Topkapı’da saklanan bir ölüm, yüz çocuğun gölgesi: III. Murat’ın sessiz saltanatı
O geceyi kimse yüksek sesle anmadı.
Çünkü sarayda bazı geceler vardır; konuşulursa büyür, büyürse devleti yorar.
Ben o vakitler Topkapı Sarayı’nda, yazı işi görenlerin yanında bulunan, duyduğunu içine gömen bir kul idim. Ne büyük bir mevkiim vardı ne de sözüm geçerdi. Lâkin bazı hakikatler vardır ki, insanın gözüne düşer; sonra ömrü boyunca silinmez.
III. Murat’ın son gecesi de öyleydi.
Ocak ayının keskin soğuğu, taş duvarların arasından bile içeri yürürdü. Koridorlarda adımlar yumuşatılır, kapılar sertçe kapanmaz, lâmbaların fitili biraz daha kısılırdı. O gece ise sarayın içi daha da kısıktı.
Sanki herkes aynı şeyi hissediyordu: Bir devrin nefesi, içeride bir odada kesilmeye yaklaşmıştı.
Padişahın dairesine yakın yerde bir telaş yoktu; telaş sarayda her zaman olur, ama o gece telaş bile terbiyeliydi. Hekimbaşı girip çıktı. Başlar eğildi. Dudaklar kıpırdadı, fakat cümleler kurulmadı.
Ve en garibi şuydu: Bu ölüm, dışarıya duyurulmayacaktı.
Safiye Sultan’ın gözleri o gece, kandil ışığında bile parlıyordu. Bakışı ne çığlık gibi ne de sükût gibi… Daha çok bir kapı aralığı gibiydi; ardında hem korku hem karar saklıydı.
İşte o an, ben bir şeyi anladım:
Saray, yalnız taş ve altından yapılmaz.
Saray, bazen bir sırrın üstüne kurulur.
III. Murat’ı ilk defa adıyla değil, “şehzade” diye işittim.
Duyduğumda henüz çok gençtim; o ise Manisa’da yetişen, iyi eğitim alan, ağırbaşlı bir şehzade olarak anılırdı. Tarih 4 Temmuz 1546 idi; Manisa’nın Bozdağ yaylasında doğmuş. Babası Sultan II. Selim, annesi Nurbanu Sultan…
Nurbanu Sultan hakkında sarayda fısıltılar çoktur. “Aslen Venedikli” diyen de vardı, “bunu söylemek ayıptır” diye susan da. Lâkin hangi memleketten olursa olsun, saraya girdi mi adı da kaderi de devletin çizgisine bağlanır. Nurbanu Sultan, o çizgiyi bilen bir kadındı.
Şehzade Murat için söylenenler ise daha açık ve daha sade idi:
Orta boylu… yuvarlak yüzlü… kumral sakallı… ela gözlü… beyaz tenli…
Cömertliğiyle anılırdı. Yardım etmeyi sever, merhametiyle bilinir, gönül almayı küçümsemezdi. Arapçayı ve Farsçayı iyi konuşurmuş. Sarayda dil bilmek, yalnızca kelime bilmek değildir; insanın farklı akılları, farklı kalpleri anlama çabasıdır.
Murat’ın çocukluğu ve gençliği, sancaklarda geçerken eğitimi de eksik bırakılmadı. Babası 1558’de Manisa sancak beyliğinden Karaman valiliğine tayin olununca, dedesi Kanunî Sultan Süleyman onu Alaşehir sancak beyliğine tayin etti.
Sonra babası padişah olunca Murat yine Manisa’ya döndü.
Manisa… Osmanlı şehzadelerinin “öğrenme yeri” gibi anılırdı. Orada devrin değerli hocalarından dersler aldı. Onun hakkında “en iyi eğitim gören padişahlardan biri” denirdi.
