
Ahmet Yılmaz, otuz yıldır tır kullanıyordu. Türkiye’nin yollarını avucunun içi gibi bilirdi: her dönemeç, her tehlikeli kesit, gece boyu açık kalan her istasyon. Zor ve yalnız bir işti; ama ruhuna bir şekilde uyuyordu. Sessizlik, yalnızlık; hem nimet hem lanet. 56 yaşındaydı: yüzünde yol yıllarının kırışıkları, uykusuz gecelerin gölgesini taşıyan yorgun gözler, sızlayan sırt, dizler, omuzlar. Yine de sürüyordu. Çünkü durduğu an, Konya’daki küçük dairesinin sessizliğinde, anılar çok gürültü yapıyordu: 25 yıl önce kaybolan oğlu Can’ın anıları. Üç yaşında, açık saçlı, merak dolu mavi gözlü Can… Kapalıçarşı kalabalığında, bir an Ayşe’nin elindeydi, bir sonraki an yoktu. Günler haftalara dönmüş, polis her yeri aramış, fotoğraflar direklere, gazetelere, televizyonlara yayılmıştı. Can bulunamamıştı. Odanın kahkahaları susunca, evlilik de susmuştu. Yıllar sonra Ahmet ile Ayşe ayrıldı. Ayşe İzmir’e taşındı, yeni bir hayat kurdu; Ahmet duymuştu, yeniden evlenmiş, çocukları olmuştu. Onun adına sevindi. Ama kendisi, aramayı hiç bırakmadı. Cüzdanında her daim Can’ın bilgisayarda yaşlandırılmış fotoğrafı, gözleri hep kalabalıklarda: “O mu? Şu kasadaki genç mi? Sokaktaki evsiz mi?”
Ekim ortasında, sabaha karşı üçte, Ahmet Ankara’dan İzmir’e elektronik yüklü bir rotadaydı. Kemik yorgunuydu. Yirmi dakikalık bir mola, bir göz kapanması olsa… Yol dışında, aile işletmesi gibi duran küçük bir benzinlik gördü. Pompanın üstünde tek ışık yanıyordu. Başka kimse yoktu. Tırı çekti, indi, soğuk havayı içine çekti. Benzin ve ıslak toprak kokusu, uzaktan bir köpek havlaması… Derken istasyon binasından genç bir adam çıktı. Otuzlarına yakın, kirli iş pantolonu, solmuş ceket, dağınık saç, birkaç günlük sakal. Yüzünde hayatın yazdığı yorgun çizgiler.
“İyi akşamlar,” dedi boğuk bir sesle. “Nasıl yardımcı olabilirim?”
“Tam depo, motorin,” dedi Ahmet.
Genç adam pompaya yürürken Ahmet yarı uykulu gözlerle baktı. Zihni, önündeki saatlere ve yol bitince uzanacağı yatağa kaymıştı ki bir şey onu tekrar baktırdı. Gidişindeki bir gölge, istasyon ışığında yüz profilinde bir tanıdıklık… “Yorgunluğun oyunu,” diye susturdu kendini. Olmazdı. Yirmi beş yıl sonra, gecenin bir vakti, rastgele bir istasyonda… Derken adam alnındaki teri sildi. Ahmet’in yüreği duracak gibi oldu: sağ kaşın üstünde küçücük, beyaz bir yara izi. Can, iki buçuk yaşında bisikletten düşmüş, beton bordüre başını vurmuştu. Üç dikiş. O iz kalmıştı. Evet, milyonlarca alın izli vardı. Ama gözler… yaş… bakışındaki sızı…
“Affedersiniz,” dedi Ahmet, sesinin titremesini saklayamadan. “Ne zamandır burada çalışıyorsunuz?”
Adam şaşkın baktı. “Yaklaşık bir yıl. Neden?”
“Meraktan… Bu bölgeden misiniz?”
Adamın yüzünden karanlık bir şey geçti. “Hayır,” dedi kısık sesle. “Hiçbir yerden sayılırım.”
Ahmet boğazının düğümlendiğini hissetti. Durması gerektiğini biliyordu. Ama kelimeler aktı: “Kim olduğunuzu biliyor musunuz? Yani… ebeveynlerinizi?”
