
23 Temmuz sabahı, Bursa’nın kenar mahallesindeki mütevazı evde güneş ışığı yıpranmış perdelerin arasından çekingen biçimde sızıyor, duvarlardaki sararmış fotoğraflara donmuş anıları hatırlatıyordu. 72 yaşındaki Nesrin Yıldırım, yılların yüküyle uyanıyor; ağrıyan eklemler, kaskatı boyun, sızlayan kalçalarla yataktan güçlükle kalkıyordu. Hasan’ı kaybedeli beş yıl olmuş, o günden beri kendi kendine konuşmak ona bir tür varlık duygusu, aklını koruyan ince bir hat sağlamıştı. Çiçek desenli temiz ama eski elbisesini titreyen parmaklarıyla ilikledi; tabanları tükenmiş ayakkabılarını giydi. Küçük demliğinde açık çay, yanında kuru bir ekmek dilimi; tereyağı yok, peynir yok. Kahvaltısını ederken gözleri duvardaki telefona kayıyor: Belki bugün ararlardı. Emre, Deniz ve Cem’i aylardır görmemişti; Deniz bayramda aramış, Emre daha da uzaklaşmış, Cem ise yılbaşından beri sessiz kalmıştı.
Pencere kenarındaki koltukta dışarıyı izlerken bir zamanlar evin kahkahalarla dolu günleri zihninde canlandı: Emre çarşaftan peleriniyle “süper kahraman” olur, Deniz balerin olma hayallerini saçlarını tararken anlatır, en küçükleri Cem bacaklarına sarılıp işe gitmemesi için ağlardı. Şimdi o hareketli ev, derin ve boğucu bir yankıdan ibaretti.
Öğleden sonra, aniden telefon çaldı. Nesrin’in kalbi hızla çarptı, dizleri titreyerek ahizeye uzandı. Seste Emre vardı, soğuk ve aceleci: “Anne, konuşmamız lazım.” Ardından keskin bir tonla “yaşın ilerledi”, “yalnız yaşaman tehlikeli”, “biz meşgulüz” cümleleri; “yarın gelip seni huzurevine yerleştireceğiz.” Nesrin’in sesi titredi: “İstemiyorum oğlum, evim burası.” Emre sertleşti: “İnatlaşma; yaşlısın, ne istediğini bilmiyorsun.” Ve telefon yüzüne kapandı. Nesrin ahizeyi tutarak dondu; yavaşça dizlerinin üstüne çöktü ve sessizce ağladı. Demek onu evinden, anılarından koparacaklardı; büyüttüğü çocuklar, tek bir telefonla hüküm vermişti.
Gece boyunca odaları dolaştı, sanki veda eder gibi. Kolçaklara dokundu, masa üstünü okşadı; düğün fotoğrafları, bebeklik kareleri, Hasan’ın gülümseyen yüzü. Dolaptan eski deri bavulu indirdi, naftalin kokusu yükseldi. Birkaç elbise, hırka, tarak, sabun, rahat ayakkabılar… Sonra yatağın altına uzandı, Hasan’ın ölümünden önce verdiği kahverengi bantlı zarfı çıkardı: içinde 200 milyon lira. “Sadece gerçekten ihtiyacın olursa kullan; çocuklara verme,” demişti Hasan. Zarfı bavulun dibine sakladı, üstünü elbiselerle örttü. Sabahı bekledi; korku ve belirsizliği omzunda bir örtü gibi taşıyarak.
Ertesi sabah kapı çaldı. Emre koyu gri takım elbiseyle, Deniz marka çantası ve güneş gözlüğüyle, Cem telefonuna gömülü halde geldiler. Nesrin, çay ve poğaça teklif etti; Emre sertçe “vaktimiz yok” dedi. Nesrin bavulunu almak için merdivenleri çıktı, zarfın saklı olduğunu bir kez daha kontrol edip bavulu taşıdı. Kapıda Emre bavulu kaba bir hareketle aldı; siyah, lüks araba çalıştı ve ev köşeyi dönünce gözden kayboldu.
