Toprak ucuz bir tabutun kapağına vura vura inerken, Karmen’in kalbinde bir şey kırıldı. Kocası gömüldü; kapıdaki ilk motor sesi ise saygı değil, tahliye bildiren bir ültimatom taşıyordu. Rodolfo, onu çamurdan başka bir şeyin olmadığı bir yamaca sürdü: Kebrapez. Fakat aynı gece gök yarıldı, yağmur yerin üstünü söküp attı… ve altında, kimsenin görmediği bir ışık dolaşmaya başladı. İşte, bir dul, bir çocuk ve “dağın delisi” yaşlı bir adamın; açlıkla, korkuyla ve açgözlülükle çarpışıp adaleti taştan çekip çıkardıkları hikâye.
Ucuz tahta tabutun kapağına vuran kürek sesleri, Karmen’in göğsünde tok tok değil, tokmak gibi indi. Köy mezarlığı gri bir örtünün altındaydı; şirinin dilinde “sis” dedikleri, oysa Karmen’in bedeninde “boğulma” hissi. Elinde, küçük Diego’nun parmakları. Çocuk eteğine öyle bir asılmıştı ki kemikleri beyazlamıştı.
Pedro—nasırlı elleri, eğik sırtı, az konuşan bir dürüst adam—üç gün süren bir ateşten sonra gitmişti. O gece, mumun loşunda, fasulyeyi paylaştıklarında “Biz, birlikteyken o patron Rodolfo’dan daha zenginiz” derdi. Şimdi, Petrus’un sözleri Karmen’in kulağında çınlarken, Rodolfo’nun parlak kamyoneti ahşap kapının önünde durdu.
Rodolfo yürümüyordu; bastığı her karışın sahibi gibi süzerdi. Panama şapkası, ipek mendille alnındaki teri silerken gözleri evin teneke çatısında, bahçedeki cılız tavuklarda gezindi—Karmen’in yüzüne değil.
“Pedro iyi işçiydi,” dedi, sanki bir çuvaldan bahseder gibi. Sonra asıl mesele: “Ev, iş için. İş bitti. Gün batmadan boşalt.”
Karmen’in kulaklarında uğultu. “Daha yeni döndük mezarlıktan… Gidecek yerim yok. Çocuğum—”
Rodolfo dudak büküp, iğrenç bir hoşgörüyle elini cebine attı. Sararmış, buruşuk bir kâğıt uzattı. “Al. Kuzeyde bir parça: Kebrapez. Tapu senindir. Cömertim ya hani.”
Kebrapez ismi kemik gibi sızlattı. O tarafı herkes bilirdi: dik, kayalık, keçilerin bile tökezlediği siyah taş yamaç. Su yok, gölge yok. Ne ekip biçmeye yarardı, ne hayvan tutar, ne ev tutardı. Karmen’in gözleri doldu; “Orada nasıl yaşarım? Toprak yok, sadece moloz—”
Rodolfo zehirli bir kahkahayla geri çekildi. “Taş yemeyi öğren. Kayaların arasına tatlı patates ek. Başarırsan, aferin. Ama gözümün önünden defol.”
Diego öfkeyle “Annemi bırak!” diye kükrediğinde, Rodolfo ona köpek gibi baktı: “Çocuk fazla havlıyor.” Sonra adamlarına işaret: “Temizleyin.”
Karmen bohçaları çarşaflara doldurdu: bir tencere, iki kaşık, eski bıçak, battaniye, yarım çuval pirinç, biraz mısır unu… ve Pedro ile çekildikleri bulanık bir fotoğraf. “Bana güç ver,” diye fısıldadı boş odaya. “Yıkılıyorum.”
Yokuş yukarı iki saat, toz yutarak yürüdüler. Kebrapez karşılarına çıkınca Karmen’in nefesi kesildi: gri bir yamaç, çatlaklara tutunmuş dikenlerin dışında hayat yok; yer, toprak değil, siyah volkanik taş ve gevşek çakıl. Rüzgar inliyordu; sanki dağ, kendi kendine yas tutuyordu.
“Burada mı yaşayacağız anne?” dedi Diego. “Evet,” dedi Karmen ve yutkundu. “Önce bir çadır.”