Adamın eli pompa üzerinde durdu, başını yavaşça kaldırdı. Gözleri mavi; çok mavi. Öfke, acı ve tanıma kırıntısı karışmış bir ifadeyle: “Sizinle ilgili değil,” dedi gergin bir tonda. Ahmet geri çekilmek istedi, ama vücudu itaat etmiyordu. “Sadece… birine benzettim.”
Yakıt bitti. Adamın bakışı değişti; söylenmemiş cümlelerle yüklü bir sessizlik geçti aralarında. Genç adam binaya döndü. Ahmet soğuk otoparkta titredi. Yara izi, gözler, yaş… “Olmaz,” dedi kendine. “Rastlantı.” Ödemeye girdi: küçük, floresan ışıklarla parlayan bir büfe. Adam tezgâh arkasında, yüzü sert ışıkta.
“Yetmiş beş lira,” dedi yukarı bakmadan.
Ahmet parayı çıkardı, ama vermedi. Fısıltıyla: “Ben Ahmet Yılmaz. 25 yıl önce oğlum kayboldu. Üç yaşındaydı. Adı Can’dı.”
Adamın eli kasanın üzerinde dondu. Nefesi sığlaştı.
“Neden sana bunu söylüyorum bilmiyorum,” dedi Ahmet, sesi çatallanarak. “Ama eğer… bir ihtimal… sen olabilirsin. Bil ki aramayı hiç bırakmadım. Her gün—”
“Lütfen,” dedi genç adam, sesi boğuk. “Ne olur…”
“Bana söyle,” diye yalvardı Ahmet. “Mümkün mü?”
Genç adam başını kaldırdı—ve Ahmet dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu. Gözlerinde bir şey vardı.
“Can demiyorum,” dedi kısık sesle. “Adım Murat. Murat Demir.”
Ahmet’in içinde bir şey kırıldı. “Elbette,” diye geri çekildi. “Yanılmışım.” Tam dönecekken genç adamın sesi durdurdu:
“Her zaman bu değildi adım.”
Ahmet dondu. Murat ellerine baktı—grese bulanmış, ağır işin izini taşıyan parmaklarına.
“Çok küçüktüm. Pek hatırlamıyorum. Ama çarşıyı hatırlıyorum. Soğuğu, ışıkları, kalabalığı. Elimi tutan birini… sonra artık değil. Sonra bir kadın vardı. ‘Benim oğlumsun,’ dedi. ‘Adın Murat, kaçmalıyız.’”
“İstanbul muydu?” diye fısıldadı Ahmet.
“Sanırım. Emin değilim. Bana hep farklı hikâyeler anlattı. ‘Gerçek anne-baban seni istemedi, sadece ben seni seviyorum’ derdi.”
“Kimdi?”
“Bilmiyorum. Kendine Fatma derdi. Sahteydi muhtemelen. Küçük kasabalar, köyler. Hep taşınırdık. Hep saklanırdı.”
“Şimdi nerede?”
“Öldü. Sekiz yıl önce, kanser.” Murat—ya da Can—ilk kez gözlerini kaldırdı. “Eşyalarında bir gazete kupürü buldum. Kayıp bir çocuk… arayan anne-baba… fotoğraf.”
Ahmet’in kalbi gürledi.
“Açık saçlı, mavi gözlü, üç yaşında bir çocuk—adı Can Yılmaz.”
Floresan vızıltısının ötesinde dünya sessizleşti.
“İçimde hep bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordum,” dedi Can, sesi kırılırken. “Ama korktum. Gerçek çıkarsa… ‘annem’ dediğim bir kaçırıcı ise… bir yerlerde beni arayan bir ailem varsa…”
Ahmet tezgâhın arkasına geçti; ürkütmemek için yavaş adımlarla. Can kıpırdamadı; titreyerek, gözyaşlarıyla. “İzin verir misin?” diye fısıldadı Ahmet, elini uzatıp. Can belli belirsiz başını salladı. Ahmet saçını alnından araladı; ışığın altında o tanıdık iz parladı—tam hatırladığı yerde.
“Sensin,” dedi Ahmet, sesi paramparça. “Gerçekten sensin, oğlum. Benim canım…”
Ve yirmi beş yıl, binlerce kilometre, sayısız umutsuz geceden sonra, Ahmet Yılmaz küçük, parlak benzinlikte oğluna sarıldı. İkisi de ağladı.