İlk benzinlikte kısa bir mola; su ve kurabiye. Sonra yol ayrıldı, iki şeritli dar bir hatta girdiler; yeşillik azaldı, toprak kurudu, tabelalar seyreldi. Nesrin tedirgin: “Huzurevi böyle ıssız yerde mi?” Deniz, “doğayla iç içe, ideal” dedi. Asfalt bitti, toprak yol başladı; toz bulutu yükseldi, sarsıntı arttı. Araba aniden durdu. Çevrede hiçbir şey yoktu; yalnızca güneşin kavurduğu bozkır ve tam bir sessizlik.
Cem kapıyı sertçe açtı: “İn.” Emre bagajdan bavulu fırlattı. Deniz alaycı bir kahkaha attı: “Huzur yok anne. Huzurevi yok.” Emre, “Artık işe yaramıyorsun; gerçek dünyada arızalı şeyler atılır,” dedi. Nesrin dizlerinin bağı çözüldü: “Beni burada mı bırakıyorsunuz?” Cem omuz silkti: “Belki biri bulur; bulmazsa da… Evi satacağız, parayı bölüşeceğiz; sen unutulacaksın.” Nesrin yalvardı, arabanın ardından koştu; düştü, kalktı, toz ve taş içinde kaldı. Araba uzaklaştı, bir noktaya dönüştü, sonra yok oldu. Nesrin, sonsuz boşlukta dizlerinin üstüne çöküp bozkıra haykırdı; sesini yalnızca çorak toprak yankıladı.
Yaşamak için yürümek zorundaydı. Bavulu sürükledi, az suyu idareli içti, kurabiyeyi zor yuttu. Ayakları şişti, ayakkabılarını çıkardı, çıplak ayakla sıcak toprağa basarak ilerledi. Düşe kalka saatler geçti; güneş alçaldı, soğuk rüzgâr çıktı, hırkasını giydi. Gece çöktüğünde toprağa uzandı ve baygınlık ile uykunun arasında karanlığa teslim oldu.
Sabah, güneş yüzüne vurunca güçlükle doğruldu. Susuz ve yorgun hâlde su şişesinin çeyreğini bitirdi, bir lokma kurabiyeyi zorla yuttu. Öğleye doğru bavul dayanılmaz ağırlaştı; ama Hasan’ın emaneti içindeydi, bırakamazdı. “Hayır,” dedi kendi kendine, “ölemeyeceğim; adaleti göstereceğim.” Son adımlarında yüzüstü toprağa kapandı; uzaktan motor sesi duyduğunu sandı, fısıldayarak “yardım edin” dedi ve yeniden karanlığa gömüldü.
Gözlerini açtığında beyaz tavanlı, ahşap kirişli bir odadaydı. Yanında başörtülü, nasırlı elleri şefkatli bir kadın—Elif—vardı. Su içirdi, “yavaş yavaş” dedi. Biraz sonra güneş yanığı tenli, sakallı çiftçi Kenan içeri girdi: “Koyunları otlatırken seni buldum; yerde, nefesin zayıftı. Hemen getirdim.” Nesrin panikle “bavulum?” dedi; Elif, “yanında, dokunmadık,” diye onu rahatlattı. Doktor gelmiş, dehidrasyon ve güneş çarpması; ayaklarında yaralar—ama iyileşecek. “Çocukların?” diye fısıldayan Nesrin’e birlikte olduklarını söyleyemediler; yalnızdı.
Nesrin hıçkırıklarla ağladı; Elif onu sımsıkı sarıp “güvendesin” dedi. Günler içinde Elif yaralarını temizledi, merhem sürdü, yedirip içirdi; Kenan akşam sofralarında hâl hatır sordu. Beşinci gün Nesrin mutfağa çıktı; küçük, düzenli çiftliğe baktı: birkaç inek, koyun sürüsü, tavuklar, uzakta dağlar. Huzur dolu bir manzara. “Size nasıl teşekkür ederim?” dedi; Elif “insan insandır, değerlidir” diye karşılık verdi. O söz, Nesrin’in uzun zamandır duymadığı bir değeri ona hatırlattı.