Eski branda, iki kalın kaya, beş çarpık kazık… rüzgar tekmelerken ve kılcal çakıl kayan bir yılan gibi brandanın altına dolarken, sığınak kurdular. Karmen oğluna bir avuç soğuk pilav ve ılık sudan oluşan bir akşam yemeği yedirdi. Sonra gökyüzü sessizleşti. O sessizlik—fırtınadan hemen önceki o sahte sükûnet—tıpkı bir mahkeme salonunda hakimin içeri girmesinden önceki gibi ağır oldu.
Bir şimşek göğü kesti; ardından gök gürlemesi taşın içine işledi. Yağmur, dolu kıvamında indi. Rüzgâr brandayı balon gibi şişirdi, taş ağırlıklar yuvarlandı. Bir çatırtı, kumaş yırtıldı. “İçeri!” diye bağıracak kadar bile vakit yoktu; sığınak, geceye savruldu. Karmen, Diego’yu gövdesiyle örtüp üstüne yattı. Sular kazılmış izlerde dere olup aktı; çamur ağza, burna doldu. Karmen dua etti. Sonra küfür gibi bir cümle sızdı dudaklarından: “Tanrım, neden?” Cevap bıçaktı: rüzgar.
Sabah olduğunda, fırtına söndüğünde, geriye soyulmuş kaya, su dolu yarıklar, yer yer çökmüş çakıl kalmıştı. Her şey gitmişti. Diego’nun dudakları mordu: “Ayaklarımı hissetmiyorum.” Karmen, çıldırmanın kıyısından geri döndü. O sırada ıslak çakılları ezen ağır bot sesleri duyuldu. Sislerin içinden geniş şapkalı, beyaz sakallı bir figür çıktı: Don Anselmo—dağın delisi.
Pançosunu çıkarıp Diego’nun üstüne örttü. “Sabah soğuğu geceden beterdir,” diye mırıldandı. Sonra toprağa baktı; parlayan bir şey. Karmen “Felaket” derken o “Temizlik” dedi. “Su çalmaz, açığa çıkarır.”
Karmen alay etti. Anselmo cevap yerine bastonunu bir yarığa doğru uzattı: “Ağlama. Gözyaşı toprağı sulamaz, yakar. Bak, fırtına neyi ortaya çıkardı.”
Gözlerde açlık, bedende titreme… ama çocukların gözleri açgözlülükle bulanmamıştır. Diego, suyla dolu küçük bir çöküntüde parıldayan taşlar buldu. Cam sanmıştı. Eline aldı: soğuk, yağlımsı, ısınmayan bir yüzey. “Anne, sihirli buz taşları! Erimiyorlar!” Karmen el atıp atacakken Anselmo “Sakın!” diye haykırdı. Yaşlı adam taşlardan birini aldı, güneşe tuttu, sonra granit bir kayaya sürttü: granit çizildi; taş çizilmedi. “Elmasın derisi böyle hissedilir,” dedi. Karmen’in dizleri çöktü. Anselmo gözyaşlarına rağmen çocuk gibi güldü: “Kırk yıldır böyle saflık görmedim.”
Yarım saat içinde, mendil üstünde on iki taş: bazıları pirinç tanesi kadar, bazıları bezelye, bir tanesi de ceviz kadar… Karmen’in içinde sevinç ile dehşet birbirine karıştı. Mendili sutyeninin içine, kalbinin üstüne dikti.
“Rodolfo öğrenirse?” dedi.
“Öldürür,” dedi Anselmo, yalansız.
“Satmam gerek,” dedi Karmen. “Yiyecek, battaniye, bilet.”
“En küçüğünü. Dikkat,” dedi Anselmo. “Ve kimseye söyleme.”
Karmen kasabaya indi. Temiz vitrinlerin yansımasında çamur içindeki bir beden. Kuyumcu Elias gözlüklerinin ardından kurbağa gibi baktı. Göçmen, dilenci muamelesi yaptı.
“Sadaka istemem,” dedi Karmen. “İş.”
