:

“Artık her şey yoluna girecek. Dayandık. Yaşıyoruz. Seviyoruz. Biz — birlikteyiz.”