Kenan, “Anlatır mısın?” deyince Nesrin başından sonuna kadar Hasan’ın ölümünü, telefon konuşmasını, “huzurevi” yalanını, bozkıra bırakılışını ve kurtarılışını anlattı. Elif, “Bu senin hatan değil; nankörlük onların seçimi,” dedi. Kenan, polisi düşünmesini önerdi; Nesrin tereddüt etti: “Onlar hâlâ benim çocuklarım.” Elif yumuşakça, “susarsan başkalarına da yaparlar; senin sesin onları koruyabilir,” diye motive etti. Hasan’ın adalet isteyen sesi kulaklarında çınladı. “Tamam,” dedi Nesrin, “şikâyet edeceğim.”
Kenan, ertesi sabah eski kamyonetiyle Kütahya’nın küçük kasabasındaki karakola götürdü. Komiser Selim Kaya dikkatle dinledi, not aldı; doktor muayenesi, fotoğraflar, yer tespiti, tüm belgeler hazırlandı. Sonra plan: çocuklar “kayıp kişi” bahanesiyle çağrılacak, yüzleştirme yapılacaktı. Üç gün sonra hepsi orada olacaktı.
Üç gün boyunca Nesrin, Elif ve Kenan’ın desteğiyle hazırlandı; lacivert sade bir elbise aldı, saçını kestirdi, aynada güçlü bir kadını gördü. O sabah karakola vardılar. Aynı anda Emre, Deniz ve Cem lüks arabayla gelip bekleme odasında tedirgince oturdular. Komiser Selim, “içeride bir sürpriz var” diyerek küçük odaya aldı. Sırtı dönük bir kadın yavaşça döndü: Nesrin.
Emre’nin ağzı açık kaldı, Deniz bir çığlık attı, Cem duvara yaslandı. Nesrin’in yüzünde sevinç değil, sakin kararlılık vardı. Kayıt cihazı çalıştı; Selim, “ifadeler tutanağa geçecek,” dedi. Nesrin kronolojiyi net ve güçlü bir sesle anlattı; savunma araya girmeye kalkınca komiser susturdu. Nesrin, “beni bozkıra götürdünüz, arabayı durdurup bavulu fırlattınız ve ‘sen bir yük’sün dediniz,” diye yüzlerine söyledi. “Koşarken bağırdım, yalvardım; durmadınız.”
Savcı, tıbbi raporu, fotoğrafları, bölge teyidini sundu: o güzergâhta huzurevi yoktu; teslim kayıtları yoktu. Emre “komplo” dedi, “annem şaşırmış olabilir.” Nesrin “aklım gayet yerinde” diye karşılık verdi. Deniz ağlamaya başladı, “kötü bir karar verdik ama öldürmek istemedik,” dedi. Savcı, “susuz, gölgesiz bozkırda bıraktınız; ne olmasını bekliyordunuz?” diye sordu. Cem başını eğdi.
Mali araştırmada Emre’nin kumar borçları, Deniz’in kredi kartı yükü, Cem’in haciz tehlikesi ortaya çıktı; motivasyon açıktı: evi satıp bölüşmek. Komiser Selim, “Emre Yıldırım, Deniz Aksoy, Cem Yıldırım—cinayete teşebbüs, yaşlıya kötü muamele ve terk suçlarından tutuklusunuz,” dedi. Polisler kelepçe taktı; Emre “anne, söyle” diye bağırdı. Nesrin sessizce baktı, sonra kapıdan çıktı. Artık yalnızca “anne” değil, adalet arayan bir kadındı.
Ağır ceza duruşmasında salon tıklım tıklımdı; savcı Aylin Demir iddianameyi okudu, suçlamalar ağırdı. Nesrin tanık kürsüsünde yeminle anlattı; savunmanın “yaşlı, şaşırmış olabilir” itirazlarını netçe çürüttü. Kenan “yarı ölüydü, bir gün daha geçseydi ölecekti” dedi; doktor klinik bulguları sundu; komşu Hacer teyze, çocukların evden acele gidişini ve soğukluklarını anlattı. Savunma tutunamadı.