Küçük taşı tezgaha uzattı. Elias’ın alaycı yüzü dondu. Monokl taktı. “Derin temizliği yok, çok kusurlu,” diyerek klasik pazarlığa girdi. “50 dolar.”
“500,” dedi Karmen, taşın gerçek değerini bilmese de gururunu satmadan. Elias kıvırdı, kasayı açtı, banknotları saydı. Makbuz istemeyince içi sevinçle doldu. Karmen dışarı adım attı; sıcak ekmek, peynir, iki battaniye, çocuk için lastik çizme ve bir el feneri aldı.
Ama açgözlülük uyanıktı. Elias telefonun tuşlarını çevirdi. “Don Rodolfo… bir şey var sizde olması gereken. Bir dul kadının getirdiği… ham elmas.” Rodolfo’nun öfkesi telefona sığmadı: “Geliyorum.”
Karmen Kebrapez’e döndüğünde, şekerli ekmek ısırıkları arasında umut tekrar insan oluyordu. Anselmo ufku süzdü; bir toz bulutu kıvrılarak tırmanıyordu. “Geliyorlar,” dedi Karmen. Diego’yu kayaların arkasına sakladı. “Ne olursa olsun çıkma.”
Siyah SUV’lar, ardından gümüş kamyonet. Rodolfo’nun yüzünde açgözlülüğün bulanık kızıla çalan tonu. Çamura diz çöktü; siyah çakılları avuçladı. “Kimberlit,” diye fısıldadı, sesi değişmişti: artık şehvetli bir tarif gibi.
“Beni soyuyorsun,” diye kükredi, Karmen’in üzerine yürürken. “O kıymetli taşlar?”
Karmen mendili çıkardı; Diego’nun hayatıyla elmaslar aynı terazideydi. Rodolfo mendili kaptı, cebine tıkadı. Silah çekti; toprağa bir uyarı atışı. “Temizleyin.”
Tam o sırada Anselmo bastonunu yere vurdu. “Salı günlerini unuttun,” dedi. Rodolfo güldü. “Ne olmuş salıysa?”
Sireni önce rüzgar taşıdı, sonra çın çın; mavi-kırmızı ışıklar yamacı tırmandı. Eyalet polisiydi. Başkomiser—Rodolfo’nun değil, devletin adamı—indiler. “Silahı bırak, ellerini kaldır,” dedi. Rodolfo’nun tabancası kaput üzerinde: “Cinayete teşebbüs, yağma, ağır tehdit…”
Komiser, Anselmo’ya saygıyla baş eğdi. “İhbarınız üzerine geldik, Doktor Anselmo.”
Karmen şaşırdı. “Doktor?”
Anselmo ceketinden eski bir kimlik çıkardı: Otuz yıl önce bir mahkeme hakimiymiş. “Deli” dedikleri, yasayı okuyan gözlerin aslında bir zamanlar kürsü görmüş gözler olduğunu anladı Karmen. Anselmo buruşturulmuş bir kâğıdı açtı: Rodolfo’nun devir senedi. “Yüzey, ağaçlar, taşlar ve alt toprak dahil”—Rodolfo, Karmen’i aşağılarken toprağın altını da kelimeyle vermişti. Kendi kötülüğü, kendi dar ağacı olmuştu.
Rodolfo, cebinden elmaslı mendille yakalandı. “Benim toprağım!” diye bağırdı. Komiser, “Kanun senin üstünde,” diye kesti. Kelepçeler, metalik bir tıkırtıyla kapanırken Karmen’in içinde bir viyolonsel teli gevşedi. Diego saklandığı yerden fırlayıp “Kötü adamlar gitti!” diye bağırdı. Karmen onu öptü; gözlerinden, fırtına suyundan daha sıcak bir şey aktı.
Eyalet polisi olay yerini mühürledi. Savcılık soruşturması açtı. Anselmo’nun eski kimliği, ihbar, elmaslar, tapu… Dosyaya girdi. Bir yıl içinde, sözleşmeler temizlendi; adaletin ayakları ağır ama kararlı yürüdü.
Karmen, madencilik imtiyazını etik bir uluslararası şirkete devretti: peşin ödeme, ömür boyu gelir payı, çevre taahhütleri. Avukatlar—Anselmo’nun referansıyla—metinleri kelime kelime okudu. Bir hesap açıldı: “Pedro’nun Umudu Fonu”. Oğlunun adıyla bir gelecek tasarlandı.