Ben bunları sonradan, saraydaki defterlerden ve büyüklerin konuşmalarından öğrendim. Çünkü bir padişahın tahta çıkmadan önceki yılları, bir çeşit gölge gibi peşinden gelir. Bazen o gölge, insanı korur. Bazen onu içeriden karartır.
22 Aralık 1574… Tahta geçiş günü.
Sultan II. Selim’in vefatı üzerine Şehzade Murat Manisa’dan İstanbul’a geldi ve tahta oturdu.
Tahta çıkışın ilk dakikaları, insanın içini hem genişleten hem daraltan bir şeydir. Bir tarafta devletin ihtişamı; bir tarafta padişahın omzuna binen ağırlık.
Ve o ağırlığın içinde, Osmanlı geleneğinin sert bir hakikati vardı.
Rivayet olunur ki III. Murat tahta çıkar çıkmaz fetva ile beş kardeşini boğdurttu.
Bu gibi kararlar sarayda yüksek sesle konuşulmaz. Kimse “şu doğru, bu yanlış” diye bağırmaz. Herkes bilir ki devletin bekası, o günün aklıyla, o günün usulüyle korunur. Lâkin insanın içi… içi her zaman devlet kadar sessiz olmaz.
Ben o gün sarayın koridorlarında, bir ağırlığın yürüdüğünü hissettim. Sanki taşlar bile daha ağır basıyordu. Çünkü padişah olmak, bazen aileden vazgeçmeyi de beraberinde getirirdi.
III. Murat’ın tabiatı merhametli derlerdi ya…
Bazen merhametle hüküm sürmek, daha da zor bir imtihandır.
Sultan Murat, babası gibi devlet işlerini her an elinde tutan bir padişah değildi.
Bu, onu küçültmek için söylenmez. Zira her padişahın mizacı ayrıdır. Kimi sefere çıkar, kimi sarayda oturur; ama devletin yükü her hâlükârda taşınır.
Onun devrinde sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, idarenin ağırlığını omuzladı. Sokullu’nun adı sarayda bir “denge” gibi anılırdı. Kapı ağaları bile onun adını söylerken sesini biraz düzeltirdi.
Sokullu’nun varlığı, padişahın etrafındaki fırtınayı bir müddet bastırırdı.
Ama saray dediğiniz yer, durduğu gibi durmaz.
Sokullu’nun ölümünden sonra, padişahın eşi Safiye Sultan’ın devlet işlerinde daha büyük rol aldığı anlatılır. Ben de gördüm: Bir söz, bazen bir fermandan önce yürür.
III. Murat tahta çıktığında dış dünyada da boşluklar, fırsatlar, hassas dengeler vardı.
Fransa tahtının boş kalmasından doğan Lehistan’daki otorite boşluğu, III. Murat’ın isteğiyle Erdel Beyi Batory’nin Lehistan kralı olmasıyla son buldu. Bu mesele sarayda “kuzey sınırı emniyete alındı” diye konuşuldu.
Ardından Lehistan’la anlaşmalar yapıldı, sınır güvenliği sağlandı.
Bunlar defterlerde birer satır gibi görünür; ama o satırların altında binlerce insanın güvenliği, ticaret yollarının huzuru, savaş ihtimalinin uzaklaştırılması yatar.
Sokullu Mehmed Paşa’nın ağırlığını hissettirdiği bu dönemde Osmanlı toprakları en geniş sınırlarına ulaştı; II. Selim’den devralınan ülke toprakları genişledi.
İngilizlerle de dostane ilişkiler geliştirildi.
İlk İngiliz kapitülasyonunun verilmesiyle İstanbul’a daimi İngiliz elçisi gönderildi. Papa’nın Katolik Avrupa’da kurabileceği Haçlı ittifaklarına karşı Protestan İngilizlerle ilişkiler güçlendirildi; sonraları Hollanda da bu yakınlığa dahil edildi diye anlatılır.
