Üç Haftalık Bir Vaat ve Dokuz Ay Süren Sessiz Veda

19 Şubat 1915. Londra’nın o yüksek tavanlı, dumanlı odalarında tarih yazılıyordu. Ama yazılan tarih değil, bir yanılgının ilk satırlarıydı. Deniz Kuvvetleri Bakanı Winston Churchill, masadaki haritaya bakıp o meşhur cümlesini kurduğunda takvimler sadece üç haftayı işaret ediyordu. “Üç hafta,” dedi. “Maksimum üç hafta.” Generaller not aldı, amiraller gülümsedi. Plan kağıt üzerinde pürüzsüzdü: Savaş gemileri Boğaz’a girecek, kaleler bombalanacak, mayınlar temizlenecek ve donanma İstanbul’a demirleyecekti.

Ancak Churchill’in o gün sormadığı bir soru vardı: Ya üç hafta değilse? Ya o kapı bir kez açıldığında, kimse onu kapatmaya cesaret edemezse? Bu sessiz soru, 18 Mart sabahı Çanakkale Boğazı’nın sularında devasa bir patlamayla cevap buldu.

İngiliz ve Fransız donanması, dünyanın en güçlü filosuna sahipti. Gemiler devasaydı, toplar menzil tanımıyordu. Saat 10’da ilk top atışı yapıldı. Türk kaleleri saatlerce bombalandı. İngilizler kalelerin sustuğunu, planın işlediğini düşündüler. Ancak gemiler üç kilometre kadar yaklaştığında, o “yıkıldı” denilen kalelerden ateş kusulmaya başlandı. Türk topçusu oradaydı, bekliyordu. Günün sonunda İngilizler endişeli değildi; sadece bir gündü, yarın devam ederlerdi.

Fakat asıl tuzak suyun altındaydı. Mayınları temizlemek için gönderilen tarama gemileri, asker gemileri değil, savaşa dönüştürülmüş sivil balıkçı tekneleriydi. Mürettebatı balıkçılardan oluşuyordu. Türk topçusu üzerlerine ateş açınca balıkçılar panikle geri döndü. “Biz asker değiliz,” dediler. Komutanlar bağırdı: “Emir bu!” Tekrar denediler, tekrar ateş altında kaldılar. Mart ayı gelmişti, mayınlar hala oradaydı. Amiral Karden sinir krizi geçirip görevden alındı. Yerine gelen De Robek’e verilen emir kesindi: “Gerekirse gemileri feda ederek geçin.”

18 Mart günü 18 dev gemi Boğaz’a girdi. Saat 13’te HMS Irresistible, 14’te HMS Inflexible mayına çarptı. Saat 15’te Fransız Bouvet mayına çarptı ve sadece iki dakika içinde, 650 denizcisiyle suların karanlığına gömüldü. Sadece 52 kişi kurtulabildi. Gün bittiğinde üç gemi batmış, üçü ağır hasar almıştı. 700 denizci ölmüştü. Amiral De Robek gemisinde başını ellerinin arasına aldı. Londra’ya giden telgraf kısaydı: “Donanma tek başına geçemez. Kara birliği gerekli.”

Churchill telgrafı okuduğunda yüzü soldu. Ama geri dönemezdi. Prestij, imparatorluğun itibarı, Türklerden kaçmış olma düşüncesi her şeyden ağırdı. “Gemiler yetmezse asker göndeririz,” dedi. Savaş Bakanı Lord Kitchener sordu: “Ne kadar sürer?” Churchill cevapladı: “Belki dört hafta.” Bölgeyi bilen uzmanlar 150 bin asker gerektiğini söylerken, Kitchener raporları bir kenara itti. “Abartıyorlar,” dedi. “70 bin yeterli.”

25 Nisan sabahı saat 04.30’da ilk Anzak askerleri Arıburnu sahiline çıktı. Plan basitti: Kumsala çık, tepeleri al, Türkleri arkadan vur. Ama karanlıkta botlar yanlış yere sapmıştı. Düz kumsal bekleyen askerler karşılarında dik kayalıkları, geçit vermez vadileri ve yüksekte bekleyen Türkleri buldu. İlk mermiler havada vınlamaya başladığında, kumsal bir anda can pazarına döndü. Aynı sabah güneyde, Cape Helles’te deniz kırmızıya döndü. V plajında 2000 askerin 1400’ü ilk birkaç saatte yok oldu.