Arka taraftaki küçük odada, eski plastik sandalyelere oturdular. Otomattan soğuk kahve, çevrelerinde gece. Müşteri yoktu; aralarında yalnızca yirmi beş yıl.
Ahmet bakmaktan kendini alamıyordu: hatırladığı çocuktan bambaşka bir adam, ama orada, canlı, nefes alarak. “Anlat,” dedi yumuşak bir sesle. “Hepsini anlat.”
Can titreyerek konuştu: “O günü parça parça hatırlıyorum. Işıklar, koku, kalabalık. Annemi—Ayşe’yi—kaybetmiştim. Ağlıyordum. Bir kadın diz çöktü; ‘Anneni bulacağım,’ dedi. Sonra bir arabaya bindirdi. Uzak bir ev…”
“Nasıl görünüyordu?”
“Orta yaşlı, kahverengi saçlı, sıradan. Özel bir şey yoktu. İlk haftalar ‘anne-baba’ diye ağladım. O, ‘Ben senin yeni annenim’ deyip durdu. ‘Onlar seni istemedi.’ Yavaş yavaş… çocuk unutuyor.”
Ahmet’in içi yırtıldı. “Sonra?”
“Türkiye’yi dolaştık. Bir ay, altı ay… asla daha uzun. Hep ‘kötü insanlar arıyor’ derdi. Okula göndermedi. Evde biraz okuma yazma… gerisi televizyon, bulabildiğim kitaplar. On beşimde çok hastalandı. Öksürük, kilo kaybı. Doktora gitmek istemedi; tanınmaktan korkuyordu. Sonunda gitti: akciğer kanseri. Geç kalmıştı. Öldü. Ben kaldım; belgesiz, becerisiz, deneyimsiz. Kayıt dışı iş, nerede yatabilirsem… Zordu.”
Ahmet masanın üzerinden elini uzattı, oğlunun eline koydu. “Üzgünüm,” dedi kısık bir sesle. “Seni daha önce bulamadığım için.”
“Senin suçun değil,” dedi Can. “Aradığını gördüm. Kupürler… denemelerin… O akıllıydı. Saklanmayı biliyordu.”
“Gerçeği öğrenince neden polise gitmedin?”
“Kimse inanmaz diye korktum. Yanılırsam… elimde tek kimlikten de olurum. Bir de…” durdu. “Sizle tanışmaktan korktum. Görünce sadece acı göreceksiniz sandım.”
“Hayır,” dedi Ahmet, gözleri dolu. “Bir mucize görüyorum. Hayatta kalmış oğlumu.”
“Emin misin?” dedi Can, kıpkırmızı gözlerle.
“Eminim,” dedi Ahmet tereddütsüz. “Oğlumu her zaman tanırım.”
Güneş doğarken, istasyon sahibi yaşlı adam geldi. Şüpheli baktı. “Her şey yolunda mı, Murat?”
Can—adını geri almaya çalışan—başını salladı. “Evet.” Yaşlı adam anlamadı ama ısrar etmedi. Ahmet ve Can dışarı çıktılar. Soğuk, berrak bir sabah.
“Şimdi ne olacak?” dedi Can kısık sesle.
“Şimdi,” dedi Ahmet, “bizden çalınanı geri inşa edeceğiz.”
“Nasıl? Çok zaman geçti. Ben o çocuk değilim. Sen de…”
“Evet,” diye kabul etti Ahmet. “Ama aileyiz. Aile savaşır. Aile yeniden kurar.”
“Nasıl ‘oğul’ olunur bilmiyorum,” dedi Can ürkekçe. “Nasıl yapacağım?”
Ahmet gülümsedi—yıllar sonra ilk gerçek gülümsemesi. “Ben de yirmi beş yıldır tanımadığım bir adamın babası olmayı bilmiyorum. Beraber öğreneceğiz.”