Bu gibi işler, sarayın dışındaki dünyanın nabzını tutmaktır.
Lâkin sarayın içindeki nabız da ayrı atardı.
Sultan Murat, eğlenceye düşkün diye anılırdı.
Saltanatı boyunca İstanbul’dan hiç çıkmadı. Bu da babası Sarı Selim’le başlayan “orduyla sefere çıkmama” geleneğinin devamı sayılır.
İstanbul’dan çıkmamak, saraydan çıkmamak demektir.
Saraydan çıkmamak ise sarayın etkisinde kalmak…
Zamanla, saraydaki kadınların devlet işlerine karışması arttı. Bu dönem, daha sonraki yıllarda “Kadınlar Saltanatı” diye anılacak devrin başlangıcı kabul edilir.
Ben “kadınlar karıştı” sözünü çok duydum.
Ama işin gerçeği şudur: Sarayın içindeki söz, sarayın dışındaki kararı etkiler. Bunu yalnız kadınlar yapmaz; valide sultanlar, hasekiler, paşalar, ağalar… Herkes etkiler.
Fakat III. Murat devrinde bu etkinin görünürlüğü arttı.
Çünkü padişah, devletin sert işlerini çoğu zaman sadrazama bırakır; sarayın iç dünyası ise başka bir düzenle işlerdi.
Asıl dikkat çekici olan, halkın diline de düşen meseleydi:
III. Murat’ın çok çocuğu olması.
Tarihî kaynaklar onun 100–130 arasında çocuğu olduğunu yazar. Saray içinde bu sayı telaffuz edildiğinde bile insanlar önce susar, sonra gözlerini kaçırırdı. Çünkü bu, yalnız “çokluk” meselesi değil, sarayın mahrem düzeninin genişliğiydi.
Rivayete göre 6 karısı ve kırka yakın hasekisi vardı. Hatta “500 civarında cariyesi bulunduğu” da iddia edilir.
Bu, bir padişahın ihtişamı gibi anlatılabilir.
Ama ben size şunu söyleyeyim: Sarayda çokluk her zaman sevinç değildir. Çokluk, bazen sessiz bir yorgunluktur. Çokluk, bazen adını bilmediğin yüzün, yüzünü bilmediğin kaderin koridorlarda çoğalmasıdır.
Ve çocuk… Çocuk, sarayda bile çocuktur.
Bir beşik, her yerde beşiktir.
Safiye Sultan’ın hikâyesi ise sarayda en çok konuşulanlardan biriydi.
Asıl adının Sofia Baffa olduğu, çoğu kaynakta Venedikli yazıldığı, bir yolculuk sırasında Türk korsanlarına esir düşüp sonra Murat’ın şehzadeliğindeki saraya cariye olarak satıldığı anlatılır.
Bunlar “kulaktan kulağa” gelen sözlerdir; ama Safiye Sultan’ın sarayda yükselişi bir söz değil, bir gerçektir.
O, yalnız güzel diye değil; aklı, sabrı ve tesiriyle öne çıktı.
Ve bu yükseliş, Nurbanu Sultan ile arasında çekişmeye sebep oldu.
Bu çekişme, sarayın havasını değiştiren cinsten bir çekişmeydi. Çünkü iki kadın arasındaki söz, bazen bir sadrazamın yerini belirler.
Nitekim o dönemde sık sadrazam değişiklikleri, şeyhülislam değişiklikleri olduğu anlatılır. “11 defa sadrazam, 7 defa şeyhülislam değişti” diye söylenir.
Ben sayısını teyit edecek makamda değildim; ama şunu bilirim:
Her değişiklik, sarayda bir rüzgâr estirir.
Rüzgâr estikçe, insanların yüzü daha çok saklanır.
Sokullu Mehmed Paşa’nın suikast sonucu öldürülmesi, sarayın dengesini daha da sarstı.
Bu olayın ayrıntısı sarayda uzun uzun anlatılmazdı. Çünkü büyük kayıplar, sarayda sessiz taşınır.