Güneş battığında müttefiklerin kazandığı alan sadece birkaç yüz metrelik dar bir kumsal şeridiydi. Kayıplar ise 15 bin. Avustralyalı bir asker o gece ailesine bir mektup yazdı ama sansür o kısımları sildi: “Bize kolay olacağını söylediler. Türklerin kaçacağını söylediler. Ama onlar şeytan gibi savaşıyorlar.” Asker mektubuna sadece “İyiyiz, merak etmeyin” yazabildi.

İşte “Sunk Cost Fallacy” (Batık Maliyet Yanılgısı) tam burada başladı. 15 bin kayıp verilmişti, geri çekilmek demek bu 15 bin kişinin boşuna öldüğünü kabul etmek demekti. Durmadılar. Mayıs geldi, 12 bin kayıp daha verildi. Haziran geldi, 8 bin kayıp daha. Her hafta “Bir taarruz daha” denildi. 19 Mayıs’ta 42 bin Türk askeri karşı saldırıya geçti, bir gecede 13 bin insan daha öldü. Cesetler No Man’s Land denilen ara bölgede dağ gibi birikti. Koku dayanılmaz hale gelince 24 Mayıs’ta dokuz saatlik ateşkes yapıldı. Düşman askerleri birbirlerine su verdi, sigara verdi, ölülerini beraber gömdüler. Sonra siperlerine dönüp tekrar birbirlerini vurmaya devam ettiler.

Yazın kavurucu sıcağıyla beraber sinekler ve dizanteri geldi. Sinekler cesetlerin üzerinde ürüyor, sonra askerlerin yemeklerine, ağızlarına, yaralarına konuyordu. Bir İngiliz askeri, “Çayının üzerini kapatmazsan saniyeler içinde yüzlerce ölü sinek yüzüyor,” diye yazmıştı. Su kısıtlıydı, hijyen yoktu. Ordu, kurşunlardan çok ishalden eriyordu. Ama Londra’da Churchill hala aynı şeyi söylüyordu: “Vazgeçemeyiz. Çok yatırım yaptık.”

Ağustos ayında son bir büyük hamle yapıldı. 40 bin takviye asker geldi. Suvla Körfezi’ne çıkarma yapıldı. Türkler hazırlıksızdı, büyük bir şans kapıdaydı. Ama 62 yaşındaki emeklilikten çağrılmış General Stopford, “Durun, yarın ilerleriz,” emrini verdi. O gece Türkler takviye getirdi, tepeleri tuttu ve o altın şans bir gecede buhar oldu. Skimeter Tepesi için yapılan son saldırıda 5 bin asker daha hiçbir şey kazanamadan öldü.

Eylül ayına gelindiğinde müttefiklerin 45 bin ölüsü, 100 bin yaralısı vardı. Artık kimse zaferden bahsetmiyordu, sadece orada “duruyorlardı”. Geri çekilmek bir utançtı, kalmak ise yavaş bir intihardı. Kasım ayında dondurucu fırtına ve kar geldi. 280 asker siperlerin içinde boğularak veya donarak öldü. 15 bin kişi hipotermi nedeniyle tahliye edildi.

Sonunda, 8 ay ve 60 bin ölüden sonra, Lord Kitchener bizzat cepheye geldi. Siperlerdeki o sefaleti, o bitmişliği gördüğünde kararını verdi: “Tahliye edin.” Hamilton görevden alındı, Monro geldi. Gallipoli’nin tek başarılı operasyonu o tahliye oldu. Hiç kayıp vermeden, sessizce, tüfeklere mumlu düzenekler kurarak gittiler. 20 Ocak 1916 sabahı Çanakkale Yarımadası’nda tek bir müttefik askeri kalmamıştı.

Sonuç? 500 bin toplam kayıp. Her gün ortalama 500 ölü. Ve koca bir sıfır.

Çanakkale bize şunu öğretti: Çok yatırım yapmış olmak, devam etmek için bir sebep değildir. Her yeni ölüm, önceki ölümleri haklı çıkarmaz. “Sadece biraz daha” cümlesi, dünyanın en kanlı cümlesidir. İngilizler prestijlerini korumak için 250 bin evladını feda etti ama sonunda prestijleri yine o kumsallarda kaldı.

O sessiz ve derin derste dendiği gibi: Bilgelik, nerede başlayacağını bilmek değil, ne zaman duracağını bilmektir. Ama o odalarda, o parıltılı haritaların başında oturanlar, durmayı ancak her şey bittiğinde öğrenebildiler.

Güneş, o tepelerin üzerinden bugün de doğuyor; ama o kumsalların kumları hala, “Sadece üç hafta” diyen o sesin soğuk yankısını taşıyor.