Hakim ve heyet kısa müzakereden sonra kararı açıkladı: Emre Yıldırım 20 yıl, Deniz Aksoy 18 yıl, Cem Yıldırım 16 yıl hapis; ayrıca her biri Nesrin Yıldırım’a 50.000 lira tazminat. Tokmak indi. Salon uğuldadı; Deniz ağladı, Cem başını ellerinin arasına aldı, Emre dondu kaldı. Nesrin ilk kez derin bir nefes aldı: adalet yerini bulmuştu.
Mahkemeden sonra hayat başka bir düzende akmaya başladı. Nesrin, Elif ve Kenan’ın çiftliğine döndü; “bu sizin,” diyerek bavulundaki 200 milyon lirayı uzattı. Kenan ve Elif para için yapmadıklarını söylese de Nesrin ısrar etti: “çiftliği onarın; Hasan da böyle isterdi.” Güneş panelleri kuruldu, çatılar yenilendi, duvarlar boyandı, ahır tamir edildi, bahçe genişledi. Nesrin, yaşına rağmen çalıştı: tavukları besledi, sebze bahçesine baktı, yemekler pişirdi; yorgun ama mutlu uyudu.
Kasabada toplantılar yaptı; yaşlı hakları, istismar ve terk edilme üzerine konuştu. Gazetelerde “Bozkır’da bırakılan anne” başlığıyla haberler çıktı; Nesrin ün peşinde değildi, farkındalık istiyordu. İnsanlar hikâyelerini paylaştı; “emekli maaşımı kızım alıyor” diyen Fatma’ya “hakkını ara, avukat tut, maaş senin” diye yol gösterdi; bir başka yaşlı adam, “oğlum beni huzurevine tıktı” deyince yerel gazeteye mektup önerdi, oğul utanıp özür diledi; ilişki yavaşça onarıldı.
Ankara’dan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan özel davet geldi; yaşlı haklarıyla ilgili yeni yasalar tartışılacaktı. Nesrin kürsüde, “Ben Nesrin. 72 yaşındayım ve hayatta kaldım,” diyerek ihanet, bozkır, ölüm, kurtuluş, adaleti anlattı; “Binlerce Nesrin var,” dedi. “Yasalar değişmeli; cezalar ağırlaşmalı; yaşlılar korunmalı.” Salon ayakta alkışladı. Genç bir kadın gelip anneannesini ihmal ettiğini itiraf etti; Nesrin “geç değil; başkalarına iyi davran” dedi.
Mevsimler döndü; saçları bembeyaz, sırtı biraz daha bükük, adımları yavaşladı; ama gözlerindeki ışık sönmedi. Bahçede tohum ekti; her bitki bir umut, her çiçek bir zafer oldu. Pazarları çocuklara “sevgi kendini ve başkasını çoğaltır” diye hikâyeler anlattı. Bir çocuk “Çocuklarınızı özlediniz mi?” diye sordu; Nesrin “Onları değil, olabilecekleri merhametli insanları özledim; ama onlar bir seçim yaptı—ben de yaptım,” dedi.
Seksen yaşına geldiğinde ağır bir yorgunluk çöktü. Elif ve Kenan yanına oturup elini tuttular. “Korkma,” dedi Elif. “Buradayız.” Nesrin gülümsedi: “Uzun zamandır korkmuyorum.” Pencereden batan güneşin altın ışıkları, kuş sesleri, hafif rüzgâr… “Ne kadar güzel,” diye fısıldadı. Gözlerini yavaşça kapadı; yüzünde huzurlu bir ifade ile sessiz bir vedaya yürüdü.
Cenazesine yüzlerce insan geldi: tanıdıkları, yardım ettikleri, yaşamı değişenler. Mezar taşına “Nesrin Yıldırım: Hayatta kalan, hakkını arayan, sevgiyi bulan” yazıldı. Asıl mirası taşta değil, zihinlerde ve yasalarda kaldı: yaşlıları koruyan yeni düzenlemelerde, artık sessiz kalmayan kalplerde, merhamet ve adalet isteyen insanlarda.
Çiftlik hâlâ orada; Elif ve Kenan yaşamaya devam ediyor. Bahçede Nesrin’in diktiği çiçekler her ilkbahar yeniden açıyor—tıpkı Nesrin’in ruhu gibi: sönmeyen, onurlu ve direngen.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