Sokullu gidince, devletin dış işlerinde güçlü görünümü sürse de sarayın içindeki çekişmeler daha belirgin hâle geldi.
Bu devirde Osmanlı, dünya siyasetinde hâlâ en güçlü devlet konumundaydı denir.
Güç, bazen insanı sarhoş eder derler.
Sarayda ise güç, çoğu zaman insanı suskun eder.
Çünkü güç arttıkça, hata yapma korkusu da büyür.
III. Murat’ın cariye merakıyla ilgili anlatılanlar da bu suskunluğun içinde dolaşırdı.
“Dünyanın çeşitli yerlerinden gencecik ve güzel kadınlar getirildiği” söylenirdi.
Bu merak sebebiyle esir pazarında fiyatların yükseldiği, 200–300 altından 3 bin–5 bin altına çıktığı bile konuşulurdu.
Ben esir pazarının hesabını bilmem.
Lâkin sarayda bir şey artınca, dışarıda da yankısı olur.
Sarayın ihtiyacı, bazen çarşının dengesini değiştirir.
Bu da devlet dediğimiz şeyin ne kadar geniş bir ağ olduğunu gösterir.
Yine de, bütün bu kalabalığın içinde en sessiz hakikat şuydu:
III. Murat’ın birlikteliklerinden yüzü aşkın sayıda çocuk oldu.
Ama bunların büyük kısmı bebek denecek yaşta vefat etti.
Bunu söylerken bile insanın boğazı düğümlenir. Çünkü sarayda doğan çocuklar bile, dünyanın kederinden muaf değildir. Hatta bazen daha ağır yük taşırlar: adları daha büyük, kaderleri daha dar olur.
Ben, saray avlularında küçük tabutların sessizce taşındığı günleri de hatırlarım.
Ne merasim büyütülürdü, ne de acı gösterilirdi.
Ama bir annenin gözünden akan yaş, her yerde aynı yastığı ıslatır.
III. Murat, 29 yaşında çıktığı tahtta 20 yıl kaldı.
16 Ocak 1595’te felç geçirdi ve vefat etti.
İşte hikâyemin başında anlattığım o gece, o gündü.
Padişah Topkapı Sarayı’nda öldüğü zaman Safiye Sultan bu ölümü kimseye haber vermedi.
Bu, bir cümle gibi söylenir; ama içinde bir dünya taşır.
Ölümü saklamak… Sarayda ölüm bile bir “vakit” meselesidir. Yanlış vakitte duyulan ölüm, yanlış kişileri cesaretlendirir. Sarayda her şeyin zamanı vardır.
Safiye Sultan görevlileri gizlice Manisa’ya gönderdi.
Oğlunu, Şehzade Mehmed’i, tahta davet etti.
Ben o gün saray kapılarının nasıl daha sıkı tutulduğunu, nöbetçilerin yüzünün nasıl sertleştiğini, odalarda konuşmaların nasıl kesildiğini gördüm.
Bir padişahın ölümü, yalnız bir ailenin acısı değildir.
Bir padişahın ölümü, devletin kalbinin ritmini değiştirir.
27 Ocak 1595’te III. Mehmed tahta oturdu.
Biat töreninden sonra III. Murat’ın cenaze namazı kılındı ve merasimine kaldırıldı.
Bu merasimde herkesin yüzünde aynı ifade vardı: saygı ve sükût.
Bir önceki padişahın hatırası, yeni padişahın adımının altında ezilmesin diye, saray çok dikkatli yürür.
Fakat tahta oturmanın hemen ardında, sarayın en ağır gölgeleri ortaya çıkar.
III. Mehmed, Harem-i Hümâyun’a gitti.
Ve 19 kardeşinin idamlarını emretti.
Bu söz, bugün bile insanın içine soğuk bir taş gibi düşer.