Köydeki büyük malikâne açık artırmaya çıktı. Rodolfo, kaçınılmaz cezalar ve tazminatlarla iflasa sürüklendi. Karmen aldı o evi; ama görkemli bir salon gibi değil, bir toplum merkezi gibi açtı. İçine bir klinik, sıcak yemek çıkan bir aşevi, işçilerin çocukları için ücretsiz bir okul kurdu. Şöminenin üstünde kupa yoktu; cam altında tek bir taş vardı: ilk bulunan, kusurlu ve opak elmas parçası—Kebrapez gecesinin anıları gibi: pürüzlü, doğrucu, ışığı içinden veren.
Rodolfo’nun davası gürültülü oldu. Avukatları bağırdı: “Hibe hatası!” Savcılık Anselmo’nun okumasını masaya koydu: “Yüzey ve alt toprak dahil…” Elias ifade verdi—yerine kadar yazanda açgözlülük kaybeder. Ayrıca: silah, tehdit, yasa dışı silahlı unsur. Tanıklar: komşular, işçiler, Karmen’in üzerindeki morluklar. Karmen, hakim önünde sustu; bir cümle sadece: “Oğlumu korudum.”
Yargıç, karar metnini okurken Rodolfo’nun yüzü, kapıya doğru artık bakmıyordu. İçeriye hapsolmuştu. Cezalar geldi: hapis, tazminat, taşınmazların haczi. Elias’a da kaçak alım satım için ceza kesildi. Kasaba, yıllarca eğip bükülmüş boynunu kaldırdı. Bir şeye tanık olmuştu: yasaya ve sabra.
Kebrapez’in adı değişti: Pedro’nun Umudu. Şirket, açık ocak değil, yeraltı üretim, rehabilitasyon ve köyün istihdamını şart koşan sözleşmelerle işe başladı. Her ay, fonlara bir ödeme geldi; Karmen’in defterinde, üç sütun: okul, klinik, aşevi. Don Anselmo, yeniden sakalına yapıştı ama artık gazete okurken gülümsüyordu. Bir defasında Karmen’e fısıldadı: “Bazen Tanrı fırtınayı boğmak için değil, gözümüzü yıkamak için gönderir.”
Diego büyüyordu. Yağmur sesinde korku değil, çatıdaki davulların ritmini duyuyordu. El fenerini sabahları kuvars damarlarını tanımayı öğrenerek taşıdı. Anselmo onunla iki kişi için yeni bir harita çizdi: akıl ve merak. Karmen, fısıltıyla tembihledi: “Sahip olmak için değil, görmek için bak oğlum. Tanrı’nın gizlediklerini keşfetmek için.”
Bir öğleden sonra, salonun camında tek bir taş duruyordu. Karmen parmak uçlarını cama koydu; taş soğuktu, hatıralar sıcak. Anselmo kapıda belirdi. “Ne düşünüyorsun kızım?”
“Rodolfo’yu,” dedi Karmen. “Benim çöplüğe gömülmemi istedi. Bilmiyordu ki ben bir tohumum.”
Anselmo başını salladı. “Açgözlülük delikler açar, tevazu dağlar yaratır. O parayı sevdi, yoksul düştü. Sen oğlunu sevdin, zengin oldun.”
Diego içeri fırladı: “Anne! Dede Anselmo bugün bana kuvars nasıl tanınır gösterecek!”
Karmen güldü, oğlunun alınını öptü. “Gösterir ama unutma: taşların ışığına bakarken gözünün ışığını kaybetme.”
Verandaya çıktılar. Güneş, altın bir çizgi gibi çimenlere döküldü. Fırtınanın uğultusu, artık sadece uzak bir masaldı: bir gece, göğün kapandığı ve yerin konuştığı gece. Karmen, bir kaptan gibi, rüzgarın yönünü öğrendi. Artık biliyordu: bir tabutla, bir fırtınayla başlayan gün, taştaki ışığa doğru da uzayabilirdi.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load