Sonraki haftalar zordu. Faturalar, mesailer durmadı. Ne zaman rotası o istasyona yakın düşse Ahmet durdu. Bazen bir saat, bazen bütün gece konuştular. Birbirlerini tanımaya başladılar: Can kitapları severdi ama az fırsat bulmuştu; seyahat hayali vardı, küçük köylerin ötesini görmek; elleriyle iyiydi, her şeyi onarabilirdi; yalnızdı, çok yalnız. Ahmet ise oğluna, yıllar boyunca fotoğrafını cepte taşıyıp ülkeyi karış karış dolaştığını, karşısına çıkan herkese sorduğunu, evliliğin sevgi eksikliğinden değil ortak acının taşınamazlığından dağıldığını, her Noel’de, her doğum gününde tek başına mum yakıp oğlunun güvende olması için dua ettiğini anlattı. Yavaş yavaş, seçilmiş bir bağ kurdular—yerini hiçbir şeyin tutamayacağı yılların yanında, farklı ve güçlü bir köprü.
Aralıkta, o geceden iki ay sonra, Ahmet Can’ı İstanbul’a götürdü. Kapalıçarşı’ya, her şeyin başladığı yere. Kalabalık, ışıklar, tezgâhlar, çocuk kahkahaları… Can ortasında durdu, titredi. “Buradaydım,” dedi usulca. “Kokuyu, sesi hatırlıyorum.” Ahmet yanında durdu. “Seni burada kaybettim ve burada yeniden buldum.” “Artık kayıp mıyım?” diye sordu Can. “Hayır,” dedi Ahmet. “Bir daha asla.”
Ahmet, ilk buluşmadan bir hafta sonra, polise gitti. Anlattı: kayıp oğul, kaçıran kadın, yirmi beş yıllık limbo. Başta şüphe… ama DNA yalan söylemedi: Can Yılmaz ile Murat Demir aynı kişiydi—olası uyum yüzde doksanın çok üzerinde. Yanlışlık değil, gerçekti.
Haber oldu: “25 yıldır kayıp oğul, benzin istasyonunda tır şoförü babası tarafından bulundu.” Telefonlar sustu mu? Hayır. Muhabirler, belgeselciler, herkes bu hikâyeyi istedi. Ama Ahmet ve Can’ın ihtiyacı olan zamandı: iyileşmek, tanışmak, yırtılanı dikmek.
Yasal süreç uzundu: kimliğin resmen iadesi, kaçıran kadının gerçek adının belgelenmesi—Fatma Özdemir. Yıllar önce çocuğunu kaybetmiş, çaresizlikle bir başkasının evladını çalmış, artık ölü. Can’ın yeni kimlik numarası, belgeler…
Ve Ayşe. Ahmet ocak sonunda aradı. Yıllardır konuşmamışlardı. “Ayşe…” Sessizlik. “Ahmet, ne oldu?” “Onu buldum. Can’ı buldum.” Karşıda bir nefes; keskin, hızlı. “Ne—ne diyorsun?” “Oğlumuz canlı. Onu buldum.” Ayşe, özürsüz, kontrolsüz ağladı; Ahmet de ağladı. Ona sarılmayı diledi; ama o devri geçmişti. “Seni görmek istiyor,” dedi. “Annesini tanımak istiyor.” “Evet,” fısıldadı Ayşe. “Evet, lütfen.”
Üç hafta sonra, Ankara’da küçük bir kafede buluştular—Konya ile İzmir’in yarısı. Ahmet, Can’la geldi. Ayşe yalnızdı; kocasından evde kalmasını istemişti. Kapıda durdu, yüzünde yılların işlediği acı ve sevinç. “Aman Tanrım,” dedi. “Gerçekten sensin.” Can ayağa kalktı; emin değil, ürkek. Bu, onu dokuz ay taşıyan, emziren, elini tutan kadındı—ama bir yabancıydı. Ayşe yavaşça yaklaştı, titreyen eliyle yüzüne dokundu. “Benim çocuğum… küçük oğlum.” “Üzgünüm,” dedi Can, sesi titreyerek. “Seni hatırlamadığım için.” “Hayır,” dedi Ayşe, gözyaşları akarken. “Özür dileme. Hiçbiri senin suçun değildi.” Ona sarıldı; sıkı, çaresiz, sanki bir daha bırakmayacakmış gibi. Can da sardı. Ahmet uzaktan izledi; yirmi beş yıl sonra ilk kez “kapanma”a benzeyen bir şey hissetti: mutluluk değil, ama sükûnet.