O devirde saltanat, kardeş sevgisinden üstün tutulurdu derler. Devletin devamı, tahtın tek elde toplanması, fitnenin önlenmesi… Böyle anlatılır.
Ben, o gün sarayda bir şeyin kırıldığını hissettim.
Sanki duvarlar aynı kaldı, kapılar aynı kaldı; ama içindeki hava değişti.
O günün ardından, padişahın cariyelerinden olan kızlar Eski Saray’a gönderildi.
Ve hamile olan cariyelerin, denize atılarak boğdurulduğu da rivayet edilir.
Bu satırları yazarken, kelimelerimi ölçüp biçiyorum.
Çünkü tarihin bazı sahneleri, ayrıntı anlatıldıkça insanı incitir.
Şunu söylemekle yetineyim: O günlerde sarayda merhametle korku, aynı kapının iki kanadı gibi açılıp kapanıyordu.
Ve halk arasında, bu olaydan sonra III. Mehmed’e yönelik soğuk bir söz dolaştığı rivayet edilir.
Yıllar sonra, daha geç bir devirde, Sultan Mehmed Reşad’ın kılıç kuşanma merasiminde dedelerinin mezarını ziyarete giderken III. Mehmed’in kabrini ziyaret etmek istemediği, “Ben çocuk katilinin kabrini ziyaret etmek istemiyorum” dediği anlatılır.
Bu da tarihin başka bir sessizliği…
Bir neslin kararı, başka bir neslin gönlünde taş gibi durur.
III. Murat’ın türbesi Ayasofya Camii’ndedir.
Onun yanında Safiye Sultan’ın, şehzade ve sultanların kabirleri de oradadır. Fatma, Fahri, Mihriban Sultanlar ve padişahın diğer kızlarının kabirlerinin de aynı yerde bulunduğu söylenir.
Ayasofya’nın avlusunda rüzgâr eser.
Rüzgâr, taşın üzerinden geçer.
Taş, isimleri taşır.
Ama taş, gözyaşını taşımaz.
Onu biz taşırız.
Ben bu hikâyeyi anlatırken ne bir ders vermek isterim, ne de hüküm kurmak…
Sarayın içinde gördüğüm şey şuydu:
III. Murat’ın hayatı, bir yanda ilimle, dil bilmekle, cömertlikle; diğer yanda sarayın kalabalığı, harem çekişmeleri ve devletin ağır usulleriyle örülmüş bir hayat oldu.
Onun devrinde Osmanlı, dışarıda güçlüydü.
İçeride ise insan, insan gibi kırılgandı.
Yüz çocuğun sayısı konuşulur, ama o çocukların bir kısmının bebekken toprağa gittiği pek anılmaz. Haremdeki kalabalık anlatılır, ama o kalabalığın içindeki yalnızlık pek duyulmaz. Kadınların tesiri söylenir, ama tesirin arkasındaki endişe pek görülmez.
Ve en sonunda, bir ölüm saklanır.
Ölüm bile, devletin nizamına göre duyurulur.
Bu bana şunu öğretti:
Osmanlı sarayı, ihtişamın yanında, sabrın ve suskunluğun da mekânıdır.
Hikâye burada kapanır gibi görünür.
Ama insanın içinde kapanmaz.
Çünkü bir padişahın geride bıraktığı şey yalnız fetihler ya da anlaşmalar değildir.
Bazen geride kalan, bir annenin sakladığı haber…
Bir oğlun verdiği ağır emir…
Ve taşın bile soğutamadığı bir hatıradır.
Ben yaşlandım.
Kalemim yavaşladı.
Ama Topkapı’nın o Ocak gecesi, hâlâ içimde aynı sessizlikle durur.
Sanki kandil hâlâ yanıyor.
Sanki koridor hâlâ nefesini tutuyor.
Ve saray hâlâ, duyulmamış bir sözün ağırlığını taşıyor.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