Bir yıl geçti. Mucizelerin, yeniden inşanın, iyileşmenin yılı. Can artık istasyonda değildi. Ahmet, bir marangoz atölyesinde iş bulmasına yardım etti—ellerinin kıymeti bilinsin, hayatı düzene girsin. Can, Ahmet’in yakınlarında küçük bir daire tuttu; kendi yeri, kendi evi. İlk kez bir aileye ait olmayı öğreniyordu. Haftada bir Ahmet’e uğradı; bazen akşam yemeği, bazen kahve. İş, hava, izledikleri filmler… normal ve basit şeyler—Can’ın hiç sahip olmadıkları.
Ayşe ayda bir trenle geldi. Başta garipti: uzun susuşlar, dikkatli kelimeler. Sonra yumuşadı. Ayşe, Can’a bebekliğini, nasıldı diye anlattı; Can, “olduğu adam”ı paylaştı. Her seferinde bir anıyla boşluğu doldurdular.
Bir ilkbahar günü Can sordu: “Telafi ediyor muyum? Kaybolan yılları… Beklediğin kişi miyim?” Ahmet kahvesini bırakıp doğrudan baktı: “Beklediğim değilsin,” dedi sakince. “Daha iyisin. Hayatta kaldın. Tanıdığım herkesten daha güçlüsün. Hayal edebileceğinden fazla gurur duyuyorum.” Can’ın sesi kırıldı: “Hiç babam olmadı—benimle gurur duyan.” “Şimdi var,” dedi Ahmet. “Ve hep olacak.”
O sonbaharda Ahmet uzun hatları bıraktı; eve yakın, yerel iş. Zamanı telafi etmek istiyordu. Ekim’in parlak, soğuk bir gününde—o geceden tam bir yıl sonra—Ahmet ve Can benzin istasyonuna döndüler. Yaşlı sahibi hâlâ oradaydı; pompasının başında. “Murat!” diye seslendi. “Aylardır yoktun.” Ahmet gülümsedi: “Murat değil. Can—oğlum.” Yaşlı adam önce kaşlarını çattı, sonra anladı; genişçe güldü: “Demek gerçekmiş… Sevindim, evladım.”
Otoparkta bir süre durdular. Sonra Ahmet tırı işaret etti: “Gelmek ister misin? Nasıl olduğunu göstereyim.” Can, Ahmet’in çok sevdiği o parlak gülümsemeyle: “İsterim.” Kabine birlikte çıktılar; baba-oğul, batan güneşe sürdüler. Çok konuşmadılar; gerek yoktu. Varlık yetiyordu. Yirmi beş yıl sonra, alıştığı yalnız, karanlık, bitimsiz yol değil; birlikte paylaştıkları, eve götüren bir rota.
O geceden üç yıl geçti. Can, hiç hayal etmediği bir hayatı yaşıyor. Hâlâ marangoz; ama akşamları okuyor. Ondan çalınan eğitimi geri almaya kararlı. Daha fazlasını istiyor: dünyayı görmek, kariyer kurmak, gelecek yazmak. Ahmet hâlâ direksiyon başında; ama yerel hatlar. Akşam yemeğine hep evde. Bazen Can da onunla çıkıyor; hiçbir şey hakkında konuşmak, birlikte sessizliği sevmek için.
Ayşe daha sık geliyor. İlişkileri hâlâ hassas, iyileşme hâlâ yolculuk; ama büyüyor. Kaybolmuş yıllara rağmen “anne” ve “oğul” olmayı yeniden öğreniyorlar. Bazen Can, geçmişine bakıp bu yeni hayatın gerçek olduğuna inanamıyor: dayatılmış, çalınmış bir hayata karşı, bulunmuş ve paylaşılmış bir hayat. Bazen de Ahmet gece uzanıp, o istasyonun önünden geçip gitmeye ne kadar yakın olduğunu düşünüyor; kaç kere oğlunun birkaç metre ötesinden habersiz geçtiğini… ama o gece geçmedi. Durdu. Ve her şey değişti.
Çünkü bazen hayat ikinci bir şans verir. Her zaman değil, herkes için değil; ama bazen, pes etmez ve inanmaya devam ederseniz, mucizeler mümkündür. Bu hikâye sevginin unutmadığını hatırlatır: Ebeveynler aramayı bırakmaz. Ve bazen, yirmi beş yıl sonra bile, kaybolan bulunur.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





